Jump to content
Türk Anime TV Forum

Genel Araştırma

'Fan Fiction' etiketi için arama sonuçları.

  • Etiketlere Göre Ara

    Aralarına virgül koyarak ekleyin
  • Yazara Göre Ara

İçerik Türü


Forumlar

  • Duyuru & Kurallar
    • Forum Kuralları & Yardım
    • İstek, Şikayet ve Öneri
    • Tanışın Kaynaşın
    • Türk Anime TV Etkinlikleri
    • E-dergi
  • Türk Anime Çeviri Ekibi (TAÇE)
    • Tamamlanan Projelerimiz
    • Devam Eden Projelerimiz
    • Gelecek Projelerimiz
    • Askıya Alınanlar
    • TAÇE Duyuruları
    • Üye Çevirileri
  • Anime GENEL
    • Anime Genel
    • Anime Geyik
    • Animeler & Karakter Anketleri
    • Anime Tanıtım ve İncelemeleri
    • Anime Serileri Bölüm Tartışma Alanı
  • Manga GENEL
    • Manga Genel
    • Manga Geyik
    • Manga Tanıtım ve İncelemeleri
  • Fansub Takımları
    • Fansub Yapımı
    • Türk Fansub Takımları
    • Yabancı Fansub&Scanlation Takımları
    • Türk Manga/Scanlation Takımları
    • Üye Site Tanıtımları
  • Anime Manga Live-Action Download
    • RAW Download
    • Live Action Download
    • Anime Download
    • Anime Muzik Dünyası
    • Anime Resimleri - Avatarlar
  • Fan Kulübü
    • Fan Art
    • Fan Fiction
    • FanClubs
    • Cosplay
    • Doujinshi
    • Organizasyonlar
  • Japonya
    • Japonya ve Japonca
    • Japon Kültürü ve Sanatı
    • J-Drama - J-Sinema - Live Action ve Müzikal
    • Japon Müziği
  • Program Deposu
    • Video Programları
    • Alt Yazı Programları
    • Diğer Programlar
  • Konu Dışı
    • Grafik Tasarım
    • Müzik - Sinema - Tv - Kitap
    • Sohbet - Konu Dışı
    • Kutlamalar-Belirli Gün Ve Haftalar
    • Bilim - Teknoloji - İnternet
    • Oyun Köşesi
    • Soru - Cevap
  • Roronoa Zoro's Roronoa Zoro Kimdir?

Takvimler

  • Topluluk Takvimi

Günlükler

Sonuç yok

Sonuç yok


Araştırmada 17 sonuç bulundu

  1. Yeni Kullanıcı

    Hepinize merhaba arkadaşlar ^^ Ben Akif. 17 yaşındayım ve genelde doğum tarihlerini sallarım. Ama doğum günüm 19 kasım. :smile_oleyo: İmla polisiyim. Polisim ama soyguncuyum. Payday hayranıyım. The Heist de, 2 de mevcut bende. Garrys Mod ve Counter Strike; Global Offensive oyuncusu da olduğum doğrudur. Diğer hedeflerim de TESV: Skyrim ve H1Z1. Ehem animeleri bir iki gün önce bir arkadaşımdan öğrendim. Manga da anime tarzı çizgi roman anlamına geliyormuş ^_^ Ehem kullanıcı adım ve fotoğrafım şu anlama geliyor, Payday: The Heist'teki soygun ekibinde 4 kişi vardır, Dallas,Wolf,Chains,Hoxton. Bunlardan sonuncusu Hoxton, Payday 2 de yer almıyor. Sebebi iki oyun arasında senaryoda FBI tarafından yakalanması. Sonra Hox yerine Houseton (hüystın diye okunuyor) geçiyor. Sonra bunlar Hox'u kurtarıp yollarını ayırıyorlar(sanırım).Sonra bu Hox 2. oyunda resmimdeki maskeyi takıyor. Oynanabilir karakter olduğunu duymuştum. Daha fazla(ve aksiyonlu) bilgi için: Biraz gülmek isterseniz diye :S Ehem wattpad hesabım var. Dilerseniz buradan ulaşabilirsiniz. Yakın zamanda bir Payday Fan-Fiction'u çıkarmayı düşünüyorum zaten. Ne derler bilirsiniz, müzik ruhun gıdasıdır. Ben de ruhumun özetini çıkardım. Bu kadar mükkemel bir özet arasam bile zor bulurdum :huh: Sakin sakin giderken silahları çıkarıp "Get down on the ground!" diye bağırmak çok güzeldi. Teşekkürler Viklund. Hımm... aklıma şimdilik birşey gelmiyor. Rica etsem tanışırken kendisine hitap etme şeklim hakkında fikir verebilir mi ^^ tumblr hesabım vardı galiba... aham evet buldum. Ya aslında ben biraz takıntılıyım. Bir yerde nickname değiştirince diğer heryerde değiştiriyorum. Mükkemeliyetçiyim biraz. tumblr hesabımı buldum ama bomboş. Bana takip edilebilecek bloglar önerirseniz sevinirim ^^ İşte bu da tumblr hesabım. Aklıma daha başka bir şey gelmiyor. Aaa kendimden bahsederken animeleri unuttum. Evet animeye Naruto ile başladım. Tam 3 gün önce. Hala da başka anime izlemedim. Şu an da Fruko gazoz içerek de bu konuyu yolluyorum. Ehem merhabalar :whistling:
  2. NİNTOBA

    Nintoba bizzat kendi hikayemdir, resim büyük geldiği için karakterlerin resmini koyamadım, hikaye biraz uzun gelebilir 2 yıl emek verdim, okuyanlarda zevk alsın isterim, lütfen okurken kendinizi zorlamayın, kafa karıştırıcı yerlerde sakince ve sindirerek okuyun, iyi eğlenceler Hikayeye hazırlık açıklamaları NİNTOBA Güzel güneşli bir gün sabahı insanlar kendi halinde yaşıyorlardı, birden dünya sallanmaya başladı, insanlar yerden yavaşça 25 metre kadar yükseldi ve dünyadaki topraklar bir tarafa toplanıp karışmaya başladı, aynı şekilde sularda bir tarafa toplandı ve karıştı ve dünya yarısı su yarısı toprak bir hal aldı ve barut, sülfür, Petrol, virüs ve bakteri dünyadan kayboldu, su kısmına yaklaşılamıyordu çünkü su seni hızla çekirdeğe kadar çekip parçalayacak kadar fazla derinliğe ve basınca sahipti, toprak taraf ise 6 ya bölünmüştü, hepsi eşit yüzey alanına sahipti ve hepsinde bitmeyen bir su kaynağı vardı, ortada suyun yapışmadığı siyah bir kumdan oluşma ve siyah gövdeli koyu mavi yapraklı ağaçları olan yusyuvarlak bir alan ve etrafında 5 ayrı bölüm vardı, en kuzeyden saat yönü sırasıyla tamamen çölden oluşan bir bölge, sonra tamamen kayalık ve dağlık olan bir bölge, sonra ormanlık çimenlik ve akarsuların olduğu güneşli bir bölge, sonra tamamen karlarla kaplı bir bölge ve en son olarak hep fırtınalı ve rüzgârlı bir bölge vardı ve birden gökyüzünden “NİNTOBA” diye bir gürleme duyuldu, sonra da havadan 2 cm yarıçapında hiçbir şekilde kırılmayan 6 ayrı renkte top yağmaya başladı ve insanlar ışınlanarak birbirleri ile yer değiştirmeye başladılar, zenciler beyaza dönüştü, Yahudiler yok oldu, diller birleşti insanlar dinlerini, ibadet şekillerini, adlarını ve arkadaşlarını dahi unuttular, sadece bu olayla birlikte dünyaya düşen kırılamaz taş sütunlarda yazan “Sizi Allah yarattı, ondan başka ilah yoktur” yazısını biliyorlardı ve din hakkında başka fikirler düşünme yetenekleri yok olmuştu, karışan milletlerin birbirleri ile evlenmesiyle din, dil ve ırk farklılığı ortadan kaybolmuştu, biryandan da insanlar sesten dolayı nintoba olarak adlandırdıkları bu topları keşfetmeye başlamışlardı, her nintoba sarı: ışık, siyah: karanlık, mavi: su, yeşil: rüzgâr, kahverengi: toprak ve kırmızı turuncu sarı karışımı: ateş olmak üzere hızla sallandığında ya da sıkıldığında kendi elementinden oluşturuyordu ve oluşturulan elementler 15 dk içinde tekrar kayboluyordu, nintobalar kolayca eritilebiliyordu ve erimiş nintobalar çeşitli metal şeylerle birleştirilip elemental güçleri olan zırh ve kılıçlar yapılabiliyordu, aynı zamanda erimiş nintobaların bazıları birbirleri ile birleşip yeni nintobalar oluşturuyordu ve bazı yeni nintobalar sadece bir kere yapılabiliyordu, bunlara nadir nintobalar deniliyordu, çok geçmeden 6 ayrı bölgede 6 ayrı krallık kuruldu bu krallıklar en kuzeyden saat yönüne sırayla büyücü, samuray, şövalye, Viking, kılıç ustası ve ortada Ninja krallıklarıydı, nintobalarla beraber nadiren çok zeki ve çoğunlukla da farklı saç renkli insanlar doğmaya başladı, nintobaları sadece onları kabul eden sahipleri onları reddetmedikçe kullanabiliyordu, sahibi ölünce ya da nintobayı reddedince nintoba yine aynı bölgeye gökten düşüyordu, fakat bunları toplamak uzun sürdüğü için ülkeler büyücü kralına başvurdular ve nintoba enerjisini kendi krallıklarının başkentlerine yaptıkları depolara bağlamasını ve nintobanın gökyüzüne değil depoya dönmesini istediler, ama büyücü kralının kuralları vardı ilk olarak her ülke 1 milyon asker barındırabilecek ve olası bir savaş durumunda bir taraf kazanana kadar barış olmayacaktı, ikinci olarak komutan ve askerleri kendisi kadar düşman yenerse 1 kendinin 2 katı düşman yenerse 2 nintoba alacak ve askerlerin isimleri normal halktan ayrılabilsinler diye Japonca, İngilizce ya da antik dilde lakaplar olarak verilecekti, ayrıca büyücülerin hazırladığı ordu, rütbe, şehir ve savaş aletleri yapım düzenine uyulacaktı ve bütün krallıklar bunu kabul etti, artık nintobaları her seferinde tekrar toplamak zorunda kalmayacaklardı, fakat artık herkes savaşın çok yakında ve kaçınılmaz olduğunu anlamıştı Bölüm 1 şimdi gelelim asıl hikâyemize bu hikâye aşırı zeki doğan iki prensin hikâyesidir. Prenslerimiz lolard ve kirinin IQ su küçükken yapılan IQ testinde 500 ve 490 çıkmıştı, bu yüzden çok kolay ezberleyip hiçbir şekilde unutmuyorlardı, bunun üzerine babaları Ninja kralı moku, ağbi lolardı 4, küçük kardeş kiriyi de 3 yaşında sıkı bir eğitime başlattı 9 yıl boyunca matematik, fizik, kimya, biyoloji, coğrafya gibi derslerin yanında ninjutsu, taijutsu, karate, kung fu, tekvando, judo, aikido, kickboks, boks, güreş ve diğer dövüş sanatlarında en üstün bir tık aşağısına kadar öğrenmiş suikast, gizlenme, kaçma, tırmanma ve iz sürme gibi askeri dersleri tam puanla geçmiş ve her gün 1 saat vücut çalışarak 9 yılda vücut dâhil her alanda muazzam seviyelere ulaşmışlardı, babaları onları ileride çıkacağına kesin emin oldukları bir dünya savaşı için hazırlamıştı ve onlar 9 yıl sonra eğitimi bitirip askerliğe başladıkları günde savaşın başlangıcıydı, her ülke diğerini gafil avlamayı düşünüyordu ama bütün krallıklar ülkelerinde savunmaya bıraktıkları 200 bin asker hariç 800 bin kişilik ordularıyla henüz yola çıkmamış Ninja ordularının bulunduğu Ninja krallığı topraklarında karşılaşınca 4800 bin kişilik dev elemental bir yıkım gerçekleşti ve bir dünya savaşı başladı, fakat bu savaşta lolard ve kiri anneleri yuki barayı kaybetmişlerdi, bunun üzerine lolard 3 gün konuşamadı, daha sonra babaları moku normal insanlar askerliğe başlarken 2 nintoba aldığı halde onlar prens olduğu için onlara 6 nintoba vererek askere başlatacağını söyledi ve onu neşelendirdi. Savaşın başlamasından bir hafta sonra Kiri: (içeri girer) lolard ağbi, çalışmaların nasıl gidiyor Lolard: (masanın üstündeki kâğıdı karalarken) hala düşünüyorum, bir nadir nintoba yapmanın bu kadar zor olacağı aklıma gelmezdi Kiri: tabi ki, elinde hiçbir veri yok ve sadece varsayımlarla bir nadir nintoba yapamazsın ki Lolard: elmas nintobası yapmak istiyorum Kiri: ama ağbi elmas nintobasının olup olmadığını bile bilmiyoruz, hem varsa başkası da yapmış olabilir ve nadir olduğu için sen yine yapamazsın, hem kimse bulmamış olsa bile hangi nintobalarla yapılacağının bilmiyorsun 52 nintoba ile 2 üzeri 52 den 4.503.599.627.370.496 farklı kombinasyon var bilinen 52 nintobayı çıkar 4.503.599.627.370.444 farklı kombinasyon var Lolard: biliyorum ama birkaç fikrim var Kiri: (masanın karşısına oturur) lütfen anlatır mısın Lolard: artık askerlere nintoba kitapçığı diye bir kitapçık dağıtılıyor, içinde nintobaların yapılışını ve çeşitli kullanımlarını yazıyor Kiri: evet bana da verdiler Lolard: bende o kitapçıktan baktım ve bak ne buldum Kiri: ne buldun Lolard: lav nintobası toprak ve ateş nintobalarının birleşimi ile oluşuyor, cam nintobası ise kum ve ateş nintobalarından oluşuyor, kömür nintobası kaya ve karanlık nintobalarından oluşuyor, kaya nintobası ise toprak ve toprak nintobasından oluşuyor Kiri: eee ne olmuş yani ben bir şey anlamadım, tamam doğru bunlarla oluşuyor ama bundan sen ne anladın Lolard: dikkat edersen fark edebilirsin, lav gerçektende toprak ve toprak türlerinin erimesi ile oluşur, erimeyi burada ateş temsil ediyor, aynı cam için kumun eritilmesi gibi nintobaların yapılışları da gerçek oluşumlarına benziyor Kiri: ama kömür nintobası kaya ve karanlıktan oluşuyor bunun mantığı ne Lolard: kömür siyah bir kaya gibi görünüyor, burada oluşumu değil görünümü benzetilmiş, kaya oluşumunda ise geriye sarma var, normalde kayaçların fiziksel ve kimyasal çözünmeleri ile toprak oluşur ama burada sanki kırık parçalar toplanıp tekrar eski haline getiriliyormuş gibi toprak ve toprak birleşip yeniden kaya oluşuyor Kiri: tamam bunu anladım, peki bunun elmas nintobası ile alakası ne Lolard: ben nintobaları bu şekilde sınıflandırdım, oluşumu benzeyenler, görünüşü benzeyenler ve geri sarma ya da birleştirme ile oluşanlar Kiri: yani Lolard: yani elmas nintobası varsa bunlardan birindedir, elmas kırılarak ya da işlenerek başka bir madene dönüşmediğine göre bence elmas nintobası oluşumu ya da görünümü benzeyenlerden olacak, oluşumu benzeyenlerden ise, elmas gerçekte kömürün aşırı basınç ve sıcaklığa maruz kalması ile oluştuğu için bana kömür, basınç için toprak, kum ya da kaya, yüksek sıcaklık için de lav ya da ateş lazım, eğer görünümü benzeyenlerden ise bana görünüşü için cam, parlaklığı için ışık, o kristal şekli için de lazer ya da ışın lazım anladın mı Kiri: lolard ağbi sen müthişsin, IQ nun benden 10 daha yüksek olması çok normal Lolard: neyse ben nintoba deposuna gidip nintobaları alacağım ve deneyeceğim, olmazsa iade edip diğer nintobaları alırım, umarım teorim doğru çıkar Kiri: kesin başaracaksın Lolard: sende benimle gelsene Kiri: yok ben nintobalarımı aldım, 6 temel nintobanın her birinden bir tane aldım, ben biraz antrenman yapacağım ve yeni nintobalarımı nasıl kullanacağım hakkında düşüneceğim Lolard: o zaman görüşürüz, ben nintobayı yapmayı başarırsam sana haber veririm Kiri: tamam, hadi görüşürüz ve ayrılırlar ertesi gün lolard koşarak kirinin yanına gelir lolard: (elindeki buz mavisi üstünde antik harflerle elmas yazan topu göstererek) buldum buldum, kiri teorim doğru çıktı elmas bir oluşumu benzeyen nintobaymış kömür, lav ve kaya nintobası gerekti, tam da 6 nintoba etti kiri: harika, nereye ekleyeceğine karar verdin mi, çünkü ben hala karar veremedim, sanırım hiç birleştirme yapmadan her zırha bir nintoba düşecek şekilde giyeceğim lolard: ben henüz karar vermedim, sanırım elde fırlatarak kullanacağım kiri: neyse ben nintobalarımı eritmeye gidiyorum, oradan çorbacıya uğrayıp halk yemekleri nasıl oluyormuş ona bakacağım, oradan da askeri üniformalarımı almak için zırh fabrikasına, sonrada nintobaları eklemek için askeri demirciye gideceğim lolard: o zaman görüşürüz, bende halkın oynadığı beysbol diye bir oyun varmış, onu denemeye gidiyorum kiri: görüşürüz ve ayrılırlar, kiri erlenlerdeki(erlen, içine karışımların konulduğu konik biçimde bir deney tüpü) erimiş nintobaları rafa koymuş çorba içerken lolard da beysbol sahasında atıcılık yapıyordur, fakat lolard arkasından yanlışlıkla beysbol topunu değil de yeni bulduğu elmas nintobasını alır ve hızla fırlatır nintoba hava da hız kazanırken vurucunun hızlı darbesiyle yön değiştirir, nintoba çok hafif olduğundan çok uzaklara kadar yol alır ve kiri tam çorbayı kafasına dikerken hızla rafa çarpar ve erimiş nintobaların çorbaya akmasına sebep olur, çorba metal türü olmadığı için nintobalar birleşmeyerek ayrı kalırlar ve kiri fark etmeden tek yudum da içer, kiri aşırı derecede sıcak olan erimiş nintobayı ancak boğazı ve midesi yanmaya başlayınca fark eder ve can havliyle yuvarlanmaya başlar, o sırada elmas nintobası raftan sekmiş üçgeni tamamlayacak şekilde tekrar lolarda yönelmiştir ve yeterli hıza ulaşan nintoba elmas üretmeye başlar, nintoba elmastan bir mızrak halinde lolarda saplanır, lolard ne kadar kaslı ve dayanıklı olsa da nintoba yarın santimlik bir kısmı dışarıda kalacak kadar derine girmiştir ve ikisi de hastaneye kaldırılır, kral moku olayı haber alıp hastaneye koşar Moku: doktor, durumları ne yaşayacaklar mı Doktor: ne yazık ki bu kadar derin yaralara karşı bir şey yapamayız, yaşama ihtimalleri sıfır Mokunun aklına bir şey gelir ve hızla saraya gider iki tane hapı masadan alır ve hastaneye geri gelir Doktor: bu nedir Moku: mucit köyü diye tarafsız bir köy var Ninja, Viking, kılıç ustası krallıklarının birleştiği yerde bir köy, nintobalar kullanılarak yapılmış çok başarılı icatları var, bu gün bana oradan bir elçi geldi, yeni ürettikleri bu hapları denememiz için getirdiğini söyledi yan etkisi her şey olabilir sakatlık, psikolojik sorunlar, bitkisel hayat, ölüm bile olabilir, ama eğer işe yararsa her tür özellikleri 2 ye katlanacak, madem ölümleri kaçınılmaz, bence denemeye değer, bu hapları serumlarına koyun Doktor: emredersiniz ekselansları haplar işe yarar ve kiri ile lolard kısa zamanda iyileşir, fakat elmas nintobası lolardla birleşmiş ve onu elmas adama dönüştürmüştür, erimiş nintobalar kirinin içinde soğuyarak midesiyle birleşmiş ve enerjisi ile karışarak kiriye vücudundan element oluşturma gücü vermiştir Bölüm 2 ertesi sabah kral moku ve kardeşi kiiro sarayda çay içiyorlardır Kiiro: lolard ve kirinin başına gelenleri duydum geçmiş olsun Moku: sağ olasın ama çok şükür hayatta kalmayı başardılar ve inanılmaz güçler kazandılar Kiiro: bence bunların hepsi onlara fazla yüklenmenden, onlara bu kadar sıkı bir eğitim vermek yerine en azından çocukluklarını yaşamalarına izin verseydin bütün bunlar olmayacaktı Moku: sen de kızın reni 3 yıllık askeri dojo eğitimine yollamadın mı Kiiro: bunu onun savaşta hayatta kalabilmesi için yaptım, biliyorsun ki askerlerin %30 u ilk 3 savaş içerisinde ölüyor ben onu bu akıbetten korumak için askeri dojoya yolladım ama bu eğitime onu 9 yaşında başlattım, yani o şuan kiri ile yaşıt olmasına rağmen çocukluğunu yaşamış ve askerliğe psikolojik olarak da hazır bir çocuk Moku: kiri ve lolard da askerliğe hazır, onlar çocukluğun eğlencesini savaş alanında yaşayacaklar, bir ufak talihsizlik oldu diye onları bu yoldan geri alamam, hem bu olay sayesinde normalden daha güçlü oldular, onları savaşta asla yenilmeyecek her şeyde usta ve çok güçlü bireyler olarak yetiştirdim, sen nasıl kızın renin ölmesini istemediğin için ona 3 yıl eğitim verdirttiysen, bende kiri ve lolardın ölmesini istemediğim için onlara 9 yıllık en ağır eğitimi verdirttim, çünkü onlar benim çocuklarım olmalarının yanı sıra birer prens ve gelecekteki dünyanın hükümdar adayları, onların yaşaması benim için ve bütün Ninja krallığı için her şeyden önemlidir, haksız mıyım Kiiro bir iç çeker ve “haklısın” der Moku: gelelim seni buraya neden çağırdığıma Kiiro: ne için çağırdın Moku: kiri ve lolarda her türlü eğitimi verdim bir şey hariç, nintoba eğitimi, ve bunu da onlara sen vereceksin Kiiro: ben mi, niye ben, ve nintoba eğitimi de ne Moku: sen nintoba ve savaş stratejileri hakkında bilgili yetenekli bir savaşçısın, senden askeri kitapçıktaki şeyleri öğretmeni istemiyorum, nintobalar nasıl oluşur nereye eklenirse ne özellik verir, gibi şeyleri zaten onlar ezbere biliyorlar, senden onlara nintoba ile savaş nasıl yapılır eğitimini vermeni istiyorum, kimin hangi ülkenin askeri olduğunu nasıl tanıyacaklarını, hangi nintobayı hangi nintoba ile yeneceklerini ve nintobalar ile nasıl savaş stratejileri oluşturacaklarını, senden onlara bunu öğretmeni istiyorum Kiiro: ama benim, askerliğe başladığı dönemde kızımın yanın da olmam lazım Moku: biliyorum, yarın kiri ve lolardla birlikte bir göreve gideceksin, sırf kiri ve lolardın yeteneklerini gör diye, çünkü sende kabul edersen kiri ve lolard ile senin kızın reni bir takım yapıp başına seni koymayı düşünüyorum, böylece nintoba eğitimini sadece kiri ve lolarda değil kızın rene de vermiş olursun, başlarında olup onlarla savaşlara katılacaksın, yaklaşık bir yıl kadar onlarla olacaksın, ta ki onlar güçlenip kendi ordularını yönetecek duruma gelinceye kadar, böylece kendi kızının güvenliğinden de emin olursun Kiiro: epeyi iyi düşünmüşsün, ben varım Moku: bu arada biliyorsun ki büyücü kralı ile olan anlaşmamız gereğince, onun hazırladığı askeri sisteme uyacağız ve seni de 1000 başı olarak göreve başlatıyorum Kiiro: cömertliğin için teşekkürler, peki bizim gibi başka guruplar da var mı Moku: sadece bir tane, yine 3 kişilik bir gurup, hepsi zengin ailelerin 4 er yıl eğitim almış zeki ve yetenekli çocukları, gerçekten gelecek vaad ediyorlar Kiiro: peki başlarında kim var Moku: doku naifu, kendine has dövüş tarzı, bizzat kendi icat ettiği süper bıçağı ve onu her saldırıdan kaçıran ayakları ile yenilmez bir savaşçı, onu da teğmen lideri yaptım, yani kendinden altta olan üsteğmen, teğmen, asteğmen, 1000 başı lideri, 1000 başı, 100 başı, 10 başı, kıdemli er ve er rütbelerinin hepsinin komutanı Kiiro: çok yetenekliymiş, o rütbeyi hak ediyor sanırım Moku: evet Kiiro: peki ben göreve ne zaman başlıyorum Moku: hemen yarın, bu gün ben bütün takım üyelerine diğer takım da dahil birbirleri ile tanışsınlar diye parkta buluşmalarını söyledim, zaten ilerde birbirlerine çok işleri düşecek gibi, hem onların önceden tanışık olması sana da kolaylık olur (çayın son yudumunu içer ve fincanı masaya koyar) Kiiro: öyle olsun (çayını bitirip fincanı masaya koyar) ikisi de ayağa kalkar Moku: hadi yarın ki işinde bol şanslar, senden büyük işler bekliyorum Kiiro: teşekkürler, ben artık gidiyim Moku: kendine iyi bak Kiiro: sende Moku: görüşürüz Kiiro: görüşürüz Kiiro saraydan çıkar ve malikânesine doğru yol alır Bölüm 3 o sırada kiri ve lolard da parka gidiyorlardır Kiri: sonunda hiç görmediğimiz kuzenimizle tanışacağız Lolard: heyecanlı mısın Kiri: evet, aynı zaman da bizim gibi bir gurup daha varmış, 4 er yıl eğitim almış çok yetenekli insanlarmış Lolard: evet, öyle diyorlar Kiri: kuzenimiz renle ilgili neler biliyorsun Lolard: sadece ismini biliyorum, bir de senle aynı yaşta Kiri: gerçekten mi Lolard: evet ama dikkatli ol, insanların aklını çelmekte bir numaraymış, seni oyuna getirmesin Kiri: lolard ağbi, bazen kiminle konuştuğunu unutuyorsun sanırım, benim gibi bilge birinin aklının çelinmesine imkân yok, ben bana zararı olacak bir şeyi asla yapmam Lolard: biliyorum ama bir numara denilince böyle işte içimde bir şey oldu Kiri: sen rahat ol ağbi sonuçta kuzenimiz ve kim bir prensin aklını çelmeye yeltenebilir ki Lolard: haklısın (karşıda parkı görür) bak işte park orada hadi gidelim Kiri: tamam Parka geldiklerinde 2 tane kız yanlarına gelir, kızıl saçlı konuşmaya başlar Ren: kiri ile lolard olmalısınız Lolard: evet ben lolard Kiri: bende kiri, peki hanginiz ren Ren: benim Lolard: (pembe saçlı kıza döner) peki sen kimsin Haru: ben diğer Ninja gurubundan, haru yajirushi Lolard: peki diğer gurup arkadaşların nerede Haru: kesin dojoda bir şeye takılmışlardır, neyse burada biraz konuşak ta, olmazsa sonra dojoya gidip sizi onlarla tanıştırırım Lolard: iyi olur, hem askeri dojo nasıl bir yer görmüş olurum Haru: bilmiyor musun Lolard: hayır ben ve kardeşim 9 yıl sarayda eğitim gördük Haru: doğru siz prenssiniz o yüzden size biraz fazla yüklenmişler Lolard: fazla mı bence bunların hepsi gerekli şeyler, sen ve arkadaşların 4 yıl eğitim aldınız değil mi, peki yaşlar kaç Haru: ben ve takım arkadaşım iruka 13 üz, diğer takım arkadaşım hari yoroi ise 12, peki siz Lolard: ben 13, kiri ile ren de 12 Ren: peki bir şey soracağım, 9 yılda hiç saray dışına çıktınız mı Kiri: hayır, ilk defa çıkıyoruz, sizlerde annemiz dışında gördüğümüz ilk karşı cinslersiniz Ren: eee nasılmış dışarısı Kiri: bence epeyi iyi Lolard: bence de Ren: kiri, senin vücudun çok pürüzsüz gözüküyor Kiri: evet, başımıza gelen kazayı duymuşsunuzdur, o olay sayesinde kazandığım yeteneklerimle saçım ve kaşım hariç bütün tüylerimin kökünden ateş çıkararak yaktım, biliyorsunuz nintoba sahibine zarar vermiyor, tüylerin çıktığı delikleri doldurdum ve pürüzsüz bir cilt Ren: delikleri doldurdum derken Kiri: tüm hücrelerimin içinde mikroskobik toprak iplikler oluşturuyorum ve onunla DNAmın içindeki nükleik asitlerin yerlerini değiştirip o hücreleri bölünerek o delikleri kapatacak şekilde programlıyorum Ren: wow, kendi DNAn ile oynamak ne güzel, öyle bir yeteneğim olsa kendimi dünyanın en güzel kızına çevirirdim Kiri: neden çirkin misin ki Ren: ne hahahaha, çok komiksin kızlar hakkında hiçbir şey bilmiyorsun, neyse ben sana bir ara öğretirim Kiri: nasıl banyo yaptığımı görmek ister misiniz Haru: (şaşırır) ne nasıl yani Kiri: hayır yanlış anlamayın, bak (vücudundan buharlar çıkar) işte banyo yaptım Haru: bu nasıl banyo Kiri: derimden su üretiyorum, vücudumdaki tüm kiri alıyor, sora onu derimden 3 cm yukarı kaldırıp buharlaştırıyorum ve tertemizim, hem giysilerimi bile yıkamış oluyorum Haru: çok iyi yetenekleriniz var Lolard: evli misiniz Haru: hayır değiliz o işleri savaş bittikten sonrasına bıraktık, peki siz Kiri: normalde 12 yaşına giren herkes evlenebilir, 15 yaşında da yetişkin olur, aslında eğitimi bitirince evlenecektik, ne yazık ki savaş yüzünden ertelendi ama savaşmak da eğlenceli olacaktır eminim Haru: düğününün ertelenmesi moralini bozmadı mı kiri Kiri: hayır, zaten bunu telafi etmesi için babamdan bana cariye olarak 14-18 yaşlar arasında bir kız şövalye askeri getirmesini istedim ama zırhı ile beraber, şövalye zırhlarını severim Ren: hahahahah Haru: neden gülüyorsun Ren: (harunun kulağına eğilir) kızı zırhlarıyla beraber istemiş Haru: (renin kulağına eğilir) sen ona öğretirsin Ren: en iyi eğitim uygulamalı eğitimdir Haru: bana bak, sakın kirinin aklına garip şeyler sokma Ren: (sırıtarak) sen orasını bana bırak Haru: sen bir manyaksın Ren: teşekkürler Haru: artık dojoyu ziyarete gidelim mi, geç olmadan Lolard: olur gidelim Ren: (kiriye yandan sarılır) biz burada kalabilir miyiz, kiriye bazı özel şeyler öğretmeliyim(haruya göz kırpar) Kiri: bizi yalnız bırakabilir misin ağbi Lolard: emredersiniz kiri-sama(sama japonca efendim anlamına gelen ek) Haru: (lolardın kulağına eğilir) dikkatli ol bu kız kiriyi kibirli, sapık, sinir bozucu bir tipe dönüştürebilir Lolard: neye dönüşüp dönüşmeyeceği kirinin bileceği iş, öyle görünmeyebilir ama çok bilge bir insandır Haru: çok garip insanlarsınız Lolard: neyse, dojoyu ziyarete gidiyor muyuz Haru: evet, hadi yola koyulalım beni takip et Haru ile lolard askeri dojoya doğru ilerlerler Bölüm 4 Lolard: askeri dojoda ne gibi dersler görüyorsunuz Haru: ninjutsu, gizlenme, kaçma, suikast ve silah kullanma eğitimi Lolard: hangi silahlar Haru: hemen hemen hepsi ver, sen hangisini seçersen onun eğitimini veriyorlar Lolard: peki sen hangi silah için eğitim aldın Haru: ok ve yay bide hançer, çünkü büyücü kralının belirlediği kurallara göre ok ve yay kullananlar kılıç taşıyamazlar, en fazla bir hançer onun için yakın dövüşte iyi olmazsak kolayca ölebiliriz Lolard: demek ki çok güçlü ve yetenekli olmayanların okçu olması tehlikeli, geriye sadece çok yetenekli okçular kalıyor, çok mantıklı Haru: peki sen hangi silahın eğitimini aldın Lolard: ben ve kardeşim her silahta ustayız, her tür kılıç, mızrak, ok ve yay, kaplan pençesi(tekagi), fırlatma bıçağı, balta, kedi pençesi(shuko), bıçak ve diğer her tür savaş aletini kullanabiliriz Haru: inanılmazsınız 9 yıl boşa değilmiş desene Lolard: demiştim Haru: 9 yılda hiç boş zamanlarınız olmadı mı Lolard: oldu tabi, her cumartesi pazar sadece 1 saat vücut çalışıyoruz kalan zamanlarda serbestiz Haru: peki o boş zamanlarda neler yapıyorsunuz Lolard: çeşitli oyunlar ve yarışmalar Haru: ne gibi Lolard: bazen boş zamanlarımızda demircilik, marangozluk ve çarklı makineler yaparak geçiriyoruz, oyunlar olarak ta mesela en iyi kılıcı yapma yarışması, yaptığımız makineleri savaştırma, kale savaşı gibi oyunlar Haru: kale savaşı ne oluyor Lolard: iki tarafta kendine bir kale inşa ediyor, zırhını silahını falan yapıyor, kuşatma silahları hazırlıyor ve kalenin içine ve etrafına ölümcül tuzaklar hazırlıyor, amaç kalenin içindeki parşömeni almak Haru: bütün bunları yapmak uzun sürmüyor mu Lolard: evet, genelde bu 6 ayda falan hazırlanıyor, her hafta sonu azar azar hazırlıyoruz Haru: peki ölümcül tuzak dedin o nasıl oluyor, ölme tehlikesi yok mu Lolard: var tabi, hatta savaşlarımız bile ölümüne, kiri benden 1 yaş küçük olmasına rağmen benle hemen hemen eşit güçte, o yüzden birbirimizi hiç öldüremedik ama birbirimizi yaralamışlığımız var, aslında hep savaş hazırlığı Haru: ama ölebilirsiniz Lolard: eğer orada ölürsen, zaten savaş alanında hiç yaşayamazsın, biz bu şekilde büyüdük Haru: savaşta sizi çok merak ediyorum Lolard: bir gün sende görürsün Haru: bu arada sen geçirdiğin kazada elmas adam olmamış mıydın Lolard: evet, hala öyleyim Haru: ama normal insan gibi görünüyorsun (lolardın yanağını sıkar) hatta öylesin Lolard: cebinden kunai çıkarır(kunai Ninjaların kullandığı bir tür bıçak) yanağımı tekrar sık ve aynı zamanda koluma kunaiyi saplamaya çalış Haru: ama bir şey olmasın Lolard: sen merak etme Haru: (lolardın yanağını sıkar oldukça normal ve yumuşaktır ve kunaiyi hafifçe lolardın koluna değdirir kunai delemez, tüm gücü ile saplar ama kunai kırılır, sonra lolardın kolunu tutar ama kolu çok normal ve ettendir) nasıl Lolard: iki halim var, birincisi bu, her tür özelliğim insan gibi fakat dayanıklılığım inanılmaz derecede, ikinci halim ise (elmasa dönüşür) tamamen elmas olurum ve yemeye, nefes almaya ve hiçbir insanı şeye ihtiyacım olmaz, ayrıca ağırlığım 15 ton olur, savaşta beni bu halde kolay kolay yenemezler (tekrar normale dönüşür) anladın mı Haru: harika bir özellik Lolard: evet Haru: lolard Lolard: efendim Haru: sende babandan cariye istedin mi Lolard: hayır ben o işleri savaş sonrasına bıraktım, peki sen haru savaş olmasa evlenmeyi düşündüğün biri var mıydı Haru: sır tutmayı bilir misin Lolard: ne demek bir prense güvenmiyor musun Haru: hayır da, gene de, neyse kimseye anlatmayacaksan anlatıyorum Lolard: dinliyorum Haru: aslında evlenmeyi düşündüğüm biri vardı, hala da düşünüyorum Lolard: adı ne Haru: aslında şuan ona gidiyoruz Lolard: takım arkadaşın mı Haru: evet adı iruka, çok zeki bir çocuktur, yaptığı bir deney sonucu eline buz nintobası eklemeyi başardı Lolard: nasıl, normalde ellerinin erimesi gerekirdi Haru: sana çok zekidir demiştim, meraklandın mı onunla tanıştığında sana anlatır Lolard: gerçekten meraklandım Haru: bir de kendine has bir dövüş tekniği var alışılmadık bir teknik Lolard: bunu da meraklandırmak için mi söyledin Haru: evet, gerçekten zekisin Lolard: teşekkürler Haru: ikisinin de yukarıya doğru böyle alev gibi saçları var çok ilginç insanlar Lolard: iruka ve hari yoroinin mi Haru: evet hari de ilginç çocuktur Lolard: ne gibi Haru: nintobalarla çalışan bir icat düşünüyor, eğer yeterli nintobayı toplarsa savaş alanında fırtınalar estirir Lolard: nasıl bir icat Haru: şimdi biraz meraklan, oraya varınca hari sana anlatır Lolard: oraya varmak için sabırsızlanıyorum Haru: vardık sayılır Lolard: öyle mi şu anda görülüyor mu Haru: evet bak, şu karşıdaki 6 katlı geniş bina var ya o Lolard: hadi gidelim Haru: tamam Askeri dojoya girerler Bölüm 5 (uzun ve kafa karıştırıcı kısım, sindirerek okuyun) içerisi epeyi büyüktür Lolard: amma büyükmüş peki arkadaşların nerede Haru: onlar burada değil, burası sabah eğitim yapmak için onlar arka bahçedeki kulübedeler Lolard: kulübe mi Haru: evet kulübe, bu askeri dojoda yatılı kalanların bahçede kendilerine ait kulübeleri var her kulübede üçer kişi kalıyor, bende hari ve irukayla beraber o kulübede 4 yıl geçirdim, neyse gidelim Lolard: tamam Arka bahçeye gelirler ve eski tek katlı ahşap bir kulübeye girerler, içeride biri sarı diğeri buz mavisi alev gibi saçları olan iki çocuk vardır Haru: merhaba millet, bakın size kimi getirdim Buz mavisi saçlı çocuk döner İruka: kimi getirdin Haru: hani bizimle beraber göreve başlayacak diğer gurup vardı ya onlardan lolard İruka: lolard mı, prens lolard mı Haru: evet İruka: (hemen sağ dizini yere koyar ve sol dizini diker, sağ elini yumruk yapıp sağ dizinin yanına diker ve sol kolunu sol dizinin üstüne koyar) çok üzgünüm efendim, bilmiyordum saygısızlık ettim Lolard: tamam tamam, bu kadar resmi olmana gerek yok, bende senle yaşıtım bana lolard de yeter İruka: peki lolard-san(san japonca saygı eki) Sarı saçlı çocuk elini uzatır Hari: memnun oldum lolard-san, ben de hari yoroi Lolard: (harinin elini sıkar) memnun oldum Hari: sizin gibi bir insanın böyle bir yerde ne işi olur ki Lolard: hem diğer takımın üyeleri ile tanışmak, hem de hikâyelerinizi dinlemek için geldim Hari: hikayelerimiz derken Lolard: önce senin şu nintobalı icadını, sonrada irukanın nasıl ellerine buz nintobası eklediğini ve şu kendine has dövüş tekniğini görmek isterim Hari: tabi ne demek, benim için bir onudur Lolard: o zaman anlat Hari: (eski masanın üstünden üzerinde çizimler olan birkaç kâğıt alır) lolard-san ışık nintobalı bir ayakkabının özelliğini söyleyebilir misiniz Lolard: elbette her 2 dk da bir 0-50 metre arası bir yolu 1 saniye de gidersin ve giderken nesnelere dokunabilirsin ama yön değiştiremezsin Hari: evet doğru peki bunu 2 dk beklemeden her saniyede yapabilseydin kimse seni durdurabilir miydi Lolard: hayır böyle bir güç, yani bunu durdurabileceklerini hiç sanmıyorum peki nasıl çalışacak Hari: bu icat çivilere ve yaylara dayanıyor, bir nintobanın harekete geçmesi için ne gerekir Lolard: hızla hareket etmesi, iyice sıkılması ya da gerginlik kazandırılıp serbest bırakılması gerekir Hari: işte ben bu gerginlik kazandırma ile harekete geçirmeyi düşündüm, olay şu, 2 tabanlı bir ayakkabı düşün üstte çelik taban, altta kauçuk taban, çelik tabana 3 cm lik çivilerin 3 cm lik kısalıp uzayabilen bakır çubuklarla bağlandığını ve bu çubukların üstünde 3cm lik kalın bakır yayların olduğunu düşün Lolard: tamam Hari: işte şöyle olacak çivilerin yaylı çubuklara bağlı kısmında yarım cm lik çivilere monteli halkalar olacak ve çivinin yüzeyine tam oturacak, bu halkalara mıknatıs nintobası ekli olacak, çivilere ise ışık, ben halkalardaki mıknatıs nintobasını aktifleştirdiğimde mıknatıs bakırı çekmediği için direk ayakkabının o çelik tabanını çekmeye çalışacak, koca tabanı çekemeyeceği için kendisi ona gidecek ama çiviye monteli olduğu için aradaki kısalıp uzayabilen bakır çubuk kısalacak ve mıknatısı tabana yaklaştıracak, bu arada çubuğa sarılı yay iyice bir sıkışacak, sonra ben her bir mıknatıs nintobasını durdurduğumda yay çiviyi itecek ve gerginlikten kaynaklı olarak çivideki ışık harekete geçecek ve çivi yere değdiğinde aynı ışık ayakkabısı gibi etki gösterecek, böylece bir çivi inerken diğeri kalkacak ve durmadan bu özellik kullanılabilecek Lolard: inanılmaz da, tabanı hesaplasan 2 ye 4 ten 8 çivi olur, her biri için mıknatıs ve ışık çok fazla nintoba eder Hari: ama bana bir ışık ve bir mıknatıs yeterli olacaktır Lolard: nasıl Hari: çünkü çiviler ve üstlerine monteli halkalar, kendi aralarında bakır ipliklerle bağlı olacak, birine nintoba eklersen o bağdan hepsine eklenecek, sadece boyunun iyi ayarlanması gerekiyor, hareket halinde kopmasın koparsa eşya kırılmış gibi nintoba geri depoya döner ve gidip tekrar almak zorunda kalırım, işte böyle bir icat Lolard: tebrikler gerçekten inanılmaz bir icat yapmışsın Hari: teşekkürler, ateş ve hava elektrik eder, 3 tane toprak da çelik, birleşirlerse mıknatıs, etti 5 nintoba birde ışık 6 nintoba tam yetiyor, ben bu icadı yarın yaparım, sonra sana da gösteririm lolard-san Lolard: teşekkürler, neyse şimdi birazda iruka ile konuşalım, bu deney ve icat işleri gerçekten ilginç İruka: efendim lolard-san Lolard: öncelikle ellerinin tamamen erimesi gerekirken, nasıl oldu da ellerine bir şey olmadan buz nintobası eklemeyi başardın, onu anlat İruka: nasıl isterseniz, öncelikle ellerime hiç bir şey olmadan birleştirebilmiş değilim, zamanlamayı tam tutturamadığım için elimi biraz yaktım ama birkaç haftaya geçecek hafif yanıklardı Lolard: yani bu bir zamanlama işi mi İruka: evet 1 milisaniye daha erken davransaydım, şuan ellerim olmazdı Lolard: nasıl oluyor peki İruka: efendim yaptığım çalışmalar sonucu nintobalar ile ilgili ilginç şeyler öğrendim, bunların en ilginci ise nintoba soğumasıydı Lolard: o da nedir İruka: nintobalar erimiş halde yüksek sıcaklıkta bulunuyor, fakat bir şeye eklemek için erimiş nintoba kullanılınca önce o şeyin üzerini sarıyor, sonra sıcaklığı hızla 0 dereceye geliyor ve bir ışık gibi parlayarak nintoba ekleneceği nesnenin içine giriyor, fakat bunların hepsi 1 saniyede gerçekleşiyor, asıl iş bu nintobanın 0 derece olduğu anı yakalamak Lolard: bu neredeyse imkansız İruka: evet, benim bunu tutturmam şansıma ve daha önceki deneylerimden kalan gözlemlerime dayalıdır herhalde Lolard: peki, şimdi işi tam olarak bir anlat İruka: öncelikle bu 0 derece işi sadece nintoba bir nesneye eklenirken oluyordu ama nintoba bir şeye eklenirken, onu başka bir şeye ekleyemezdim Lolard: sen ne yaptın İruka: bize gereken bir buz, bir hedef ve bir geçit kapısı nintobası ile bir çelik eldiven, hedef nintobası sayesinde çelik eldiven ile geçit kapısı nintobasını birbirine bağladım, biliyorsunuz ki hedef nintobası bir nintobaya emir vermeye yarar ama emir değiştirilemez, emir şu “geçit kapısı nintobası, çelik eldiveni başka bir yere ışınlasın” ben hedef nintobasını aktifleştirdiğimde, oda bağlı olduğu geçit kapısı nintobası sayesinde onun bağlı olduğu çelik eldiveni başka bir yere ışınlayacaktı, bir de erimiş buz nintobamız vardı, hari o erimiş nintobayı çelik eldivenlere dökecekti fakat ben o sırada eldivenleri giyiyor olacaktım, tam nintoba birleşirken 0 derece anında ben hedef nintobasını aktifleştirecektim ve eldiven başka bir yere ışınlanacaktı, eklenecek şey ortadan kalkınca 0 derecedeki nintoba eldivenin altındaki ellerime eklenecekti ve bende zarar görmeyecektim, galiba tam 0 derce olmadan eldiveni ışınlamışız ki ellerim biraz yandı ama buna da şükür deney başarılı oldu ya Lolard: peki o kadar nintobayı nereden buldun, bakalım buz nintobası, su ve havadan oluşuyor, hadi onu yaptın diyelim geçit kapısı için karanlık ve ayna lazım, ayna için petrol ve cam, petrol için karanlık ve su, cam için kum ve ateş, kum için kaya ateş ve su, kaya için 2 tane toprak lazım, bir yığın nintoba eder, birde bunun hedef nintobası var, ateşle ışığı birleştir lazer nintobası yap, lazerle ışığı birleştir tarama nintobası yap, tarama ile lazeri birleştir hedef nintobası yap, bu kadar nintobayı bir askerin alması yıllar sürer İruka: efendim insanlar nintobalar hakkında çok az şey biliyor ve deneyleri tehlikeli olduğundan pek fazla kişi yanaşmıyor, benim böyle bir deney yapacağımı duyunca, babanız deneyden sonra buz nintobası hariç diğer nintobaları geri vereceğim şartıyla, seve seve yardım edebileceğini söyledi, çünkü insanlar nintobaların daha güçlü kullanılmasını ve ülkelerinin en güçlü olmasını istiyorlar Lolard: yani sana borç nintoba gibi bir şey verildi ve sende onları hayal kırıklığına uğratmadın İruka: evet efendim, bakın(elinden buzdan çeşitli şekiller oluşturur daha sonra onları yok edip elinde buzdan bir kılıç oluşturur ve yok eder) Lolard: gücün harbi kullanışlı, istediğin an düşmanı tek bir hareketle dondurarak öldürebilirsin İruka: evet efendim Lolard: istersen bir de senin şu dövüş tarzını görelim İruka: aslında bir dövüş tarzı olarak pek sayılmaz efendim, ben zekâma ve reflekslerime çok güvenirim o kadar Lolard: nasıl yani İruka: efendim, tehlikede iken daha iyi düşünüyorum, bunun için direk düşmanın içine en tehlikeli yerlere atlıyorum ve bir anda kendimi onları yenmiş buluyorum, atlayışımı yunusa benzettikleri için bana Japonca yunus anlamına gelen iruka ismini koydular Lolard: peki diğerlerinin isimleri İruka: (bir zırh standı göstererek) şu an zırhlı değil ama hari bu çivili zırhları giyer, zırh giyen nadir ninjalardandır, onun için ona hari yoroi yani Japonca çivili zırh adını verdiler, haru ise kendi icat ettiği yayından attığı ok, saplandığı yerde bir sakura(japonyadaki pembe yapraklı kiraz çiçeği ağacı) ve etrafında çimenlerle çiçekler oluştuğu için ona haru yajirushi yani Japonca bahar oku adını verdiler, biliyorsunuz ki asker olduğumuz anlaşılsın diye isimlerimiz Japonca ya da antik dilden olmak zorunda Lolard: biliyorum, bende küçükten beri elmaslara hayran olduğum için bana lolard, antik dilde elmas adını verdiler, şansa bakın ki ben elmas adam oldum, kardeşim ise küçükten beri iyi gizlenen, kılıç gibi delici ve kesici aletleri iyi kullanan biri olduğu için ona Japonca sis, kılıç, matkap, kesmek ve kesici alet anlamına gelen kiri ismini verdiler, diğer arkadaşımız ren ise biliyorsunuz ki antik dilde sevimli demek, yakın zamanda onlarla da tanışırsınız zaten, bu arada iruka, bir gün seni dövüşürken görmek isterim İruka: umarım bir gün görürsünüz Lolard: haru, bana hiç yayından bahsetmemiştin Haru: kendimi övmeyi pek sevmem de Lolard: olsun, sen anlat Haru: yayım üç bölümden oluşuyor, bir tuttuğumuz kısım, ona hedef nintobası ekli ve ikinci kısım yayın gerildiği esnek kısmı, ona çimen nintobası ekli ve üçüncü esnek kısmı saran dayanıklı kısım, ona ağaç nintobası ekli bunlar hedef nintobası ile birbirlerine bağlı ve ben bir ok atınca gerginlikten kaynaklanan enerji sayesinde nintobalar oku efsunluyor, bu sayede okun atıldığı yerde bir sakura ve etrafında düşmanların ayaklarını sarıp yakalayan çiçekler ve çimenler oluşuyor, ağacın sakura olması çimlerin arasında çiçeklerinde olmasını falan hep hedef nintobası sağlıyor, biliyorsunuz ki hedef nintobası bazı nintobaları değiştirebiliyor ağaç nintobasında ağacın türünü seçmek kavak, sakura, çam gibi, kaya nintobasında kayanın türünü seçmek ametist, obsidyen, mermer gibi, çelik nintobasında metal türünü seçmek civa, galyum, magnezyum gibi, birde hedef ile beraber tarama nintobası varsa bunların arasında istediğin gibi seçimini değiştirebiliyorsun, önce magnezyumla saldırır, sonra civaya çevirirsin mesela Lolard: çok ilginç şeyler bunlar Haru: icadımın patentini aldım ben Hari: ben de Lolard: patent tam olarak ne oluyor Haru: büyücü kralı 24 ayar bir külçe altın karşılığında sana bir patent parşömeni verir, buna icadının çizimini kullanılan nintobaların enerjisinden bir parça ve birkaç damla kanını koyuyorsun ve o da onu mühürlüyor ve geri alıp saklıyor, sonra sadece sen ve senin izin verdiklerin bu icadı yapabiliyor, mesela ben bunun patentini aldım artık kimse böyle bir yay yapıp ona nintoba ekleyemez, hatta bu şekilde yapıp farklı nintobalar da ekleyemez, ayrıca bir kılıç falan yapıp onda ağaç ve çimen kombinasyonunu kullanamaz, hem şeklin, hem nintoba kombinasyonunun, hem de icadının patentini almış oluyorsun Lolard: ya birisi yapmaya kalkarsa Haru: nintobalar birleşmiyor, zamanında nintobaları sahibi onu reddedince, eklendiği eşya kırılınca ya da sahibi ölünce göğe değil depoya ışınlanması için enerjisini bağlayan büyücü kralı, bu şekilde nintobaları insanlara da bağlayabiliyor Lolard: peki büyücü kralı neden bütün nintobaları kendi deposuna ışınlamıyor Haru: büyücü kralı dünyada görebileceğin en adaletli ve şefkatli insandır, asla hileye ve eşitsizliğe başvurmaz, o bu savaşta en iyinin kazanıp dünyayı en iyi insanın yönetmesini istiyor Lolard: inanılmaz peki kimmiş bu büyücü kralı Haru: Büyücü azizi kin-sama(sama japonca efendim anlamına gelen ek) nadir bir nintoba olan altın nintobasını bulduğu ve kullandığı için ona kin Japonca altın adını vermişler Lolard: patent alırken büyücü kralını gördün mü Haru: evet, böyle oyulmuş mermerler ve süslü granitlerden oluşma devasa bir sarayı vardı, diğer büyücülerden farklı olarak, krallık işareti vardı, her bir kulağını üstünde küçük ve her bir kürek kemiğinde büyük altından kanatları vardı, bu kanatlar sayesinde büyücülerin enerjisini keserek onları öldürebilir bu yüzden kimse büyücü kralına isyan edemez, zaten öyle bir krala isyan etmezler, kralın altın işlemeli desenleri olan, beyaz ipekten giysiler giyen, altından vücuda sahip hizmetçileri vardı, o kadar ihtişamlıydı ki Lolard: inanılmaz, ileride onunla tanışmayı çok isterim Haru: eğer yüksek rütbelere gelirsen belki savaşta karşılaşırsın Lolard: evet, umarım Haru: bu icatlar ve vücuduna nintoba eklenmiş insanlar az değil, hepside yüksek rütbelerde, zamanla onları da görürsün Lolard: sabırsızlanıyorum(pencereden dışarı bakar) vakit geç oluyor, ben yavaştan eve gideyim artık, sizinle tanıştığıma çok memnun oldum Haru: yolu kendi başına bulabilir misin Lolard: evet her şey için teşekkürler Lolard dışarı çıkar ve askeri dojoyu arkasında bırakarak saraya doğru yürümeye başlar Bölüm 6 ertesi gün kiri ve lolard ilk görevleri için amcaları kiiro ile buluşmaya giderler, kiiro onları görünce yüzünde şaşkın bir gülümseme belirir Kiiro: kiri, lolard, bunlar siz misiniz, çok büyümüşsünüz Lolard: siz amcamız kiiro olmalısınız Kiiro: evet ama yani sizi en son gördüğümde 3 ve 4 yaşlarındaydınız, koskoca 9 yıl geçmiş, neyse bugün sizi bir eğitim görevine çıkaracağım, eğer sizi yeterince başarılı bulursam kızım ren ile gurup olmanızı ve size ders vererek kaptanınız olmayı kabul edeceğim ama sakın eğitim diye kolay bir görev beklemeyin, sadece üçümüz olacağız, yapabilirsiniz değil mi Kiri: sorun değil amca, sen bize görev ne onu söyle Kiiro: 10 kişi Kiri: ne Kiiro: 10 kişi başkente sızmış ve hedeflerinde nintoba deposunun olduğunu düşünüyoruz Lolard: neden Kiiro: çünkü bir ülkenin nintoba deposuna sızmak demek o ülkeden çuvallarca nintoba çalmak demektir Lolard: çuvallarca mı Kiiro: evet, sonuçta diğer ülkelerden çaldığın bir nintobayı da pekâlâ kullanabilirsin, onun için onları kesinlikle durdurmalıyız Lolard: hangi ülkeden olduklarını biliyor muyuz Kiiro: elimizdeki istihbaratlara göre kılıç ustası krallığındanlar Kiri: sizce depoya sızabilirler mi Kiiro: biraz zor, karşımızdakilerin ustalığına bağlı, çünkü hiçbir zaman nintoba deposu gibi önemli bir yer savunmasız değildir Kiri: peki depoyu ne koruyor Kiiro: depoyu daha önce görmüşsünüzdür dev bir ağaçtan, tek parça, yontma dev gibi bir bina, bu bina kendisine değen her tür kötü şeyin enerjisini emer, gerek insan olsun gerek kılıç olsun hatta kılıç yoluyla insanın enerjisini bile emer, 2 dk da insan bayılır ve ona değen 3 dakika ölüm demektir Kiri: peki, nasıl böyle güçlü bir savunma mekanizması yapıldı Kiiro: babanız yaptı Lolard: babamız mı Kiiro: evet biliyorsunuz ki babanız ağaç nintobası kullanan birisi ve en güçlü ağaç kullanıcılarından olduğu için zaten adı moku(moku Japonca odun) Lolard: tamam ama ağaç nintobası böyle bir şey yapamaz ki Kiiro: uzun ve farklı bir hikâye, bunu eve gidince babanızdan dinlersiniz, şimdi biz kendi işimize bakalım Lolard: tamam, peki şimdi depoya mı gidiyoruz Kiiro: evet, kılıç ustaları oraya tahminen 2 saat içerisinde varacak, onlardan önce gidip ağaçların arasında pusu kuracağız Lolard: tamam, o zaman yola çıkalım Kiiro: hadi Depoya giderler ve pusu kurarlar, o sırada kapüşonlu pelerinler giymiş 10 kişi deponun önüne gelir, her biri çifter katana taşımaktadır Kiiro: (saklandığı yerden kiriye fısıldar) bunlar onlar Kiri: (fısıldayarak) tamam, harekete geçelim mi Kiiro: (başını sallayarak onaylar) evet Kiri, lolard ve kiiro birden ortaya çıkarlar ve 10 kılıç ustası rahat dövüşmek için pelerinlerini çıkartır, sonra kiri, lolard ve kiiroya saldırırlar, kiri ve lolard yumruklarıyla kiiro ise katanasıyla saldırır Lolard: (tek yumrukta bir tanesinin kafasını parçalar) biri gitti Kiri: (ayaklarından ışık çıkararak hızla birinin yanına gider ve elinden ateşler çıkararak yumruklarını sallamaya başlar, adam dirense de kısa sürede kılıcının, kaburgalarının ve kolunun kırılması ile yere serilir ve kiri son darbeyi kafaya geçirir) biri daha gitti Kiiro: (ışık ekli kılıcı ve eldiveni sayesinde 4 kat hızlı kullandığı kılıcıyla ard arda saldırılar yapıyordur, ne yazık ki karşısındakinin de aynen kılıçları ve eldivenleri ışık eklidir ve kılıç kullanmakta usta olan kılıç ustası iki katanası ile hem savunma hem de karşı saldırı yapmakta ve kiiroyu köşeye sıkıştırmaktadır) olamaz Lolard: (kiiroyu zorlayan adamın zırhını tek darbede parçalar, ikinci darbe kılıçları kırar ve üçüncü darbe final olmuştur) merak etme amca bizi durduramazlar Kiiro: (soluk soluğa) teşekkür ederim o sırada bir kılıç ustası katanalarının kabzasının sonundaki yuvarlak ve hilal şekillerinin birleştirerek katanalarını iki tarafı kesen bir bir mızrağa çevirir ve ortadaki iki kabzadan tutarak döndürmeye başlar kılıç ustası: savunma formu 1 sanzen sekai(sanzen sekai Japonca üç bin dünya) kılıçlar o kadar hızlı çevriliyordur ki kılıcı çevirenin gözükmesine bile izin vermiyorlardır kiri: (vücudunu kat kat toprak ile güçlendirip dönen kılıçlara doğru atlar ve bir yumruk savurur, kılıçlar kısa sürede toprak tabakayı, Ninjaların askeri üniforması olan kemerli deri ceketi ve birkaç tabaka deriyi parçalar ve kesik kesik eder fakat buna aldırmayan kiri hızlı yumruklarla kılıçları çatlatır ve kırar sonrada adamı öldürür) bu garip tekniklerde ne kiiro: (başka bir kılıç ustasıyla savaşırken) bunlar kılıç ustalarına özel teknikler, onlardan iyi kılıç kullanan yoktur, bu yüzden adları kılıç ustası lolard bir kılıç ustasının üstüne yürür kılıç ustası: savunma formu 2 kurosu sekushon(kurosu sekushon Japonca çapraz bölüm)(sağ eliyle sol katanasını sol eliyle de sağ katanasını tutar, tam lolard yaklaşırken, soldaki katanayı sağa, sağdaki katanayı sola doğru çekerek kınından çıkarır ve bir hamlede katanaları elinde bir kez çevirip sağdaki katanayı sağa, soldaki katanayı sola, tekrar kınına sokar ve böylece lolardın vücudunda sağ omuzdan sol leğen kemiğine, sol omuzdan sağ leğen kemiğine doğru bir çarpı ve omuz başlarından koltuk altlarına kadar da dik çizgiler oluşur ama lolard elmastan olduğu için etkilenmez) lolard: (bir yumrukta adamı indirir) normal insan olsaydım kollarım kopmuş, vücudum 4 parça olmuştu bunlar çok tehlikeli teknikler o sırada 2 tane kılıç ustası deponun bir duvarının karşısına geçmiş katanalarını sol omzunun üstünde, uç kısmı sağ omzuna doğru olacak şekilde tutuyorlardır kılıç ustaları: saldırı formu 1 kaze dama (kaze dama Japonca rüzgâr güllesi)(katanaları döndüre döndüre ellerini sırta doğru indirir, oradan sağ omuza doğru ve en son başlarının üstünde kılıçları son kez çevirip başlarından ileriye doğru iki kılıcıda hızla indirirler, iki kılıç ustası da bu sayede rüzgârların durmadan daireler çizdiği bir küre oluşturur ve depoya fırlatırlar, deponun duvarı çatlar ve bir kez daha kaze dama fırlatılınca deponun duvarında insan kadar bir delik oluşur) lolard: ( bir tanesine bir tekme atar adamın kılıçlar kırılınca da ikinci tekmeyi sallar ve öldürür) inanamıyorum, kılıçlarla uzak dövüş yaptılar, hem de bir mancınık kadar güçlü kiri: (ağzından hava ile ateşi destekleyip daha güçlü olarak bir ateş olarak üfler ve bir tanesini yakarak öldürür) rüzgârı top haline getiren bir teknik, bu adamlar gerçekten çok ilginç bir de bakarlar ki aralarında kılıç ustası komutanının da olduğu kalan son üçlü, iki tane çuvalla kaçıyorlardır kiiro: (biz diğerleri ile ilgilenirken depoya sızmışlar diye düşündü ve onlara doğru hızla koşmaya başladı) kaçamazsınız o sırada kirinin gözüne bir şey takılır kiri: (hızla koşar ve amcasına omuz atarak onu yere düşürür, daha sonra tüm gücüyle çuvala ateş üfler, çuvallar bir anda patlar ve onları taşıyanlar yok olur, komutanları ise son anda kaçmıştır) bunlar nintoba değil, barut nintobası ekli eldivenlerle barutlaştırılmış topraklar kiiro: (şaşkın bakışlarla soluk soluğa)teşekkürler, eğer yanlarına gitseydim kesin ölmüştüm lolard: iyi fark ettin kiri, demek ki çuvallar aslında patlayıcı tuzaklarmış kiiro: her neyse de, komutanları ortada yok herkes bir anda şaşırır, gerçektende komutan ortada yoktur, ilk akla gelen yer olarak depodaki deliğe yönelirler, komutan bir çuvala nintoba dolduruyordur, hemen üzerine atılırlar kiiro: (bir kılıç darbesiyle komutanı ikiye böler) işte birde bakarlar ki ne çuval nede komutan ortada yoktur, yerde sadece parçalara ayrılmış kayalar kiiro: (şaşkın bir halde) ne kiri:ışınlandı ve yerine kayadan kopyasını mı bıraktı lolard: kask, zırh, eldiven ve ayakkabıya aynı nintobalar ekliyse toprakta topraktan, kayada kaydan, çelikte de çelikten heykellerini oluşturabilirsin, demek ki bu adam kaya nintobası eklemiş bu dördüne de kiiro: (endişeli ve sinirli bir şekilde) asıl sorun, heykel buradayken kendisi nereye gitti o sırada komutan kirinin arkasından çıkar ve bir tekmede kiriyi fırlatır ama kiri üstün teknik bilgisi sayesinde, yere düşecekken elleriyle yere tutunur ve taklalar atarak düşmekten kurtulur, komutan hemen yanındaki lolarda ard arda kılıçlarının geçirir ama lolarda işlemez, bunu gören komutan şaşkınlıktan donakalır lolard: (daha ne olduğunu anlamasına müsaade etmeden tek yumrukta işi bitirir ama bakar ki vurduğu yerde sadece parçalanmış kayalar vardır) yine mi ama nasıl komutan başka bir yerden çıkar murasaki: tekniğimi çözmeden beni, kılıç ustası murasaki(Japonca mor ve menekşe) yi yenemezsiniz ve inanın bu ismi daha çok duyacaksınız kiri: o zaman sende beni yani kiriyi ve ağbim lolardı unutma, çünkü buradan kurtulabilirsen isimlerimizi çok duyacaksın birde bakarlar ki karşılarında kayadan bir heykel vardır lolard: ne ara yok oldu, hiç bir şey göremedim murasaki arkasından çıkar ve ard arda katanalarını lolarda sallar ama katanalar lolardı etki etmiyor sadece çizik atıyordur murasaki: katanalarım ballastandır(ballas elmas kesmeye yarayan, sanayide kullanılan 3 sanayi elmasından biri) seni neden kesemiyorlar lolard: (elmasa dönüşür) çünkü ben aslında elmastanım ve senin ballas katanalarının gücü bu kadar büyük bir elması kesmeye yetmez murasaki: o zaman siz ikiniz, söz konusu kazayı yaşayan prensler olmalısınız lolard: (bir darbe indirir ve bir katanayı çatlatır) evet murasaki: haklısınız, gerçektende isimlerinizi ileride çok duyacağım galiba lolard: (bir darbe daha indirir ve diğer katanayı da çatlatır) bunda da haklısın murasaki: bu kılıçlar kolay yapılmıyor, en iyisi kırılmadan ben kaçayım lolard: (bir darbe indirir ve bakar ki kırılmış taş parçaları) ne ara kiri: (aklına bir şey gelir) bir dakika(ayakkabılarını toprakla kaplar) toprak ayakkabısı bastığın yerlerde kendi boyuna göre delikler açar ve yerin altında çok hızlı bir şekilde hareket edersin(yerin altına girer) ileride murasaki yerden fırlar ve düşer, altından kiri çıkar kiri: ne yaptığını anladım, hızla yerin altına girerken yerine kayadan kopyanı bırakıyorsun ve o düşmesin diye açtığın deliği kaya ekli eldivenlerle oluşturduğun kaya ile tekrar kapatıyorsun, o kadar hızlı yapıyorsun ki biz göremiyoruz murasaki: tebrikler ama tekniğimi bilmen, beni yeneceğin anlamına gelmez kiri: (bir tekme atar) ama eskisinden daha fazla şansım var demektir murasaki: o zaman kim daha hızlı görelim(yerin altına girer) kiri: öyle olsun(yerin altına girer) kiri yer altındaki tünellerde murasakiyi kovalarken, bir anda tünelin iki yanından iki kılıç ustası çıkar ve katanalarını kiri ye saplar, sonrada murasakiyle beraber hızla kaçarlar kiri: (tekrar yüzeye çıkar ve kendini yere atar) ilk başta çuval taşıyan ikili ölmemişler, yer altına girip tuzak kurmuşlar, murasakiyi kovalarken bana katanalarını sapladılar (yaranın olduğu yerlerde kesilen damarları topraktan sahte damar parçaları kullanarak tamir eder ve diğer yerleri de toprakla kapatır) kanamayı durdurdum kiiro: artık geri dönelim o zaman lolard: peki, depodaki yarık ne olacak kiiro: dönünce babanıza söylerim, tamir eder kiri: (soluk soluğa) peki görev, başarısız mı olduk kiiro: hayır, görev başarılı kiri: ama yarım çuval nintoba çalındı kiiro: ama 10 çuval alamadılar, ayrıca sadece üçü kurtuldu kiri: demek öyle kiiro: hem benim hayatımı az kurtarmadınız, doğrusu görevin bu kadar zor olacağını tahmin etmemiştim lolard: öyleyse dönelim kiiro: ama önce(depoyu işaret eder) lolard: ne kiiro: her başarılı görev 1 yeni nintoba lolard: ama ben bu haldeyken, sanırım başka nintobaya ihtiyacım yok kiiro: zaten öyle, bazı askerler çok güçlenirse ya da nintoba ekleyecek yeri kalmazsa, diğerlerine de kalsın diye ona nintoba verilmesi durdurulur lolard: anladım kiiro: ama burada asıl kahramanımız kiri kiri: ben mi kiiro: evet beni patlamadan kurtarman, murasakinin tekniğini çözmen ve görev için canını tehlikeye atman bunların hepsi büyük kahramanlıklar, bunun için sen 2 nintobayı hak ediyorsun kiri: gerçekten mi kiiro: evet sence de hak etmedi mi lolard lolard: evet bence de hak etti kiiro: o zaman buyur kiri kiri: (yarıktan 2 tane toprak nintobası alır) teşekkürler amca kiiro: sorun değil, hadi eve dönelim, gücünüzü tekrar toplayınca kızımla beraber ilk görevinize çıkarsınız, size kaptanlık etmekten gurur duyarım birlikte eve dönerler Bölüm 7 lolard: biz geldik baba moku: hoş geldiniz, görev nasıl geçti lolard: epeyi bir zorlandık açıkçası ama çok kez de amcamızın hayatını kurtardık, ne yazık ki yarım çuval nintoba çalındı moku: can sağ olsun lolard: ama kiri sayesinde kazanmayı başardık, yeteneğiyle adamın tekniğini çözüp bizi kurtardı, bu yüzden amcam ona 2 nintoba verdi moku: aferin kiri, böyle giderse epeyi güçlü insanlar olacaksınız kiri: teşekkürler baba, o değil de sen şu deponun sırrını bize anlatsana moku: pekâlâ, madem merak ediyorsunuz anlatayım, öncelikle o bina hedef ve ağaç nintobası sayesinde tasarlanıp yapılmış bir bina, bu yüzden tek parça yontma bir bina, normalde o kadar büyük bina tek parça yontma yapılamazdı kiri: anladıkta, bunun o müthiş savunmayla alakası ne, sen binanın nasıl yapıldığını anlatıyorsun moku: tamam şimdi oraya geliyorum, yapılışını anlatmamın sebebi, bu savunmanın her şeye eklenebileceğini anlatmak içindi, gördüğünüz gibi yapılışta bir şey yok savunma sonradan ekleniyor kiri: peki nasıl ekleniyor moku: işte zurnanın zart dediği yer burası, bu dünyada güçler sadece nintobalarla sınırlı değil kiri: gerçekten mi moku: evet, nintobanın yağdığı günün gecesi bazı maddesel kırılmalar oldu ve bazı insanlar aynı lolard gibi nintobalarla birleşti, bazıları yaşlandı ve bazıları da öldü kiri: bunlardan hiç haberim yoktu moku: ama sadece bu olmadı, bazı insanlarda uyandıklarında farklı güçleri olan antik kılıçlarla, bazıları ise benim gibi limerlerle uyandılar kiri: limerler nedir moku: (omzunun üstünde ortasında parlak mücevherimsi bir şey olan ve ondan uzanan 4 tane metal kolu olan, yaklaşık 20 cm lik makinemsi bir şey oluşur) limerler bunlardır, uyandığımda yanımdaydı istediğim zaman görünmez olabiliyor ve özel güçleri olan bir makine, eğer sahibi isterse başka birinin olabiliyor ve güçleri de değişiyor, benim limerimin gücü bir şeye özellik eklemek örneğin enerji emme, yanmama, görünmez olma türü lolard: inanılmaz, sen çok güçlüymüşsün baba, ben senin sadece ağaç nintobası kullanan bir Ninja olduğunu sanıyordum moku: eğer öyle olsaydım, ülkemizin kurucusu büyük eternal chikara( Japonca sonsuz güç)-sama kendisinden sonra hükmetmesi için neden beni seçsin lolard: baba, bize eternal chikarayı anlatsana, nasıl bir gücü vardı moku: o, nadir nintobaların arasından beklide en güçlüsünün sahibiydi, berimer nintobası lolard: berimer mi moku: evet, bu nintobayı yaparken her temel nintobanın 3. halini kullandı, biliyorsunuz ki her temel nintobanın kendisi ile birleşerek oluşturduğu 3 hali var toprak, kaya, çelik; ateş, alev, yangın; su, dalga, okyanus; hava, rüzgâr, fırtına; karanlık, gece, gölge; ışık, güneş ışığı, kozmik güç, işte bunların hepsinin 3. Halini birleştirip berimer nintobasını yaptı, size söylediğim o maddesel kırılmalar esnasında, berimer nintobası ile birleşti henüz 10 yaşındaydı lolard: 10 mu moku: evet, berimer nintobasının oluşturduğu şey, berimer denilen saydam cam gibi bir maddeydi, nintobalarla beraber dünyaya gelmiş yeni bir elementti ve sadece bu nintoba onu üretebiliyordu, işin ilginç tarafı, berimere hiçbir şey çizik dahi atamıyordu, şuan dünyanın en kesici ve dayanıklı şeyleri olan ballas, obsidyen gibi maddeler, hatta mancınık gülleleri bile ona zarar veremiyordu, ama o her şeyi hiç zorlanmadan kesebiliyordu, bu nintobayla birleşince eternal chikara-sama hiç zarar almayan ama her şeyi yok edebilen, 100 tonluk ağırlığı bile kolayca kaldırabilen bir adama dönüştü, Ninja krallığını kurdu ülkenin işleyişini, askeri sistemini ve yasalarını oluşturdu, askeri dojolar ve kraliyet demircileri yaptırdı, askeri eşyaların yapıldığı fabrikayı hazırlattı ve diğer krallarla beraber büyücü kralı kin ile anlaşma yapıp nintobaları depoya topladı, hatta depoyu yapma görevini bana verdi ve eklediğim özellikleri görünce beni kendisinden sonraki hükümdar seçti ve 100 yaşında öldü lolard: 100 mü ama nintobalar yağalı sadece 13 sene oldu moku: bu, berimer nintobasının lanetiydi, yaşadığı her gün hayatından 3 yıla bedeldi ve 1 ay içinde 90 yıl yaşlanıp 100 yaşında öldü, eğer yaşasaydı Ninja krallığı kesin savaşı kazanmıştı lolard: sahibi ölünce nadir nintoba tekrar yapılamıyor mu moku: ne yazık ki hayır lolard: olsun, sonuçta geriye güçlü bir ülke bırakmış moku: evet, bizim görevimiz bu ülkeyi daha da güçlendirmek lolard: bunun içinde çok çalışmalıyız moku: evet lolard: neyse, anlattığın için teşekkürler baba, ben odama çıkıyorum moku: iyi dinlenmeler lolard lolard: teşekkürler, hadi kiri birazdan yatma vakti gelecek kiri: tamam, geliyorum yukarı odalarına çıkarlar lolard: kiri, aldığın o iki toprak nintobasını ne yapacaksın kiri: bende tam onu söyleyecektim ağbi, şuradaki raftan benim erlenlerimi versene(erlen, içine karışımların konulduğu konik biçimde bir deney tüpü) lolard: (uzanır ve 3 tane erleni alıp kiriye verir) birleştirip kaya mı yapacaksın kiri: doğru bildin, ağbi bide orada benim ispirto ocağım vardı lolard: (rafın köşesinden ispirto ocağını alır ve kiriye verir) buldum işte burada kiri: (ispirto ocağını yakar ve üzerine 1 erleni koyup içine 1. toprak nintobasını atar, 1-2 dk içinde nintoba erir, sonra erimiş nintoba dolu erleni masanın üstüne koyar ve diğer erleni ispirto ocağının üstüne koyar, sonra da içine diğer toprak nintobasını atar, o da 1-2 dk ya erir ve onu da masaya koyar, sonra içi erimiş nintoba dolu iki erleni alır ve içindeki erimiş nintobaları boş erlene boşaltır, erimiş nintobalardan bir ışık çıkar ve erlenin içinde kaya nintobası oluşur, sonrada kaya nintobasının olduğu erleni ispirto ocağına koyar ve onu da eritir, sonrada erimiş kaya nintobası dolu erlenin tıpasını tıkayıp erleni rafa kaldırır ve ispirto ocağını söndürür) işte oldu lolard: kaya nintobasını niye erittin kiri: bir fikrim var, bunun için yanımda erimiş kaya nintobası olması lazım, daha sonra eritmeye uğraşmayayım diye şimdi erittim ama önce yarın sabah kraliyet doktoruna gitmem lazım lolard: kraliyet doktoru mu neden kiri: yarın sabah benimle beraber gel, sende öğrenirsin lolard: tamam bende geleceğim, şimdi yatalım da kiri: tamam yataklarına girerler Bölüm 8 ertesi gün kahvaltıdan sonra kiri: baba ağbimle ben kraliyet doktoruna gidiyoruz bir fikrim varda doktora danışmam lazım moku: tamam akşam bana da anlatırsınız olur mu kiri: tamam baba kraliyet doktoruna giderler doktor: kiri-sama, lolard-sama bir sorun mu var, neden buradasınız kiri: sorun yok doktor sadece midemi inceletmeye geldim doktor: midenizi mi kiri: evet midemi midemin tam olarak ne durumda olduğunu öğrenmem gerek doktor: nasıl isterseniz bir bakalım (üzerinde bir dev bir göz olan demir çubuğun yanına gelir ve elini şıklatır göz birden açılır ve gözden çıkan ışınlar kiriyi taramaya başlar sonra doktorun gözleri bir anlığına parlar) ağzınızın içi, yemek borunuzun içi ve midenizin iç duvarı berimerle sıvanmış, bütün nintobaların enerjisi orada toplanmış ve vücuttaki enerjinin merkezi olan mideden vücuda yayılıyor kiri: berimerle mi sıvanmış hani şu hiçbir şeyin zarar veremediği berimerle mi doktor: evet ve aynı nintoba gibi enerji üretiyor, zaten araştırma sonuçlarına göre nintobalar elemental enerji üreten kaynakların berimerden toplara hapsedilmesi ile oluşmuş şeyler, onun için hiç kimse nintobaya zarar veremiyor kiri: yani şuan asit içsem bana hiçbir şey olmaz mı doktor: evet efendim olmaz kiri: bende bunu istiyordum doktor: bir planınız mı var efendim kiri: evet gücüme güç katacağım(erlenin tıpasını çıkarır ve erimiş kaya nintobasını içer) lolard: inanılmazsın kiri bu gerçekten işe yarayabilir kiri: (ellerini kayadan eldivenlerle kaplar) işte bu demek ki her bir nintobanın gücüne ayrı ayrı kavuşabilirim doktor: evet ama önce onu oluşturan nintobaları içmelisiniz ki onu kullanabilesiniz, yani kaya ve toprak nintobanız olduğu için ilerde çelik nintobasını içip çeliği de kullanabilirsiniz kiri: teşekkürler doktor ve sana da garip gözlü alet, ağbi ben babamın yanına gidiyorum lolard: sen git ben biraz doktorla konuşmak istiyorum kiri: tamam(koşarak dışarı çıkar ve saraya gider) lolard: doktor bu alet nasıl çalışıyor doktor: bu aslında basit bir makinedir sadece tarama nintobası, hedef nintobası, ceset nintobası, iskelet nintobası, kemik nintobası, kan nintobası ve ışın nintobası ile çalışıyor lolard: gerçekten çok basitmiş doktor: tarama nintobası ile hasta taranıyor ve bilgiler doktora aktarılıyor gerekirse hedef nintobası ile bölge belirleniyor kan nintobası ile kan durduruluyor bazen de hastaya kan veriliyor sonra eksik yada kırık bir şey varsa ışın nintobası ile buharlaştırılıyor ve yerine kemik, iskelet yada ceset nintobası sayesinde yeni parçalar takılıyor ayrıca bu nintobalar hala yaşayan şeyler üretiyor, yani ceset nintobası ile yapıp hastaya naklettiğiniz bir böbreğin aslından hiçbir farkı olmuyor ve tek gereken hastanın her an o karaciğere biraz enerji vermesi oluyor, bu yüzden hasta daha hızlı yoruluyor, bu işlemin çok tekrarlanması hastayı yorgunluktan yatalak hale getirebilir, bundan dolayı çok büyük parçaları tekrar oluşturmak yerine nintoba ile çalışan robotlarını takıyoruz sadece hastanın biraz fazla nintoba vermesi gerekiyor, zaten bu hastanelere sadece askerler gelebilir buralar onlar için kurulmuştur lolard: ama bu hastanelere fazla nintoba gitmiyor mu doktor: ama zaten ülkedeki nintobalararın %20 si ülkedeki ışıklandırma, su tesisatı, silah ve zırh fabrikaları, demirciler ve hastaneler için ayrılmıştır normalde her askere 10 nintoba düşerken bu yüzden 8 nintoba düşüyor lolard: peki neden herkese 8 nintoba vermiyorlar da savaş kazanana 1 tane veriyorlar doktor: çünkü bazı insanlar çok yetenekli ve fazla nintoba ile çok daha güçlü olacaklardır aynı kardeşiniz gibi ama herkese 8 nintoba verseniz yeteneklileri kısıtlamış olacaksınız ve ülkeyi kalkındırıp zafere götürecek kişilerde zaten o yetenekli ve rütbeli insanlardır lolard: teşekkürler doktor, gerçekten çok bilgilisiniz izninizle şimdi saraya dönmem lazım doktor: ne demek efendim, ne zaman isterseniz gelebilirsiniz lolard saraya doğru yol alır o sırada sarayda kiri: baba, artık her savaşta biriktirdiklerimle yeni nintobalar yapıp kendime ekleyeceğim ve çok güçlü olacağım moku: böyle inanılmaz bir gücün olduğu için şükretmelisin, herkese nasip olmaz böyle bir yetenek kiri: haklısın baba, ağbim de bende gerçekten çok şanslıyız moku: evet, bu arada yarın yeni bir görev için yola çıkıyorsunuz bu sefer yanınızda ren de var o sırada içeriye lolard girer lolard: ren mi, ne olmuş rene kiri: hiç, sadece yarınki görevde bizimle olacakmış, onu söylüyordu babam lolard: ha o mu, neyse ben antrenman yapmaya gidiyorum, kiri geliyor musun kiri: evet geliyorum, yarın için hazır olmalıyız moku: iyi öyleyse, siz gidin ben sizi yemek vakti çağırırım kiri: tamam baba lolard: hadi gidelim birlikte antrenman sahasına doğru giderler antrenmandan sonra gece olmuştur ve yemek yiyip yataklarına uzanırlar kiri: ağbi, acaba biz bir çizgi film, anime veya romanın baş kahramanı olsaydık nasıl olurdu lolard: çok farklı olurdu kiri: neden ki lolard: normalde bir başkahraman sıradan olur, halkın içinden olur ve salaklıkla eziklik arasında gidip gelir, sonra gökten zembille bir güç gelir, şansa da bunu bulur, bu da gücü alınca süper kahraman olur herkese yardım eder ve iyilik timsali olur, en sonda da bu çocuk sevdiği kızın kalbini kazanır ve mutlu son, bu bizde asla olamayacak bir şey kiri: bence bizim gibi biri de başkahraman olabilir sonuçta zekiyiz, bilgiliyiz, güçlüyüz, mantıklıyız ve duygularımızın etkisinde kalmadan karar verebiliriz lolard: bu söylediklerin hükümdar sıfatları başkahraman değil, başkahraman dediğin insanlarca hor görülür ve sonra bu herkesin sevgisini kazanır, biz dışarıda dolaşsak herkes emrimize amade kiri: bence sorun bunların yapımcılarında, çocuk eziğin teki, bir güç kazanıyor süper savaşçı oluyor, küçücük çelimsiz kızlar, dev gibi silahlar kullanıp iri yarı adamları dövüyor, insanlarda bunları seviyor, biz burada her gün antrenman yapıyoruz, canımızı dişimize takıyoruz, şurada yarın ölecek miyiz belli değil, millete sorsan onlar bizden daha iyi lolard: boş ver en azından canımızı koruyacak kadar yetenekli ve güçlüyüz, asıl şanssız olanlar her gün ölen binlerce asker kiri: neyse hadi uyuyalım, bakalım yarın neler olacak lolard: iyi geceler kiri: iyi geceler uyurlar Bölüm 9 yarın sabah gitmek için hazırlanmaya başlarlar moku: kiri lolard size bir sürprizim var kiri ve lolard hızla babalarının bulunduğu ahıra gelirler kiri: ne sürprizi baba moku: (yanındaki iki atı göstererek) bakın işte size yol arkadaşı kiri: bu atlar bizim mi moku: evet hem de bunlar savaş için özel yetiştirilmiş safkan atlar bunlardan iyisini bulamasınız kiri: teşekkürler baba, siyah olan benim lolard: o zaman beyaz olan da benim kiri: atına ad verecek misin lolard: verelim mi kiri: verelim zaten muhtemelen bunlar hayatımız boyu bize arkadaşlık edecekler lolard: olur o zaman bu güzel parlak beyaz atın adı diamond olsun kiri: bende bu soylu cesur siyah ata obsidian diyeceğim eşyalarını atlarına yüklerken sarı bir atın üzerinde kiiro ve kahverengi bir atın üzerinde ren gelir kiiro: hazır mıyız çocuklar ren: merhaba kiri nasılsın kiri: iyiyim sen nasılsın ren: bende iyiyim, babam görevdeki kahramanlıklarından bahsetti gerçekten çok iyisin kiri: teşekkürler, gerçekten kahraman mıyız onu bu görevde anlayacağız ren: ben sana inanıyorum lolard: biz de hazırız amca, yola çıkabiliriz kiiro: o zaman hadi gidelim lolard: görüşürüz baba moku: görüşürüz kiri, lolard kendinize iyi bakın kiri, lolard, ren ve kiiro ülkenin dışına doğru at sürerler iki sokak öteden bir geçit kapısından geçerler ve ülkenin sınırına ışınlanırlar, at sürerken lolard: amca bu ülke içi ışınlanma işi nasıl halledildi kiiro: şimdi biliyorsun ki 6 ülke var ve bunların hepsinin yüz ölçümü eşit yani Ninja ülkesi dünyanın 6 da 1 ini kaplıyor, bu kadar büyük bir ülkede merkezden sınıra kadar gidip diğer ülkelere saldırmak çok zor onun için geçit kapısı nintobası sayesinde ülkenin her yerine ışınlanma ve hızlı yol alma sağlanıyor, başka bir geçit kapısı nintobası ile yer altına ışınlanıp orada birleştirilen çelik borular ve dev çelik halkalar ülkenin altını tamamen kapladı ve ona geçit kapısı nintobasının eklenmesi ile her sokakta geçit kapısı oluştu, hatta ülkenin dış halkasındaki köylerde bile geçit kapısı açıldı artık herkes kolayca ülke içinde seyahat edebiliyor lolard: demek öyle, vay vay iyi akıl edilmiş kiiro: ülkelerdeki su sistemleri de bu şekilde yapılmıştır hedef, tarama ve su nintobaları yer altındaki boru hatları ile birleştirildi ve her ülkedeki nintobaların yağışıyla beraber oluşmuş sınırsız su kaynağı bu sayede her eve istendiği anda iletilebiliyor lolard: bütün bunlar her ülkede var mı kiiro: evet, bunlar zamanında büyücü kralı kin ile yapılan anlaşmada kinin her ülkede olmasını şart koştuğu şeyler, bunun üzerine bir de zırh ve kılıç yapım fabrikası ile askeri demirciler de her ülkede aynı çalışan yapılardır lolard: savaşta her taraf eşit neredeyse kiiro: evet büyücü kralı herkesin eşit olmasını bu sayede en çok hak edenin savaşı kazanmasını istiyor lolard: onunla tanışmayı çok istiyorum kiiro: bir gün sende tanışırsın kiri: amca bu arada sormayı unuttuk, görevimiz tam olarak ne kiiro: geri getirme görevi kiri: geri getirme mi kiiro: evet, şimdiki teğmen lideri doku naifudan önce başka bir teğmen liderimiz vardı, kılıçların şahı maren (maren antik dilde kılıç) kendisi büyük savaşta fırtınalar estirmişti, kolluklarından, bacak korumalarından ve eldivenlerinden çıkabilen ballastan toplam 30 tane ince kısa kılıcı çok rahatça kullanıyor, ışık nintobaları sayesinde çok hızlı bir şekilde hareket ediyordu, bir gün bir noktaya yapılacak sürpriz kale kuşatmasının ve tuzakların planlarını ana orduya götürmesi gerekiyordu, yaklaşık 1000 kişi ile beraber yola çıktı şövalye krallığının istihbaratı bunu bir şekilde öğrenmiş ve 5000 kişilik şövalye ordusu bunları kıstırdı, yenilgi kaçınılmazdı maren düşündü eğer plan onların ellerine geçerse hem kale kuşatması başarısız olur, hem tuzaklar açığa çıkar hem de ana ordu çok büyük bir yenilgiye uğrardı, belki askerleri savaşırken planları kurtarıp kaçabilirdi, o da öyle yaptı, askerleri orada bırakıp kendisi tek olarak kaçtı ülkesine döndüğünde durumu rapor etti, fakat olayı öğrenen asker aileleri çocuklarını ölüme terk ettiği için marene hayatı zehir ettiler, her gün hakaretlere maruz kalan evi taşlanan, insanların selamı sabahı kestiği maren, durumu babanıza anlatıp bir çözüm bulunmasını istese de hiçbir çaba sonuç vermedi, ölen 1000 askerin aileleri ve akrabaları yaklaşık 7000 kişi ediyordu, asker akrabaları hakaretlerini ve saldırılarını arttırınca maren daha fazla dayanamadı, onu savaş alanında ünlendiren hızı ile o gece kendisine saldırıda bulunan bütün insanları öldürdü, ortalığı kan gölüne çevirdi, sonrada hızlıca ülkeyi terk etti kiri: onu mu geri getireceğiz kiiro: tam olarak geri getirme denemez ama onu yakalayıp askeri mahkemede yargılanmasını sağlayacağız, hatta mahkemede babanız, ben, kızım ren ve sizde olacaksınız, ilk tecrübeniz olur hem kiri: o zaman adamı öldürmemeliyiz demektir kiiro: öldürebileceğinizi pek sanmıyorum ama kiri: bakalım ne olacak ama şimdi akşam oluyor sanırım kamp kurmalıyız kiiro: evet sanırım, lolard, ren kamp eşyalarını hazırlayın, kiri hadi sende git onlara yardım et kiri: tamam kamplar kurulur yatma vakti gelir herkes uyuyunca ren kirinin yanına gelir ren: (uykulu bir şekilde) kiri senin yanında yatabilir miyim kiri: (uykudan yeni uyanmış, şaşkın ve uykulu bir şekilde) ha şey evet tabii, ama baban kızmaz mı ren: ben o işi hallettim sen merak etme inanılmaz bir kozum var sen sadece sus ve yat kiri: nasıl istersen (yatar) ren: (çadıra girer, yanına yatar ve uyur) ertesi gün olur ren: uyandın mı kiri kiri: evet ama senin çadır babanın çadırının hemen önünde değimliydi, baban nasıl anlamadı ren: evet ama benim çadırda hazırladığım tahtadan bir kukla vardı, aynı bana benziyordu, onun gölgesini görüp benim uyuduğumu sanıyordu kiri: nasıl hazırladın onu, samuray krallığı topraklarındayız her taraf kayalar ve taşlar etrafta ağacı nereden buldun ren: dün sana dedim ya, görev sırasında göstereceğim bir kozum var kiri: o değil de, dün gece sen neden bir anda çadırıma gelip yattın ren: yalnız yatmayı sevmiyorum, ayrıca her yer kaya, yerler çok soğuk, canım sıkıldı bende gelip senin yanına yattım, bu gün yine bütün gün at süreceğiz galiba, çünkü kılıçların şahı marenin nerede olduğunu tam bilmiyoruz, tek bildiğimiz samuray krallığının Ninja krallığına bakan dış halkasında olduğu, bu da epeyi bir yer ediyor kiri: evet daha çok arayacağız galiba (rene dikkatle bakar renin teni çok pürüzsüz, yumuşak, parlak ve tüysüz görünüyordur) ren senin vücudun biraz değişmiş sanki ren: fark ettin demek ama bu güzel vücudu nasıl yaptığımı sana şimdi anlatmayacağım, bu güzel haberi zaten görev sırasında öğreneceksin kiri: şu görev bir an önce başlasa da meraktan çatlayacağım ren: meraklandırmayı seviyorum ama bende bir an önce sana bu müjdeyi vermek istiyorum kiiro: ren kızım ne yapıyorsun ren: yola çıkacağız diye kiriyi uyandırıyordum kiiro: ha öylemi hadi toparlanın, kahvaltıdan sonra yola çıkacağız ren: (kiriye göz kırpar) hadi artık kalk, yola koyulacağız birazdan kiri: (vücudundan buharlar çıkararak banyo yapar) tamam kalkıyorum kiri, lolard, ren ve kiiro mareni arayarak ve samuraylardan kaçarak 3 hafta geçirirler Bölüm 10 daha sonra marenin çevrede görüldüğüne dair söylentiler duyunca hızla söz konusu yere geldiler ve bir anda karşılarına biri çıkar maren: benim için mi geldiniz(kiiroyu görür) ooo sarıcık ta buradaymış(kiiro Japonca sarı demek) beni yenmek için çok büyük bir kozunuz vardır umarım, yoksa sadece benimle sohbet etmeye mi geldiniz kiiro: seni geri götürmeye geldik maren: geri götürmek mi ne için kiiro: hak ettiğini vermek için maren: öylemi ne hak ediyormuşum kiiro: bunu orada göreceğiz maren: eğer gerçekten hak ettiğimi alacak olsaydım, seve seve gelirdim, ne yazık ki hak ettiğimi değil uygun gördüğünüzü alacağım için gelmeye hiç de istekli değilim, en iyisi siz geri dönün kiiro: buraya rica etmeye gelmedik, gerekirse seni zorla götürürüz lolard: maren-san normalde her Ninja kendi saç renginde üniforma ve zırh giyer ama sizin saçınız ve üniformanız siyah olmasına rağmen sarı zırh giyiyorsunuz maren: biliyorsun ki o günden sonra hayatım çok değişti, şunu unutma ki siyah ve sarı yeniden doğuşun simgesidir lolard: vay vay, bak bunu yeni öğrendim maren: (kiri, lolard ve rene bakar) siz bu görev için biraz küçük değil misiniz kiri: eğer gerçekten savaşacaksak bizde çok sürprizler göreceksin maren: ben sadece huzurlu bir hayat istiyorum ama eğer yakamı bırakmayacaksanız savaşırız kiiro: eğer kendi isteğinle teslim olmazsan, saldırmak zorunda kalacağız maren: (kolluklarından ve bacak korumalarından 5 er ballas ince kısa kılıç çıkarır aynı şekilde her bir parmağından da 1 er tane çıkarır) benden korkmuyorsanız korkuturum kiiro: kiri, lolard, ren saldırın(kendisi de saldırır) maren: (lolarda saldırır ama sadece çizmeye gücü yetiyordur) bu da ne lolard: (elmasa dönüşür) bizde çok sürprizler var demiştik maren: gerçekten bir kozunuz olduğunu bilmiyordum kiri: (elini tabanca şeklinde tutup parmağının ucundan kayadan mermiler fırlatır) bakalım ne kadar dayana bilirsin maren: (hızla kendisine çarpan kaya mermilerinden eli yüzü kan içinde kalmıştır birden davranıp elini parmaklarındaki kılıçlarla beraber kirinin karnına saplar) benden korkmanız gerektiğini size söylemiştim kiri: (yere düşer ve soluk soluğa) gene de bizi yenemeyeceksin ren: (katanasını marene doğru sallar maren tam kaçarken kunaisini alır ve marenin bacağına atar) bizden asla kurtulamazsın maren hızla renin arkasına geçer tam kılıçlarını rene saplayacakken kiiro katanasını sallar ve marenin bacağından sıyrık alır kiiro: bence artık pes etmelisin maren maren: (kendi etrafında hızla dönerek kılıçlarını her yöne sallamaya başlar ve kiironun vücudunda sayısız yara açar sonrada kiiroya bir tekme atar ve onu yere yığar) bana diyeceğine kendine bak kiiro, size beni rahat bırakmanızı söyledim, bana karışmanın cezasını çekeceksiniz ren: baba, hayır (katanasını marenin karnına saplar ama zıhtan dolayı pek bir hasar veremez) maren: (elini bir pençe gibi kullanıp renin vücudunda 5 tane kesik açar) yanlış kişiye bulaştın velet ren: ( yere düşer, bayılmamak için kendini zor tutuyordur) kiri, baba iyi misiniz lolard: (arkadan hızla bir yumrukla mareni yere yığar sonrada ard arda yumruklarıyla marenin bacak korumalarındaki toplam 10 ballas ince kısa kılıcı kırar) asıl sen yanlış kişiye bulaştın maren: (lolardı bir tekmede üstünden atar) bir tek seni yenemedim, olmadı diğerlerini öldürür kaçarım lolard: (bir yumrukta marenin bir kolluğu ile beraber 5 kılıcını kırar) o zaman sen onları öldürmeden ben senin kılıçlarını kırarım maren: daha 15 tane kılıcım var(hızla kiriye döner) önce senden başlayalım kiri: (maren kılıçlarını tam kirinin boğazına saplayacakken kiri kendini kayadan bir zırhla kaplar, sonra hızla marenin ayağını bileğinden yakalar ve elini ateşle kaplayarak marenin ayağını yakar, maren acıdan yalpaladığı anda alevli kayadan yumruğunu marenin karnına geçirir ve zırhını parçalar) ben hala ölmedim maren: nasıl, karnına 5 tane kılıç geçirdim, bilincinin yerinde olması imkânsız kiri: kayadan yeni damarlar ve etler oluşturarak zararı yok ettim lolard: (arkadan marene saldırır maren savuşturur ama diğer kolluğu ile 5 kılıcını kaybeder) vazgeç maren maren: (yerde yatan kiironun yanına gider) o zaman sen öleceksin ren: (maren kiiroyu tam öldürecekken ren yerden hızla kalkar ve marenin suratına tekmeyi geçirir, sonrada kunaisini marenin bacağına saplar ve mareni yere fırlatır) bende ezik değilim maren maren: (bir çelme ile reni yere yapıştırır ve kılıçlarını renin sırtına geçirir ama bir de bakar ki renin sırtında 15 cm lik kalın bir zırh vardır) bu da nereden çıktı ren: (üzerindeki zırh yok olur ve marenin etrafını kalın sarmaşıklar sarar ve onun hareket etmesini engeller, sonra ren marenin kaskını çıkarıp hızla marene kafa atar ve maren bayılır) sanırım iş halloldu kiri: görev başarılı diyebilir miyiz yani lolard: (kiironun yaralarını sarıyordur) Allahtan fazla derine girmemiş gene de çok fazla yara almış ren: (mareni zincir ile bağlar ve zırhlarını çıkarır) hadi akşam oluyor kampları hazırlayalım kiri: (atlardan malzemeleri indirir) tamam ben kampları kurarım akşam olur herkes yemeklerini yemeğe başlar lolard: (mareni çözer ve ona bir tas çorba verir) buyur maren-san maren: (çorbayı alır) sağ olasın delikanlı, ama neden bana böyle iyi davranıyorsun lolard: çünkü sen ülkeyi büyük bir yenilgiden kurtardın, planlar şövalye krallığının eline geçseydi kale kuşatması başarısız olur, hazırlanan tuzaklar yok edilir, yaklaşık 20000 kişilik ana orduya büyük bir pusu ve tuzak kurulur kolayca ordu yenilirdi, ana ordunun bu yenilgisi savunmada büyük açık oluşturur ve şövalye krallığı ülkeye girerdi, daha sonrada diğer ülkelerin saldırısıyla ülke hemen çökerdi maren: gerçekten çok zekisin ama gene de askerin halinden anlamayan, aptal halkın önyargılarını ve isyanlarını durduramazsın lolard: sabredin maren-san, askeri mahkemede bizde olacağız size adaletin yerini bulacağı konusunda söz veriyorum, hak etmediğiniz hiçbir şey almayacaksınız maren: teşekkürler evlat, umarım ileride çok büyük bir insan olursun lolard: sağ olun maren-san, neyse yatalım artık maren: tamam herkes uyur, 2 hafta içinde gurup ülkelerine geri döner Bölüm 11 kiri: merhaba baba, biz geldik moku: kiri, lolard hoş geldiniz duydum ki görev iyi geçmiş kiri: evet baba, çok iyi geçti moku: onlardan memnun musun kiiro kiiro: evet, onlar gerçekten yetenekli kiri: bu arada ren, bize bir şey anlatmayacak mıydın ren: ha evet evet, hadi herkes şöyle otursun anlatacağım herkes oturur ve reni dinlemeye başlarlar ren: şu an dünyanın en mutlu insanı belki de benim, çünkü kolay kolay kimseye nasip olmayacak bir şeye kavuştum kiiro: nedir o dediğin şey ren: bir nadir nintoba kiiro: ne nadir nintoba mı ren: evet, yeni bir nintoba bulur muyum umuduyla rastgele nintoba birleştiriyordum, derken karanlık ve ışığın birleşmesi ile oluşan illüzyon nintobalarından iki tanesini denedim, normalde birleşmeyen nintobaları istesen de birleştiremezsin ama iki illüzyon birleşti, yeni nintobanın üzerinde antik harflerle gerçek illüzyon yazıyordu, çok şaşırdım hemen denedim ve oluşturduğu şeylere dokunabiliyordum, bende bunu nasıl en iyi şekilde kullanabileceğimi düşündüm ve kraliyet doktorunda ameliyat oldum kiiro: ameliyat mı ren: evet göz merceklerimi aldırdım, daha sonra onlara bu nintobayı eklettim ve onları geri taktırdım, sonrada ceset nintobası ile tekrar montelettirdim, şimdi nintoba gözlerimde ekli ve bakın ne yapabiliyorum(10 saniye içerisinde yan tarafında bir tahta koltuk oluştu) neyden yapılıyorsa ve ne kadar büyükse ona göre uzun sürüyor ama 15 dk lık maddesel şeyler oluşturabiliyorum, zaten bir nintobanın oluşturduğu şeyler sadece 15 dk dayanabilir kiiro: aferin sana ren, umarım bu sayede çok büyük bir savaşçı olursun ren: bu nintobanın size göstermediğim bir gücü daha var ki o da zihin okumak kiiro: zihin okumak mı ren: evet, mesela şuan size bakarak bütün düşüncelerinizi ve geçmişinizi görebiliyorum moku: seni kiri ve lolardın gurubuna aldığım için kendimle gurur duyuyorum, neyse artık dağılalım, sizde yarın ki mahkemede neler söyleyeceğinizi bir düşünün, hepiniz orada olacaksınız şimdiden önerilerinizi hazır edin lolard: tamam baba, hadi kiri odamıza çıkalım kiri: tamam kiri ve lolard yukarı, odalarına çıkarlar ren ve moku ise malikânelerine giderler ve ertesi gün askeri mahkeme kurulur, herkes yerini almış marenin getirilmesini bekliyordur, maren getirilir ve sanık sandalyesine oturtturulur başhakim: sanık kılıçların şahı maren, 7000 sivili öldürmüş ve ülkeden kaçmıştır, sanığın bu durumda söyleyecek bir şeyi var mı maren: evet var, öncelikle ülkemi koruyabilmek için ölüme terk etmek zorunda kaldığım 1000 asker sebebi ile bana yapılan çeşitli hakaretlere ve saldırılara tam 1 ay sabrettim, kralımız mokuya bu konudaki şikâyetlerimi dile getirdim ama ne yazık ki hiçbir şey yapılamadı, ben sıradan bir insan değildim ben koskoca teğmen lideriydim, emrimin altında binlerce askerim vardı ben sadece bana istedikleri gibi saldırabileceklerini ve benden üstün olduklarını sanan, kendilerine hiçbir şeyin olmayacağını düşünen, kendilerini gece gündüz koruyan ordunun yüksek bir rütbelisine saldıran, bu lanet ve geri zekâlı halka biraz terbiye verdim, bu gibi insanlar sadece kaosa neden olurlar, kangren olan kısım koca bir kol dahi olsa kesilmelidir, bende öyle yaptım 7000 kişi bile olsa herkes sadece hak ettiğini alır başhakim: kralım, size başvurduğu halde hiç bir şey yapmamışsınız, bu konu hakkında ne söyleyeceksiniz moku: evet yapamadım, çünkü söz konusu 7000 kişi, o kadar kişiye durmalarını söylesen nasıl ikna edeceksin, askeri güçle karşı koysan, bu sefer kral halka güç uyguluyor diye olaya dahil olmayan diğer kısımda ayaklanırdı, bundan yararlanıp diğer ülkeler bizi kolayca yıkarlardı, bu yüzden elimden hiçbir şey gelmedi, gerçekten çok üzgünüm başhakim: diğer rütbelilere söz vermeden önce söz almak isteyen hakim var mı hakim: izninizle, başhakim marenin ne gibi bir nedeni olursa olsun 7000 tane sivili öldürmesini haklı bulamayız, her kafasına esen adam öldürse memlekette insan kalmaz başhakim: doğru söylüyorsun, söz almak isteyen başka hakim yoksa sözü prenslerimize veriyorum lolard: sayın hakimler, marenin dediği gibi ölümü engellemek için yani burada ülkenin çöküşünü engellemek için kangren olan kol dahi olsa kesilmelidir, yani burada 7000 kişilik halk oluyor ki bence bu çok doğru, şu ana kadar sadece 2 görevde bulundum ama askerliğin ne kadar tehlikeli olduğunu anlamama yetti, bu kadar asker ülkeyi korumak adına gece gündüz çalışırken, halkın değil teğmen liderine bir ere bile hesap sormaya, hakaret etmeye hakkı yoktur, bu ülkede kendilerini koruyan askere ihanet eden insanlara ihtiyaç yoktur, bu gibi insanların devlete ihanetten idam edilmesi gerekir, fakat devlet bu kadar insanı idam ederse babamın söylediği gibi isyan çıkar, diğer devletler ülkeyi yıkar, bu gibi bir durumda aslında maren devlete iyilik ederek sorunu çözmüş, milletin tepkisini üzerine çekmiş ve sorunu çözmüştür, beraat etmesi gerekir lolardın bu konuşması mahkeme salonunda büyük tepkilere yol açmış, her bir kafadan ayrı bir itiraz çıkmaya başlamıştır başhakim: cevap vermek isteyen hakim: lolard-sama, 7000 sivilin katilini böyle aklayamazsınız lolard: nedenmiş o hakim: ne gibi bir gerekçe olursa olsun, kimse bir sivili öldüremez, ki burada 7000 kişiden bahsediyoruz lolard: sivil olmaları onları ölümsüz yapmaz, geçerli bir gerekçe varsa öldürülebilirler hakim: ama burada geçerli bir sebep yok lolard: ne demek yok, devletin 4 büyük rütbesi olan kral, orgeneral, teğmen lideri, 1000başı lideri rütbelerinden biri olan teğmen lideri, aynı zamanda 1000başı liderinin üstündedir, kral başkentin, 2 orgeneralin her biri 2 şehrin, teğmen lideri orta halkanın, 1000başı lideri de dış halkanın yönetiminden sorumludur, ayrıca kraliyet yetkileri olarak kral %100, orgeneral %75, teğmen lideri %50, 1000başı lideri %25 yetkiye sahiptir, yani bu adam ülkenin orta halkasından sorumlu %50 yetki ile yarı kral sayılabilecek bir adam, böyle bir adama karşı gelmek ülkeye ihanet değil de nedir ve hainler ölüme mahkûmdur hakim: ama kiri hiddetle kalkar kiri: aması maması yok, bende ağbimin dediğini onaylıyorum, o kendini savunmaktan aciz halk kim oluyor da devlete ihanet ediyor ren: kiri öyle diyorsa, bende öyle diyorum kiiro: kızım ren kiriye katılıyorsa, bende katılıyorum moku: madem bütün kraliyet ailesi bu görüşte, o zaman bende onlara katılıyorum başhakim: peki lolard-sama, marene ne yapılmalı sizce, biliyorsunuz ki halk şu anda mahkeme salonunun önünde birikmiş bekliyor, maren idam edilmezse halk köpürür, onlara bunu nasıl açıklayacaksınız lolard: öncelikle maren beraat etmeli, fakat hali hazırda bir teğmen liderimiz bulunduğu için o konuda düello öneriyorum, kim yenerse o teğmen lideri olsun diğeri ise kazananın onayı varsa bir üst rütbeye tuğ generalliğe, onayı olmazsa bir alt rütbeye üst teğmenliğe getirilsin başhakim: madem kraliyet ailesi bu görüşte, karar verilmiştir, fakat lolard-sama bunu halka nasıl açıklayacaksınız lolard: orasını bana bırakın ama yanımda babamla kardeşimde olsun, dışarıya bir sahne kurun bir de kürsü, oraya çıkıp olayı anlatacağım başhakim: nasıl isterseniz dışarıya sahne ve kürsü kurulur kiri, lolard ve moku yerini alır halk kral ve prenslerin kürsüye çıkışını alkışlıyor, idam kararının açıklanmasını bekliyordu Lolard: sevgili halkım, beni seviyor musunuz Halk: (hep bir ağızdan) evet!!! Lolard: aranızdan bir gurup bana hakaret edip, saldırılarda bulunsa onlar ne hak eder Halk: (hep bir ağızdan) ölüm!!!, ölmelidirler!!!, hainler!!! Lolard: o zaman size bir şey haber vereceğim, kılıçların şahı marenin beraatına karar verilmiştir halk hep bir ağızdan itiraz etmeye başlar Lolard: maren dediğiniz adam, kralın yarısı kadar yetkiye sahip, devletin orta kuşağının yöneticisi, bir adam, bana saldıranlar ölümü hak ediyorsa yarı kral sayılabilecek bir adama saldıranlar, ölümü neden hak etmesin halk itirazlara devam eder ama lolardın kurduğu mantığı nasıl çökerteceklerini bilemezler Lolard: bu adam, eğer planları korumak için askerlerini terk etmeseydi, planlar şövalyelerin eline geçecek ve şu anda bu sokaklarda şövalye askerleri dolaşıyor olacaktı öyle olsa hayatta kalabileceğinizi mi sanıyorsunuz, hiç acımadan sizi öldürür ya da köle yaparlardı bunlar olmasın, ülke çökmesin diye bu adam orada 1000 askerini feda etti, keyfinden mi ölüme terk etti sanıyorsunuz Halk: (hep bir ağızdan) ama 7000 sivil öldürdü, bu nasıl affedilir Lolard: biz askerler, her savaşta bu ülkeyi korumak için canımızı dişimize takıp, gece gündüz çalışıyoruz, çoğu asker daha 3 savaşını tamamlamadan, ölüyor bu kadar çabaya hakaret ve saldırılar ile mi karşılık verilmeli, savaşta her gün yüzlerce asker ölüyorken, üzülüp ağlamak kendi çocukları ölünce mi akıllarına gelmeli, bu yaptıkları devlete ihanetten başka bir şey değildir, ve bu hastalıklı düşünceyi yayan ve ortaya koyan kesim idama mahkûmdur halk susmuş lolardı dinliyordur lolard: (fısıldayarak) baba, kiri ihtiyacım olduğunda bana destek çıkın diye sizi yanımda istemiştim ama sanırım gerek kalmayacak(sonra tekrar halka seslenmeye başlar) artık bu ülkede askerler normal halktan 1 derce üstün sayılacak, çünkü ülkeye yaptıkları iyilikler sadece onlara verilen nintobalar ve maaşlarla ödenebilecek kadar küçük değildir, aynı zamanda şu an görev yapan bir teğmen liderimiz olduğu için bu işi düello şeklinde halledip kimin rütbeyi kapacağını belirleyeceğiz, sakın unutmayın ki ikisi de ülkemizin değerli ve güçlü askerleridir, bu adamların amacı sizin güvenliğinizi sağlamak, lütfen bir gurup insanın akılsızlığı yüzünden kendinizi, sonu kaosla bitecek bir işe sokmayın, şimdi kılıçların şahı mareni yanıma çağıracağım, birde o size konuşsun ortalık sessizliğe büründü, herkes bir zamanların efsanesi kılıçların şahı mareni bekliyordu, acaba ne diyecekti, gerçekten kendisinin idamı için bu kadar istekli olan bu halka, hala sevgi besliyor olabilir miydi lolard içeri girer lolard: maren-san, hadi herkes seni bekliyor maren: sorun olmaz değil mi evlat, onların gözünde sadece bir katilim lolard: merak etme, elbet gerçekleri anlayacaklardır maren: nasıl isterseniz kürsüye çıkarlar maren: ee merhaba, biliyorum son zamanlarda pekiyi şeyler yapmadım ama inanın çok sabrettim, 1 ay dayanması bile gerçekten çok zordu, evimi yaktıkları zaman artık canıma tak etmişti, gene de gerçekten çok üzgünüm, hepinizden özür diliyorum, benim tek amacım ülkenin bekası ve milletin güvenliğiydi, o olaydan sonra terk ettiğim askerlerimin her birini rüyamda gördüm, bana kendimi üzmememi ülkeyi korumaya devam etmemi söylüyorlardı, onların hatırına beklide 1 ay dayanabildim bu ağır hakaretlere ve saldırılara, ama inanın ne bundan önce, ne de bundan sonra ülkeme hiçbir şekilde zarar verecek bir şey yapmayı kendime yakıştırmam, tekrardan sizden özür diliyorum, eğer beni affedebilirseniz tekrar askerliğe dönüp devletimi ve milletimi korumaya devam etmek isterim Halk: (hep bir ağızdan) affettik bile!!! affedildin!!! maren affedilir ve tekrar askerliğe döner, ayrıca yakın zamanda tekrar zırhlarının yapılıp, nintobaları ile beraber ona geri verilmesine, ardından da şu an ki teğmen lideri doku naifu ile düello etmesine karar verilir, ayrıca kalabalık olaysız bir şekilde dağılır, kraliyet ailesi de yorucu bir günün ardından odalarına çekilir Bölüm 12 kiri, lolard, ren, kiiro ve moku birkaç gün dinlendikten sonra marenin düellosuna giderler lolard: sence kim kazanır kiri kiri: hadi maren tamam da, doku naifuyu daha önce hiç görmedik bile ama galiba bizim haricimizdeki diğer gurubun eğitmeniymiş aynı bizim amcamız gibi lolard: (etrafa bakınmaya başlar) harbi mi, o zaman diğer gurup ta buralarda olabilir karşıdan diğer gurubun üyeleri gelir haru: merhaba lolard, kiri, ren sizde mi düello için buradasınız lolard: evet, ha bu arada kiri, bunlar iruka ile hari yoroi, hari senle aynı yaşta yani 12 iruka ise 13 yaşında kiri: memnun oldum ben yüce kiri hari: yüce mi kiri: hah hah evet yüce, bir prens için iyi durmadı mı, aslında özellikle benim gibi biri için hari: nasıl isterseniz, yüce kiri-sama kiri: tamam tamam şaka yaptım, bana sadece kiri de yeter, bana saygı göstermesi gerekenler halktır, askerler ise istediklerini söyleyebilirler ne de olsa asker arkadaşlarım hari: çok enerjik ve espritüel buldum sizi, sebebini sorabilir miyim kiri: çünkü mareni yakalama görevi bize verilmişti ve şimdi onun düellosu var, zorlu bir görevin ardından böyle eğlenceli şeyleri izlemek çok güzel, insanların yarışmasını izlemeyi çok severim hari: ben de, ama ustamız doku naifu kesin kazanır, çok yetenekli bir askerdir kiri: göreceğiz bakalım, bu arada irukaydı değil mi iruka: evet kiri-san kiri: bu çocuk çok saygılı ve terbiyeli gibi duruyor lolard: evet gerçektende öyle, bunun gibi insanları ne yazık ki pek fazla göremiyoruz iruka: teşekkürler efendim lolard: iruka, senin kökenin tam olarak ne iruka: babam Fransız annem ise İspanyol lolard: ya senin hari hari: babam Alman annem ise İngiliz lolard: peki senin haru haru: babam Boşnak annem ise Çinli iruka: peki siz lolard-san lolard: bizim babamız Türk annemiz ise Japon ren: benimde babam Türk annem Rus lolard: neyse madem tanıştınız, düello sahasına gidelim her halde marenle, doku naifu oradadır o sırada moku ile kiiro konuşarak sahaya geliyorlardır kiiro: bence maren alır, adam geçekten çok güçlü eğer 4 kişi olmasaydık ölebilirdik moku: bence doku naifu alır, çünkü şu ana kadar ona vurabilen kimse olmadı kiiro: ne olmadı mı nasıl moku: biliyorsun ki mucit köyü dayanıklılık haplarından her ülkeye 3 tane yolladı, bunların 2 sini çocuklarıma 1 ini de doku naifuya verdim, o zamanlar sadece kendi icadı olan bıçağı vardı, o bu hapın kiri ve lolardı nintobanın aşırı sıcağından koruduğunu öğrenince hemen kendi üstünde denedi, erimiş hedef ve tarama nintobalarını ayaklarına döktü ve hapı içti biraz zorlandı ama 2 hafta içinde muhteşem bir güce kavuştu, etrafı tarayıp tehlikeyi anlayan ayakları hedef nintobasının enerjisi ile onu başka yere kaçırıyor kiiro: ama hep kaçarak dövüşemez ki moku: zaten koşarak kaçmıyor, ayağı kayıyor kiiro: ayağı mı kayıyor moku: dövüşte görürsün kiiro: peki icat ettiği bıçağın gücü ne moku: patentini aldığı bu bıçak, iki parçadan oluşuyor iç kısmının ince uzun çivileri var ve bu kısma zehir nintobası ekli, dış kısmın ise iç kısmın çivilerine tam uyacak delikleri var ve bu parçaya asit nintobası ekli, iki parça birleştirilince çiviler deliklere tam oturuyor ve normal bir hançer gibi görünüyor ama o çiviler sayesinde içteki zehir dış yüzeye ulaşıyor ve hançeri zehirli hale getiriyor, öte yandan dış kısımdaki asit nintobası bıçağı asitle kaplıyor etleri ve zırhları kolayca eritip kesebilecek hale getiriyor kiiro: vay vay, gerçekten çok güçlüymüş, bakalım bizim maren ne yapabilecek, bu arada mucit köyü o haplardan kendilerine kaç tane ayırdı moku: 6 tane kiiro: 6 mı daha fazla üretemezler mi moku: ne yazık ki yapılışında çok fazla elmas kullanılıyor ve elmas kolay bulunmuyor, diğer ülkelerle yaptıkları alışverişlerde topladıkları tüm parayla, bir elmas madeni almışlardı kiiro: elmas madeni mi moku: evet, epey bir para birikmiş anlaşılan ama bu elmas madeni şu anda tükendi bile kiiro: nasıl, o kadar elması ne yaptılar moku: haplara kullandılar tabi ki 24 hap için koca elmas madeni gitti yani anlayacağın bir daha üretmeleri neredeyse imkânsız kiiro: çok ilginçmiş ama bence biz düelloya odaklanalım birazdan başlar moku: tamam, aha işte geliyorlar marenle doku naifu arenaya gelirler, seyirciler düellonun başlamasını merakla bekliyorlardır doku: marendi değil mi, eğer beni yenersen teğmen liderliğini sana bırakacağım ama beni yenemezsen alacağın rütbe için şuna ne dersin, bana bir kez vurabilirsen senin yeterliliğe karar vereceğim ve tuğ general olacaksın ama eğer bana hiç vuramazsan yetersizliğine karar vereceğim ve bir alt rütbede üst teğmen olacaksın var mısın maren: yani seni yenemesem de sana bir kez vurmak bile bana rütbe verecek, hiç yoktan iyidir ama bence kendine fazla güveniyorsun, benim hızıma yetişebilen şu ana kadar pek çıkmadı doku: o zaman, hadi düello başlasın maren: tamam düello başlar maren: (hızla doku naifuya doğru ilerler ve kılıçlarını durmadan çevirmeye başlar) hadi bakalım doku naifu hiç zorlanmadan saldırılardan kurtuluyordur, geri geri giderek saldırıları savuştururken tam o sırada ayağı kayar ve yere düşer gibi olur, maren bunu fırsat bilip saldırıya geçer ama doku naifu düşmez, bir anda yerde dönerek kayar seyirci ne olduğunu anlamadan doku naifu marenin 6 metre ilerisine geçmiştir ve tam yerde kayarken marenin bacağına iki kesik atmıştır, maren ne zaman saldırmaya kalkışsa doku naifunun ayağı kayıyor ve maren ıskalıyordur, dahası doku naifunun ayağı kayarken düşmeyip kayarak daire çiziyor acayip hızlı ve garip hareketlerle tahmin edilemez bir yol alıyor ve marenin yanından her geçtiğinde ona bir kesik daha atıyordu ve düello 5 dk içinde doku naifunun kesin zaferi ile sonuçlanmıştı, doku naifu bir kere bile darbe almamıştı doku: merak etme maren, bıçağımdaki nintobalar aktif değildi, yoksa zaten kolunu bacağını tek hamlede koparmış olurdum maren: (yaraları sarılırken) gerçektende bu rütbeyi hak ediyorsun ama olsun gene de yeniden orduya döneceğim için mutluyum, her ne kadar üst teğmende olsam sonuçta 4000 askerim var demektir düellodan sonra herkes evlerine gider, lolard direk antrenmana gitmiştir, kiri ise birkaç saat ren ile takılmış sonrada ağbisiyle beraber antrenmana katılmıştır ve yorucu bir günün ardından herkes yataklarına girer Bölüm 13 (uzun ve kafa karıştırıcı kısım, sindirerek okuyun, bu bölümü okumazsanız pek birşey kaçırmazsınız) gurup kiironun vereceği ders için sınıfta toplanır ve kiiro içeri girer kiiro: merhaba çocuklar lolard: hoş geldin amca kiiro: bu gün size krallıkları anlatacağım lolard: peki amca kiiro: öncelikle bildiğiniz gibi 6 büyük krallık var ve bunların her birinin kendilerine ait bazı özellikleri var, örneğin üniforma ve zırhları, önce bundan başlayalım krallıkları zırhlarına göre ayırırken en belirgin özellik kasklarındadır eğer kaskını takmamışsa o zaman zırhına göre ayırırız öncelikle kendi krallığımızdan başlayalım, Ninjaların kaskı hepiniz bildiği gibi bezden bir kar maskesi üzerine burnu, ağzı ve yanakları kapatan çelik bir maskeden ibarettir, sadece gözleriniz açık kalır, üniformamız ise kemerli deri ceket ve kunailerimizle patlayıcı kâğıtlarımızı koymak için cepli pantolondur, biliyorsunuz ki onun cepleri epeyi fazla ve büyük, sırada büyücüler, büyücüler anlaşılması en kolay olanlarıdır çünkü kask giymezler aynı şekilde zırhta, onları ellerinde yılanbaşlı asalarından, küçük kuru kafalarla tutturulmuş pelerinlerinden, geniş ve göğüslerinin yarısını kapatmayan giysilerinden, şalvarlarından yada kel kafalarından tanıyabilirsiniz, sonra sırada samuraylar, eski çağlardaki samurayların kasklarına benzeyen kasklar takarlar, yalnız kaskın en önünde metal boynuza benzeyen kısım yoktur ve tek renktir, zırhları ise kalın geniş minik kalkanlara benzeyen güçlü omuzluklar ve 4 tabakalı eğildikçe iç içe giren gerildikçe açılan zırhlardır, samurayların zırhlarından aynı zamanda rütbelerini de anlayabilirsiniz, onların zırh rengi bizdeki gibi saç rengine göre değil rütbesine göre verilir, 1000başı lideri ve tebaası yani 1000başı, 100başı, 10başı, kıdemli er ve er sarı zırhlar giyer, teğmen lideri ve tebaası yani üst teğmen, teğmen ve as teğmen mavi zırhlar giyer, kral ve generaller yani or general, kor general, tüm general ve tuğ general kırmızı zırhlar giyer, buna göre dikkatli olun, sıra geldi şövalye krallığına onları da kolayca ayırt edebilirsiniz çünkü kaskları diğer bütün kasklara göre farklıdır yuvarlamsı değil silindir şeklindedir, üstünde saçlarının renginde bir püskül bulunur, onlarda rütbeye göre zırh rengi verirler 1000başı lideri ve tebaası mavi giysiler üzerine beyaz zırhlar, diğerleri yani as teğmen ve üstündekiler mavi giysi üzerine sarı zırhlar giyerler, yani eğer mavi giysi üzerine beyaz yada sarı zırhlar giyiyorlarsa kesin şövalyedirler, şimdi sıradaki kılıç ustaları, eski Osmanlı kaskının çelik bir maske eklenmiş haline benzer, zırhları ise samuray zırhları ile aynıdır yalnız samuraylar gibi geniş güçlü omuzluklar yerine şövalye krallığının boyun korumalı sade omuzluğunu kullanırlar, renkleri ise tamamen kendi tercihleridir, gelelim son krallık olan Vikinglere onların kaskları kâseye benzer ve çeşitli süslemeleri vardır, bazılarında yanak ve çene korumaları olabilir ama hepsinin kasklarında boynuzlar vardır, ayrıca bütün Vikinglerin uzun gür sakalları vardır zırhları ise genelde kürklü deri ceketler,deri pantolonlar ve deri eldivenlerdir oralar çok soğuk ve karlı olduğu için maden bulmak gerçekten zor, buluyorlar mı evet ama herkese yetmiyor gene de aralarında zırhlı Vikingler görebilirsiniz, zırhlarının ve üniformalarının renkleri ise aynı bizdeki gibi saç renkleri ile aynıdır, buraya kadar anlamadığınız ve sormak istediğiniz bir şey var mı lolard: eğer Vikingler kürklü deri ceketler giyiyorlarsa nasıl zırhlarına nintoba ekliyorlar kiiro: biz nasıl kemerli deri ceketin tokası çelik olduğu için oraya ekliyorsak onlarında kürklü deri ceketlerinin düğmeleri çelikten, oraya ekliyorlar lolard: eklenme alanına göre güç artıp azalıyor mu kiiro: hayır, başka soru yoksa devam ediyorum sırada krallıklar ve silahları öncelikle biz Ninja krallığı, silahlarımız neler az çok biliyorsunuz yay, katana, çift uzun hançer, kaplan pençesi, bıçaklar ve her ninjanın en temel silahı kunai, bunun yanında yapışkan patlayıcı kâğıtlarımız da savaştaki en büyük yardımcılarımız, ayrıca unutmayın hiçbir ülkede okçular kılıç taşıyamaz, okçular en fazla bir hançer taşıyabilir, onun için pek ön safta olmazlar, büyücü krallığı ise biliyorsunuz ki gerçek büyücü değillerdir, sadece enerji savaşçısı dediğimiz insanlardır, enerjiyi kontrol edebilirler ve bunu asalarına ekledikleri nintobların enerjisi ile birleştirip elemental enerji oluşturuyorlar, bu gücü kontrol etmek için büyücü olmak gerekiyor, büyücü olmak için insanlar büyücü kralının ayinine katılıyorlar ve askere giriyorlar, insanın enerjisi kıllarından dışarıya doğru akar, bu ayinde kişinin kaşları hariç tüm kılları yok olur, bu sayede de kişinin enerjisi vücudunda hapis olur ve enerjinin yoğunluğu artar, sonra tek çıkış yeri olan kaşlardan çıkan enerji kişinin görüşünü ve sezgilerini büyük oranda arttırır, ayrıca içindeki bu yoğun enerjiyi kullanarak kişi savaşabilir ve büyücü olur, her büyücü sadece bir tür nintobayı kontrol edebilir, bu da kaşlarının renginde bir nintoba olmalı yoksa kontrol edemez, her asker bir tür nintoba kontrol edince ülkenin ferahı için harcanabilecek çok fazla nintoba kalıyor, bu yüzden de büyücü krallığı çok hayat dolu bir yerdir, büyücüler savaş kazandıkça nintoba almazlar enerji kapasitesi ve enerji hâkimiyeti alırlar, bu sayede daha kolay ve daha çok elemental enerji kontrol edebilirler, hatta belli bir seviyeye gelince elemental enerjiyi çıplak ellerle kontrol etmeye başlarlar, sırada samuraylar var, onların sadece iki silahı vardır yay ve katana ama samurayların süvari birlikleri olan roninler kargı da taşırlar, aslında ronin eski çağlarda efendisiz samuray demekti ama yeni samuray krallığı süvari birliklerine ronin ismini koyunca anlamı değiştirildi, şu anda samuray süvarisi anlamına geliyor, şimdi şövalyelerde sıra, onların silahları çok fazladır öncelikle uzak dövüşten bahsedelim arbalet, şövalye krallığının uzak dövüş silahıdır ama onların okçuları yanlarında hançer yerine kısa kılıç taşırlar, yakın dövüş silahları ise çift elliler ve tek elliler olmak üzere ikiye ayrılır çift elliler, uzun kılıç, büyük balta, balyoz gibi çift elle kullanılanlardır, tek elliler ise bir kalkanla beraber kullanabileceğiniz tek elle kullanılabilen silahlardır, örneğin Avrupa düz kılıcı, kısa kılıç, savaş baltası, gürz, topuz gibi ve şunu unutmayın şövalyeler asla katana kullanmazlar, ayrıca şövalyelerin en büyük silahlarından birisi de süvari mızrağıdır, at üstünde kullanılan bu güçlü mızrağın özelliği at hareket edip sallandığı müddetçe kendine ekli olan nintoba aktifleşir ve birikir, birine vurduğu ya da durduğu anda bu biriken güç birden açığa çıkar ve saldırı gücü normal bir nintobanın 10 kat fazlası güçte olur, sıradaki krallığımız kılıç ustası krallığı, bu krallığın silahı çok basittir çünkü sadece tek tip silahları vardır çift katana, şimdi son krallığımız Vikingler, onların yakın dövüş silahları sarkaçlardır bir çubuğa ya da bir boruya bağlı olmayan bir sarkaç olduğunu ve onun o çubuğa ya da boruya bağlı olması gereken yerde tutma yeri olduğunu düşünün, işte böyle bir silahları var, fırlatma silahları ise daha ilginç yaylar ve çarklarla yapılmış bir ufak makine, içine ufak bir fırlatma baltası konulabilecek şekilde yapılmış, baltayı yerleştirip tetiğe basarak fırlatıyorlar ve normalden daha hızlı ve iyi gidiyor ayrıca bu makineye ekledikleri nintoba ile atılan baltaları efsunlayabiliyorlar, buraya kadar bir sıkıntı var mı lolard: herkes anladı sanırım kiiro: o zaman şimdi sırada son anlatacağım ders krallıkların yetenekleri, bizim krallığın özel bir yeteneği olmadığı için geçiyorum, direk büyücülerden başlıyorum, onların elemental enerjiyi kontrol etmesinin yanında birde silahsız ve nintobasızken doğal elementsiz enerjiyi kontrol etme güçleri vardır, mesela elleri ile enerji topu atabilirler, pek hasar vermese de morartabilir, ayrıca kişinin büyü gücü çok yüksekse tahtaları ve belki kayaları bile parçalayabilir ve bir de yaklaşık 10 dk lık bir konsantrasyon ile oluşturdukları yuvarlak bir biçimde onları saran elementsiz enerji duvarı vardır, dayanıklılığı kişinin büyü gücüne bağlı olarak değişir, aynı zamanda kişinin büyü gücü çok fazlaysa bu kalkanı 5 ya da 3 dk içinde yapabilir, ayrıca büyücüler uçabilir ama en güçsüz büyücüler sadece 3 metre uçabilir, büyü gücü arttıkça maksimum yükseklikte artar ve beklide en önemlisi büyücüler tehlikeyi ve düşmanlığı sezerler, onları kılık değiştirerek kandıramazsınız, onlara gizlenerek saldıramazsınız ve onları uykularında bile gafil avlayamazsınız, sırada samuraylar var samurayların iki yeteneği vardır askerden önce eğitimde bunları öğrenirler, birincisi 2 kat bir hızla düşmana doğru atılmak ve katanasını kınından o sırada çıkarmak suretiyle yapılan jetto giri(Japonca jet kesiş) karşıdaki önceden hazırlıklı değilse hemen ikiye bölünür, ikinci özellik ise silahsızken kullandıkları bir tekniktir, tek dizlerinin üzerine çöküp bir kollarını yukarı ve yana doğu açarlar, sonra yerden hızla kalkıp koşarak kollarını savururlar ve kolları aynı bir kılıç gibi önlerindeki nesneyi keser, şimdi sırada şövalye krallığı var ama onların bir özelliği olmadığı için atlıyorum, gelelim kılıç ustalarına onların teknikleri katanalarını hızlı kullanmaya dayalı saldırı ya da savunma teknikleridir, bunların arasında en çok kullanılanları savunma formu 1 sanzen sekai(üçbin dünya) birbirine kenetlenmiş katanaları hızla çevirerek hiçbir şeyin aradan geçmesine izin vermeyen bir teknik, sonra savunma formu 2 kurosu sekushon(çapraz bölüm) katanaları tersten çekip havada sallayarak düz olarak tekrar kınına koyma tekniği ve karşıdakinin kollarını kesip vücudunu çapraz olarak 4 e böler, bundan kaçmak için zıplarsanız bacaklarınızı, sağa ya da sola kaçarsanız bir bacağınızı ve kolunuzu kaybedersiniz, bundan tek kaçma yöntemi alttan kaymaktır, ama dikkatli olun genelde kılıç ustası ordularının en ön safı bu tekniği kullanırken arkalarındaki 2. Saf savunma formu 1 i kullanıp durmadan kılıç çeviriyor ve alttan kayanları dilim dilim doğruyor, bu yüzden bu tekniklere karşı çok dikkatli savaşın son teknik, saldırı formu 1 kaze dama(rüzgâr güllesi) katanaları sallayarak rüzgârın yönünü sürekli değiştirip rüzgârı bir daire şekline hapsetmeye dayalı bir teknik yapması en zor olan tekniktir ama gücü bir mancınık güllesine eşdeğerdir, son krallığımız Viking krallığı tam bir yetenek mi bilmiyorum ama çok güçlü ve dayanıklılardır, kolay kolay kılıç geçmez ayrıca birkaç yumruk ya da tekme ile zırhları ve kılıçları kırabilecek kadar güçlülerdir, neyse benden bu günlük bu kadar hadi serbestsiniz, bir sonraki görevden sonra yani yaklaşık iki, üç ay sonra görüşürüz gurup dağılır, lolard haru yajirushi, iruka ve hari yoroiyi saraya çağırır onlara demircilik ve marangozluk atölyelerini tanıtıp yaptığı şeyleri göstermek istiyordur kiri ve ren ise şehirde dolaşıp konuşuyorlardır ren: ne kadar güzel bir ülkemiz var değil mi kiri: evet etrafta ne kadar fazla insan var, her biri de farklı görünüyor birbirlerini seviyorlar mı ren: seviyorlar mı derken kiri: bu kadar fazla insan varken kiminle evleneceklerini nasıl seçiyorlar, o kadar fazla güzel kız ve yakışıklı erkek var ki ren: insanların eşlerini nasıl şetçiklerini mi soruyorsun kiri: evet ren: erkeklerin neye göre kız seçtiklerini anlatamam, zaten işine yaramaz, bu benim tekniğim olarak kalsın, kızların nasıl erkek seçtiğine gelince o konu çok karmaşık genelde kızdan kıza değişir kiri: peki sen neye göre seçiyorsun ren: ben mi aaa bakalım ben genelde pek seçici değilim genelde yüzü normal, göbeği olmayan ve aşırı kıllı olmayan herkes olur benim için, biraz da kaslı olsa iyi olur ama sende hepsi fazlasıyla var, seni zaten bu yüzden seviyorum kiri: teşekkürler ren: şimdi ye yapalım kiri: bir şeyler yiyelim mi ren: olur döner yiyelim mi kiri: tamam, bildiğin bir yer var mı ren: evet var hem de bizim gibi Türk, oraya gidelim çok güzel döner yapar kiri: olur hadi gidelim o sırada sarayda lolard: işte burası benim atölyem, kiriyle ben burada demircilik ve marangozluk alıştırmaları yapıyoruz, mesela ben her yıl yaptığım en iyi kılıcı seçip buraya asıyorum, bakın 10 tane kılıç var, her biri de farklı kılıçlar(yamuk yumuk ufak bir hançer gösterir) bu ilk yaptığım hançer, bakın yıllar geçtikçe kılıç daha sağlam ve düzgün oluyor(en sondaki çift elli şövalye kılıcını alır) bu benim 9 yıllık demircilik tarihimde yaptığım en sağlam ve en dayanıklı kılıç ve ben eminim ki şu an askerlerin kullandığı katanalardan kat kat güçlü iruka: nasıl bu kadar eminsiniz lolard-san lolard: malımı tanırım(irukaya katana atar) yakala bakalım hangisi daha dayanıklı iruka: efendim ben kılıç kullanmakta pekiyi değilim hari: (katanayı alır)ben senin için kullanırım lolard: hadi biliyorsun bu hız ve çeviklik testi değil kaçmaya gerek yok kılıçlarımızı çarpıştıracağız ama yumuşak olma hari: tamam başlıyorum(hari katanayı hızla lolarda doğru sallar ama lolard iki eliyle kılıcını kavrayıp hızla çevirir ve harinin katanası ikiye bölünür) ne inanılmaz bir güç lolard: insan pratik yapa yapa gelişiyor, bir ustamız yoktu, zaten sadece eğlencesine yapıyorduk ama çok büyük bir yol kat ettik, kılıç için en uygun malzeme nedir, nasıl vurursak kılıç daha keskin olur, malzemeler nasıl daha hızlı ve daha dayanıklı katlanır, kılıcın şeklinin denge ve ağırlık merkezine etkisine bağlı olarak verdiği avantajlar, gibi şeyleri deneme yanılmayla öğrendik ve ben gerçekten de demircilik yaparken çok eğleniyorum, çünkü kendin bir şey yapıyorsun, böyle kendi yaptığın yemeğin daha tatlı gelmesi gibi o kılıcı falan bir başka seviyorsun haru: 9 yılda gerçekten çok gelişmişsiniz lolard: teşekkürler, bir ara isterseniz sizinle eğlencesine demircilik yapabiliriz, gerçekten dünyanın en eğlenceli şeyi hari: ben çok isterim, bir ara yapalım iruka: bence de olur haru: iyi tamam da demircilik sanki bana biraz şey yani lolard: niye olmasın ki, demircilik çok eğlencelidir, neyse sen evde bir düşün, daha sonra kararını söylersin haru: tamam hari: (ayağa kalkar)hadi biz gidelim artık iruka: izninizle haru: görüşürüz lolard: görüşürüz haru yajirushi, iruka ve hari yoroi evlerine dönerler akşama doğru kiri de gelir, akşam yemeğini yerler ve yatarlar Bölüm 14 ertesi sabah moku: (bağırarak) kiri iki dakika aşağıya gelir misin kiri: (koşarak aşağıya iner) geldim baba moku: ha kiri sana söz verdiğim hediye geldi, askerler senin istediğin gibi bir kız bulmuşlar kiri: gerçekten mi görebilir miyim nerede moku: bahçede seni bekliyor kiri koşarak bahçeye çıkar, bahçe de parlak beyaz zırhlı yeşil saçlı biz kız durmaktadır şövalye: (sağ dizini yere koyar ve sağ yumruğunu sol omzunun üstüne koyar) siz yeni efendim olmalısınız kiri: sonunda seninle görüştüğüme sevindim, seni özgürlüğünden ettiğim için beni bağışla ama demek ki bizim askerler seni yakalamışlar, şans işte şövalye: sorun değil efendim, bundan sonra hayatımı size adamaya hazırım kiri: ben kiri, Ninja krallığının küçük prensiyim, senin adın ne şövalye: ne yazık ki isim koymaları için gereken belirgin bir özellik göstermediğim için henüz bir ismim yok kiri: o zaman sana knight diyeceğim sorun olur mu şövalye: gurur duyarım efendim kiri: ayağa kalkabilirsin, hadi odana çıkalım benim odamın hemen yanında sana bir oda hazırlattım knight: emredersiniz efendim, birlikte knightın odasına çıkarlar kiri: nasıl odan güzel mi knight: evet gerçekten güzel kiri: zırhın içi çok sıcaktır, istersen üstünü değiştirebilirsin(gardırobu açar) burada senin için pek çok giysi hazırlattım, hangisini istersen giy knight: (gardıroptan bir elbise alır) çok teşekkür ederim knight giyinirken konuşmaya devam ederler kiri: esir alınmadan önce rütben neydi knight: 100 başı kiri: ben henüz eğitimde sayılırım, bu yıl ağbim, ben ve kuzenim amcamın komutasında göreve çıkıyoruz, seneye rütbeli bir asker olarak göreve başlayacağım knight: eğitim zor mu kiri: normal askerlik gibi, yalnız başımızda amcamız var ve sadece 4 kişiyiz, normal insanlara göre epeyi zor sanırım, peki rütbe atlamak zor mu knight: ülkeden ülkeye değişir sanırım, şövalye ülkesinde savaşta senden yüksek rütbeli bir kişiyi yenersen o rütbeye gelirsin, kendi rütbende 2 kişi yenersen 1 rütbe atlarsın kiri: evet sanırım ülkeden ülkeye değişiyor, çünkü bizde senden yüksek rütbeli bir kişiyi yenince aranızdaki rütbe farkının yarısı kadar rütbe atlarsın, yani kendinden 1 rütbe yüksek 2 kişiyi yenmelisin ki 1 rütbe atlayasın, kendi rütbende ise 4 kişi yenersen 1 rütbe atlarsın knight: tabi orduyla değil mi kiri: evet tabi mesela sen 1000 başının bir eri olsan karşı tarafın 10 başısını öldürsen rütbe atlayamazsın, kendi ordunla başka bir orduyla savaşman gerek savaşta hiçbir şey yapmasan da senin ordun olduğu için rütbe atlarsın, kendi ordusu olmayan erler ve kıdemli erler ise daha farklı bir şekilde rütbe atlıyor erin katıldığı savaş kazanılırsa er, kıdemli er olur kıdemli er ise katıldığı savaş kazanılırsa 10 başı olur ve kendi 10 kişilik ordusunun başına geçer knight: erler ve kıdemli erlerin rütbe atlaması sanırım her ülkede aynı şekilde, çünkü bizde de öyle oluyor kiri: en güçlü ülkeler hangileri knight: savaş başladığından beri ülkelerin toprak ele geçirme hızı ve zafer sayılarına göre yapılan sıralamada en üstte Ninja krallığı var, yani en güçlü ülke şu an Ninja krallığı kiri: sonra kim var knight: Ninja krallığından sonra büyücü krallığı var, ondan sonra samuray krallığı, ondan sonra şövalye krallığı, ondan sonra da kılıç ustası krallığı ve en altta da Viking krallığı var kiri: şövalye krallığı 4. sıradaymış neden bu kadar aşağıda knight: bu sadece zaferlerin bir istatistiği unutmayın lütfen, her krallık güçlüdür yoksa zaten bu savaş hemen kazanılırdı kiri: haklısın bu arada yaşın kaç knight: 17 yaşındayım efendim kiri: demek öyle, seni arkadaşım ren ile tanıştırayım mı knight: nasıl isterseniz efendim kiri: sen daha yeni geldin, sen bugün dinlen, yarın ben seni onunla tanıştırırım Knight: tamam efendim ertesi gün beraber kirinin amcası kiironun malikânesine giderler kiri: (kapıyı çalar) bakar mısınız hizmetçi: (kapıyı açar) buyurun kime bakmıştınız kiri: acaba ren içerde mi hizmetçi: evet içerde kiri: sana zahmet çağırabilir misin hizmetçi: kim gelmiş diyeyim kiri: kiri gelmiş deyin o anlar hizmetçi: tamam efendim (içeriye doğru seslenir) hanımım, kiri sizi kapıda bekliyormuş ren: (merdivenlerden hızla inerek) ne kiri mi, hemen geliyorum ren kapıya gelir ren: hoş geldin kiri içeri gelsenize kiri: nasıl istersen kiriyle knight içeri girip otururlar ren: ee kiri bizi tanıştırmayacak mısın, kim bu güzel kız kiri: kendisi benim ilk cariyem knight-san ren: he demek öyle, nasıl, benden daha iyi mi kiri: (düşünerek) hiç bilmiyorum, bence ikinizde çok güzelsiniz ren: peki sen knight-san, kiri den memnun musun knight: kiri gerçekten çok nazik ve zeki bir insan, esir alındığımda başıma ne gelecek diye çok korkmuştum ama efendimin 12 yaşında biri olduğunu öğrendiğimde gerçekten nasıl biri olduğunu merak etmedim değil, ama kiri 12 yaşında olmasına rağmen çok güçlü bir savaşçı gibi görünüyor efendimin onun gibi biri olması beni gerçekten mutlu etti aslında ren: evet kiri gerçekten öyledir, çok tatlı değil mi, birde onu savaşırken görmelisin, sana özel yeteneklerini gösterdi mi knight: özel yetenekleri mi kiri: ilk geceden fazla şaşırtmayayım demiştim ren: ne kadar düşünceli değil mi ama bence kızı fazla meraklandırma da göster kiri: tamam birkaç numara göstereyim bari diğerlerini akşam gösteririm(kayadan bir kılıç oluşturur) bak bunun gibi knight: inanamıyorum, bunu nasıl yaptınız kiri: akşam anlatırım sana ama bunun gibi pek çok yeteneğim var knight: sanırım efendim siz olduğunuz için şimdi daha da mutluyum ren: bu arada yaşınız kaç knight-san knight: 17 efendim ren: epeyi gençsin, ben de 12 yaşındayım beraber çok iyi anlaşırız sanırım kiri: neden olmasın, beraber eğlenirsiniz, knight-san sana ablalık yapar ren: doğru, aslında knight-san bizden büyük ama çok terbiyeli biri, bize bile saygıda kusur etmiyor knight: bu şekilde yetiştim efendim, ayrıca esir alındığımda kendimi yeni efendime adamaya hazırlamıştım ren: demek öyle, ne güzel, peki savaşta iyi misin knight: iyi savaşırım ama genelde teke tek savaşlarda iyi değilim, çünkü pek kaslı biri olmadığım için karşıdaki genelde bana göre daha üstün oluyor ren: niye normalde öyle ağır zırhlar giydikleri için şövalyeler istemese de kas yaparlar, sende niye yok knight: ben pek antrenman yapmadığım için kaslarım sadece savaş alanında kazandığımla kaldı ren: karın kasların nasıl, kaç baklavan var knight: yarı belirgin 4 kadar kiri: ren senden 5 yaş küçük ama senden güçlü anlaşılan, çünkü renin tam 8 tane baklavası var knight: gerçekten mi ren: evet bak(karnını açıp kaslarını sıkar 8 tane karın kası oluşur) tabi biz Ninjalar durmadan hareketli olmamız gerektiği için kaslı olmalıyız knight: gene de gerçekten çok güçlüsünüz ren: teşekkürler(ayağa kalkar) ha bu arada ben size atıştırmalık bir şeyler getireyim kiri: teşekkürler, sonra da knightla ben saraya döneriz ren: nasıl istersen, ama ara sıra knightı da getir de konuşalım kiri: tamam bir şeyler atıştırdıktan sonra kiriyle knight saraya dönerler, kiri ona güçlerini nasıl kazandığını anlatıp yeteneklerini gösterir sonra da yatarlar Bölüm 15 ertesi gün moku: kiri, lolard kahvaltı hazır kiri: (merdivenden iner) geldim baba lolard da gelir ve yemeğe başlarlar lolard: o değil de, görevden geldiğimizden beri 2 hafta civarı oldu yeni göreve ne zaman gideceğiz moku: aslında bugün, gerçi pek görev sayılır mı bilmem lolard: neden, görev değil mi moku: görev ama tehlikesi biraz daha az lolard: ha öyle, peki nasıl bir görev moku: biliyorsunuz ki mucit köyü bize 3 tane dayanıklılık hapı verdi, neden çünkü biz bunların işe yarayıp yaramayacağını gözleyecektik, gerçektende işe yaradı, bu sayede çok güçlü savaşçılar oldunuz ama bu sonucu onlara rapor etmemiz gerek ve antlaşmamıza göre bizzat siz gitmelisiniz, onlar sizin üzerinizde hapın etkilerini izleyecekler kiri: biz derken, amcam kiiroyla ren bizimle geliyor mu moku: evet onlar da geliyor, hem olası bir düşman ordusuyla karşılaşma ihtimali için hem de mucit köyünün gelişmişliğini incelemek için sizinle gelecekler, fakat bu görev de biri daha sizinle o da diğer 3. hapı kullanan kişi, zaten tanıyorsunuz teğmen liderimiz doku naifu kiri: aa ne güzel, o yanımızdaysa savaş olsa bile endişelenmemize gerek yok, ne de olsa teğmen lideri moku: sanırım haklısın, hadi hazırlanın artık kiri: tamam baba kiri eşyalarını atı obsidiana, lolard da atı diamonda yükler, o sırada diğerleri de gelir ve yola çıkarlar, mucit köyünün bir sınırı da Ninja krallığına birleşik olduğu için oraya varmaları 1 hafta sürmez ama aynı zamanda mucit köyünü inceleme görevleri olduğu için mucit köyünün Ninja, Viking ve Kılıç ustası krallıklarına olan sınırların hepsini dolaşmaktadırlar ve o sırada geçtikleri yamacın altında bir Viking köyü görürler kiri: Viking köyleri diğer köylere göre daha az gelişmiş baksanıza doku: evet öyledir kiri, çünkü o kadar kar ve soğuğun içinde bir medeniyetin gelişmesi diğerlerine göre daha zor oluyor kiri: demek öyle o sırada atlarını hızla sürerek köye doğru ilerleyen 100 kadar şövalye görürler, diğer şövalyelerden farklı olarak kanatlı kask takıyorlardır, ayrıca miğferlerinde ve zırhlarının üstündeki örtüde birbirine geçmiş iki yeşil hilal vardır, şövalyeler hıza köye girerler ve önlerine çıkan herkesi asker sivil demeden öldürmeye evleri yakıp yıkmaya başlarlar lolard: bunlar da kim, masumları da öldürüyorlar doku: şövalye krallığının en güçlü birliklerinden biri, asit birliği, dünyada görebileceğin en acımasız insanlardan oluşmuş her yerlerine asit nintobası ekli şövalyeler lolard: yardım etmeyecek miyiz, sivilleri de öldürüyorlar doku: hiç bulaşma evlat, savaş her zaman acımasızdır lolard nefret dolu gözlerle şövalyelere bakıyordur, aralarında tek farklı giyinen, muhtemelen liderleridir diye düşündüğü kişiyle göz göze gelirler, bir süre bakıştıktan sonra lolardlar yolarına devam ederler ve mucit köyüne varırlar lolard: biz geldik, bu hapların etkilerini inceleyecekler kimler mashin: merhaba ben mucit köyünün lideri mashin(Japonca makine demek) loalard: sanırım siz bizi inceleyeceksiniz mashin: evet sizi şöyle alalım o sırada asit birliği köye girer ama gayet sakindirler komutan: mashin-san biz geldik mashin: hoş geldiniz lolard: (kızgın bir ifadeyle) onların burada ne işi var mashin: asit birliği lideri toxic kishi(toxic İngilizce toksik, zehirli kishi Japonca şövalye) şövalye krallığı için hazırladığımız bazı aletleri götürmek için geldi lolard: tarafsız olduğunuzu sanıyordum mashin: taraf tutmuyoruz ama neden alışveriş yapmayalım, hem şövalye krallığında çok iyi mucit dostlarım var, taraf tutmuyorum diye onlara sırtımı dönemem lolard: tamam tamam, bizi bir an önce inceleyin de gidelim, daha fazla şu toxic kishiyi görmek istemiyorum toxic: haddini bil velet, şu anda tarafsız topraklarda olmasaydık kelleni uçurmuştum lolard: bir dahaki karşılaşmamızda bekliyor olacağım toxic: öyle olsun o anı iple çekiyorum malzemelerini alırlar ve giderler mashin: hadi biz işimize dönelim lolard: nasıl istersen mucitler her birini iyice incelerler mashin: tamam bize bu sonuçlar yeter, siz artık gidebilirsiniz lolard: hadi gidelim amca kiiro: nasıl isterseniz, zaten bende araştırmamı bitirdim, o değil de burası epeyi gelişmiş bir yer evler bile çelikten doku: evet gerçekten ilginç bir yer gurup ülkeye döner kiri: baba biz geldik moku: hoş geldiniz knight: hoş geldiniz kiri-sama kiri: hoş bulduk moku: nasıl geçti lolard: mucit köyü para karşılığı şövalye krallığına yardım ediyor moku: ee ne var bunda lolard: yolda asit birliğini gördük, o canilere birisi haddini bildirmeli moku: alışırsın lolard savaş bu, eğitimini bitirip kendi orduna sahip olduğun zaman, istediğini yaparsın kiri: aynen ağbi şimdi boş ver lolard: haklısın neyse kiri: hadi knight biz odamıza çıkalım knight: nasıl isterseniz lolard: bende biraz dinleneyim akşama doğru herkes yatar Bölüm 16 gece birisi sarayı gözlüyordur, yavaşça ve gizlice sarayın duvarına tırmanır, kiriyle knightın yattığı odanın penceresine yaklaşır, pencereyi kırarak içeri girer ve kılıcını kiririn boğazına dayar kiri: (istese onu o an öldürebileceği halde ne olduğunu anlamak için beklemeyi tercih eder) sende kimsin, ne istiyorsun adam: (knightı belinden kavrar) nişanlımı geri götürmeye geldim knight: yoru(Japonca gece demek) sen misin yoru: evet benim aşkım, seni esaretten kurtaracağım kiri: çok üzgünüm ama knight benim ve senin onu götürmene de izin vermiyorum yoru: knight mı kiri: evet ona bu adı ben verdim yoru: bak çocuk kargaşa çıksın istemiyorum, ben sadece nişanlımı götürmeye geldim uslu uslu dur, ben de seni öldürmeyeyim kiri: knight sen ne düşünüyorsun knight: (yoruyu hafifçe iterek geriye çekilir) çok üzgünüm yoru ama bir olay çıkmadan gitmelisin, yoksa seni canlı bırakmazlar yoru: nasıl yani bu çocuğu nişanlına tercih mi ediyorsun knight: sen onu tanımıyorsun yoru, onu yenemezsin, lütfen kendine zarar vermeden git yoru: (knightın kolunu sıkıca tutar ve kendine çeker) saçmalama, bir çocuk bana ne yapabilir knight: (yorunun elinden kurtulmaya çalışır) bırak beni esir alınsam da ben hala 100 başıyım, sen sadece bir 10 başısın bu bir emirdir bırak beni yoru: ne olmuş 10 başıysam, benim babam korgeneral ve seni almadan dönmeyeceğim knight: vazgeç yoru yoksa öleceksin yoru: (sinirle) yeter artık, bunun yüzünden mi ölecek mişim(kılıcını kirinin boğazına saplar) knight: (bağırarak) kiri(yandaki kılıcını kapar ve hızla yorunun karnına saplar) yoru: (kan kusarak) bunu nasıl yaparsın, bana ihanet ettin(yere yığılır) knight: (şok geçirmiş bir şekilde elindeki kanlı kılıca bakar) olamaz, ne yaptım ben kiri: (ayağa kalkar) demek öldü knight: kiri yaşıyorsun kiri: boğazımı kayaya çevirdim, kılıç onu deldi sonra yerdeyken kılıcı çıkardım deliği kayayla kapattım, sonrada tekrar boğazımı normale çevirdim hiç bir şey olmamış gibi oldu, ve sanırım nişanlını öldürdün knight: (hüzünlü bir şekilde) bir anda kendimden geçtim, böyle olsun istememiştim kiri: izninle nöbetçileri çağırayım da cesedi götürsünler knight: tamam kiri: nöbetçiler, şunu götürüp gömün lütfen nöbetçi: emredersiniz kiri-sama kiri: hizmetçiyi çağırında o da şuraları bir silsin, her yer kan oldu nöbetçi: nasıl isterseniz kiri: çok yorucu bir gece oldu, istersen bir duş al knight knight: evet sanırım bir duş alsam iyi olur knight duş alır, duştan sonra kiri: şimdi nasılsın knight: biraz daha iyi, hadi yatalım kiri: nasıl istersen ve yatarlar ertesi gün sofrada moku: galiba dün bir saldırıya uğramışsın kiri kiri: evet baba, knightın nişanlısıymış moku: demek öyle kiri: ama knight onu öldürdü moku: seni zorla mı nişanlamışlardı onla knight: hayır ben kendim istemiştim moku: onu seviyordun demek knight: evet efendim moku: öldüğü için üzgün müsün knight: evet üzgünüm, işler böyle bitsin istememiştim, ama elden bir şey gelmez, hayat devam ediyor moku: güzel bu düşünceni sevdim bu arada kiri sana iyi kız getirmişiz, aynı bir Ninja gibi düşünüyor aslında bundan iyi Ninja olurdu kiri: olabilir ama sanırım knight şövalyeliği tercih ederdi knight: evet, ayrıca soğukkanlı olmak bence sadece Ninja askerleri için değil diğer tüm askerler için de bir avantaj, çünkü savaşta her türlü vahşiliği görebilirsiniz moku: sanırım haklısın kiri: işin ilginç yanı neden nişanlısını almak için kendisi gelmiş, söylediğine göre kor generalin oğluymuş yerine birkaç yetenekli şövalye gönderebilirdi knight: beni kendisi götürmek istedi herhalde lolard: babası kor general miymiş knight: korgeneral toxic kishi lolard: toxic kishi mi knight: evet kiri: hey ağbi bu senin görevde tartıştığın adam değil mi lolard: demek kor generalmiş(yumruğunu sıkar) o kadar kendine güvenmesine şaşmamalı moku: bu arada fark ettiyseniz farklı krallıklardan askerler bir şekilde ülkemize sızıyorlar önce şu depo hadisesi, sonrada dün akşamki saldırı kiri: aynen o kadar askeri, kaleyi aşıp nasıl koskoca başkente giriyorlar moku: biz de bunu araştırıyorduk, başkent kanalizasyonun da bir tünel bulduk, görünen o ki bir şövalye kalesinden bizim kanalizasyona kadar uzanan koca bir tünel açılmış ve buradan başkente adamlar girebiliyor kiri: ama bir dakika depoya saldıranlar kılıç ustasıydı moku: evet sanırım bunları şövalyelerle anlaşmalı yapmışlar, kalenin sahibi depomuz ve şehrin güvenliği hakkında bilgi almak için onlarla iş birliği yapmış olabilir kiri: peki tüneli kapatsak moku: denedik tünelde çok uzağa ateş edebilen tuzak sistemleri var, tünelin girişinden çıkışına kadar her yer korumalı, tek çaremiz kaleyi ele geçirip oradan tüneli kapatmak olacaktır kiri: peki kale savaşına bizde gidiyor muyuz moku: evet, çünkü çok önemli bir savaş, hatta sizin takımla beraber diğer takım da gidiyor kiri: ha o zaman iyi, çünkü o takımın başında teğmen lideri doku naifu var, o varken hiçbir düşman bizi yenemez, değil mi ağbi lolard: bakalım kaledekiler ne kadar güçlü kiri: peki sayısal olarak durum nasıl moku: kalede 4000 asker var, bunun için biz 5000 kişilik ordu gönderiyoruz, ayrıca biliyorsunuz ki şövalye krallığı 4. Sırada biz ise 1. Sıradayız 1000 kişilik fazlalık yeterli olur her halde, ayrıca ordunun başında teğmen liderimiz doku naifu var kiri: demek onu ordunun başına getirdiniz moku: evet zaten teğmen liderinin 5000 kişilik ordusu oluyor normalde ama bir sorun var ki saldıracağımız kalede şövalye 1000 başı lideri var kiri: 1000 başı lideri mi ama o teğmen liderinden daha alt bir rütbe, hem de şövalyeler daha kolay rütbe atlıyor yani arada çok fark var moku: evet belki ama gene de onun karşısına olurda siz çıkarsanız dikkatli olun, sonuçta savaşta her zaman istediğin kişiyle dövüşmüyorsun kiri: doğru söylüyorsun ha bu arada knight sen 1000 başı lideri hakkında bir şey biliyor musun knight: adı chimei tensai(japonca ölümcül dahi) kendisini hiç görmedim ama hakkında pek çok efsaneler var, duyduğuma göre dünyada en fazla nintobaya sahip insan oymuş, kendi kurmuş olduğu 100 kişilik çark şövalyeleri birliğindeki her askeri en iyi şekilde donatırmış ve pek çok icadı varmış, hatta bazıları onun şövalye krallığındaki herkesten güçlü olduğunu söylüyor, kraldan bile kiri: oha, o zaman niye hala 1000 başı lideri olsun ki hiç olmazsa or general olurdu, bence bunların hepsi uydurma, bence o sadece çok güçlü ve kahraman bir savaşçıdır, pek fazla görünmediğinden efsaneleşmiştir lolard: pek çok icadı var demiştin değil mi knight: evet lolard: acaba mucit köyünün yöneticisi mashinin bahsettiği şövalye krallığındaki dostu o olabilir mi kiri: belki de odur lolard: neyse savaşta işin aslını anlarız her halde, peki ne zaman gidiyoruz moku: yarın lolard: (yemeğini bitirip sofradan kalkar) öyleyse ben gidip antrenman yapayım ve savaşa hazırlanayım kiri: (yemeğini bitirip sofradan kalkar) bende biraz savaşa hazırlanayım, knight hadi sende gel hem belki sana da bir şeyler öğretmiş olurum knight: (peşinden gider) nasıl isterseniz efendim ertesi gün herkes atına atlar ve şehirde geçit töreni yapar gibi şehrin çıkışına ilerleyen kuşatma ordusuna katılır Bölüm 17 2 hafta içinde kalenin karşısındaki tepeye varırlar çadırlarını ve mancınıkları kurar ballistalarını hazırlarlar, geceyi burada geçirip sabah saldıracaklardır, kaledeki askerlerde bunları görüp savaş hazırlığına başlarlar, ertesi gün, güneş doğmaya başlamıştır, askerler bir yandan kahvaltı yapıyor bir yandan da birkaç saat içinde başlayacak olan savaşın endişesini taşıyorlardı, fakat güneş tepenin ardından doğup kaleye ışıklarını vurmaya başlayınca, Ninja ordusunu büyük bir moral bozukluğu ve korku kapladı çünkü karşılarında diğer kalelerden farklı bir kale vardı, nintobalarla çalışan makineler kullanılarak yapıldıkları için kalelerin 50 metre yüksekliğinde olması doğaldı, fakat bu kale, kulesindeki merdivenden en ufak taşına kadar tamamen çeliktendi, ordunun zafer planları yerle bir olmuştu çünkü bu güne kadar hiç çelikten bir kale görmemişlerdi ve böyle bir kalenin ne kapısını ne de duvarını mancınıklarla ya da ballistalarla yıkamazlardı kiri: inanamıyorum ağbi kale tamamen çelikten lolard: böyle bir kale için ne kadar çelik gitmiştir, neden basit bir kale için bu kadar çelik kullanmışlar, çok mantıksız ve onları zarara sokacak bir hamle, çünkü biz bu kaleyi ele geçirirsek o kadar fazla çelik kayıpları olacak ki bunu telafi etmeleri yıllar sürer, ne planlıyor acaba şu 1000 başı lideri kiri: kapıyı kırabilir misin lolard: bana mı soruyorsun, hem zaten sende yumrukla çelik kırabiliyorsun kiri: ama bu duvar çok kalın, nereden baksan 5 metre kalınlığında lolard: kapıyı kırmalıyız o halde, o 1 metre kalınlığında kiri: sanırım öyleyapacağız, çünkü mancınıklarımız bu kaleye karşı işe yaramaz ama merak etme bende sana yardım ederim lolard: hadi bakalım, ilk kale savaşımızda ne olacak kiri: saldırı başlamak üzere o sırada ordunun komutanı doku naifu atının üzerinde bir konuşma yapıyordur doku: askerlerim kalenin çelikten olması sizi korkutmasın, içindeki askerler yine etten, ayrıca burada sizinle birlikte prenslerimiz de var, onlar bu çelik kaleden içeri girmemizi sağlayabilirler, birbirimizi kolladığımız sürece kimse bizi durduramaz, biz ki şu anda en güçlü krallık olan Ninja krallığının askerleriyiz, biz çevik ve ölümcül suikasçileriz, ayrıca biz onlardan tam 1000 kişi daha fazlayız, burada sizinle beraber canlarını vermeye hazır olan prenslerimiz var, kralımız mokunun kardeşi kiiro ve kızı rende bizimle beraber, ve ben bizzat teğmen lideri olarak sizin önünüzde savaşa giriyorum, askerlerim cesaretinizi kaybetmeyin, bu savaş elbet bizim zaferimizle sonuçlanacaktır askerler: (hep birlikte nara atarlar) heeeey!!! doku: şimdi askerlerim, çelik duvarların bile bizi durduramayacağını kanıtlayalım, şövalyelere kaçınılmaz yenilgiyi tattırmak için ileri!!! askerler: (hep birlikte nara atarlar) heeeey!!! bütün askerlerin tüm gücüyle kaleye hücum etmesiyle kuşatma başlar, fakat sürprizler Ninja ordusunun peşini bırakmaz, normalde kalelerde ballista ve mancınıklar kullanılırken, bu kalede top arabaları vardır ve üzerlerine gülleler yağdırmaktadırlar kiri: (tozlara ve şarapnellere karşı kolunu yüzüne siper ederek) nintobaların yağışıyla dünyada barut kalmadı sanıyordum, nasıl eskisi gibi toplar kullanabiliyorlar lolard: galiba barut nintobası ekli eldivenle barut dolduruyorlar, nasıl olsa nintobayla oluşan şey 15 dk dayanabiliyor, topları kullanmaları için yeterli sanırım kiri: bir an önce kaleye ulaşıp kapıyı kırmalıyız, yoksa bu toplar orduyu yerle bir edecek yanlarına haru yajirushi gelir haru: ben belki biraz oyalayabilirim 6 tane top var(bir ok atar ve topu tam içinden vurur ve topun içinden topu parçalayarak bir sakura ağacı çıkar) biri gitti lolard: harikasın, sen topları hallet biz kapıya gidiyoruz haru: tamam o zaman, çabuk olun yoksa ordumuz fazla dayanamaz lolard: tamamdır(kiriyle beraber kalenin kapısına doğru giderler) fakat tam kapıya ulaştıklarında beklenmedik bir şey daha olur, bütün kale bir anda parlar ve ışıldar sonrada parlak kürklerle kaplanır kiri: (kapıya yumruk atar ama hiç etki etmez) bu da ne lolard: sanki bütün kaleye nintoba eklenmiş gibi, bu parlaklık sanırım ayna nintobasının etkisi, kaleye saldıracak olan her tür plazma, enerji, ışık ve ışık saçan şeyleri 2 katı gücünde geri yansıtacaktır ve bu kürkler de kesin kürk nintobasının etkisi, yani saldırılarının etkisini %75 azaltacaktır ama o grimsi parlama neydi onu bilmiyorum kiri: sanırım çelik yelek nintobası, kalenin dayanıklılığını 4 katına çıkaracak lolard: bu durumda bu kaleyi ele geçirmemiz neredeyse imkânsız kapıyı kırmak için kaç ton güç gerekiyorsa onun 16 katı gerekiyor ki %75 ini kürk nintobası yok edecek 4 katı kalacak, çelik yelek nintobası da kaleyi 4 kat güçlendiriyor, bu sayede ilk baştaki eşitlik sağlanır ve kapıyı kırarız ama senle ben aynı anda vursak bile en fazla normalin 6 katı bir güç oluşur, 16 kata ulaşmamız imkânsız kiri: (lolardı kolundan tutar ve koşar) bir fikrim var lolard: nedir kiri: görürsün(bağırarak) ayakkabısında toprak nintobası olan var mı, acilen 2 kişi lazım 2 asker gelir askerler: emredin prensim kiri: kalenin içine yer altından gireceğiz, ikiniz yer altında açacağınız, tünelleri birleştirerek ordunun geçebileceği bir tünel hazırlayacaksınız, sanırım bir birine bitişik 6 tünel işe yarar askerler: emredersiniz 2 dk sürmez(hızla yer altına 3 kere girer çıkarlar) tünel hazır prensim fakat şövalyeler diğer uçta hazır bekliyor dikkatli olun kiri: ilk giden biz olursak sorun olmaz(bağırarak) bütün askerler, bu tünelden kaleye gireceğiz, bu tek şansımız beni takip edin bütün ordu kiri ve lolardın peşinden tünele girer, kiri ve lolard tünelden çıkar çıkmaz etraftaki şövalyelerin kılıç darbelerine maruz kalırlar, fakat kısa sürede onları yerle bir ederler lolard: kiri, hadi çabuk olalım, etrafı biraz temizlersek gerisini ordu halleder kiri: tamam(ağzından ateşlerle beraber kayalar atarak saldırmaya başlar) lolard: (yumruklarıyla şövalyeleri birkaç darbede öldürüyordur) ordu da tünelden çıktı sonun da, iyi akıl ettin kiri: hadi ordumuz savaşırken biz komutanın köşküne gidelim lolard: tamam köşke doğru hızla ilerlerler, o sırada karşılarına bir şövalye çıkar, kaskında ve zırhının üstündeki örtüde iki kızıl çark vardır ve kalkanının kenarları parlıyordur lolard: bu knightın söz ettiği çark şövalyelerinden biri galiba şövalye: demek chimei tensai-samayı yenebileceğinizi sanıyorsunuz ama önce beni yenmelisiniz lolard: öyle olsun, kiri bunu bana bırak kiri: nasıl istersen ağbi, ben orduya yardım edeceğim, işin bittiğinde beni çağırırsın lolard: tamam(çark şövalyesinin kalkanına bir yumruk atar ama yumruğunda çatlak oluşur, kalkana ise hiçbir şey olmaz) nasıl bu imkânsız şövalye: ayna nintobası darbeyi sana 2 katı olarak geri yollar lolard: ama benim yumruğum plazma, ışık, enerji ya da ışık saçan bir şey değil, nasıl normal bir saldırıyı geri yollar şövalye: efendimizin icatlarını hafife alma(ışın nintobası ekli testereli kılıcını sallar ama lolard elmasa dönüşünce elmas ışın nintobasının ışığını kırarak etkisiz hale getirir, sadece testerede lolardı kesmeye yetmez) lolard: ışın nintobası ekli normal bir kılıç bile demiri kolayca kesebilir, bir de bunların kılıcı testereli en az 2 kat güçlü demektir, şu chimei tensai nasıl biri acaba şövalye: (ışın nintobası ekli kaskından ve eldiveninden lolarda ışın atar ama elmas ışığı kırdığı için işlemez, o sırada şövalyenin kaskının iki tarafı yanlara doğru hafif açılır ve içindeki zehir nintobası ekli minik arbaletler zehirli minik oklar fırlatır ama bu da lolarda işlemez) lanet herif, nesin sen böyle(ayakkabılarının uç kısmından zehir nintobası ekli birer bıçak çıkarır ve lolardın bacağına vurur ama bu da işlemez) lolard: hızla çark şövalyesine bir çelme takar ve tam göğsüne bir yumruk geçirir ama sadece zırh yamulur şövalye: (ayağa kalkar) bilmiyor musun şövalyelerin zırhları 2 katlıdır lolard: ama gene de bu kadar az hasar vermiş olamam şövalye: çelik yelek nintobası zırhımın gücünü 4 kat arttırıyor lolard: bütün bu icatları ve nintobaları chimei tensai mi veriyor size şövalye: evet hepimizde aynı icatlar var ama çok güçlü bir birliğizdir(saldırılarının işe yaramayacağını anlayınca kalkanı ile lolarda vurur ve lolardı birkaç metre fırlatır) lolard: gördüm, saldırıyı yansıtırken kalkanının kenarları parlıyor şövalye: evet o kısma ışık nintobası ekli, sen vurduğun zaman o ışık üretiyor ve kalkandaki ayna nintobası o ışığı 2 katı olarak geri yansıtırken senide beraberinde itiyor, yani sanki senin vuruşunu yansıtıyormuş gibi oluyor lolard: tebrikler, gerçekten güçlüymüşsün(göğsüne bir yumruk daha geçirir ve zırhı kırar sonrada bir yumrukta adamı öldürür) ne zorlu herifmiş be kiri: (koşarak gelir) işin bitti mi lolard: evet biraz zorladı ve elimi çatlattı ama hallettim kiri: bende bir tane çark şövalyesi ile karşılaştım, ışınlı testere kılıcı ve her şeyi yansıtan bir kalkanı vardı, birde oradan buradan zehirli oklar, bıçaklar çıkarıyordu, bir kere zehirlendim ama kolumdan su fışkırtarak zehri attım, hadi köşke girelim lolard: tamam ama bu kapı da çelikten kiri: ama kale kapısı kadar kalın değil, en fazla 10 cm, belki birlikte saldırırsak kırabiliriz lolard: denemeye değer ikisi birden kapıya tüm güçleri ile geçirirler ama kapı sadece yamulur, ard arda birkaç saldırı sonrası kapıyı kırarlar, karşıda tahtın üzerine oturmuş bir çark şövalyesi görürler ama bu şövalyenin diğerlerinden farklı olarak kanatlı kaskı ve çift elli kılıcı vardır kiri: bütün çark şövalyelerinin aynı olduğunu sanıyordum lolard: galiba bu chimei tensai chimei: hoş geldiniz, bu şerefi neye borçluyum, buraya kadar gelebildiğinize göre epeyi güçlü olmalısınız kiri: bunu birazdan göreceğiz chimei: benim değerli çark şövalyelerim sizi zorladı mı, çünkü onlarda zorlandıysanız beni yenmeniz imkânsız, ben ki şövalye krallığının en güçlü insanıyım lolard: en güçlü mü, öyle olsaydın kral olman gerekirdi chimei: kralımız ya da or generallerimiz ezik değiller ama ben farklı bir seviyedeyim ve eğer benimle savaşmaya kararlıysanız, ya siz kalemi alırsınız ya da ben sizin kellenizi ama eğer kaleyi ele geçiremezseniz kaçabileceğinizi zannetmeyin lolard: tamam, savaş başlasın(nasıl olsa kalkanı yok gerisi bana sökmez diye düşünür) kiri: (chimei tensaiye ağzından ateşli kayalar püskürtür ama ateşli kayalar zırha çarpınca hızla geri sekiyordur) yoksa lolard: (chimei tensaiye bir yumruk atar ve eli biraz daha çatlar) evet, bu adamın bütün zırhı aynı diğer kalkan gibi, hiçbir saldırı işlemiyor chimei: insanları şaşırtmayı severim(kılıcı kırmızı parlamaya başlar, kılıcını sallayınca hızla ileriye doğru bir ışın dalgası gider ve kirinin kolunu koparır ama kiri hızla kaydan damarlar ve kaslarla kolunu geri vücuduna bağlar) gerçekten güçlü kişilersiniz, sanırım benim kılıcımın da diğer çark şövalyeleri gibi ışınlı testere kılıcı olduğunu sandınız lolard: gerçekten sürprizlerle dolusun chimei: teşekkürler, aslında çalışma prensibi çok basit, gördüğünüz gibi kılıcımın iki keskin tarafında da boydan boya içeri doğru bir kesik var, bu kesik kılıcın içindeki çubuğa kadar ilerliyor, olay şu içerdeki çubuğa ışın nintobası, kılıcın diğer kısımlarında ise ayna nintobası ekli, içerdeki çubuk ışın üretince ayna nintobası bunu yansıtıyor ve tek çıkış olan kesiklerden dışarı fırlatıyor, kesik çok ince olduğu için ışın orada sıkışıp yoğunlaşıyor ve güçleniyor, yani normal ışının 3 katı gücünde bir ışını metrelerce uzağa fırlatabiliyorum lolard: peki bunu bize niye anlatıyorsun chimei: işte bu yüzden (ışın nintobası ekli eldivenlerinin parmak uçlarından iki ışın atar, biri lolarda çarpıp yok olur çünkü elmas ışını kırar ve yok eder, diğeri de kirinin bileğini deler ama kiri orayı kaya ile kapatır) gördün mü ikinizde çok güçlüsünüz ve ben de ölümsüz değilim, sizi de öldürebileceğimi sanmıyorum, onun için biraz sohbet edeyim dedim lolard: ne yani kaçıyor musun chimei: hayır, muhtemelen daha çok karşılaşacağız ama şu durumda ikimizde birbirimizi öldüremiyoruz, neden berabere saymıyoruz(bir düğmeye basar ve oturduğu taht yükselerek tavanda açılan kapağa gider) lolard: kiri hadi, hemen yukarıya çıkmalıyız kiri: tamam(kayadan bir merdiven yapar) lolard: (merdivene tırmanır ve vurarak tavanı kırar) hadi ona yetişmeliyiz kiri: geliyorum(merdiveni tırmanır) kendilerini kalenin surlarında bulurlar kiri: helal be, adam her şeyi düşünmüş lolard: işte orada, doku naifu ve gurubunun yanında kiri: onların arasından kaçamaz galiba lolard ve kiri, chimei tensainin yanına giderler lolard: görüyorsun değil mi chimei tensai, kalen çelikten de olsa, askerlerin çok güçlü de olsa Ninja ordusu hepsini yendi, aynı zamanda bir sürü çelik kaybettiniz chimei: kalede sadece 5 çark şövalyesi vardı, diğerleri askerden bile sayılmaz bana göre, ayrıca iş yine benim dediğime çıktı, ya siz benim kalemi ya da ben sizin kellenizi demiştim madem siz kalemi aldınız bana gitmek düşer(hızla kuleye çıkmaya başlar) kiri: ağbi kuleye çıkarak nereye gidebilir ki lolard: bilmiyorum, aşağı mı atlayacak ki, aslında o zırh varken hiçbir şey olmaz ona, koş kiri yakalayalım kiri: tamam ağbi(kuleye tırmanırlar) lolard: dur chimei tensai, aşağı atlasan bile askerlere yakalanırsın chimei: atlayacağımı kim söyledi lolard: nasıl yani chimei: balon aktif(kulenin üstü açılır ve içinden kocaman bir balon şişerek yükselir ve kulenin alt kısmıyla beraber chimei tensaiyi havalandırır) lolard: askerler okları hazırlayın balonu patlatacağız chimei: görüşürüz çocuklar(balonun tepesindeki çelik kısım ve balonun sepetinin kenarları parlar ve atılan tüm oklar hızla geri seker) lolard: adam bunu da düşünmüş chimei: bunu da düşündüm(balonun sepetinden bir top arabası çıkar ve komutan köşküne top atar) kiri: ağbi kendi köşkünü vurdu lolard: neden acaba köşkün yıkılmasıyla kaleyi güçlendiren ayna, kürk ve çelik yelek nintobalarının etkisi yok olur, ayrıca kale taştan basit bir kaleye dönüşür lolard: inanamıyorum, demek bunun içinmiş kiri: askerler hemen güllenin düştüğü yeri araştırın, bu kaleyi güçlendirmek için her ne kullanıyorsa, az önce onu yok etti teğmen lideri doku naifu gelir doku: irukayla, hari yoroiyi aşağıdaki tüneli kapatmaları için gönderdim görev tamamdır haru: chimei tensai kaçtı ama hem kaleyi ele geçirdik hem de düşmanın gücü hakkında pek çok bilgi edindik, ayrıca tünel de kapatıldı lolard: doğru diyorsun, neyse ben köşkün oraya gideyim, bakalım bu chimei tensai neyi yok etmiş kiri: bende geliyorum köşke gelirler asker: efendim, tahtın altında şöyle bir makine bulduk lolard: (makineye bakar) basit dikdörtgen bir makine, kesin bunun bazı parçalarına nintoba eklidir ama her kalesine bu kadar nintoba mı harcıyor kiri: belki başka bir numarası vardır lolard: belki, eğer öyleyse onunla bir sonraki karşılaşmamızda kesin soracağım, zaten adam yaptıklarını anlatıp onlarla övünmeyi seviyor, kesin bize anlatır kiri: neyse, madem görev bitti geri dönelim ağbi lolard: hadi dönelim doku naifunun ve kiironun gurubu beraber geri dönmeye hazırlanırlar kiri: (kiiro ve reni görür) siz neredeydiniz, ben sizi hiç savaşta göremedim kiiro: biz okçuların başındaydık kiri: ha, demek o yüzden karşılaşmadık kiiro: hadi yola koyulalım kiri: tamam hadi guruplar 2 haftaya ülkelerine geri döner Bölüm 18 kiri: selam baba, biz geldik moku: hoş geldiniz, görev nasıl geçti kiri: chimei tensai kaçtı moku: demek öyle, peki hakkında bir şeyler öğrenebildiniz mi kiri: evet, adam ölümsüz gibi bir şey moku: ölümsüz mü kiri: icat ettiği zırhı sayesinde ona değen her şey iki kat güçle geri dönüyor ve 3 kat güçlü ışını fırlatabilen bir kılıcı var, askerleri bile çok güçlü moku: demek öyle, efsaneler gerçek galiba kiri: efsaneyi bilmem ama mucit köyü lideri mashinin yakın dostunun o olduğuna eminim moku: demek öyle kiri: ayrıca baba, görevde kaleden içeri girmemizi sağladığımız ve chimei tensaiyi savaşı terk etmeye zorladığımız için bize 2 şer nintoba verilecekti ama zaten ağbim lolarda nintoba verilmediği için sadece bana verildi, ödülü tek ben aldığım için rica ettim bana 3 nintoba verdiler, çünkü lolard ağbimin bir planı var ve bunun için benim çelik nintobasına sahip olmam gerekiyor moku: öyleyse 3 tane toprak nintobası alıp birleştirip çelik yapacaksın, sonrada içeceksin kiri: evet knight: (içeri girer) hoş geldiniz kiri-sama kiri: hoş bulduk knight nasılsın knight: iyidir efendim, asıl sizi sormalı kiri: teşekkürler bende iyiyim(ayağa kalkar) hadi knight vakit geç oldu, biz odamıza çıkalım knight: nasıl isterseniz efendim kiri: ha baba, bu arada ağbim lolard seninle bir şey konuşmak istiyormuş(knightla birlikte yukarıya çıkarlar) moku: öylemi lolard lolard: (oturur) evet baba, sanırım yakın zamanda yine kiiro amcam bize ders verecek moku: evet, haftaya ders verecek lolard: işte ben o dersten sonrası için bir şeyler düşündüm moku: nedir lolard: son zamanlarda şövalyeler moralimi çok bozmaya başladı, gerek çark gerekse asit şövalyeleri ve 1000 lideri ve korgeneralleri son derece başımıza bela oldular, bende şövalye krallığına bizimle artık uğraşmamaları gerektiğini, bizi asla yenemeyeceklerini ve gerekirse onları hızlıca yok edebileceğimizi göstermek için, şövalye topraklarına büyük bir sefer düşünüyorum, kor general toxic kishiyle savaşabilmeyi umuyorum yaklaşık 12000 kişilik bir ordu gerekecek, savaşa bizim gurubun yanında diğer gurupta katılacak, tabi ki teğmen lideri doku naifu ve amcam 1000başı kiiro da savaşa katılacak moku: peki orduyu kim yönetecek lolard: orduyu teğmen lideri doku naifu, ben ve kardeşim kiri yönetecek moku: peki, nasıl bir savaş stratejisi düşünüyorsun lolard: toxic kishi bir kor general olduğuna göre, kalesi şövalye krallığının orta halkasında, gelişmiş, 6000 kişilik bir kale olacaktır, ama oraya varabilmek için önümüze en az 4 farklı kale çıkacak, onun için ordunun çok iyi hazırlanması gerekiyor, teçhizat, erzak, atlar, seyyar revir, doktorlar, tıbbi malzemeler, seyyar tamir ve demirci atölyeleri gibi pek çok şeyin eksiksiz olması gerekiyor, çünkü hızlı bir şekilde kaleleri ele geçirip asıl kaleye varmamız ve o kaleyi de almamız gerekiyor moku: gerçekten çok büyük bir sefer düşünüyorsun lolard: evet, peki bu hazırlıklar ne kadar sürer moku: tahmini 2 ay kadar sürer lolard: neyse, zaten 5 aydır durmadan görev yapıyoruz, 2 ay dinlenmiş oluruz, çünkü zaten bu planladığım sefer muhtemelen 4 ya da 5 ay sürer moku: tamam öyleyse, ben emir vereyim hazırlıklar hemen başlasın lolard: teşekkürler, neyse ben odama çıkıyorum moku: tamam lolard odasına çıkar, herkes yatar 1 hafta sonra kiironun dersi için gurup sınıfta toplanır kiiro: merhaba çocuklar, bugün size nintobaların kullanımlarıyla ilgili bir ders anlatacağım, nintobalar genelde 3 e ayrılır, birincisi hepimizin bildiği normal nintobalar, ikincisi nadir nintobalar dünyada sadece 1 tane olabilen ve sahibi ölse de yapılamayan nintobalar, genel olarak normal nintobalardan çok daha güçlüdürler ve son olarak ikincil nintobalar, nintoba eklenmiş bir şeye eklenebilen nintobalar, ayrıca bir nesneye istediğin kadar ikincil nintoba ekleyebilirsin, bir sınırı yoktur, bu ikincil nintobalar şunlardır, hedef, tarama, lastik ve çelik yelek nintobası, bunların nasıl yapıldığını askeri kitapçıktan bulabilirsiniz, neyse şimdi ne işe yaradıklarına geçelim, hedef ve tarama nintobalarını az çok hepiniz biliyorsunuz en çok kullanılan nintobalardır, özellikle makineler ve icatlarda çok kullanılırlar, tarama nintobası çeşitli şeyleri tarayarak o şey hakkındaki bilgileri başka bir şeye aktarır, hedef nintobası ise nesneleri sahibinin emrettiği şekilde hareket ettirtmeye yarar, eğer eldivene, ayakkabıya falan ekli değil de bir makinenin parçasına ekliyse o emir değiştirilemez, bu yüzden o emri değiştirmek için tarama nintobası kullanılır, tarama nintobası bilgileri tarar ve ona göre hedef nintobasına emir verir, şimdi geçelim diğerlerine, lastik nintobası eklendiği şeye istendiği zaman elastikleşme yeteneği kazandırır, bu sayede çelik kadar sert ve lastik kadar esnek şeyler yapılabilir, ayrıca lastik ekli nesne çekilerek epeyi uzatılabilir, hatta hedef ve tarama nintobalarıyla otomatik olarak uzatılıp hareket ettirilebilir, ayrıca nesneye elastiklik kazandırdığı için nesne ezici saldırılara karşı da dayanıklı olur, şimdi geçelim çelik yelek nintobasına bu en basit nintobalardan biridir, çünkü yaptığı şey çok basit, eklendiği nesnenin dayanıklılığını ve gücünü 4 kat arttırır, buraya kadar anlamayan var mı lolard: sanırım yok kiiro: iyi öyleyse, bu günlük benden bu kadar dağılabilirsiniz herkes dağılır, lolard 2 ay sonrası için antrenman yapmaya gider, kiri ise knight ve renle beraber dışarıda takılıyordur kiri: knight, sana bir şey sorabilir miyim knight: nedir efendim kiri: âşık olmak nasıl bir şey knight: âşık olmak mı(hafif kızarır) ee şey yani böyle bir kişiye karşı içinde böyle sevgi duymak, onunla olmak istemek, ee böyle nasıl desem kiri: kardeş sevgisi gibi mi knight: hayır, hayır öyle değil kiri: arkadaşlık, dostluk gibi bir şey mi knight: hayır onlardan daha fazla bir sevgiyle, ona ilgi duymak gibi ren: (atılır) azmak gibi mi knight: (kızarır) hayır, hayır anlamıyorsunuz, böyle huzuru onunla bulacağını düşünmek gibi kiri: buldum barış antlaşması imzalamak knight: efendim bence bu işi zamana bırakın, ileride öğrenirsiniz zaten kiri: ren, beklide knight haklıdır, sanırım biz bunları anlamak için biraz fazla taş kalpliyiz ren: Ninja olduğumuz içindir kiri: neyse, hadi bir şeyler yiyelim, knight senin annenle baban aynı ülkeden değil mi knight: evet, çünkü zaten ben Nintobadan önce 4 te doğdum, annem de babam da İsveçtir kiri: peki hiç içli köfte ya da çiğ köfte yedin mi knight: hayır kiri: o zaman hadi lokantaya gidiyoruz, ren sen de yemekte bize katılırsın herhalde ren: tabi ki katılırım kiri: hadi gidelim hep beraber Türk lokantalarından birine giderler, akşama doğru herkes yataklarına geçer Bölüm 19 haftalarca süren antrenmanlar ve hazırlıklar sonunda, 2 ay bitmiş ve ordu büyük bir gururla sefere çıkmıştır kiri: ağbi bu güzergâhta devam edersek karşımıza 4 kale çıkacakmış galiba, doğrumu lolard: doğrudur kiri: ya içlerinden biri chimei tensainin kalesi olursa lolard: yine bir önceki savaş gibi alttan geçeriz kiri: peki chimei tensaiyi, bu sefer yenebilecek miyiz lolard: chimei tensainin bir sürü kalesi var, illa bizim gideceğimiz kalede olacak değil ya kiri: ama ya kalede olursa lolard: bir önceki seferki gibi savaşırız, nasıl olsa bu sefer çelik nintoban da var değil mi kiri: evet lolard: o zaman sorun yok kiri: peki şövalye krallığında çark şövalyeleri ve asit birliği dışında başka birliklerde var mı lolard: savaş için hazırlık yaparken bunları araştırmıştım, şövalye krallığında 5 tane birlik varmış, birincisi 1000 başı lideri chimei tensainin çark şövalyeleri birliği, ikincisi kor general toxic kishinin asit birliği, üçüncüsü kor general hagane kishi(japonca çelik şövalye demek)nin çelik birliği, dördüncüsü or general lili(antik dilde orman demek)nin orman şövalyeleri birliği, sonuncusu da or general tsubasa(japonca kanat demek)nın kanat şövalyeleri birliği, içlerinden en az karşılaşma şansımızın olduğu birlik çelik birliği, çünkü onlar başkentte kralın özel korumalığını yapıyorlar ve sadece ara sıra sefere çıkıyorlar kiri: peki biz seferdeki bir şövalye ordusuyla karşılaşamaz mıyız lolard: bizi görünce yollarını değiştirirler, çünkü 12000 kişiyiz, or generallerin bile 25000 kişilik ordusu var, yani ancak bir or general bize saldırabilir, o da çok küçük bir şans, diğer şekilde kimse bize kolay kolay saldıramaz kiri: demek öyle, ya o değil de az önce fark ettim, her birliğe komutanının ismine benzer bir isim vermişler lolard: birliğin ismini komutan seçiyor, kendine göre bir isim seçer herhalde kiri: ha demek ondan, peki birlikleri sayarken or generalleri de saydın, or general 4 büyük rütbeden değil mi lolard: evet 4 büyük rütbenin içinde kral hariç en önemlisi, kralın %75 yetkisine sahipler, inşallah bizde ileride or general oluruz kiri: inşallah lolard: ama 4 büyük rütbenin her birinden sadece 1 kişi olabilirken or generalden 2 tane olabilir, yani ileride ikimizde or general olabiliriz kiri: evet akşam olmuş, ordu durmuştur lolard: burada kamp kuracağız galiba, hadi erkenden yatalım, daha gidecek çok yolumuz var kiri: doğru diyorsun ordu orada kamp kurar ve ertesi sabah erkenden yola çıkar, 2 hafta içinde çelikten bir kale ile karşılaşırlar kiri: burası kesin chimei tensainindir lolard: evet kiri: o zaman ben hemen toprak ayakkabılarımla tünel açmaya başlayayım lolard: tamam kiri: (topraktan içeri girer sonrada çıkar) ağbi çok büyük bir sorun var lolard: ne oldu kiri: bu kalenin tabanı da çelikten, yani tünel kazarak içeri giremeyiz lolard: (biraz düşünür) buldum, nasıl olsa koskoca orduda düşündüğüm nintobaya sahip birileri vardır (orduya bağırır) eldivenine geçit kapısı nintobası ekli biri var mı bir asker gelir asker: bende var efendim lolard: tamam, şimdi sen ellerinde geçit kapısı aç asker: (ellerinde geçit kapısı açar) tamam efendim lolard: kiri sende ellerini o geçit kapısına sok, nintobaların ürettikleri 15 dk dayanır, 14 dk boyu çelikten bir küre üret, bende o sırada o topu fırlatabileceğimiz, önceden hazırladığım mancınığı kuracağım kiri: tamam lolard bir sopayı yere diker, sonrada ucuna tahta bir silindirle çevirme kolu monteler, sonrada silindirin bir kenarına ip bağlar ve ipin ucuna da ufak bir taş böylece çevirme kolu çevrildikçe silindir ve ona dış bağlı olan taşlı ip döner, bu sayede taşı çok hızlı bir şekilde döndürürler lolard: askerler, biriniz şunu durmadan döndürsün asker: emredersiniz efendim(kolu döndürmeye başlar) lolard: (diğer askere döner) asker şu dönen taşa kilitlen 14 dk dolmak üzere, benim emrimle geçit kapısının içindeki o devasa çelik topu o taşa ışınlayacaksın asker: tamam efendim lolard: (taş tam gökyüzüne karşı 90 derece olmak üzereyken) şimdi!!! asker çelik topu taşa ışınlar, taş çelik topun içinde kalır ve ip bu ağırlığı kaldıramayarak kopar, daha önceden kazandığı hızla çelik top kalenin kapısına doğru yol almaya başlar ve büyük bir güç ile kapıya çakılır kapı içeriye doğru iyice yamulur lolard: kiri, bundan sonrası bize kalmış, kapıyı yumruklarımızla kırmalıyız kiri: (kendini kalın çelikten bir zırhla ve çivili eldivenlerle donatır) tamam ağbi ard arda 5-6 darbeden sonra kapı kırılır ve ordu hızla içeri girer lolard: hadi, kalede 4000 kişi var biz onların 3 katıyız kiri: ağbi chimei tensai kalede mi, ona bakalım lolard: haklısın hızla komutanın köşküne giderler, lolard birkaç vuruşla kapıyı kırar ve içeri girer, içeride bir çark şövalesi oturmaktadır lolard: çok şükür ki chimei tensai kalede değil kiri: bu adamı ben alırım şövalye: (parmaklarından ışın atar ve kiriyi tam kalbinden vurur) beni hafife aldınız kiri: (yarayı çelikten damarlarla ve etlerle kapatır) asıl sen bizi hafife alıyorsun(elinde çelik Ninja yıldızı oluşturup atmaya başlar) şövalye: (Ninja yıldızlarını kalkanıyla geri püskürtmeye başlar) işe yaramaz(kalkanıyla saldırmaya kalkar) kiri ağzından yavaşça çelik tozu üfler ve üflediği yerler çelik olur, kalkan onları 2 kat hızla geri püskürtse de üflenen şey toz olduğu için süzülerek geri kalkana konar ve kalkanın ışık saçan yerleri çelikle kaplanıp çalışamaz hale gelir, artık kalkan hiçbir şeyi geri püskürtemez ve kiri birkaç darbede adamı öldürür kiri: bu tamamdır lolard: sanırım kale bizim, düşmanların hepsi bitmiş bile kiri: haber yollayalım da kaleyi devralmak için hazırlanan 6000 kişilik ordu gelsin kaleyi devralsın sonrada ondan 4000, 2000 falan diğer kalelere aktarırız lolard: haklısın, o kadar ele geçirdik boşa gitmesin, hatta haber ver de ekstra 4000 kişi daha hazırlayıp yollasınlar, çünkü en sondakiyle beraber 5 kaleye 6000 kişi yetmez, o 4000 kişi en baştakileri korur, diğer 6000 bin kişiyi, daha içteki kalelere doğru hareket ettiririz kiri: tamam, ben hemen haber yollayayım lolard: tamam, bu geceyi burada geçireceğiz herhalde kiri: hem kamp kurma derdi de olmaz, yarın sabahtan yola çıkarız ordu o gece orada konaklar Bölüm 20 ertesi gün erkenden yola koyulurlar kiri: ağbi bu şövalye toprakları ne kadar güzel değil mi çimler, çiçekler, ormanlar, nehirler, göller bizim ülke tamamen simsiyah lolard: ama bizim ülkede çok ilginç, bütün ülke siyah kumdan oluşma ama kum ıslanıp çamur olamıyor, bazı yerlerde meyve suyuna benzer parlak sarı su kaynakları var ve hiç bitmiyorlar, ağaçların yaprakları koyu mavi ve parlak sarı renklerde, ayrıca ağaçlar siyah renkte ve onlardan üretilen siyah odunlar normalden 4 kat daha dayanıklı ve güçlü, hem bizim ülkede koparılan çiçekler ve kesilen ağaçlar kendiliğinden tekrar oluşuyor, hem çiçek demişken hiçbir ülkede olmayan kara extol çiçeğimiz ve moril meyvemiz var, ülkemizin sırları hala çözülemedi ve bence biz böyle ilginç bir krallıkta olduğumuz için çok şanslıyız kiri: haklısın, ama şövalye krallığının da tam huzur bulmalık manzarası var, insan rahatlıyor be lolard: ben ondan çok nintobanın ve onun dünyaya getirdiği garipliklerin arka planını merak ediyorum, bu kadar düzenli gariplikler, sanki arkasında birileri varmış gibi kiri: ben o kadar da heyecanlı değilim, zaten bu nintobaların nereden geldiği er geç ortaya çıkacaktır lolard: neyse, biz sıradaki kaleye biran önce varmaya bakalım kiri: haklısın gidelim ordu 2 hafta içinde başka bir kalenin karşısına gelir, bu kale normal taştan bir kaledir lolard: askerler bu kale çelikten değil kiriyle ben kapıyı kıracağız, hızla içeri girin kiri: ben başlıyorum ağbi lolard: geldim, geldim hadi kırak şu kapıyı kiri ve lolard birkaç darbede kapıyı kırarlar, ardından askerler içeriye girmeye başlarlar, birkaç ufak çarpışmadan sonra kiri ve lolard komutan köşküne girerler, içeride normalden en az 10 cm daha kalın zırhları olan bir şövalye oturuyordur lolard: yoksa bu bir çelik birlik şövalyesi mi kiri: sanırım öyle, ama bunlar hani kralı koruyordu lolard: bilemiyorum şövalye: kralın özel muhafızlarıyız ama diğer zamanlar, ya hep birlikte seferdeyiz, ya da kendi başımızayız ve siz benim kaleme saldırdınız şövalye görüntüsünden beklenmeyen bir çeviklikle yandaki devasa çift taraflı savaş baltasını kapar ve kiriye kaburga bölgesinden geçirir, fakat kiri kendini çelikten zırhla kaplayarak saldırıyı savuşturur kiri: çok üzgünüm ama bizim elimizden pek kişi kurtulamaz şövalye: benden de pek kişi kurtulamaz ama sizin ordu benimkinin 2 katı(baltasını kendisiyle beraber döndürmeye başlar ve önüne gelen her şeyi ikiye böler) lolard: geçen seferkini sen öldürdün, o zaman bu da benim(havada iki takla atar ve tam şövalyenin kafasına hızla bir dönen tekme çakar, şövalyenin kaskı kırılır) normal bir şövalye olsaydı şimdiye kafası parçalanmıştı şövalye: (baltayı hızla lolardın kafasına geçirir fakat balta çatlar, lolarda bir şey olmaz) bu da ne lolard: (şövalyenin kafasına bir yumruk geçirir ve öldürür) iş bitmiştir, bakalım ordu kaleyi ele geçirmiş mi, hala düşman kaldıysa onlara biraz yardım edelim kiri: tamam hadi gidelim dışarıda savaş hemen hemen bitmiştir, lolardla kirinin yardımlarıyla, birkaç dk da kale ele geçirilmiştir kiri: haber yolladım ağbi, diğer hazırlanan 4000 kişiyi ilk ele geçirdiğimiz kaleye, ilk kaledeki 6000 kişinin de 4000 ini bu kaleye yollamalarını söyledim lolard: iyi etmişsin, bu gece burada kalır yarın erkenden yola çıkarız, askerlerimizden şimdiye kadar 1200 kişi öldü, 10800 kişilik orduyla 3 kale daha ele geçirmemiz gerekiyor kiri: 2 kaleyi hallederiz de, sondaki kale sanki biraz zorlayacakmış gibi lolard: bakarız, hele oraya kadar gelekte kiri: doğru diyorsun, orada hepimizi ilginç olaylar bekliyor olacak lolard: niye ki kiri: (sırıtır) aklımda birkaç ilginç plan var da lolard: orduyu tehlikeye atmada, ne yaparsan yap kiri: tamam, ben gidip dinleneyim(gider) lolard: nedir bunu bu kadar mutlu eden acaba, neyse sanırım ileride öğreneceğim ertesi gün ordu tekrar yola çıkar, fakat 12 günden sonra etrafta artık yeşil çimenler değil kuru otlar vardır kiri: ağbi bu doğal bir şey değil, sanki kasıtlı olarak kalenin etrafındaki otları kurutmuşlar gibi lolard: doğru söylüyorsun, bir kale savunmasında kuru ot tek bir şeye yarayabilir kiri: yakmak lolard: demek ki kaleden ateşli ok falan atıp, bunları tutuşturacaklar kiri: ama bunu sadece kuru otlarla yapamazlar lolard: petrol kullanmaları gerekecek kiri: acaba bir yerlerde petrol fışkırtacak makineler ya da adamlar mı var lolard: buldum, kaleye 20 dk mesafe kalınca bir tepenin etrafını taşlarla çeviririz, sonra petrol nintobasıyla petrole bular yakarız, bu sayede taş çemberin içinde kuru ot kalmaz ve ordu orada bekleyebilir, sonra amcam kiiroyla beraber bizim gurup ve teğmen lideri doku naifuyla beraber diğer gurup toplanırız, toplam 8 kişi etti, biz kaleye saldırırız orduda kaleye ok atışı yaparak bize destek olur, sonra onlar otları yakmaya kalkışır ama ordu otsuz yerde olduğu için onlara bir şey olmaz, bizde başımızın çaresine bakarız, sonra biz geri çekilir orduyla buluşuruz ve orduyla beraber asıl saldırıya geçeriz kiri: çok harika bir fikir ağbi, umarım başarılı oluruz lolard: bakalım ne olacak kaleye 20 dk kala aynen lolardın planındaki gibi otları yakarlar ve yakılan alana orduyu yerleştirirler, sonrada 8 kişilik gurup kaleye doğru yola çıkar, onlar kaleye yaklaşınca kaleden garip top arabaları çıkar ve dönerek etrafa petrol saçmaya başlarlar lolard: dikkatli olun, petrol size gelmesin ren: (yol boyu konsantre olmuştur 2 cm kalınlığında 1 metre yarıçapında çelikten bir kalkan oluşturur ve petrolleri engeller) ben hallederim ama birinin de zemini yanmayan bir şeyle kaplaması gerekiyor kiri: (yerdeki otların üstüne 15 cm kayadan bir tabaka örter) tamamdır kaleden ateşli bir ok atılır ve otların hepsi tutuşur, fakat 8 kişilik gurup kayanın üzerinde olduğu için tutuşmazlar, otarın tamamı yandığında, kiri orduya işaret verir ve ordu kaleye doğru hareket etmeye başlar haru: o sırada bizde kaleyi oyalayalım(kapıya ok atar ve kapıdan kocaman bir sakura ağacı çıkar) kiri: (ateş üfleyerek ağacı ve kapıyı yakar) işte böyle kapı yanıp kömür olunca tek darbede kırılır ve içinden askerler hızla dışarı çıkarlar ren elindeki dev kalkanı askerlere doğru fırlatır ve haru da onun tam arkasına bir ok atar ve yerden bir sakura ağacı çıkarak kalkanı arkadan askerlere doğru iter, böylece askerler tekrar kaleye girmek zorunda kalırlar, bir yandan da Ninja ordusu geliyordur ayrıca oklar atarak şövalyeleri geri tutuyorlardır, ordu iyice yaklaşınca 8 kişi kaleden içeri girerler ve savaşmaya başlarlar, teğmen lideri doku naifu hiç darbe almadan şövalyeleri ard arda öldürüyordur, aynı şekilde hari yoroi de hızlıca elindeki kaplan pençesiyle(kaplan pençesi, eldivenin üstüne takılan uzun bıçaklar namı değer, tekagi) şövalyeleri bir bir şişliyordur, iruka ise aynen zamanında lolarda anlattığı gibi bir anda şövalyelerin içine dalıyor, sonra bir anda hepsini yerden yere vuruyordur, haru oklar atarak ren ise oluşturduğu katanasıyla düşmanları bir bir öldürüyorlardır, kiiro onları koruyor, kiri ve lolard da ordu girebilsin diye kapıyı tutuyorlardır 2-3 dk içinde ordu içeri girer ve fazla uzun sürmeyen bir savaş sonrası kale ele geçirilir kiri: planın harika işledi ağbi lolard: evet peki şimdi askerleri nasıl konumlandıralım kiri: ikinci kaledeki 4000 askeri buraya alalım birinci kaleye diğer 4000 kişi varmıştır, şimdi birinci kalede 6000 kişi var demektir oradaki 4000 askeri ikinci kaleye alalım, böylece birinci kalede 2000 ikinci ve üçüncü kalede 4000 asker olur lolard: tamam o zaman, ben haberi yollayayım, sonrada yatarız kiri: tamam, sen haberi yolla ben yatmaya gidiyorum(gider) lolard: son iki kale kaldı, (iç çeker) neyse hayırlısı ordu o geceyi orada geçirir Bölüm 21 ertesi gün tekrar yola çıkarlar ren: (atıyla kirinin atına yanaşır ve kulağına fısıldar) şu anda hazır sayılır, bu kale ele geçirilince mi göstereceksin kiri: (fısıldayarak) evet, bu kale ele geçirildiği gece hazırla ve yanıma getir ren: tamam (hızlanarak ordunun ön taraflarına geçer) lolard: ne oldu, sana ne söyledi kiri: önemli bir şey değil, zaten önümüzdeki kaleyi ele geçirince sen de göreceksin, sana daha önce bahsettiğim ilginç olaylarla ilgili lolard: umarım ne yaptığını biliyorsundur kiri: (sırıtarak) tabi ki biliyorum, sen hiç endişelenme lolard: bakalım neler olacak 2 hafta gittikten sonra kaleye varırlar lolard: askerler, kapı kırılınca içeri girmeyin, önce okçularımız bütün oklarını direk içeriye atacak, sonra okçular arkalarını kollarken yakın dövüşle savaşanlar içeri girecek anlaşıldı mı askerler: anlaşıldı lolard: öyleyse ileri!!! Kiri ve lolard kapıyı kırarlar, şövalye askerleri içerde savunma pozisyonunda bunları bekliyorlardır, fakat Ninjaların içeri girmediklerini görünce saldırmak için dışarı çıkmaya kalkarlar, işte o sırada Ninja okçuları bütün oklarını şövalyelerin üzerine boşaltır, ardından diğer Ninjalar da içeri girmeye başlar, fakat bir terslik olur, şövalyeler normalde dışarıya dökülen kızgın yağ kazanlarını 180 derece döndürüp tam kapının ağzındaki Ninjaların üstüne boşaltırlar ve pek çok Ninja kızararak can verir lolard: kiri, sen surlardaki askerleri temizleyebilir misin, bende komutan köşküne gideceğim kiri: nasıl istersen(merdivenlerden surlara çıkar ve ağzından ateşle çeliği birleştirerek sıcak çelikler fırlatmaya başlar) lolard komutan köşkünün kapısını kırar ve içeri girer, içeride kimse yoktur, o sırada lolardın üzerinde bulunduğu taban bir anda yok olur ve lolard aşağıdaki sıvı betonun içine düşer, sonra bir adam kaskındaki buz nintobasını kullanarak azot üfler ve betonu hızlıca dondurur, lolard dev bir beton bloğunun içinde hapis kalır şövalye: bunu beklemiyordun sanırım, ama diğer kaleleri nasıl bir bir ele geçirdiğinizi duymuyor değiliz, bende bir oyun hazırlayayım dedim lolard: (elmasa dönüşüp betonu kırar ve çıkar) bunlar beni durduramaz şövalye: nasıl olur lolard: (tek yumrukta adamın kafasını parçalar) ama iyi tuzakmış kiri surları temizlemiş, lolard da komutanı öldürmüştür, kale kısa sürede ele geçirilir kiri: lolard, şimdi askerleri nasıl konumlandırmalıyız sence lolard: bir dakika hele bir düşüneyim, şimdi ilk üç kalenin her birine 2000 kişi bıraksak geriye 4000 kişi kalır, onları da dördüncü kaleye alırız kiri: iyi fikir zaten asıl önemli olan bir arkamızdaki kale, çünkü bize arkadan saldıracak bir ordunun önce o kaleyi ele geçirmesi gerekiyor lolard: tamam o zaman, ben haber vereyim de hemen askerleri yönlendirsinler kiri: bu arada sana söylediğim sürprizi gösterme vakti geldi lolard: sürpriz dediğin, son kale savaşında yaşanacak ilginç olaylar değil mi kiri: evet, ama şimdi sana göstereceğim o olaylara sebep olacak şey lolard: nedir o knight yanlarına gelir knight: hazırım efendim lolard: knightın burada ne işi var kiri: sürpriz!!! lolard: kiri bana bunu açıkla, knight neden burada kiri: gerek orduyu korumak için, gerekse nişanlısı yorunun Ninja topraklarına yalnız gitmesine izin veren korgeneral toxic kişiden intikam almak için, toxic kishiyle savaşmak istediğini ve onu yenmek için bir planı olduğunu söyledi, bende izin verdim lolard: bu bir Ninja ordusu, oysa bir şövalye kiri: toxic kishiyi yenmemize yardım edecekse, samuray bile olsa kabulüm lolard: ama kiri kiri: yeter ağbi, seni daha fazla dinlemek istemiyorum, ben çoktan kararımı verdim lolard: nasıl isterseniz kiri-sama kiri gider knight: neden siz daha büyük olmanıza rağmen kiriye efendim diye hitap edip onun her dediğini kabul ediyorsunuz lolard: babam bizi hiçbir kurala bağlı olmadan yetiştirdi, bizim için bu dünyada her şey serbest, onun tek istediği, kurala uyanlar değil kural koyanlar olmamızdı çünkü gerçek krallar kural koyanlardır, eğer ben kiriye bağırıp bunu yapmasına izin vermediğimi söyleseydim, o kesinlikle bana itiraz etmezdi, fakat bu onu sınırlandırmam ve onun kendine olan özgüvenini azaltmam demektir, ben onun ileride gerçek bir yönetici olmasını istiyorum, ayrıca biliyorum ki kiri çok zeki ve bilgili bir insan, o asla gelişigüzel karar vermez knight: öyleyse savaşa benim de katılmama izin veriyorsunuz lolard: evet veriyorum ama planın nedir bir anlat bakalım knight: ben zengin ve soylu bir ailenin kızıyım, askerler arasında sıkı dostlarım var, toxic kishiyi yenmek için onlardan yardım alacağım, bana bu görev için 12 tane nintoba verildi, toxic kishi gibi asit kullanan birini yenebilmek için en iyi nintoba lav nintobasıdır, kılıcıma, kalkanıma, kaskıma, zırhıma, eldivenlerime ve ayakkabılarıma lav nintobası ekledim ve içerdeki adamlarım da aynı şekilde lav nintobaları kuşandılar, bunlarla onu yenmeyi düşünüyoruz lolard: iyi düşünmüşsünüz, umarım planın başarılı olur, neyse bu gece burada kalalım, yarın da kalan 7600 askerimizle son seferimiz için yola çıkalım knight: öyleyse ben dinlenmeye geçiyorum lolard: tamam gidebilirsin knight: teşekkürler(gider) ertesi gün ordu yola çıkar, o sırada toxic kishinin kalesinde şövalye: hoş geldiniz efendim toxic: haberi alır almaz geldim, demek büyük bir Ninja ordusu hızla kaleleri ele geçirip buraya geliyormuş şövalye: evet efendim, tahmini 1 ya da 2 haftaya burada olurlar toxic: demek öyle, peki bütün asit birliği kaleye geldi mi şövalye: evet efendim, hepsi geldiler kışlada sizi bekliyorlar toxic: öyleyse savaş için tuzakları hazırlayın şövalye: emredersiniz toxic: (kaşlarını çatarak ufka bakar) bakalım mucit köyündeki çocuklar, söyledikleri kadar yetenekliler mi Ninja ordusu 2 hafta içerisinde toxic kishinin kalesine varır, doku naifu son savaş için orduya sesleniyordur doku: ey Ninja krallığının cesur askerleri, hep beraber tam 2.5 aydır seferdeyiz ve tam 4400 arkadaşımızı bu seferde kaybettik, ama sonunda asıl hedefimize yani bu kaleye ulaştık, bu kaleyi almamız Ninja krallığı için çok önemli, çünkü hem şövalye krallığının korgeneralini yenmiş, hem 5 tane kale ele geçirmiş, hem de 2.5 ayda şövalye krallığının orta halkasının yarısına kadar dik bir şekilde geçmiş olacağız ve bunun şövalye krallığına gerçekten büyük bir gözdağı olmasını umuyoruz, şimdi ilerleyin ve kaleyi ele geçirene kadarda geri dönmeyin askerler: (kaleye doğru hücuma geçerler) heeey!!! lolard: kiri, dikkatli ol kalede tuzaklar olabilir kiri: (yerden yavaşça dışarı çıkan asitleri gösterir) bunun gibi mi lolard: (elmasa dönüşür) sanırım evet, askerler, lav nintobası sahipleri asitleri engellemek için nintobalarını kullansın askerler asitleri lavlarla kapatırlar, lavlar soğur ve kayaya dönüşür, asit kayayı eritemeyeceği için girişteki tuzak engellenmiş, olur iruka kalenin giriş kapısını dondurur hari yoroi de parçalar böylece askerler içeri girmeye başlar, fakat girişte mevzilenmiş asit birliği orduyu yararak dışarı çıkmayı başarır ve ard arda Ninjaları öldürmeye başlar lolard: kiri sen knightla beraber yukarı çıkmaya çalış, bunlar asit birliği, asit elmasa hiçbir şey yapamaz ben bunları hallederim kiri: tamam, askerleri olabildiğince yukarı yollamaya çalış lolard: nasıl istersen kiri: knightla birlikte savaşarak yukarı çıkmaya başlarlar lolard asit birliği şövalyeleriyle savaşmaya başlar şövalye: (asitli kılıcıyla lolarda vurur fakat lolarda işlemez) nasıl olur lolard: hepiniz aynısınız(tek yumrukta adamı indirir) lolard birkaç asit birliği şövalyesini öldürünce şövalyeler yukarı kata doğru geri çekilmeye başlarlar, Ninja ordusu şövalyeleri hızla yeniyor, şövalyeleri geri çekilmeye zorluyordur toxic: (asit şövalyelerinin bir bir öldüğünü görür) askerlerim, bu düşmanları yenemezsiniz, kaleden kaçın, çünkü size bir şey olursa çok büyük kaybımız olur asit birliği şövalyeleri atlarına atlayıp kaleyi terk ederler, yaklaşık 88 kadarı kurtulmayı başarır kiri: toxic kishi, asit birliğinde gittiğine göre sen tek kaldın, zaten 1600 kişi fazla olan Ninja ordusu senin diğer askerlerini kolayca yenecektir toxic: benle savaşmak, senin için biraz zor olacaktır bence kiri: onun için seninle knight savaşacak toxic: (knightı görür ve oğlunun nişanlısını tanır) demek oğlum seni kaçıramadı knight: ne yazık ki yoruyu öldürmek zorunda kaldım toxic: öldürmek zorunda mı kaldın, o geri zekâlıya o kadar yerine başkasını gönder demiştim(yumruğunu sıkar) neyse boş ver ama madem onu öldürdün o zaman bende seni öldürmeliyim(kılıcını knighta sallar) knight: (ağzından lav kusarak toxic kishiyi geri püskürtür) çok üzgünüm toxic kishi, ama seni nasıl yenebileceğimi biliyorum toxic: demek öyle, öyleyse göster, çünkü beni asla yenemezsin knight: (kılıcını lavla kaplayıp toxic kishinin karnına geçirir) üzgünüm ama yolun sonu toxic kılıçtaki lavın soğumasıyla oluşan kayaları karnından çekip fırlatır, sonra karnında oluşan boşluğu asitler kapatır ve asitler ete dönüşür toxic: (asit adama dönüşür) beni her damlama kadar yok etmeden, asla yenmezsiniz(bir yumrukta knightı yere fırlatır) ve bunu yapmaya hiçbirinizin gücü yetmez knight: yanılıyorsun(ayağa kalkar ve ağzından lav püskürtür, sonrada tüm vücudunu lavla kaplayıp toxic kishiye doğru koşar ve çarparak onu yere yıkar, ardından arkadaki şövalyelere seslenir) şimdi!!! şövalyeler ağızlarından toxic kishiye lav püskürtürler, tamamen kayalarla kaplanıp neredeyse tamamen buharlaşan toxic kishi, knightın son kez lav püskürtmesiyle tamamen ortadan yok olur knight: (arkadaşlarına sarılır) başardık yaşasın!!! kiri: (alkışlar) tebrikler knight o sırada toxic kishi tekrar oluşarak yerden kalkar toxic: bir damlamı bile toprağın altında saklayamayacağımı mı düşündünüz(kendisine ihanet eden şövalyelerin ağzından içeri asidini püskürterek onları oracıkta öldürür) sıra sana geldi knight, bu ihanetin bedenini canınla ödeyeceksin knight: (telaşla etrafına bakınır) olamaz toxic: (ellerini knigthın ellerine kenetler ve ellerinden asit çıkarak knightı eritmeye başlar) şövalye krallığı hainleri asla affetmez, küçük hanım kiri: (el sallar) elveda knight knightın acı dolu çığlıkları arasında toxic knightı bir dakika içerisinde tamamen eritir, ardından kiri elini kayayla kaplayıp toxic kishiye bir yumruk çakar ve onu yere yığar, o sırada lolard yukarı gelmiştir kiri: ve kazanan korgeneral toxic kishi, ama vazgeçmelisin, ağbim tamamen elmastan ve ben kaya oluşturabilirim, ne ben seni öldürebilirim ne de sen beni öldürebilirsin, kaleyi terk et ve başkente geri dön, seninle savaşıp daha fazla askerimin canını tehlikeye atmak istemiyorum toxic: öyle olsun, ben asıl istediğime kavuştum gücünüzü ölçtüm, asit birliğimi savaştan canlı çıkardım ve hainleri öldürdüm, artık gitsem de yenilmiş olmam, nasıl olsa şövalye krallığının içlerinde uzun süre duramazsınız, çok yakında bu kaleleri sizden geri alırlar(kaleden aşağıya atlar ve parçalanır sonra tekrar birleşir ve atına atlayıp başkente doğru yol alır) lolard: hainleri öldürdüm derken ne demek istedi kiri: knightı öldürdü lolard: neden onu kurtarmadın kiri: iki kişinin karşılaşmasına karışılmaz, knight onu yenebileceğini iddia etti, bende ona imkân verdim, fakat knight yenildi, elden bir şey gelmez lolard: adam senin kaç aylık dostunu gözlerinin önünde eritiyor ve sen sadece izliyor musun, hiç mi vicdanın yok kiri: ağbi ben dört şeyi yaparken mutlu olurum savaşırken, sevişirken, yarışırken ve yarışanları izlerken, knight, toxic kishiyi yenebileceğini iddia etti ama yenemedi, bu bir yarıştı ve toxic kishi kazandı, her gün binlerce insan savaşta ölüyor, her ölen için yas tutsaydık savaşmaya vaktimiz olmazdı, biz askeriz ağbi, aciz çocuklar değil lolard: ama senin bu yaptığın çok farklı, büyük savaşta annemiz öldüğünde de hiç üzülmedin kiri: gene mi aynı konu, daha kaç kez söyleyeceğim ağbi biz askeriz ve her ölene üzülecek karar vaktimiz yok, üzüntü ve keder bizi güçsüz kılar lolard: bari sadece sana yardım edenler ve sana değer verenler ölünce biraz üzülseydin kiri: bir yangını başlatmak için bir kıvılcım yeterlidir, eğer annem için üzülürsem bu beni zamanla duygusal ve güçsüz birine çevirir, hem diğer ölülere haksızlık yapmış olurum, ve şunu iyi biliyorum ki olmuş bitmiş bir şey için hayıflanmak ve geçici bir şeye bağlanmak, sadece zayıflık belirtisidir lolard: nasıl istersen öyle olsun, neyse toxic kishi haklı buralarda fazla duramayız, yakında şövalye rütbelileri ard arda akınlar yapıp bu kaleleri bizden alırlar, buralarda durursak bizde kurtulamayız kiri: haklısın, o zaman askerlere söyle kaledeki bütün ganimetleri toplamaya başlasınlar, yarın aynı istikametten geri dönüyoruz, diğer kalelere de haber ver onlarda bütün ganimetleri toplasınlar, biz her kaleye vardıkça o kaledeki askerlerle beraber ganimetleri de yanımıza alır birlikte eve geri döneriz lolard: akıllıca bir fikir, ben haber vereyim de hazırlıklara başlasınlar kiri: tamam, ben renin yanına gidiyorum, biraz dinleneceğim kiri, renin yanına gider, haru yajirushi de lolardın yanına gelir haru: sanki kiriye biraz fazla yüz veriyorsun gibi ha lolard: boş ver, bırak istediğini yapsın, aslında haksız değil, askerlerin içinde en ideal olanı arkadaşları öldüğünde üzülmeyen, düşman öldürdüğünde vicdan azabı çekmeyendir ama işte ben onun kadar mükemmel değilim, benim vicdanım var haru: bence her insanın vicdanlı ve merhametli olması gerekir, bir askerin bile, çünkü vicdan ve merhamet olmadan kişi insanlığını koruyamaz lolard: kiri hariç, o korur, göreceksin birkaç gün sonra tekrar o neşeli, enerjik çocuğa dönüşür, sadece bu savaş stresi biraz gerilmesine neden oldu haru: bence seninde gerilmene neden olmuş, hadi gel hari yoroi ve irukayla beraber bir çay iç, ben senin yerine diğer kalelere haber gönderirim, sonrada size katılırım lolard: teşekkürler Ninja ordusu 2.5 ay içerisinde geldikleri yoldan aynen geri döner ve geri dönerken her bir kaledeki bütün askerleri ve ganimetleri yanına alır, sonunda ordu ülkeye dönmüş ve pek çok ganimet getirmiştir, fakat bu sefer için hazırlanan kale muhafızlarıyla beraber toplam 22000 kişiden sadece 14000 i geri dönebilmiştir, yani savaşmak için hazırlanan 10000 kişiden sadece 4000 i sağ kalmıştır, halkın coşkulu tezahüratları arasında hüzün ve gururla karışık duygularla ordu şehre girer Bölüm 22 kiri ve lolard saraya girerler moku: hoş geldiniz, sanırım sefer başarılı geçti lolard: evet, sanırım şövalyelere büyük bir gözdağı verdik kiri: görevdeki başarılarımdan dolayı bana iki nintoba verdiler, onları birleştirip lav nintobası yapacağım moku: toxic kishiyi yenebildiniz mi kiri: knightın bir planı vardı ama toxic kishi vücudunu aside çevirebiliyormuş, sonuç olarak knight öldü moku: demek öyle, kötü oldu, tam da yarın doğum gününüzdü kiri: ben çoktan unutmuşum, doğru ya, yarın doğum günümüzdü moku: evet, ayrıca eğitiminiz bitti ve yarından itibaren rütbeli birer asker olacaksınız, fakat eğitiminiz bitse de amcanız kiiro yine ara sıra size ders verecek kiri: peki hangi rütbeden başlayacağız moku: 10 başı olarak başlayacaksınız, 10 başı biraz düşük bir rütbe gibi gelebilir ama her şeyi ağırdan almak iyidir, bir anda yüksek bir rütbeye gelirseniz tecrübeniz yetmez 10 başılıktan başlayacak ve tecrübe kazanarak yavaş yavaş gelişeceksiniz, peki söyleyin doğum gününde hediye olarak ne istiyorsunuz kiri: ben 36 tane nintoba istiyorum moku: 36 tane mi biraz fazla değil mi, kiri kiri: pek sayılmaz, aslında sadece 6 temel nintobanın 3. hallerini yapmaya yetecek kadar, çünkü 3. hallerini kullanabilmem için 2. hallerini de kullanmam gerek, 36 nintoba alıyormuşum gibi gelebilir ama bunlar yeni bir element oluşturmadığı için sadece saldırımın alanını biraz arttıracaktır, yani aslında ben, bakalım şu anda karnımda 11 yanımda da 2 nintoba var 36 yı da alırsam, 6 temel nintobanın 3. hallerine kadar yaparım 36 sı gider, kalan 13 te benim doğum günü hediyem olur moku: öyle olsun peki sen lolard, sen ne istiyorsun lolard: ben çok yetenekli bir öğrenci istiyorum, askerliğe yeni başlamış olsun ama inanılmaz birisi olsun, onunla beraber görevlere çıkmak istiyorum moku: iyi fikir, yetenekli bir ninjanın senin gibi bir prensten öğreneceği çok şey olmalı sanırım lolard: bende öyle düşünüyorum moku: öyleyse siz odanıza gidin de biraz dinlenin, ben sizi akşam yemeğine çağırırım lolard: tamam, hadi kiri yukarı çıkalım kiri: tamam geliyorum(yukarı çıkarlar) ertesi gün doğum günü partisi ve yeni yıl kutlaması için büyük salon süslenmiş ve hazırlanmıştı, partiye kiri, lolard, moku, kiiro, ren, haru yajirushi, hari yoroi, iruka, doku naifu, saray hizmetçileri ve saray muhafızları katılmıştı, kiri ve lolard konuşarak büyük salona geliyorlardır lolard: ne kadar şanslıyız, doğum günümüzle nintobanın yağışı yani yılbaşı aynı gün kiri: artık orduya katılıyoruz, zaman ne kadar hızlı geçiyor lolard: işte, acısıyla tatlısıyla 1 yıl bitti, umarım geçen her bir yıl bir önceki yıldan daha iyi olur ---{SON}---
  3. Umut Penceresinden İyi bir zaman olabilirdi ama en kötü zamanlardan biri oldu. Umutların yeşerdiği bir ilkbahar mevsimi olabilirdi ama hayal kırıklıklarının doğduğu bir kış oldu. İnsanlar birbirini sevebilirdi ama sonunda ellerinde kalan sadece nefret oldu. Ya da, belki de sevginin tohumları o zamanlarda bile bir yerlerde saklı kalmıştır. Aslında, Güneş ve Ay'ın düştüğü o gün; insanların elinde kalan tek şey aşk olacaktı... Umut Penceresinden-Kış Üçgeni_Bölüm 1: 12 Aralık 2032, Pazar, Chihiro _Chihiro!.. _Hım… _Chihiro! Bugün Kaoru ile buluşman yok muydu senin? _Ne..? _Ah… _Ah! _Neden daha önce uyandırmadın ki?! _Seni neredeyse 10 defa uyandırdım. _İnsafsız gıcık şey… Merhaba! Ben Yoshioka Chihiro. 16 yaşındayım. Lise birinci sınıf öğrencisiyim. Abimle yaşıyorum. Annem ve babam ben çok küçükken bir kazada ölmüşler. Onları hatırlayamıyorum bile. Bu yüzden aile olarak sadece abim ve ben varız. Bugün günlerden 12 Aralık 2032. İnsanlık 2020’den beri arttırılmış gerçeklik ve ileri düzey teknoloji sayesinde gelişmiş hizmetler alabiliyor. Bir yerlere gitmek için sanal görüntülerimizi kullanabiliyoruz, evimizden hiç çıkmadan istediğimiz şeyleri yapabiliyoruz. Ne istersek. Buna rağmen: İnsanların ruh sağlığının eskisinden daha iyi olduğunu söyleyemeyiz gerçi. Bense böyle bir zamanda bu teknolojiyle beraber: Okulun sınavlarını atlatmaya çalışıyorum… Tipik bir öğrenciyim işte. Ne bekliyorum ki kendimden... Çok eğlenceli bir yaşamım olduğunu söyleyemem. Abim orduda görev yaptığı için sabah ve akşam yemekleri haricinde pek konuşmayız. Zaten beraber yediğimiz akşam yemekleri parmakla sayılır. Abimle ya da başka bir kişiyle de çok önemli hatıralarım yok. Sadece, hiç unutamadığım bir hatıram var; Bu ben 6 yaşındayken olmuştu. Tanegashima’ya NASA’dan bazı araştırmacılar gelmiş ve bir mekiği incelemeye başlamışlardı. Haberlerde görmüştüm. Sanırım sergi benzeri bir şeydi. Abimin anlattığına göre o zaman oraya annem ve babamla gitmişiz ama ben hatırlamıyorum. "Hatırlayamıyorum" desek daha iyi olur. İzlemekten sıkılmış ve binadan çıkıp sahile gitmiştim. Sessizdi. Sadece rüzgarın ve denizin sesi vardı. Huzur bulmuştum. Her ne kadar gökyüzünün sevsem de, o mekik beni ürkütmüştü. yanına yaklaşmak istemeyince de kendimi sahilde bulmuştum tabii. Öyle bir yerin sahile kıyısının olması tesadüf değildi. Benden çok uzakta biri olduğunu görmüş ve durmuştum ama o bana doğru gelmeye başlamıştı. Benim boylarımda biri olduğunu görünce ben de ona yaklaşmaya başladım. _Adın ne? _Chihiro. Sessizlik olmuştu. Korkmuştum. Yabancı birine benziyordu. Sarı saçlar... neredeyse renksiz denecek kadar sarı saçları vardı. Belki de bu yüzden ürkmüştüm. Sonunda adını sorabilmiştim. _Senin adın ne? _Assel. _Nereden geliyorsun? _Bilmiyorum. Sen? Uzak da olsa görünen mekiği işaret etmiştim. _O mekiği incelemek için buraya gelmişiz. Ben burada yaşıyorum. Assel mekiğe boş gözlerle bakıyordu. Daha sonra bana döndü. _O mekik bugün kalkacak ama. _Ne? Kalkmayacak. Onu inceleyecekler. Biz de sergi için buraya geldik. _Kalkacak. _Ne? Bir süre onunla beraber öylece durduk. Sonra o kıyı boyunca yürümeye başladı. Arkasından hafif adımlarla onu izledim. Gürültüyü duyana kadar. Gerçekten mekik kalkıyordu. Ben panik olmuştum. Ne oluyordu? Ben buraya seyretmek için geldiğimiz sanıyordum. O an, Assel bana döndü. _Kolundaki ne? _Bunu bana abim verdi. _Bende de bir tane var. Bana babam bugün verdi. Değişelim mi? Hiç düşünmeden bileklikleri değiştirmiştik. Neden değiştirmiştik? Bu bileklikler bize aitti ve birbirini yeni tanıyan iki çocuk için hiçbir şey ifade etmiyordu. Ama düşünmemiştim o an... İçimden gelmişti sanki... Hissetmiştim sanki... Bir gün tekrar değişeceğimizi o bileklikleri... _Senin ailen nerede? _Babam o mekikle gidiyor. Annem yok, öldü. Yalnızım. _Korkmuyor musun? Neden böyle sormuştum ki? Asıl sorulması gereken belki de neden o mekikte insanların gittiğiydi. Belki her şey çok farklı olurdu. _Hayır. Korkmam için bir sebep yok. Babam ölecek. Bunu hissediyorum. Ama ölümden korkmak için bir sebep yok. Ölümü bu kadar kolay dile getiren başka birini o ana kadar hiç görmemiştim. Babasının öleceğini nereden biliyordu? Bir çocuk neden ölümü düşünüyordu? Neden bakışlarında hayat yoktu? Değiştirdiğimiz bilekliklere bakmıştım. İkimizin de bilekliklerinde adımız yazıyordu. Ben bilekliğimin içine doğum tarihimi de yazmıştım. Doğum günümde verilmişti çünkü. Bir süre orada öylece oturduğumuzu hatırlıyorum. Daha sonra abim yanıma gelmişti, gözü yaşlıydı. Ona ne olduğunu sorduğumda anne ve babamızın artık olmadığını söylemişti.. Ama ben hiçbir şey anlamamıştım. Ne zaman olmuştu bu? Neden? "Olmamak" demekle neyi kastetmişti? O gün benim doğum günümdü. Abimin söylediğine göre öyleydi. Ama bunu kimseye söylememem gerektiği için doğum günümü hep 13 Aralık'ta kutlardık. O günden beri Assel’i bir daha görmedim. Ortaokula geldiğimde, 17 Aralık 2022'de kalkan mekiğe ne olduğunu araştırmıştım ama herhangi bir kaza haberi bulamamıştım. Abime bu konuyu sorduğumda ağzını bıçak açmazdı, hâlâ da öyle. Ebeveynlerimizin gerçekten öldüğünü bile bilmiyorduk, onlara ne olduğunu bilmiyorduk ve sonunda bir daha bu konu hakkında konuşmamaya karar verdik. Zaten bilmenin bir imkânı yok artık. Nasıl olsun ki? Nereye baksam ya bir yasakla karşılaşıyorum ya da abimden azar işitiyorum. Ulaşamıyorum. Geçmiş beni itiyor. Sanki, gelecekte daha önemli şeyler olacak der gibi. Sanki her şeyi biliyor da, beni bu anlaşılmaz olaylar zincirinden dışlıyor gibi. Ama neden? Ben bilekliğin dışlanmış halkasıyım. Çözülemeyen bir düğümün ucundayım... Yaşadığımız dünyanın gökyüzünde bir sis var. Görülemiyor, hissedilemiyor. Ben de bu sis içinde kaybolan bir su damlasıyım. Hayatımın grisinde kaybediyorum kendimi. Ne zaman ailemi ya da hayatımı düşünsem, aklıma renklere benzetmek geliyor olayları. Halbuki ben sadece sesleri renklere benzetirim. Demek ki hayatım da sese benziyor. Ama bu bir melodi mi? Nasıl bir melodi? Yıldızların melodisi gibi mi? Güneş'in melodisi mi? Ay'ın mı? Hayır. Benim melodim bu. Peki benim melodimin rengi gri mi? Hayat benim için gri mi gerçekten? Grinin anlamı nedir ki? O zamandan beri Assel’in bana dediği her şeyi unutmaya çalışıyorum ama bu mümkün değil. Ailem o mekiğin içinde miydi? Şu an yaşıyorlar mı? Neredeler? Ben o gün neden Assel ile tanıştım? Neden bileklikleri değiştirdik? Neden artık Assel yok? Nerede? Bu düşüncelere daldığımda Assel'den nefret ediyorum. Sanki, her şeyin sorumlusu oymuş gibi... Yine de bazen, Assel’i görmek istediğimi düşünüyorum. Yüzünü bile hatırlamıyorum ama öyle bile olsa, eğer bir gün onunla karşılaşırsam, o kişinin Assel olduğunu kesinlikle bileceğim. Bilmekten öte, hissedeceğim. Assel’in bilekliğini halen takıyorum. Umut Penceresinden-Kış Üçgeni_Bölüm 2: 13 Aralık 2032, Pazartesi, Chihiro Pazartesi... Neden? Neden doğum günümde o rüyayı görmek zorundaydım ki? Assel ile karşılaşıyorum; konuşuyoruz, sonra ortadan kayboluyor, ben ağlıyorum ve sesini duyduğum anda uyanıyorum. Klişe... Yani benim için öyle. Sanki sesini duysam, bana her şeyi anlatsa, üzerimden bir yük kalkacakmış gibi. Kesinlikle bir şeyler biliyordu. O zamanki duygusuz bakışlar boşuna değildi. Biliyorum. Ama artık bir anlamı yok. Ben şimdiki hayatıma alıştım. Ve artık ne kadar düşünürsem düşüneyim, Assel'i bir daha göremeyeceğim ve duyamayacağım; muhtemelen. O da eğer yaşıyorsa, şu anki hayatından memnundur herhalde. Benim gibi birini kimsenin özleyeceğini de sanmıyorum. Özlenecek bir şey de yok ortada. Ama bunlar, doğum günümde düşüneceğim şeyler değildi. 13 Aralık... 13 sayısını uğursuz bulanlar vardır ama ben aynısını düşünmüyorum. Doğumumu uğursuz bulmak gibi olurdu benim için. Yine de, doğum günümün ayın 13'üne denk gelmesinden çok, pazartesi gününe denk gelmesi evrenin bana "keşke doğmasaydın" demesi gibi oldu. Acaba ben doğmasaydım her şey daha iyi olur muydu? Bir filmde görmüştüm. Biri, "Kimse bu dünyaya yedek parça olmak için gelmemiştir." diyordu. Belki bu söz sayesinde yaşamayı seviyorum şu an. Ama gerçekten doğru mu bilmiyorum. Şu ana kadar kimse bana ihtiyacı olduğunu söylemedi çünkü. Düşüncelerimden sıyrılıp ağır ağır okula yoluna koyuldum. Yoldan geçen arabalar, insanlar önemli değildi benim için. Sadece karşıma çıkan kedilere, kuşlara, hayvan dükkanındaki hayvanlara ve bitkilere günaydın diyordum. Onlar insanlardan farklı olarak yüzünüze gülüyordu çünkü. Her daim, saf bir halde. Okula geldiğimde, geçmiş sınav haftasının şerefine verilecek olan parti çoktan başlamıştı. Açılmamış kocaman bir kola şişesini aldım ve kendime zimmetledim. Sevdiğimden değil, sıkıntıdan. Ama doğum günüme rastlayan bir parti, her ne kadar benim için olmasa da sevindirici bir şeydi. Öğle arasında çatıya çıktım. Karnım toktu tabii ki. Tek istediğim oturup huzur içinde resim yapmaktı. aşağıya, bahçeye baktım. Sonra bu çatıya gece gelmeli diye düşündüm. İnsalar olmadan bakılırsa güzel bir resim çizilebilirdi. Adımın anons edildiğini duyduğumda, kafamda oluşan bahçe tablosu kayboldu birden. Neden çağırdıklarını tahmin eder gibiydim. Sınav sonuçları. Büyük ihtimal dereceye girmiştim. Küçüklüğümden beri idealist abim beni sınavlara alıştırmıştı. Bana hayatın dönüm noktası gibi gelmiyorlar. Zaten öyle olmamalılar. Ama başka bir sebepten ötürü çağrılacağım aklımın ucundan geçmezdi. "1-A sınıfından Ibara Chihiro-san. Lütfen en kısa sürede müdürenin odasına geliniz." İçeri girdim. Sonrasını hayal meyal anca hatırlıyorum. Onu görmüştüm çünkü. O'ydu. Evet, ta kendisi. Tanıyacağımı düşünmezdim. Görebileceğimi, duyabileceğimi düşünmezdim, muhtemelen. Nasıl? Neden? Ne zaman? Ne için? Bir an zihnim boşaldı. Ellerimi hissedemez oldum. Bayılmışım. Gözümü açtığımda halen müdürenin odasındaydım. Kendisi yoktu gerçi. Sadece o ve abim vardı. Abim mi? Abimin ne işi vardı okulda? Hiçbir şey düşünemiyordum. Hiçbir şey oturmamıştı. Umut Penceresinden-Kış Üçgeni_Bölüm 3: 13 Aralık 2032, Pazartesi, Assel Tertemiz bir sabaha uyandım. Gökyüzü o kadar berraktı ki ... Kış Üçgeni, Dünya'nın dışından bakıldığı kadar netti. Kış Üçgeni, bilim insanlarının Güneş Sistemi'ndeki Meteor Kuşağının ardında bulunan gezegenlerde koloni kurma planlarını altüst etmişti. Tam da Dünya artık aşırı artan nüfusun getirdiği ekonomik ve sosyal yetersizliklerden kurtulabilecekken, bu gezegenlerin etrafında Güneş sisteminin etrafında bir yörünge çizen üç bebek yıldız bulundu. Bu yıldızlar, Yaz Üçgeni takım yıldızının olduğu bölgede görülüyor ve sadece kış mevsimi boyunca dünyadan görülebiliyordu. Bu yüzden adları Kış Üçgeni olarak kaldı. 2022'de ortaya çıkan bu takımyıldız, arttırılmış gerçeklik kullanılarak normal halktan saklandı. İnsanlar gökyüzüne baktıklarında kış üçgenini görmüyorlardı. Sonunda Birleşmiş Dünya Milletleri Uzay Araştırmaları Merkezi bu yıldızları incelemeye karar verdi. Astronotların gittiği mekik, benim hayatımdaki tek dostum olan babamın gittiği mekik, takımyıldıza yaklaştığı sırada Dünya üzerinde görülmeyen türde bir radyoaktif dalga yüzünden infilak etmişti. O gün, ben, hayatımdaki tek dostumu kaybetmiştim. Ama hiçbir şey hissetmemiştim. Hissedememiştim... Beyninizdeki duyguları kontrol eden lobun kimyasallar yardımıyla etkisiz bırakıldığını düşünün. Sevdiklerinizi görüyorsunuz ama onlar hakknıda ne ufak bir fikriniz, en ufak bir duygu bile yok. On yıl önce ben, işte böyleydim. Araştırmacılar için babamın feda ettiği bir denektim. Yine de babamı seviyordum. Çünkü her şeye rağmen o benim dostumdu. Babam öldükten ve Kış Üçgeni inceleme planı başarısız olduktan sonra deneklikten azad edildim. Ama bu lanet kafesten dışarı çıkmıyordum. Araştırma planının başındakiler, yeni bir plan üzerinde çalışırken benim birilerine ötmemi istemiyorlardı muhtemelen. O gün, o kızla konuştuğum gibi... Chihiro ile... On yıl boyunca burada, sahte özgürlüğümle hapis hayatı yaşadıktan sonra nihayet bugün kurtulabileceğim. Onu görebileceğim. Bir yıl boyunca deli numarası yapmış olmam boşuna değildi. Chihiro'yu görünce, ona her şeyi anlatacağım. Vicdan azabı çekmekten bıktım artık. Chihiro... Beni hatırlıyor mudur acaba? Eğer hatırlıyorsa beni suçluyor mudur acaba? Ailesinin nasıl kaybolduğunu merak ediyordur şimdi. Çocukluğunu özlüyor mudur acaba? Eminim benden iyi bir çocukluk yaşamıştır. Onu görmek istiyorum. Her şeyi hiç olmamış gibi başa sarmak istiyorum. Bütün olanlar benim yüzümden aslında. Keşke her şeyi unutturabilsem, unutabilse. Ama gerçekten unutmak istiyor muyum? Hayır. Anılarımı unutmak istemiyorum. Chihiro'nun da unutmasını istemiyorum. Bugün beni gördüğünde, hatırlar umarım... Yazardan; Öhöm. Evet. Yazdan beri kafamda olan ama bir türlü toparlayamadığım hikâyemin ikinci bölümüyle karşınızdayım. :D Hikâyenin türü şimdilik Bilim-Kurgu ve Seinen ama ilerleyen bölümlerde dallandırmayı düşünüyorum :D Keyifli okumalar. Umarım hoşunuza gider. ^^ İmla hataları ya da zaman kayması gibi şeyler görürseniz yazmanızı rica ediyorum. Eleştirilere her zaman açığımdır. :D Ek olarak, konuşma çizgilerinin yerine alt tire koydum çünkü henüz hikayeyi yazmaktan konuşma çizgilerini düşünecek fırsatım olmadı :D Onlar konuşma çizgisiymiş gibi düşünün siz :D İlgilenenlere; Wattpad'de ben ^^ http://www.wattpad.com/59681769-through-the-window-of-hope-kibou-no-madobe-umut
  4. Herkese Merhabalar :) Öncelikle yeni yılınızı kutlayarak başlamak istiyorum. Herkese sağlıklı, mutlu ve huzurlu bir yıl diliyorum. ^_^ Yeni bir yıla girmemizin yanı sıra TürkAnime.TV'nin 5. Yılına girmiş bulunuyoruz. Bu koca ailenin tüm emekdarlarına, anime çeviride, uploadta ve düzenlemede katkısı bulunan tüm kardeşlerime,tüm site ve forum adminlerine, modlarına çalışanlarına, sevgili çevirmenlerimize çok teşekkür ediyorum. Bizler, siz anime severlerin hakettiği kaliteyi, sizlere sunmak için elimizden geleni yapıyoruz. TürkAnime.TV animenin adresi olamaya devam edecek. Uzun zamandır ANİMEKOMEDİ çalışması paylaşmamıştım. Başka projelerle meşguldüm bunlardan biri geçenlerde başlattığım Manga Karakteri Tasarım Projesi olan HanzaiWORLD. Açıkçası komedi fikirleride sürekli aklıma gelmiyor gelen olursa biriktiriyorum, umarım AnimeKomedi çalışmalarına devam ederim ve takipçilerimi güldürmeye devam ederim.Lafı çok uzatmadan 10. bölümün çalışmalarına geçeyim :D Bu arada gelecek hafta geride kalan AnimeKomedi sayılarındaki tüm çalışmaları oylamaya sunacağım ve en beğenilen AnimeKomedi çalışması hangisi olacak hep beraber göreceğiz :) İlk çalışma geçenlerdeki yılbaşına da atıfta bulunarak yeni kurduğum komedi ekibi SAPIKDÖRTLÜ'den geliyor. One Piece'nin en komik karakterlerinden biri Sanji-Kun ve "Aşkın Gücü" -Bu çalışma sadece One Piece izleyenlerin anlayabileceği bir çalışma oldu.- AnimeKomedi Mini Serisi "AnimeAşıklar" ın son bölümü karşınızda Bölüm 3 : "BİR ANİMECİNİN SONSUZLUK TANIMLAMASI" BÖLÜM -1- BÖLÜM -2- BÖLÜM- 3 -FINAL- -Efsaneye Veda- Son olarak mangası geçenlerde sona eren ve büyük ihtimalle bu yıl içinde de animesi bitecek olan, efsanevi animelerden NARUTO ile animeseverler olarak veda vaktimiz yaklaşıyor. On beş yıldır, o muazzam hikayesiyle çoğumuzun kalbinde taht kurmuş büyük bir yapımın artık bizimle olmayacağı gerçeği hepimizi çok üzse de elden bir şey gelmez malesef. Ben, Naruto bitse de AnimeKomedi de, efsanenin komedi çizimlerine devam etmeyi düşünüyorum. Son olarak bu güzel hikayeyi bize ulaştıran mangaka sevgili Masashi Kisimoto'ya, Naruto Anime Stüdyosuna ve Naruto'yu çevirerek izlememize olanak sağlayan sevgili çevirmen arkdaşlara ve emeği geçenlere teşekkür ediyorum. Naruto kendi savaşını kazandı ve bayrağı, yıllarca aynı derginin sayfalarında beraber hayat bulduğu dostlarına bıraktı Tüm Anime Komedi Çalışmaları İçin: http://forum.turkanime.tv/forum/212-fan-fiction-komedi-d%C3%BCkkan%C4%B1/ Facebook : DarkHall Manga
  5. Hack & Time (rework 5.Bölüm eklendi)

    :TÜR: Aksiyon, Romantizm, Dram, Bilim-Kurgu, Süperzeka :KONU: Emir adındaki bir Türk gencinin, Japonyada yaşayacakları anlatılıyor. Gencimiz süper zekalı bir çocuk. Geliştirdiği yapay zeka algoritması ile dünyaya meydan okuyor. Ancak bunun ağır bedelleri olacak... :OPENING: http://www.youtube.com/watch?v=jUvIh6eePQw *************************** İkinci ve üçüncü sayfalardaki yorumlar spoiler içerebilir. Dikkat edin :) Görüşlerinizi de esirgemeyin arkadaşlar. Onlar bizim için çok önemli :) 1.SEZON 1. Bölüm (Queen-Emir-Kurumi): Yıl 2023 "Nerdeyim ben? Herkes nerede? Queen, Queen Neredesin?" Dıt-dıt-dıt-dıt... Hastahanede gözlerimi açarken duyuyorum kalp atışını ölçen o makinanın sesini. Bana ne olmuştu? Demin ne yapıyordum? Bir sağıma bir soluma baktım. Odada kimse yoktu. Camdan dışarı baktığımda güneşin yavaştan kaybolduğunu gördüm. Sonra kapı çaldı ve odaya küçük kardeşim girdi. -Abii! Uyanmıssın! Abim uyanmıs Heyyy! Diyerek üzerime atladı. Küçük İlaydam, sevgili kardeşim. İlayda demeye üşendiğimden kendisine Maviş diyorum. 10 yaşında sarı saçlı, mavimsi yeşilimsi değişken göz rengi ve peltek konuşması ile çok sevimli biri. -Hani, abim yok mu? -Tuvalete gitmişti, gelir şimdi. Abim, 28 yaşında. Ailemizi kaybettiğimizden beri bütün yük onun üzerinde. bir bilgisayar firmasında mühendis olarak çalışıyor. Benim bilgisayar Merakımda aslında oradan geliyor. 1.92 boyunda, 94 kilo, hafiften kendini salmış bir göbek ve dağınık turuncu saçlar. Kendiside tipi gibi ilginç biri. -Ah doğru ya, Maviş, Queen Nerede? -Queen mi? Ehmm şeyy.. Korkmuş, çaresiz görünüyordu. Heralde koyduğum okuma engeli onu korkutmuştu. -Sen getir, kırılmadı korkma. -Sen nerden... tamam getiriyorum! Dedi kocaman bir gülümsemeyle. Queen yani benim mini bilgisayarım, telefonda diyebilirim aslında, tamamen benim tasarladığım bir sistem üzerinde çalışan sanal zeka algoritması. Bir çeşit SKYnet. Aslında onu yeşil gezengen ve sayılardan oluşan tam bir hack arayüzü ile donatmıştım ama şuan arayüzde beni mavi saçlı, kocaman turkuaz gözleri, kırmızı dövüş kıyafetleri ve güzelmi güzel vücuduyla karşılıyor. Açıkcası bunu çizdiğim için biraz utanıyorum. Ama gerçekte böyle bir kızla çıkmanın hayal olduğunu da var sayarsam... -Queen orada mısın? -Emir! seni adi birden bire düşüp bayılmakta ne demek! Vücudunun her şeyini izliyorum ancak hiçbir şeyi anlayamadım. Bir daha beni böyle korkutma! -A-ah, çok özür dilerim. -Hıh. Ben onu aslında bana arkadaş olsun diye tasarlamıştım. İlk başta konuşmayı bile bilmezken, şimdi korkmayı, hayal etmeyi yada sevinmeyi öğrenmiş durumda. Açıkcası böyle birşeyi hiç beklemiyordum. Her gün beni şaşırtmaya devam ediyor. -Toparlan işimiz var. -Ne işi Emir? Dinlenmen gerek. -Queen, hazırlan. Sadece küçük bir baygınlık o kadar. Üstümü giyinirken abim odaya girdi. Adı Kazım, ama japonyaya geldiğinde Kazuto olarak değiştirdi. iyi mi yaptı kötümü bilemeyeceğim ama komik olduğu açık. Kapıyı kapatacaktı ki gerisin geri açtı. Sadece bakarak ne yaptığımı anlamıştı. Kafasıyla onay verdi. Ve odadan çıktı. Doktorun dediklerini söylemedi. Gerçi o gün söyleseydi, muhtemelen yaşama isteğimi kaybederdim... --------------------------------- Şuan Japonya'da yaşıyorum. Abimin işi dolayısıyla. Buradaki tek arkadaşım, Kurumi-chan, ancak ben ona sadece Kurumi diyorum. İlk başlarda biraz rahatsız da olsa, beni anlayıp sesini çıkarmadı. Bana göre saçma. Sevgilim değil sonuçta. Ama keşke olsaydı... Uzun siyah saçları, kırmızı lensli gözleri, hatta bir gözüne bazen saat şeklinde bir lens takar, ki ona çok yakışır, orta boylu, erkekleri etkileyen inanılmaz tatlı konuşması ile tam bir fıstık! -Hey Emir, seni sapık yine Kurumi'yi düşünüyorsun değil mi? Yüzünden belli yamuluverdin :) -Beynime doğrudan bağlısın zaten. Yüzümden anlamışmış. -Evet bağlıyım. Bu yüzden bir daha sapıklık yapacaksan daha dikkatli ol. -Tamam tamam... İkimizde Karasuno lisesinin sınavlarına girdik ancak kendisi sınav çıkışında ağlamaya başladı. Saçma sapan yanlışlar yaptığını söyledi. Kazanamayacağından korkuyormuş. Ben hallederim dedim. Şimdi ise oraya gidip birkaç kayıt yapmak istiyorum :) okulun çok gelişmiş kablosuz ağ sistemleri var. Oradan sızacaktım. Kim beklerki sadece 2 kişilik yer kaydı için koca sistemin hacklenmesini. Queen aklımı okuyup, işe başlamıştı bile. Kendi işlemcisi dışında, benim beynimin işlem gücünü de kullanıyor.Bu sayede işlem gücü günümüz bilgisayarlarının yüzlerce kat üstünde. Bunu sağlayan algoritmayı ben tasarladım. Başkasının eline geçmesi, dünyanın sonunu getirebilir. ... -Alo, Kurumi? -Emir-kun? -Sana kaç defa şu eki ekleme dedim. Sevmiyorum. -Ta-tamam, Emir. -Kayıt işi tamam. Haftaya beraber Karasuno Lisesindeyiz. Sınıf 1-1 de en arkada cam kenarı 2'li sıra bizim. -S-s-sen ciddisin! Emir seni seviyorum diyeceğim nerdeyse! Çok teşekkürler! -Ah keşke desen... -Anlamadım. -Önemli bişey demedim canım heh he. Ayrıca hemen sevinme. Ceza olarak 3 sene katlanacaksın bana. -tamam :) 2.Bölüm(Kötü Haberler Dizisi): -Emir, uyan! Kurumi seni bekliyor! -Tamam tamam, anladık dur. -Bak bu senin için bir şans olabilir! -Bana sapık diyenede bir bak... Ama Queen haklıydı. Kendisini dışarı çağıracak cesaretim pek yoktu. Bu alışveriş olayı imdadıma yetişti doğrusu. Yataktan kalktım. İnce, mavi bir kısa kollu ve ona uygun mavimtırak capri pantolon giydim. Artık hazırdım. kapıyı açtığımda güneşten gözlerim mayıştı. Yavaş yavaş görmeye başlarken, ağzımda diğer taraftan açılıyordu. Kurumi, kırmızı elbisesi, iki yandan toplu uzun saçları ve o çok yakışan sarı, saat şeklindeki lensi ile karşımda duruyordu. Dünkü yağmurdan ıslanan asfaltın parıltısıyla büyüleyiciydi. Ne oldu diye sorana kadar da öyle kaldım. -Çok şey olmuşsun... Ee, Güzel! -Ah teşekkür ederim Emir-kun! Ay özür dilerim, Emir. -Önemi yok, yavaştan gidelim bari. -tamam Alışveriş merkezine ulaştık. Ama gözüm dünyayı görmüyordu. Neredeyiz, ne yapıyoruz umursamıyordum. Sadece ona bakıyordum. Alışverişi tamamlayıp bir kafeye oturduk. O çilekli-muzlu dondurmasını yerken, bende çayımı yudumluyordum. -Aman ya. Herşey iyi hoşta, memleketin çayını özledim. -Yapacak birşey yok Emir. Ama sana kokteil önerebilirim, çok lezzetlidir. -Yok. Çayın yerini tutmaz. -İyi sen bilirsin... Hey, dondurma ister misin? -O-olur. Diyebildim ancak. Kendi yediği kaşıkla ağzıma dondurma tutuyordu. Çok mutlu olmuştum. Bir iki kaşık yedirildikten sonra, hepsini bana yedirirsen sana ne kalacak diye şaka yollu azarladım kendisini. Saat geç olmaya başlamıştı. kalkmaya karar verip yola koyulduk. Kırmızı ışıkta beklerken önümüzden geçen motorsikletli kişi bir anda Kuruminin çantasını kaptı. -Queen! -Anlaşıldı! Queen'in ismini söylememle beraber barikatların kalkıp motorsikletli şahsı devirmesi bir oldu. Tam çantaya doğru yönelmiştimki, gözlerim karardı, sendeledim. Ama hemen kendime geldim. Neler oluyordu bana böyle? Neyse, sakin kalmalıyım. Kurumi ile ilk randevum ve bunun batmasını istemiyorum. Gidip çantayı aldık. Hırsızı da polise teslim ettikten sonra Kurumi'nin evine doğru yola çıktık. -Emir, pek iyi görünmüyorsun? -Yok bir şey iyiyim. -Emin misin? Hırsızla uğraşırken sendelediğini gördüm. -Biraz başım döndü. O kadar önemli birşey değil. -Ah, işte burası benim evim. 2 katlı gepgeniş bir apartman gördüm. Üst katta Ailesi oturuyormuş. Alt kat ise kendlerine aitmiş. Nedenini sorduğumda ise oranın kendi kursları söyledi. Babası dövüş sanatları, annesi ise resim eğitmenliği yapıyormuş. Kendisininde karakuşak karateci olduğunu o an öğrendim. Tanıdıkça daha çok aşık oldum doğrusu... Daha fazla sabredemedim. Söyleyecektim. -Şeyy kurumi! -evet? -Seni seviyorum! Ne olursa olsun seni seviyorum! Şaşkındı. hiç beklemiyordu. Hayır dedi. Seninle olamam dedi. Sebebini sorduğumda ağlayarak evine doğru koştu. Hiç bir şey diyemedim ardından. Yanlış ne yapmıştım? ------------------------------------------------- Eve vardığımda direk odama gidip üstümü değiştirdim. Bu gün olan şeyde neydi? Sanki o an düşünce yetimi kaybetmiştim. Neler olduğunu bulmalıydım. Birde Kurumi sorunum vardı tabi... -Queen, hırsızlık anındaki bedenimin durumunu kontrol etmeni istiyorum. -Peki. Vücut verilerine ulaşılıyor... -Küçük bir kalp atışı hızı artması dışında bir anormallik yok. Oda hırsızlıktan dolayı sanırım -Anlıyorum. Kesinlikle anormal birşeyler vardı. Abim evde olmadığından ona soramadım. Ayrıca çok yorulmuştum. Yatağa uzandığım gibi uyumuşum. -Emir! Kalk lan, sabah oldu. -Off abi tamam ya. Aşağı indiğimde birisi kahvaltı hazırlıyordu. Mutfağa girdiğimde şok oldum. Yarı çıplak bir kadın vardı. Burnumu saklayarak geri kaçtım. Abimse bana gülmekle meşguldü. Kız arkadaşıymış meğer. Ulan Japonya'da da olsak kazım kazımdır diye geçirdim aklımdan. Doğru ya. Neler olduğunu öğrenmem lazımdı. Abime sorayım dedim. -O gün hastanede doktor ne dedi abi? yüzündeki gülümseme yerini ciddi bir ifadeye bıraktı. Geç otur dedi. -O gün bayılmanın nedeni, beynindeki bir sorunmuş. Beyninin düşünmeyi sağlayan kısmı normal insanlara oranla yüzde yüz faalmiş. Ancak daha fazla dayanamazmış. Senin anlayacağın, Queen, seni öldürüyor. ... Uzun bir sessizlik çöktü odaya. Hiç bir şey diyemedim. Kendi yarattığım sistem, beni zehirlemişti. Ardından abim anlatmaya devam etti. -Bağlantıyı her kullandığında senden yıllarını çalıyor. Bu yüzden dikkat et. Çok gerekmedikçe algoritmayı aktif etme. Ne yapacağımı düşünürken, Queen çığlığı bastı. Haykıra haykıra ağlıyordu. -Benim yüzümden! Benim yüzümden ölüyorsun emir! -Yeter! Henüz ölmem için çok erken. Ne kurumi'yi kazanabildim, ne de amacıma ulaşabilmiştim. Burada böyle bir sebepten dolayı duracağımı mı sanıyorlar? Hayır! -Ölüm, gel! Senden korkmuyorum! 3.Bölüm(Seni Seviyorum): -Emir Dur! Daha fazla algoritmayı kullanmak istemiyorum. Seni öldürecek! -Yapmak zorundasın Queen! -Yapamam! -En azından duygularımı incele. Ondan sonrada yapamam diyorsan tamam! Queen: İyi tamam deyip verileri incelemeye başladım. Bu değerlerde neydi böyle! Korkuyordu, ama öleceğinden değil... ------------------------------ Kurumi'yi aramaya karar verdim. Neden öyle tepki verdiğini öğrenmem lazımdı. Aradığımda telefonu annesi açtı. -İyi günler Hanım efendi, Kurumi ile görüşebilir miyim? Dememle kadının ağlamaya başlaması bir oldu. Dediklerinden hiç birşey anlayamadım. O sırada babası kadını sakinleştirmeye geldi. Telefonu eline aldı. -Alo? Siz kimsiniz? -Ben Emir, okuldan bir arkadaşıyım. -He sen şu okula girmesini sağlayan çocuksun. -evet, şey, Kurumi'yi verebilirmisiniz telefona? ... -İstesemde olmaz. -Neden? -Gerçekten bilmiyor musun? Demekki seni üzmek istememiş. Kendisi şuan hastanede, yoğun bakımda. -Ne dediniz! Nerede! Adresi verin! Telefonu fırlatıp koşa koşa alt kata indim. Bisiklete atlayıp yola çıktım.Yolda bisikletin lastiği patladı. Yeter be deyip kenara fırlatıp koşmaya başladım. annesi ağladığına göre küçük bir şey olamazdı! -Tokisaki Kurumi'nin odası hangisi. Çabuk! -T-tamam, 320 nolu oda ama ziyaret saatinde değiliz beyefendi! -Sokarım saatine be! Koşa koşa yukarı çıktım. 300-301-302.. Koridorun sonundaki 320 nolu odaya daldım. Kurumi orada öylece yatıyordu. Komadaydı. Peşimden koşan kadına ona ne olduğunu sordum. Beyninde tedavisi bulunmayan bir hastalığı olduğunu, yapacak hiç bir şeyleri olmadığını söyledi. Yıkıldım. O ölecekse ben neden yaşayacaktım ki... -Queen! Bağlantıyı başlat! Kurumi'nin beynini kullanacaksın. (en üsteki diyaloğu okuruz tekrardan) -İyi be tamam, ama ölürsen suçlusu sensin. -Hadi! Kurumi'nin boynunun arkasındaki sinirlerin olduğu kısma elimi koydum. Kurumi'nin beynini hackliyordum. Önce bir kararsızlık yaşadım ama yapmak zorundaydım. O an doğruyu yanlışı değil, sadece onu kurtarmayı düşünüyordum. Sinirler aracılığı ile Queen kendini kurumiye açık bir hale getirdi. Durumu incelemeye başladı. Dediğine göre, Yapısal olarak hiçbir hasar yoktu. sadece beyni yapması gerekeni yapmıyor, adeta intihar ediyordu. Yapabileceğimiz tek şey, bendeki nöral altyapı bilgisini kurumiye aktarmaktı. Zaten durum dahada kötüleşemezdi. işleme başladık. Buraya kadarını hatırlıyorum. Sonra yine bayılmışım. Uyandığımda hemen karşıdaki odada yatıyordum. Tavandaki floresan'ı görmemle fırlamam bir oldu. Queen'in odasına daldım. Gözlerime inanamadım. İşe yaramıştı! Uyanmıştı! Gülümseyerek bana bakıyordu! -Emir, hoşgeldin. Queen'le konuştum. Bana herşeyi anlattı. -... -Konuşsana, hadi bir şeyler söyle. Seni seviyorum falan de mesela. -A-Anla-madım. - Nesini anlamadın şapşal. Hastalığımdan dolayı sana hayır dedim. -Yani... -Evet evet ondan. Yaklaş hadi. Gel otur yanıma. Kafam durdu adeta. Sadece denileni yapabildim. Yanına oturmamla sarılması bir oldu. Teşekkür etti. Sonra yüzünü bana döndü ve ufak bir öpücük kondurdu. Bununla idare et şimdilik diyede küçük bir espiri yaptı. ... Tamam onu kurtarmıştım. ama kendimi ne yapacaktım? Daha amacıma ulaşamamıştım. Burda durmalımıydım? yoksa devam mı etmeliydim? 4.Bölüm(Süper zeka): -Aa, Kurumi! Hoşgeldin! -Şşşt, sessiz ol Queen. -Ah, afedersin. Taburcu olduğumuz gecenin sabahı, kurumi bize beni uyandırmaya geldi. Yanağıma küçük bir öpücük kondurdu. Yavaştan gözlerimi aralarken kuruminin sesini duydum. -Kalk artık uykucu tembel! -Tamam tamam. Derken elinden tutup yatağa çektim. Üzerime düştüğünde göz göze geldik. aramızda sadece santimler vardı. Dayanamadım, yine öpüştük. Dakikalarca hiç bırakmadan... Sonra üste ben çıktım. -Pekala Kurumi-chan! Bir erkeğin odasına bu saatte geldiğine göre iyi cesaretin varmış. Sonuçlarınada katlanırsın artık! -D-Du-Dur! Ne yapıyorsun Emir-kun! -Ah, yasak kelimeleri kullanıyorsun. Bak dahada kızdırdın beni. -Bırak beni sapıklık yapma, daha yeni çıktın hastaneden! -Olabilir. Sessiz ol yoksa duyacaklar! Dedikten sonra sustu, yüzü kızardı, ellerini yana saldı, gözlerini kapattı. "İyi be" diyebildi ancak. O an o kadar sevimli bir yüz ifadesi vardı ki... Kıyamadım. Şaka yapmaktı amacım ama Kurumi'nin beni ne kadar sevdiğini görmeme sebep olmuştu. Kendini bana bırakmış, bana güveniyordu. Küçük bir öpücük kondurup yanına uzandım. -Sanki öyle birşey yapabilirimde! -Yapamayacaksan öyle şeylere zorlama. Aptal! (Kısa bir sessizliğin ardından) -Hey, sence elimdeki bu güçle ne yapmalıyım? -Nasıl yani? -Quuen' i diyorum. Şuan herhangi bir ülkenin güvenlik ağını çökertebilir, herhangi bir uydunun iletişimini kesebilirim. Ve daha fazlası... Ayrıca ölümcül hastalıklarıda tedavi edebiliyorum. Açıkcası korkmaya başladım. -Bu işlerden anlamam Emir. Ancak bildiğim tek şey sana güvendiğim ve ne yaparsan yap arkanda olacağımdır. Bu yüzden korkma tamam mı? -Ben deli sen benden deli... Şöyle şeyler söylemesen olmaz demi? -Olmaz, sonuçta seni seviyorum ve bunu söylemekten de zevk duyuyorum. -A-Aptal... ------------------------------------------------------------------------------- -Pekala Queen, işlemi başlat. -Anlaşıldı! İnsan beynini yüzde 100 kullanırsa neler olur? Dünyanın en merak edilen sorularından biri. Çılgın bilim adamları uğraşadursun, ben Queen ile bunu başarabilirim. Onu kendi Beynime entegre edeceğim. Tek beyinde iki kişilik olacak. Böylece hem Queen beni anında anlayacak, hemde arayüzle uğraşmadığımız için daha fazla baygınlık vb. sıkıntılar olmayacak. Hem bu sayede onu kimse bulamayacak. Ancak bunu yaparsam, Queen ebediyen orda kalacak ve geri dönüşü olmayacak. Ama bu riske girmeliydim. İşlem ben uyurken, yani beynin en az kullanıldığı zamanda olacak.Sabah kalktığımda herşey belli olacak. **Sabah olur** Bir ses duyuyorum. Yankılanıyor..."Emir, Emir uyan." diyor. Gözümü açıp etrafa baktığımda kimseyi göremedim. Sonra sesi tekrar duyunca herşeyi anladım. İşlem tamamlanmıştı. -Pekala queen, şimdilik beyin kullanımını 2 katına çıkar. Bakalım neler olacak. -Tamam ama yatağa uzan ve rahatla. İşlem 10 dakika kadar sürecek. Birden yaparsam neler olacağını kestiremem. -Sana bırakıyorum. 10 dakika sonrasında uyandım. Hiç bir farklılık hissetmiyordum. Neyse, vakit daralıyor. Kurumi ile randevuma gitmeliyim dedim kendi kendime. Buluşacağımız kafeye doğru yola çıktım. Yoldan geçen arabaları izlerken bir şeyi keşfettim. Hissedebiliyordum. Evet. "Minibüsün frenleri patlayacak ve yoldan geçen çocuğa çarpacak" Hissettiğim anda fırladım. Son anda atlayarak onu kurtardım. Küçük cocuk çok kormuştu. Annesi şoku atlatıp çocuğun yanına gelene kadar sarıldım... Ulan dedim kendi kendime. Daha sadece iki katını, yüzde 15 ini kullanırken sonuç çıkarma yetim tavan yapmıştı. Randevu yerine vardığımda Kurumi çoktan oraya varmıştı. Çok beklettim mi diye klasik bir soru sordum. "Hiçte bile, yeni geldim bende" dedi. -"Hmm, ilk kelime, hiçte bile demeden önce 0.27 saniyelik bir duraksama yaşadın. Kafanı yana eğerek sevimli yüz ifadeni takındın. dur bakayım(kalbine dokundum), kalp hızın normalin çok ötesinde, Sanki koşarak gelmişsin. Ve yüzündeki şaşkınlık ifadesi bunları nasıl anladın der gibi. Ya gecikicem düşüncesiyle deliler gibi koştun. Yada o çılgın yavru köpek yine seni kovaladı. -Sen, Nasıl?? -Bundan sonra ben hem Emir, hemde Queen'im. Kısacası senden sonra kendi beynimide Hackledim.... -------------------------------- -Hey, kim bu? -Adı emir komutanım. -Emir mi? Sanırım türk. Her neyse, onu buraya geitirin. Kendisiyle konuşmak istiyorum. -Emredersiniz! 5.Bölüm(İçeriye Giriş): (Klavye tıkırtıları duyulur) "Şunuda şöyle kodladık mı, işte oldu. Sanırım bununla ordunun dikkatini çekebilirim." Az önce bulduğum bir savunma açığını orduya açık bir şekilde ilettim. Yer bilgilerimi bulmaları an meselesi olsa gerek. 1 saat kadar olmuştu. Kendi kendime sayıklamaya başladım. Ulan dedim, gerçekten saldırsam heralde koca askeri sistemi silerim haa. Aslında öylemi yapsam? Ama o zmn bir anlamı kalmaz. Kenpachi ile yüz yüze konuşmalıyım... ben bunları söylerken, bir grup asker evimin önünde toplanmaya başladı. Kapıyı kıracaklardı ki açıverdim. -Kıpırdama! -Tamam tamam, geleceğinizi biliyordum zaten. Hadi acele edinde beni üstlerinize götürün... Beni o filmlerde çok çıkan askeri jiplerden birine bindirdiler. Ellerimdeki kelepçeler de hiç rahat değildi doğrusu. Ben umursamaz tavırlarımı sergilerken yavaş yavaş harakete geçmiştik. -Efendim! Emiri bulduk! -Buldunuz mu? Salak mısın be? Herif adresini verdi. Böyle bir açığı keşvedebilecek olan adam, bu şekilde kolay bulunabilir mi? Neyse, hadi getirin. Beni klasik askeri sert tavırla zorla odaya götürdüler. İçeri girdiğimde, taht gibi bir koltuğa kurulmuş, hafif yaşlıca, bir gözü korsan misali bantlı olan bir herif vardı. Hiç kale almıyormuş gibi davrandım. -Kelepçeleri açmayı unuttular sanırım...Ah ahh, çok can sıkıcı. -Demek o sensin ha? Emir denen velet? -Sende Kenpachi denen general bozuntusu olmalısın. -Hey sözlerine dikkat etsen iyi edersin. Nerede olduğunu unutma. -Kod adı Dragneel, 0215 nolu karargah, özel komando bölüğü nexlerin tutulduğu o çok özel yer. Ayrıca tam yetkiye sahip japon donanması lideri olan Zaraki Kenpachi efendininde ini. -Seni nalet velet! Bunları nerden biliyorsun! -Buraya geltirildiğimde öğrendim. -Ne dedin!? İşte an geldi. Arayüzü son kez kullanışım. Queen'i serbest bırakmanın zamanı geldi... Üzgünüm Kurumi, eğer geri dönemezsem, üzgünüm... -Tamam, oyun zamanı bitti. Queen! Gerisini sana bırakıyorum. -Ne yapıyorsun Sen velet! -Sisteminizi hackliyorum? Bir sorun mu var? Silahını bana doğrultarak: -Hemen dur! Yoksa seni gebertirim! -Durma, ama bunu yaparsan o çok sevdiğiniz Uridium bombalarını tüm dünya öğrenecek. Nükleer sızıntıyıda unutma sakın. ----------------------------------------------- Aynı saatlerde Kurumi'nin evi: "Bir yeni video mesajınız var" "Bir yeni video mesajınız var" "Bir yeni video mesajınız var" "Bir yeni vid"... -Bu saatte kimden gelmiş olabilir ki? Ah, Emirden mi? -Kurimi. Bunları sana anlattığım için üzgünüm. Ancak geri dönemezsem, bilmen gerekecek. Seni çok seviyorum ancak, tüm dünyada savaşı durdurmak adına, bunları yapmalıyım. Lütfen beni bağışla... Kurumi gözlerinden yaşlar süzülürken, sadece tamam diyebildi. Onu destekleyeceğini söylemişti. Her ne kadar bu kadar manyakca şeyler beklemesede. 6.Bölüm(Emirin Mesajı & Skynet 2.0): "Queen'i aslında babam tasarladı. Temelini en azından. Ancak bunu duyan süper güçler adı altındaki şerefsizler, Türkiye bu gücü elde edemesin diye, babamı ve annemi trafik kazasında harcadılar. Şerefsizler... İntikam ateşiyle yanıp tutuşurken, Queen'i tamamladım. Şimdi sıra intikam almaya gelmişti. Ancak o sırada seni tanıdım. Hayatımda ilk defa yaşamak için bir sebebim olmuştu. Sonuna kadar çabaladım ve sonunda seni yakaladım. Ancak bu şerefsizler durmayacak ve başıma gelenlerden sonra başkasının canının yanmasına göz yumamam. Belki dönemem diye, sana Queen'i burakıyorum. Seni zorlayamam ama, dönemezsem eğer, kontrolü senin almanı istiyorum. Bu güç başkasının eline geçmemeli. Yok edip etmemek sana kalmış ancak Queen'in bir canlı olduğunu unutma... Şuan japonyanın Askeri Merkez Üssüne dalıyorum. Muhtemelen dönemeyeceğim ve henüz doyamadım sana. Doya doya seni seviyorum diyemedim. Çok üzgünüm, gerçekten çok üzgünüm! Ancak bunu yapmak zorundayım. Hoşcakal Sevgilim..." Mesajın her saniyesinde, kalbi dahada çılgın atmaya başlıyordu. Sevdiği adam, kendini hiçe sayarak ölüme gidiyordu. Elinden ağlamaktan başka hiçbir şey gelmiyordu. Hıçkıra hıçkıra, bağıra bağıra... Ama onun için yaşamalıydı. Kararını verdi. Geri gelmezse, Queen ile onun başlattığı işi bitirecekti. Yada bu yolda... ----------------------------------------------------- -Pekala General bey, Siz hariç bütün personeli tahliye et bakalım. -Asla! Seni nalet velet! Kim olduğunu sanıyorsun! -Sadece kızgın bir Türk... Dememle füzelerden birini harakete geçirmem bir oldu. Amerikaya doğru gidiyordu. -Pekala general efendi, ne diyorduk? -tamam tamam! Durdur şunu! ... Personelin tahliyesi tamamlanmıştı. Geriye bir tek general ve ben kalmıştım.Neden diyebildi sadece, neden. Neden mi? Daha fazla masum insan ölmesin diye... Daha fazla O***pu Çocukluğu yapan, daha fazla Bebek Katili! olmasın diye! Birde soruyordu utanmadan. Klasik asker mantığı. Hepsi böyle... -Hey general efendi, uzayda kaç tane uydunuz var? -Sana hiçbir şey söylemeyeceğim! -Keyfin bilir. -Queen, sisteme erişim sağladınmı? -Herşey hizmetinde Emir. Bu işi dışardan yapmaya kalksam muhtemelen beynimi yakardım. Onca işlem gücü ile sistemi hacklemek ne kadar kolay olsada, hayatımı çalıyor olması dehşet verici. -Japonya uzaya toplam kaç uydu göndermiş? -73 tane. 13'ü tam aktif. 50 tanesi ömrünü tamamlamak üzere. 10 tanesi izse uzayda boş geziniyor. Sadece 13 tane aktif uydu mu? Yetmez, imkanı yok! yirmi tane lazım, en az yirmi. Hiçbir şeyin kolay olmasını beklemiyordum ama, ölümdeki bilinmezliğe ne kadar karşı çıksamda, korkutuyordu. Buraya kadar gelmişken yılamazdım. -Pekala Azrail, meydan okumanı kabul ediyorum. arayüzü tam kapasite kullanacağım. Queen! Tam kapasite, hayatım pahasına! Hiç durmadan, Rus uydularına sahip olacaksın! Buraya kadar gelmişken, geri duramayız, Anladın mı! -Emir... (Quuenin düşünceleri) Benden hayatını almamı istiyor. Korkmuyor mu? Nasıl bu kadar cesur olabiliyor? Nasıl ölüme bu kadar hazır? -Hey, burda dünyayı kurtarıyoruz. Çekinme tamam? :) -T-tamam! -Pekala, SKYNET 2.0 Programı, başlasın! 7.Bölüm(Film Şeridi): -Iıaahh!! -Emir durmalıyız! -Bu kadar acıyı bir hiç için çekmiş olmayacağım! Durmayacaksın! Ölsem bile durmayacaksın! Queen'in hareketleri beynimi kavururken, hayatım yavaş yavaş gözlerimin önünden geçmeye başladı. Kurumi ile tanıştığım an geldi aklıma... Orta okulun son senesi transfer olmuştu. Çok güzeldi. O zamanda tarzı aynıydı. Tek gözünü kapatan uzun siyah saçları ve gözündeki kırmızı lensleriyle çok hoş duruyordu.Ondan çok hoşlanmıştım ama ne kadar çabaladıysamda hiç bir zaman ona açılma fırsatı bulamadım. Ta ki mezuniyet gecesine kadar. Ben yine sap gibi evime doğru yürüyordum. Yanlız başımaydım çünkü akşama kadar arkadaşlarla oyun salonunda eğlenmemize baktık. hoş bütün oyunları Queen saolsun ben kazanıyordum ama :) Karanlıkta yürümeye devam ediyorken, kenarda duran bi kız gördüm. Tek başına, kaldırımın ucunda oturmuş, hüngür hüngür ağlıyordu. Yanına yaklaştım. Aman Allah'ım, yoksa bu o muydu? -Gecenin bu saatinde burada ne arıyorsunuz? Bir şey mi oldu? -Yok önemli bişey değil. Dedi gözlerinin yaşını silerken ve kafasını yukarı kaldırdı. İnanamıyordum, bu Kurumi'ydi. Sokak lambasının ışığında parlayan gözlerinden süzülen yaşlar çenesinde birleşip yere düşüyorlardı.O anki yüz ifadesi büyüleyiciydi. Kendimden birazcık utandım. O an ne düşünüyordum öyle. Kendimi toparlayıp söze girdim. -Kurumi-san? -Emir-kun? Senin ne işin var burda? -Burası benim evime giden yol, asıl sen ne yapıyorsun kız başına? Dedim, demez olaydım. Deliler gibi ağlamaya başladı yine. Erkek arkadaşı onu aldattığını itiraf etmiş, artık ayrılmak istediğini söylemiş. Biraz teselli etmek, birazda kendimi tutamadığımdan, sarılıverdim kendisine. Oda bana sarıldı ve tekrar ağlamaya başladı. Dakikalarca öyle kaldık. Sonra kendine geldiğinde yüzüme baktı. yanakları biraz kızarmıştı. Ne oldu kızardın, hasta falan mısın diye soruncada, soğuktan, dedi sadece. Bende üstelemedim doğrusu. Ne yani benim gibi birini sevecek hali yoktu ya... O an nereden bilebilirdim hasta olduğunu, sevdiği kişi olan bana açılamayacak kadar hasta olduğunu hemde... Günler ayları kovaladı. Çok görüşmeye fırsatımız olmasada, her imkan bulduğumda yanına gittim. Yaptıklarım çokta birşeye yaramıyordu. Yakınlaşamıyordum ona. Bir gün onu zorla buluşmaya ikna ettim. Kararımı vermiştim. Geldiği gibi konuya girecek, onu sevdiğimi söyleyecektim. Buluşma yeri olarak ayarladığımız kafeye ilk ben geldim. yaklaşık beş dakika kadar sonra camdan koşarak geldiğini gördüm. Bir iki adım daha attı. Ardından yavaşça yere düştü, bayılmış olmalıydı. Başının yere deydiğini gördüğüm an, fırlayıverdim dışarıya. Yanına vardığımda yerde haraketsiz yatıyordu. Nefes alışverişini dinlemek için ağzına doğru eğildim. Sanki normal gibiydi. Kucağıma aldığım gibi, arkadaki hastaneye koştum. Şimdi düşünüyorumda, buluştuğumuz her yerde, yakında bir hastane vardı. Gözüm kurumiden başkasını görmüyordu ki fark edeyim. Neyse yetiştirdim hastaneye. Önemli bişey olmadığını, sadece yorgunluktan olan bir baygınlık olduğunu söylediler. Hem rahatladım, hem kendimi suçlu hissettim. Yorgun argın benimle buluşmaya gelmişti. Odasına girip yanına oturdum. Kafamı yorgana yaslayıp ağlamaya başladım. Bir yandanda durmadan özür diliyordum. -Gerçekten çok üzgünüm, ne olur kusuruma bakma, çok çok çok üzgünüm! -Sen neden bahsediyorsun. Senin bir suçun yokki. Gelmeyi kendim istedim ben. Dedi ve bana sarıldı,teselli etti. Hiç bir şey yokmuş gibi davranıyordu. Sanki ölmekte olan kendi değilde, başkasıymış gibi... --------- Kız kardeşim geldi gözlerimin önüne. İlaydacığım. Kendisi aslında bir akrabamızın kızı. Daha bebekken ailesini kaybedince, ona bakma işini biz üstlendik. Kendisine hiçbir zaman gerçeği söyleyemedik. Daha çocuktu zaten, üzemedik. Otobüslerde kucağımda uyuya kalırdı. Sürekli başıma bela açardı.hiç unutmam, ilk okul ikiye giden çocuklar mavişimin bir arkadaşının zorla parasını almışlar. buda dayanamayıp yerden aldığı sopayla ikisine birden girmiş. Sonuçsa felaket. Bebelerin eli yüzü kan içinde, bizim5 yaşındaki sıpadan kaçmaya çalışıyorlar. :) He birde abim var. ama onunla ne anım nede yakın bir bağım var. Sanki kan bağı yokmuş gibi. Hatta aslında kardeş değiliz dese hiç tepki göstermem. Ama seviyorum onuda, bana o baktı sonuçta. ----------------------------------------------------------------------- -Emir, biraz daha dayan! Bu son uydu! Başarabilirsin Emir! Queen'in bişeyler dediğini duyuyordum ama, ne dediğini anlayamıyordum. Gözlerim hiç bir şeyi seçemez olmuştu. Sadece bulanık, beyaz şeyler dalgalanıyor gibiydi. Bir kaç uğultudan başka birşey de duyulmuyordu. Değil kıpırdamak, vücudumun zerresini hissedemez olmuştum. Galiba ben yavaş yavaş, ölüyordum... 8.Bölüm(Son Dilek): Pekala yedek Queen, yolu bildiğini biliyorum, Bağlantımızı sağladığımıza göre sende neler hissettiğimi çok iyi biliyorsun. Beni Emir'e götür. En azından son bi kez görmek istiyorum onu! -P-peki. --------------------------- -Skynet 2.0 başlatıldı. Skynet 2.0 programı... Adını efsane film serisi terminatördeki süper bilgisayardan alan, çok gelişmiş bir yapay zeka Algoritması. filmdeki kadar güçlü değil ancak, yinede insanları dize getirebilecek bir yapı. 20 tane uyduyu dünyanın etrafına yayıp aradaki bütün diğer uyduları manipüle etmek suretiyle devreye giren bir sistem. Bu neyi değiştirecek? Tüm küresel iletişim araçları, internet, uydu telefonları... Hepsini aynı anda kullanılamaz hale getirecek.Kısacası insanlığı 150 yıl geriletecek. Kötü birşey gibi durabilir, ancak sağlık sektörüne baktığımızda, tıp alanındaki gelişmeler fazlasıyla yeterli olacak. Savaş alanları Queen tarafından canlı izlenip tüm dünyaya yayınlanacak. Kimsenin pis işleri artık silinip kaybolmayacak. En azından Planım böyle. --------------------------- Uydu sistemleri devrede. Füze savunma sistemleri devrede. Küresel iletişim engellemesi başlatıldı. Queen, kendini uyduların hafızasına transfer ediyordu. Bu sayede dünyadan yapılan hiç bir müdahele planı bozamayacaktı. Herhangi bir tehtitde ise japonların uridium bombaları çok iyi bir koz olacaktı. dııt dıııtt dııııııı.... Emirden gelen yaşam sinyalleri sıfırı gösteriyorken, Queen'in gözlerinden piksel piksel yaşlar akmaya başlamıştı. Yerde yatan cansız bedende kaldı gözleri. Yapmasaydı yaşayabilirdi. Durabilirdi, hepsi kendi suçuydu. Sanalmış gerçekmiş kimin umrunda! O acıyı hissediyordu. O yok oluşu farkediyordu... -Queen! Kendine gel. Sana bırakılan son görevide layıkıyla yerine getireceksin! -K-Ku-Kurumi san! Sen buraya nasıl geldin! -Emir seni bana emanet etti. Bir kopyanda bende vardı. Onu kullanarak geldim. Ayrıca burada sana özel bir mesaj daha var. Benim kopyamla senkronize ol. Hem mesajı al, hemde benimle bağlantıya geç, hadi. -T-Tamam. Kurumi koşarak emirin yanına gitti. Vücudu buz kesmiş, ten rengi solmuştu. Başını kucağına aldı ve tekrar "neden?" diyebildi sadece. Ancak bu seferki soru, neden onuda yanında götürmediğiydi. Cevabını bilsede, acı geliyordu kaybetme duygusu. Emirin yaptığını bencillik olarak yargıladı. "Güvenebileceği tek kişi ben olsamda, bu acıyla geride bırakılmak hiç adil değil" diye konuşmaya çalıştı, ağlamaklı bir dille, göz yaşlarını tutamazken... ----------------------------- Emirin bıraktığı bir video mesajdı. Kurumiye hazırlanan mesajla aynı zamanda yapılmış gibi duruyordu. Ciddi bir ifadeyle söze girdi: -Queen, sen benim en iyi arkadaşımdın. Sen benim can yoldaşımdın. Seni sen olman için tasarladım. Ve biliyordum ki, beni öldürecek şeyleri ne olursa olsun yapmayacaktın. O yüzden araya küçük bir program yazdım. Bundan sana bahsetmeli miydim bilemedim. Eğer öğrenirsen benden uzaklaşabilirdin belki. O yüzden de sessiz kaldım. Ancak bunları konuşmak için artık çok geç. Şimdi senden tek isteyebileceğim, ne kadar ciddi olduğumu anlaman ve sana bıraktığım son görevi layıkıyla yerine getirmen. Yoksa kendimi boş yere öldürtmüş olurum, değil mi? Video kapanırken, Emirin suratında güven dolu kocaman bir gülümseme vardı. Queen son bir çığılık daha attı. Gözündeki yaşları sildi. Bundan sonra ne ağlayacak, nede üzülecekti. Sadece ama sadece görevine odaklanacaktı. Emirden aldığı son görevine... Kurumi bile olan biteni kabullenmişken, kendisi bu şekilde duramazdı. -Pekala Kurumi san! Emirin son dileğini, onu en çok sevenler olarak bizler gerçekleştireceğiz! 9.Bölüm(Yeni Dünya): --------------------------- "Skynet 2.0 programı başlayalı 5 sene olmuştu. Hiç bir ülke uydulara erişememiş, hatta füzelerle yada uzay gemileriyle bile vuramamışlardı. Çünkü uyduların yaydığı frekanslar tüm füze ve mekiklerin navigasyon sistemini alt üst ediyor, asla hedefe varamıyorlardı. Hal böyle olunca internetin değeri kat ve kat arttı. Ülkeler artık silah, mermi, füze yerine, hackerlar yetiştirmeye başlamıştı. Aksi halde internet bağlantılarını kesmeleri gerekiyordu ki dünyanın en kapsamlı iletişim aracını bu şekilde engellemek düşünülemezdi bile." --------------------------- Bir gökdelenin tepesinde, hafif esen ılık rüzgar saçlarını dalgalandırırken, Kurumi ufka doğru bakıp, derin düşüncelere dalıyordu. Geçen 5 yıl boyunca ne yapmıştı? Hayatında neler olmuştu? tek bildiği, tek hissettiği yanlızlık duygusuydu. Kapkaranlık... Sonra Queen'in sesini duydu. Oda değişmişti. Yaşananlardan sonra Kurumi'ye anne demeye başlamıştı. Emir'i de bir nevi babası olarak görüyordu zaten. -Anne, bende aynı şeyleri hissediyorum. Bende yanlızlık çekiyorum. Ama ne kadar çirkin bir düşünce de olsa, insan alışıyor... Hem, Babam cennette seni bekliyor, unuttun mu? Hiç olmazsa senin öyle bir şansın var. Peki ya ben ne yapayım? Benim tesellim ne olacak! Bunu düşündükçe... Derken gözlerinden yaş akacak gibi oldu. Ancak söz vermişti. bir daha ağlamayacaktı. Kendini tuttu, tuttu... Kurumi gözlerini ufuktan ayırmadan konuşmaya başladı. -Queen, sen iyi bir programsın. Ayrıca her insan gibi duyguların, düşünce gücün, hislerin, Kişiliğin var. Umuyorum ki Allah buna kayıtsız kalmayacaktır. Diyebildi ama içinde hiçte buna inanası gelmiyordu. Ama böyle birşey daha önce yaşanmadığına göre, belki de olabilirdi. bu konu çok karışık olduğundan düşünmeyi bıraktı. Bir ara ufak bir gülümseme geldi yüzüne. Queen merakını gizleyememiş olacak ki, sebebini sordu. Kendi de az çok tahmin ediyordu gerçi. -Gayet açık kızım, kendi kurduğumuz uydu ağını kırmaya çalışan ekibe başkanlık ediyorum, ondan. Küresel İletişim Merkezleri (K.İ.M.)' nin en önemli yerleşkesi olan Japonya'daki ofisin başındaydı. Queen sayesinde artan zekası onu insan üstü bir güce kavuşturmuştu. Bu kurum için biçilmiş kaftandı. Onun içinde bundan daha iyi bir fırsat olamazdı. Tepesinde durduğu göktelende o binaydı. Kurumi, kurumdaki herkesle adeta dost olmuştu. Yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi. Hepsininde Queen'den haberi vardı. Pek tabii sadece yapay zeka olarak bilinen küçük şirin bir oyuncaktı. Tüm dünyayı etkisi altına alan program olacağı kimin aklına gelirki? ------------------------ K.İ.M.'in ikinci ve bir o kadar önemli bir görevi daha vardı. Ülkeyi, dış güçlerin hacker saldırılarından korumak. Bunun için sıradan bilgisayarlar kullanmak zorunda olması biraz sıkıntı versede, Queen'in sağladığı süperzeka fonksiyonları işini biraz daha kolaylaştırıyordu. Zaten japonyanın bir numaralı merkez olmasının sebebi, Kurumi'nin yazdığı değişken algoritmalı 8 katmandan oluşan güvenlik duvarıydı. Bir duvarı kırsalar bile ikinciyi kırmaları için 2 kat daha fazla sistem gücüne ihtiyaç duyuluyordu. Çünkü 1. katmandaki değişen algoritmanın gözden kaybolmaması için, anlık kontrol altında tutulması zorunluydu. Dönemin teknolojisi onu atlatılamaz kılıyordu. Ancak bu koruma tedbir amaçlı sadece merkez binasında bulunuyor, diğer hiç bir merkeze yada kuruma sağlanmıyordu. Ne polislerde nede askerlerde bu denli güçlü korumalar vardı. Sebebi ise çalınmasını engellemekti. Göktelenin tepesinde rüzgarın hazzını yaşarken, kendisini çağıran bir anons duydu. Ardından alarmlar çalmaya başladı. Anlaşılan biri yine katmanlara kafa atıyordu. "Bıkmadılar şundan, geçemeyeceksiniz anlayın artık" diye iç geçirdi. Yavaş adımlarla kontrol odasına inerken, içerdeki personelin bağırışlarını duydu. -Tanrı aşkına başkan nerde kaldı! -2. katman düştü! -3. katman yüzde 80-70-60... Duyar duymaz içeriye doğru koştu. Queen'in yüklü olduğu aracı, paneldeki porta aceleyle yerleştirdi. Klavyeden gerekli kombinasyonları yazdı ve seslendi: -Queen! Senin sıran! -Peki anne! Queen bütün kontrolü eline aldı. Gereksiz bütün sistemleri kapatıp tüm işlem gücünü kendinde topladı. Güvenlik duvarını onarmaya başladı. ancak yenileme hızı çok yetersizdi. Onardığı her %3'lük dilime karşılık duvarın %10'u düşüyordu. Geriye yapılacak tek bir şey kalmıştı. Arayüzü kullanmak. Biran için tereddütte kaldıysada, Kurumi'nin de izniyle hemen işleme başladı. Aradan geçen 5 yılda arayüzü daha çok geliştirmişlerdi. Ancak ağrı hala çok şiddetliydi. Queen gücü yavaş yavaş arttırarak saldırıyı durdurdu. Acıdan dizlerinin üstüne çökmüş olan Kurumi, işlemin sonlanmasıyla gelen rahatlamanın etkisiyle büyük bir oh çekti. Ancak başları beladaydı. Saldıranın sıradan bir bilgisayar olması imkansızdı. Yoksa, yoksa başkası da arayüzü keşfetmiş olabilirmiydi? Hem de bu kadar güçlüsünü yapmış olabilirmiydi? Bu saçmalıktı. Dahası, yardımcıları Daniel ve Tohka'ya birşeyler açıklamaları gerekiyordu. Neler oluyordu Allah aşkına... Revire doğru yola çıkarken, Daniel ve Tohka'ya gelmelerini işaret etti. Onlara birşeyler söylemeliydi. 10.Bölüm(Daniel&Tohka): -Daniel, Tohka... Az sonra söyleyeceklerim sizin hayatınızdan daha değerli. Yani bunu kimse bilmemeli. Anlaşıldı mı? Daniel ve Tohka önce birbirlerinin yüzüne kısaca baktılar, sonra evet dercesine kafalarını bir aşağı bir yukarı salladılar. Kurumi Queen hakkındaki gerçeği anlatırken, ikisininde gözleri her duydukları kelimeye karşılık dahada büyüyordu. En son Skynet 2.0'ın aslında Queen ve çok sevdiği Emir'in eseri olduğunu duyduklarında, Korkudan yere çökmüş bir vaziyetteydiler. Daniel söze girdi: -Yani sen bizim düşmanımız mısın? -Hayır, ama eğer bana engel olmaya çalışırsanız acıma beklemeyin. Arayüz'ün neler yapabileceğini bilmiyorsunuz... -Neden bu kadar ileri gidiyorsun? İnsanların suçu ney! -İnsanların mı? O nalet yaratıkları umursamıyorum bile. Kendinden başka kimseyi düşünmeyen, aciz birer pislik torbası her biri. Tek dertleri savaş. Ben sadece Sevdiğim adamın son dileğini yerine getiriyorum. Öldükten sonra bana bıraktığı son dileği... Tohka şoku yeni atlatmış olacakki, titremesini kesip konuşmaya başladı: -Yani biz şimdi ne yapacağız? -İstedğinizi yapmakta özgürsünüz. Bu kadar büyük bir şeye sizi zorla bulaştıramam. -Ben, Ben seninle kalacağım. Ben son iç savaşta ailemi kaybettim. Daha fazla insanın ölmesini, daha fazlasının acı çekmesini izlemek istemiyorum. Daniel, sen ne diyorsun bu konuya? -Ben mi? Sizi çılgın kadınlar. Peki tamam. Tohka varsa bende varım. -Nasıl yani anlamadım? Cebinden çıkardığı sigarayı yakarken düşünüyordu Daniel. Ya bu çılgınca plandan uzak duracak, ya da sevdiği kadına, Tohka'ya bişey olmaması için elinden geleni yapacaktı. Derin bir nefes çekti ve: -Hay ben böyle işin ta... Bi kıza aşık ol, oda dünya çapında bir planın peşinden koşsun. Sokayım böyle şansa. -Daniel... Sen, doğru mu söylüyorsun? -E heralde. Böyle manyakca bişeyi başka niye kabul edeyim. -Daniel! Bende seni... Gözlerindeki mutluluk yaşları konuşmasını engelliyordu.Ayağa kalktı ve Daniel'in kucağına atladı. Öyle sıkı sarılıyordu ki... Kurumi ikisine uzun uzun baktı. Sonra dayanamadı, o da ağlamaya başladı. Yine emiri özlemişti. Burada, yanında olsa, ona nasıl sarılır, nasıl koklardı... Kafasını hafiften sağa-sola salladı. Şimdi bunların sırası değil diye düşündü. Kafasını toplayıp yanındakilere seslendi. -Pekala, şu bize saldıran şeyin ne olduğunu çözmemiz lazım. ------------------------------- Ertesi günün sabahı masasında uyuyakalmış Kurumi'yi Tohka aceleyle uyandırdı. Saldırının yapıldığı yerin alanını daraltmayı başarmışlardı.Hemen kontrol odasına koştular. Kurumi gördüğü yer karşısında şaşkına dönmüştü. Belirledikleri sınırların içinde o askeri üste bulunmaktaydı. Şaşkınlıktan eli ayağına dolaştı. Ne yapacağını düşünürken aklına uydu telefonları geldi. Doğrudan bağlantılı olduklarından direk generale ulaşabilirlerdi. 2 adamını telefonu iletmeleri için görevlendirdi. -------- (telefon çalar) -Ne istiyorsun. -Kenpachi... -Sende kimsin nalet olası. -Sus ve sadece soruma cevap ver. Arayüzü nerden buldun? -Ha! Sen o pisikopat veledin sevgilisi misin yoksa? -... -Hah hah ha! Biliyordum. Pekala genç bayan. Şimdi kulaklarını dört aç ve beni iyi dinle. Uydu ağının arkasında sen olduğunu biliyorum.Geliyorum, hazır olsan iyi edersin. Ayrıca bana bıraktığın o hediye içinde teşekkürler. Çok işime yaradı.Hah hah Ha! Dedi ve telefonu kapadı.Kurumi olayı anlamıştı... (Emir'in Öldüğü gün) "Dikkat, kendi kendini yok etmeye 1 dakika, Dikkat, kendi kendini yok etmeye 1 dakika..." -Kurumi! Buradan hemen çıkmalısın! Acele et. -Ama Emir ne olacak! -Biliyorum! ama o öldü! Sen yaşamak zorundasın. Acele et! ----- O an Queen'i tam olarak kontrol edemiyordum. O yüzden oradan kaçmak zorunda kalmıştık. Emirin bedenini de, orada bırakmıştık. Sonraki zamanlarda oradan çaldığımız kayıtları incelerken, klonlama ile ilgili birşeyler okumuştuk. Yoksa...Hayır olamaz! Olmamalı! Seni general bozuntusu! Sevgilimi rahat bırak! Bedenini rahat bırak!!! 11.Bölüm:(Olamaz!): -Queen herşey hazır mı? -Anne, bunu yapmak istediğine emin misin? -Duygularımı okuyabildiğin halde, bunları bana soruyor musun? -Öyle ama... Babam ne yapmanı isterdi? -Queen, sana bir gerçeği hatırlatayım. O burda değil! Nalet olsun yok işte yok! Yapmaya çalıştıkları şey, emirin yaptığı gibi Queen'i kuruminin beynine almaktı. Bu sayede beyninin tamamını, en azından teoride, kullanabilme şansına sahipti. Emir sadece yüzde 15'e çıkabilmişti. Daha yükseğini denemeye fırsatı olmamıştı. Kurumi ise sonuna kadar gitmeyi planlıyodu. O Generali ve bu işe bulaşan herkesi öldürecekti. Hali hazırda kullandığı kırmızı lensler yüzünden zaten oldukça ürkütücüyken, aklını kan hırsı bürümüş halini görünce korkmamak elde değildi. -Kızım, işleme başla... -Tamam anne! --------------------- (Generalin Üssünde) -Efendim, elimizden geleni yapıyoruz ancak, onu şimdi uyandıramayız. Aksi halde çok yaşayamaz. -Uzatma lan, dediğimi yap. Ölüm ölmemesi umrumda değil. Elimizde daha çok var. Geleceğini biliyorum Emir'in sevgilisi. Eğer o manyak ile sevgiliysen, sende en az onun kadar manyaksındır. Ama ben senin gibi değilim. Hatta sana güzel bir sürpriz de hazırladım. Hah hah ha! Uyandırılma işlemi başlıyor. Kalp atışları, normal. Kan basıncı, normal. Beyin fonksiyonları, normal. Kabin açılıyor... Dumanların arasında bir gölge gözüktü... -Pekala millet, burayı boşaltın. Birazdan ortalık çok karışacak. Ayrıca tüm uyduları onlar kontrol ediyor. Herhangi bir askeri hareket yapmaya kalkarsak işimiz biter. Burada olanlardan kimsenin haberi olmayacak. Pekala manyak kadın, gel bakalım, sen mi kazanacaksın yoksa sevgilin mi, göreceğiz! Haaahh Haaa! 5 dakika kadar sonra, Kurumi askeri üsse gelmişti. Etrafta kimsenin olmaması biraz ürkütücü olsada, sebebini o da biliyordu. Şimdi yapması gereken generali bulup onun işini bitirmekti. Yapmak istediği şeyi az çok anlamıştı. Emiri yada en azından beynini klonlamaya çalışıyordu. Bunu tam olarak başarırsa, hiç bir şekilde durdurulamazdı. Klon oldukları için beyinlerinin tamamını kullandırabilirdi. Ölmeleri çokda mühim değildi general bozması için... -Kenpachi Şerefsizi, neredesin çık ortaya! -Hey hey, sakin ol. Hem niye onu çağırıyorsun. Yoksa beni özlemedin mi? Kurumi sesi duyar duymaz titremeye başladı. Yavaşça arkasını döndü. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Dili tutulmuş, doğru düzgün nefes alamıyordu. Karşısında cansız bedenini kucağına aldığı, sevgilisi olan Emir'in tıpatıp aynısı olan biri duruyordu. Klon... -S-sen, sen Emir değilsin. Biliyorum ama... -Benim ondan ne farkım var? A dur bir dakika, ben seni ondan daha çok istiyorum. -Ne demek istiyorsun? -Senin ölmeni ondan çok istiyorum!! ... 12.Bölüm(Yeter Artık!): ----------------- Üzerime doğru geliyordu. Elindeki bıçakla koştura koştura... Elimi belimdeki tabancaya götürdüm ama, çekemedim. Dayanamıyordum artık. Yanlız başına 5 yıl yarı ölü yaşarken hep onu düşünüyordum. Cansız bedeninin soğukluğunu kucağımda hissettiğim Emir'im, klonda olsa şuan karşımda duruyordu. Yeter! Daha fazla bu acılara katlanmak istemiyorum! Kurumi kollarını açtı ve üzerine doğru koşan, emirin klonuna bakarak gülümsedi. Emir bir an sendeledi, ancak koşmaya devam etti. Tam Kurumi'nin yanına gelmişti ki, bıçağı yere attı, kuruminin elinden tutup onu kaçırdı. Kurumi hala şoktaydı. Emir konuşmaya başaldı. -Kenpachi benim beynimi kontrol altına almak için beynime bir çip koymuş. Ama beynimi olduğu gibi kopyaladıklarından Queen'de beraberinde geldi. Uyandırıldığımda otomatikman harakete geçti. Çipi devredışı bırakması biraz zaman aldı ancak gördüğüm kadarıyla tam vaktinde yetişti. -Yani sen şimdi gerçek Emir misin? -Hayır, sadece kopyasıyım. Bu yüzden sevinme. Zaten bir kaç dakikalık ömrüm var. General beni daha tamamlanmadan makinadan çıkardı. -Ölümünü bir daha mı göstereceksin bana? Tam bastırdım anılarını derken, birdaha mı buz kesmiş bedenini hissedeceğim? İstemiyorum, hayır! ... Hiç birşey diyemedi Emir. Gözleri doldu . Elinden birşey gelmiyordu. Sadece onu da bu işe bulaştırdığı için pişmandı. Koşmaya devam ettiler. General peşlerinden geliyordu. Sinirden deliye dönmüştü. Artık hiçbir şeyi umursamıyordu. Onları yakalayacak ve ikisinide oracıkta öldürecekti. Klonun zaten çok fazla ömrü kalmamıştı gerçi, ama olsun. Kurumi'nin önünde bir kez daha öldüreceğim onu! diye geçirdi içinden... ------------------ -Tanrı aşkına Kurumi-san nereye kayboldun! - En son nereye bakıyordu? Askeri üs değil miydi? Oraya gitmiş olmasın sakın? Queen, sen birşey biliyor musun? Queen kararsız kaldı. Emiri öldürenin general olduğunu söylese, sebebini bilmek isteyeceklerdi. Kurumi'yi bu kadar kızdıracak birşey küçük olamaz diye düşüneceklerdi. ama yinede anlatacaktı. geriye bir tek annesi kalmıştı. Onuda bu şekilde kaybetmek istemiyordu... -Sebebini sormayın ve sadece dinleyin. Aslında orası... ---------------- Askeri üssün etrafı dışarı çıkarılan personel ile çevriliydi. Bazılarıda generale katılmış, Kurumi ve Emiri arıyorlardı. Artık sınırına gelen Kurumi, üzüntüden patladı. -Yeter! Dur diyorum Emir. Artık yaşamak istemiyorum. Senide son kez gördüm dünya gözüyle. Her ne kadar klonda olsan... Hiç bir pişmanlığım kalmadı geride. Daha fazla dayanamıyorum. -Kurumi... Ordalar! Koşun! Sonunda general ve ekibi onları bulmuştu. Köşeye sıkışmışlardı.General o çirkin sırıtışını gösterdikten sonra, tetiği çekti. Emir refleks olarak kuruminin önüne atladı. Sırtından vurulmuştu. Tam kalbine denk gelen yerden... Ve kuruminin kucağına düştü. "Yaşamalısın" diyebildi sadece. ağzının kenarından akan kanlar, zemine yayılmış kanlara karışırken... Kurumi bir kez daha Emir'in cansız bedenini kucağında tutuyordu. Bu sefer hayatı ellerinden kayıp gitmişti. Dondu ve öylece kalakaldı... 13.Bölüm Sezon Finali(Değişim başlasın!): Daniel ve Tohka ekip ile beraber üsse vardıklarında, Kurumi'yi kucağındaki cesetle ağlarken bulmuşlardı. Onun emir olduğunu öğrendiklerinde buz kestiler. Sadece birbirlerine bakakaldılar. Yanına gidecek yüz bulamıyorlardı. Gidipte ne diyeceklerdi ki zaten... -Anne!Anne iyi misin? Ses Queen'in sesiydi. Daniel'e onu yakına götürmesini söyledi. Daha yeni yakınlaşmaya başlamışken, Queen karşısında 5 yıl önceki portreyi tekrar gördü. Her adım ilerleyişinde, duyguları daha çok yoğunlaştı. En son yanlarına geldiklerindeyse çığlığı bastı. -hayır! Yine olmasın hayır! ------- Biraz sakinleştikten sonra devam etti. Beni babamın eline koy. Neler olduğunu o bana söyleyebilir. Klon da olsa o Emir, henüz tamamen ölmemiş olmalı. Daniel söyleneni yaptı. Queen sinir uçlarından beyne ulaştı. Hafıza bölümünü tararken birden durdu. "Emir'den mesaj mı var?" Dur bi saniye, neler oluyor böyle? Emir'den mesaj mı var? Muhtemelen beyninde kalan son şeylerden biriydi. Otomatik gönderilecek bir mesaj. Açtı, okumaya başladı. "Size yaşattığım acılar için gerçekten üzgünüm, ama kurtardığınız hayatlar için buna değer. Her ne kadar hal böyle olsa da, sizi daha fazla zorlamak istemiyorum. Bu yüzden son olarak bu kodları bıraktım. Bunlar hem senin acı çekme duygunu, hemde Kurumi'nin benle ilgili anılarını hatırlamasını engelleyecek. Tamamen silecek kadar ileri gidecek cesaretim yok malesef. Şimdi iş sana kalıyor, yapacak mısın? Yoksa bu şekilde kalmak iyi mi?" Queen kafasını kaldırıp annesine baktı. Gözleri sönmüş, ölü gibi duruyordu. Dokunsan devrilecek kadar zayıftı. Onun duyguları yapaydı sonuçta. Ne kadar hissedebilme yeteneği olsada gerçekteki kadar şiddetli olamıyordu. Bir kendi yaşadıklarına baktı, birde annesinin yüz ifadesine. Düşünecek bir şey yoktu. Anıları silecekti. Daniel'den Kurumi'ye uzanmak için yardım istedi. Kurumi onu eline aldı ve söze girdi. -Bu manyağı senden iyi tanıyorum Queen. Aşağı yukarı aklından neler geçiyor biliyorum. Ama yapma. Eğer son dileğinide unutursak, yaşadığımız bunca şeyin ne anlamı kalacak? Hadi eve gidelim, bu sefer katılmamız gereken gerçek bir cenaze töreni var... Queen gözyaşlarını daha fazla tutamadı. Saldı kendini. Küçücük bir ekranda mavi-beyaz süzülen piksel taneleri. Acının ne demek olduğunu öğrenmiş gibi manalı manalı süzülen gözyaşları... ---------------------- Generalin takımı dağıtılmıştı. Kendisi ise görevden alınmıştı. Tabi halka duyurulan kısım buydu. Gerçekte dünyanın en önemli güvenlik noktası haline gelmiş bir merkezin başkanına saldırmak açıklanamaz birşeydi. Hem işin arkasında gerçekten kimin olduğunun da bulunması gerekiyordu. Bu yüzden Kenpachi'yi sorgulamak üzere yanlarında getirdiler. Klasik asker bozması, ağzını bile açmadı. En son Kurumi yanına geldi. Başına silahı dayadı. "Söyleyecek bir şeyin var mı?" dedi. Generalin hayır demesinin üzerine hiç ikiletmedi. Çekti tetiği. O anki soğuk kanlılığını gören Queen içinde garip bir korku hissetti. Sanki tanıdığı annesi başkasına dönüşmüş gibiydi. Kurumi arkasını döndü ve giderken "toplayın şunu" dedi. Hala olanlara anlam verememiş olan sorgulama ekibi denileni yaptı. Kurumi kendi kendine konuşmaya başladı. Bundan sonra kötülere merhamet olmayacak. Bundan sonra acıma olmayacak. Bundan sonra kimseyi kurban vermeyeceğim hiç bir şerefsize! Sonra Queen'e döndü ve: -Kızım, bundan sonra hiç bir kötüye acıyarak bakma. Ayrıca unutma, asıl düşmanı daha bulamadık. Hiç bir yumuşaklık belirtisi göstermeyeceğiz. Ben yaşadığım sürece skynet 2.0 programı devam edecek. Küresel İletişim Merkezleri (K.İ.M.)'de emrimde. Generale o desteği veren o***'yu bulup canına okuyacağım. -Anne... Queen yaşananları tekrar düşündü. Belkide doğru olan buydu, yada yapması gereken. Annesine destek olmaya karar verdi. Her ne kadar korkuyor olsada... 2.SEZON Notlar: Konu ilk bölümden saçmalanmışa benziyor ancak yeni bölümler geldikçe ortaya güzel şeyler çıkacak. Her hafta en az bir bölüm ekleyeceğim. Keyifli okumalar. 1-1.Bölüm(uyanış): Kurumi'yi kurtarmak için beynini hacklediğimden beri 5 yıl geçti. Bu yaptıklarım sanki hiç birşeyi değiştirmemişti. Hala komadaydı, hala dışarıya tepki vermiyordu. Ne yapacağımı bilmeksizin öylece dolanıyordum. 5 yıl boyunca hiç birşey yapmadan... O gün hastaneye gitmedim. Gidemedim. Belkide benim yüzümden hiç uyanamayacaktı. Ne yaptığımı sanıyordumki? Öylece bir insanın beynini hackleyemezdim. Ama onu kaybetmekten korktum. Şu nalet dünyada bana ait olduğunu düşündüğüm tek şeyi. Bu korkum, belkide onun sonu olmuştu. Ben bunları düşünürken çalan telefonun sesiyle irkildim. Cebimden çıkarıp baktığımda hastaneden aradıklarını gördüm. Acaba... Hayır hayır. Aklıma kötü şeyler gelmemeliydi. Yinede korkarak telefonu açtım. -Alo, emir-san'la mı görüşüyorum? -Buyrun benim. -Gözünüz aydın, hastanız uyandı. -Ne! hemen geliyorum! Montumu aldığım gibi kapıdan dışarı fırladım. Bisikletim arızalıydı. 3km yolu koşmam gerekiyordu. Olsun, şuan 30km bile koşarım. O gözlerini açtıya, gerisinin bir önemi yok... 301-302... Koridorun sonundaki 320 nolu odaya kelimenin tam anlamıyla kafa attım. Evet kafa attım. Kapı arızalıydı ve açmak için biraz uğraşmam gerekiyordu. O kadar acele edincede direk kafayı vurdum.Kapıyı açtığımda kurumi yataktan doğrulmuş, şaşkınlıkla bana bakıyordu. Gözlerimden gelen yaş durmak bilmiyordu. Hemen koşarak yanına vardım. -Kurumi, sonunda uyandın! -Uyanmak mı? -Evet, tam 5 yıldır komadaydın. -Be-beş yıl mı? Sen gerçekten Emir misin? Kesin bu bir rüya olmalı... -Hayır gerçek! Burdayım, hiç gitmedim! -Senin 2 defa ölümünü gördüm Emir, 2! Hepsi sahtemiydi! Tüm yaşadıklarım, hepsi bir rüyadan mı ibaretti! Hayır bu gerçek olamaz! -Kurumi... Neler olduğunu idrak edemedim ilk başta. Ondan biraz daha anlatmasını istedim. Tüm detaylarıyla, sanki bir ömür yaşamış gibi anlatıyordu. Onu daha fazla yormamak ve dinlenmesine izin vermek için, biraz yanlız bıraktım. Sonra Queen ile irtibata geçtim. Çekilen beyin tomografisini incelemeye başladık. Sonuçta beynindeki hücrelerin sayısında aşırı bir artış olduğunu gördük. Neredeyse 5 yıl yaşamış kadar veri birikmişti. Bunun 2 tane mantıksız ama mantıklı olması gereken açıklaması vardı. Ya Kurumi komadayken, benim yaptıklarım yüzünden uzun bir rüyaya dalmıştı, yada geleceği görmüştü. Beyin hakkında bilmediğimiz tonla şey varken pek hala her ikiside mümkün. Şimdi düşünmem gereken bunlar değil, Kurumi'nin bedensel ve ruhsal sağlığı. Zira eski Kurumi gitmiş, yerine sert ve asker havasında bir Kurumi gelmişti. 1-2.Bölüm(Uyanış-2): Kurumi hastaneden taburcu oldu. Bir kaç gün yanlız kalmak istediğini söyledi. Bu boşlukta bende kendimi olanları anlamaya çalışmaya verdim. Herşeyden önce beynimi daha iyi anlamam gerekiyor. Bunun için daha zeki olmalıyım ve bunu başarmanın yoluda Queen'den geçiyor. Onu doğrudan beynimin içine erişibileceği şekilde yeniden yazdım. Bundan böyle benim rızam olmaksızın bütün kontrolleri elinde tutabilecekti. Peki bu ne işe yarayacaktı? Queen insanoğlunun bildiği tüm bilgileri idrak etme yeteneğine sahip bir varlık. Beyin üzerine bilinen herşeyi öğrenecek, benim beynimi kullanarak öğrenme gücünü arttıracak ve olanları çözmeye çalışacak. Pekala çözmesi yıllar bile sürebilir. Aslında Queen'i doğrudan bedenime aktarabilirim ancak bu işlem çok riskli ve geri dönüşü olmayan birşey. Böyle birşey'e kalkışmadan önce bunu denemeliyim. Ayrıca Kuruminin Bana anlattıklarının gerçekliğinide kontrol etmem gerekiyor. Eğer gerçekten söylediklerinde doğruluk payı varsa... Geçen bir haftanın ardından daha fazla sabredemeyip kurumiyi görmeye gittim. -hey, benim, içeri girebilirmiyim? -Emin değilim. -Ne demek emin değilim, geleyimmi gelmeyeyimmi? -Onu kastetmedim. Neyse, gel. Seni çok özledim... Odaya girdiğimde pencerenin yanında dikiliyordu. Belliki dışarıyı izliyordu. Sonra yavaştan bana doğru yaklaştı. Elini yanağıma koydu. Yüzünden tarif edilemeyecek duygular yansıyordu. Korku, mutluluk, sevinç, hüzün... Hepsi bir arada... "Gerçekten senmisin?" diye tekrar sordu. Hiç bir şey demedim. İyice yaklaşıp dudağına küçük bir öpücük kondurduktan sonra, "hepsi geçti, her ne yaşadıysan hiç biri gerçek değildi. Bu durumdan kurtulmalısın ve ancak sen kendini kurtarabilirsin. Sana yeni bir şans verilmiş gibi düşün. Herşeye yeniden başlama şansı." Kafasını göğsüme yasladı. Bir an ağlayacağını sandım. Hatta eski Kurumi olsaydı çoktan seller yağdırmaya başlamıştı. Şu an karşımda duran kişi ise bambaşka hissettiriyordu. Uyanmadan önce en son ne hatırladığını sordum. -Başımıza bela olmuş pisliğin tekini idam ettim. Bir kaç gün sonra ölmüş olması gereken o Kenpachi o.ç'undan bir mesaj aldım. Tahminimce kendini klonlamıştı. Şerefsiz. Nasıl yada nerde yaptığını bilmiyorum. Manyak herif, Eski usül atam bombası yaptırmış, sırf beni öldürebilmek için bütün şehri havaya uçurdu. Aslında birazda mutluydum. Sonunda gerçek senin yanına geliyordum. Sonunda tüm bunlar son buluyordu. Biraz şaşırmıştım. Bir asker gibi konuşuyor, küfürler yağdırıyordu. Yaşadıklarını göz önüne alırsak, daha azını bekleyemezdim zaten. "Sonuç olarak haklı olduğunu düşünüyorum" dedim ve tekrar sarıldım. Bu sefer yumuşadı, ağlayacak gibiydi ama yine kendini tuttu. -Peki şimdi ne olacak? Normale mi döneceğiz? -Aslında, biraz araştırma yaptım. Kenpachi denen adam gerçekten var. Gerçekten gizli bir üssün kumandanı. -Dur bir dakika, geçen sefer oraya tek başına gidiyordun. Queen'i kullanarak sistemlerini hacklemekti amacın. Bu sayede uyduları kontrol altına alıp dünyaya barış getirmeye çalışıyordun. Kısaca böyle birşeyler yapıyordun. -Güzel planmış aslında. Bir kaç saniye sessizlik oldu. Kurumi birşeyler düşündüğümü anlamış olacaktı ki, bana bakarak şeytanvari bir gülümseme gösterdi. Çok ürkütücüydü. Sonra tek rar konuşmaya başladı. -Hey, birdaha böyle bir çılgınlık yapmayı düşünürsen, benide yanında götür. Ve evet, birde şu var. Queen'i kullanarak otomatik nişan alan bir silah üzerinde çalışıyordum. Sanırım seninle birlikte bunu yapabiliriz. Bir daha seni kaybetmek istemiyorum ve oraya birdaha hayatta dönmem. Ama seni tanıyorum, bunu yapacağını adım gibi biliyorum. İntikam için... -İntikam için... Haklıydı. Planı beğenmiştim. Yapacaktım. Ama dediği gibi bu sefer yanlız değil, kurumi ile beraber gideceğim. Onu kişisel intikamım için kullanmayı hiç istemiyorum ama, bir daha yanlız bırakmayacağıma dair ona söz verdim. Bir şekilde sözümü tutmam gerek. Ölmeden, geri dönmemiz gerek. Bunun içinde çok sağlam bir plan yapmam gerek. Peki Kurumi'nin anıları ne kadar gerçek? Geleceğimi gördü? Hepsini oraya gidince anlayacağız. ********** Arkadaşlar açık konuşmak gerekirse konuyu çok dağıtıp aşırı hızlı giderek bir hata yaptım. Şimdi hikayeyi en baştan yazıyorum. Bu sefer bazı karakterler olmayacak, olanların kişilikleri farklı olacak, bu yazdıklarımda gördüğüm hatalar ve eksiklerde giderilecek. Şuan whatpad üzerinden yayınlamaya başladım ki böylesi çok daha uygun benim için. Benim yazdıklarıma ilgi duyan arkadaşları bekliyorum. Eski yazdıklarımı silmeyeceğim. Zira ikisinide okuyup karşılaştırma yapabilecek insanlar var. Belki yeni halini kimse sevmez, eskiye döneriz vs vs. İpler sizin elinizde yani. => http://w.tt/1JqYdxy ---5.Bölüm'e buradan ulaşabilirsiniz
  6. Arkadaşlar ANİME KOMEDİ'de yeniden beraberiz. Bu hafta birçok animecinin sinir olduğu :angry: bir konuyu komikleştirmeye çalıştığım Çalar Saatler çalışması var. :D Bundan başka hep merak ettiğim ve bana komik gelen bir anime olayını elimden geldiğince komik bir şekilde uyarlamaya çalıştım. Umarım beğenirsiniz. Çizgi Gözler çalışması siz komedi severlerle. :D Geçen haftalarda aklınıza gelen komik fikirlerinizi paylaşabileceğinizi söylemiştim. Ayhan "free word" arkadaşım aklına gelen bir çalışmayı benle paylaştı. Kendisine teşekkür ediyorum. Güzelde oldu diye düşünüyorum. AnimeLife bölümüne bir çalışma daha eklenmiş oldu. ^_^ Son olarak ilerki haftalarda da başka bölümlerini paylaşacağım bir mini komedi serisini paylaşıyorum. Okulda birbirlerini keşfeden iki animeci Eren ve Ezgi arasında duygusal bir yakınlaşma başlar. :wub: Ama bu sizi şaşırtmasın romantik bir seri değil bir komedi serisidir. B) (Malum kişilerin isimlerini kullandım. Haberleri yok ama onlar bana kızmazlar. Yani öyle umuyorum. :blink: :P ) Umarım beğenirsiniz. Daha güzel çalışmalar ilerki haftalarda sizlerle olacak... ÇALAR SAATLER ÇİZGİ GÖZLER ANİMELİFE (Bu bölümün çalışmaları Genel AnimeKomedi bölümünde AnimeLife başlığı altında bulunmaktadır.) ANİMECİ AŞIKLAR (E<3E) -Bu bölüm tanıtım amaçlıdır hikayenin devamı ileriki haftalarda-
  7. Arkadaşlar geçen haftadan sarkan ANİME KOMEDİ çalışmaları hazır. Bu hafta sonu yayınlamayı düşünüyordum. Ama hafta içi ülkemizin Manisa/Soma ilçesinde gerçekleşen üzücü olaylardan dolayı bu hafta komedi çalışmaları yayınlamayı doğru bulmadım. Soma ile ilgili ufak bir çalışma hazırladım, onu paylaşıyorum. ANİME KOMEDİ'ye bir hafta ara veriyorum. Gelecek hafta daha çok paylaşımla burada olacağım. Bunun yanında bugün yeni hazırladığım logoyu paylaşacağım. Soma'da hayatını kaybeden insanlarımıza Allah'tan rahmet , yakınları için başsağlığı ve sabır diliyorum.. Umarım yaşadıklarımızdan dersler çıkarırız ve en çok insana kıymet veririz. Ne zaman ki en çok insana kıymet verirsek o zaman ülkemiz yaşamak için mükemmel bir yer olur. Temennim bu yöndedir. -BİR İNSAN YÜZBİN TON KÖMÜRDEN ÇOK DAHA FAZLA KIYMETLİDİR- Arkadaşlar geçen logomun üzerinde çok çalışamamıştım. TürkAnime.TV'nin logosundaki küçük, şirin kızdan esinlenerek onun daha büyük (ortaokul çağı diyebiliriz) bir halini yaptım (yardımları için Bedri(Quincy)Burhan başkana -kendisi Bleach FC nin yakışıklı başkanıdır- teşekkür edrim) Bu da yeni logom NOT: Burdan TürkAnime.TV yetkililerine; bu kız ortaokul da millete göz kırpmaya başlamış, lisede bunun önünü hiç alamazsınız söyleyeyim. -_- ANİME KOMEDİ'yi takip eden herkese teşekkürler...
  8. Arkadaşlar bu hafta geçenlerde forumda meydana gelen bir karmaşadan yola çıkarak hazırladığım çalışmalar var. Forumumuzun FC (Fan Club) bölümü mevcut. Bu bölümde anime severler sevdikleri animelerin veya karakterlerin FC lerine üye olarak paylaşımda bulunabilmektedirler. Geçen hafta FC ler o bir anda o kadar arttı ki bu olay forum gündemini bir süre meşgul etti :D Bende bu haftaki çalışmalarda benzer özellikleri olan anime karakterlerini çeşitli FC lerde çizdim. Bunlar sadece benim yakaladıklarım. Siz kendi FC lerinizi konu altına yorum olarak yazabilirsiniz. Vakit bulduğumda bir bölümünü çizip bu konuya ekleyeceğim. Bu haftaki diğer çalışmam Süper Animeci'ler ile ilgili. Animeciler süperdir! Nasıl mı? Merak ediyorsanız çalışmalara bir göz atın. Sizde Süper Animeci'nin özelliklerini yine konu altına yorum olarak yazabilirsiniz. Beğenilenleri ileriki haftalarda çizip bu konuya ekleyeceğim. NOT: Gelecek hafta ANİMEKOMEDİ çalışmaları eklemeyeceğim ama sonraki hafta yaklaşık 25-30 sayfa olacağını düşündüğüm -TürkAnimeTV Ailesine Yeni Çevirmen Alımı- -TürkAnimeTV Binasındaki 4 Özel Oda- ve -TürkAnimeTV Büyük Tehlikede- adlarında üç sahneden oluşacak one-shot hikayesini paylaşmayı düşünüyorum. Umarım bu haftaki çalışmaları beğenirsiniz ... :) Lütfen çalışmaların altındaki spoiler içine alınmış küçük notları okuyun. FAN CLUBs bunlara ek olarak FMA animesinden Gluttony olabilir. Sizinde şu da bu FC de olabilir dediğiniz karakterler varsa yazın. ilk önce adını "aynı kuaförde saç kestirenler FC" yapacaktım ama bu daha komik geldi :D Sizin içiniz fesat :P yani güçlü bayanlar fan kulübü.. bayraklarındaki füzelerde güç sembolü -_- Süper Animeci Özellikleri
  9. Arkadaşlar öncelikle bu haftaki AnimeKomedi çalışmaları gecikti kusura bakmayın. Bu sıralar 25-30 sayfalık TürkAnime.TV ile ilgili bir komedi çalışmam var ileriki haftalarda paylaşacağım. Bunun için haftalık güncellerin sayısı azalabilir. Arkadaşlar bu hafta Shingeki no Kyojin'den bir çalışma var korku duvarın ardında belirir :D (2 sayfa) Uzumaki Naruto hayallerine kavuşur ... :D (3 sayfa) Yardımları için Bedri Burhan (Quincy) Başkan'a teşekkürler... :D Umarım beğenirsiniz... Shingeki no Kyojin Korku Duvarın Arkasında Belirir... NARUTO Naruto'nun Hayali
  10. Arkadaşlar bu hafta One Piece den Sanji Kun'un fantastik hayali Kuruko no Basket 'ten Kuruko ile beraber :) (tek sayfa) Bleach'te yeni kaptan alımı. Çok ünlü ve bilindik bir kaptan.(2 sayfa) Kaichou Wa Maid-Sama'dan Usui Türkiye'de bir okula nakil olursa? :o :D (5 sayfa) Bu hafta tek sayfalık Naruto'da vardı ama çok hoşuma gitmedi sonra yeni bişey aklıma geldi ama zaman kalmamıştı. Haftaya üç sayfa Naruto var. Umarım beğenirsiniz... ONE PİECE Sanji ve Kuruko BLEACH Yeni Kaptan Kaichou Wa Maid-Sama Nakil Öğrenci
  11. GENEL ANİMEKOMEDİ

    Çok Pişmanım Teyze -Death Note- Nakil Öğrenci -Kaichou Wa Maid-Sama- Korku Duvarın Ardında Belirir -Shingeki no Kyojin- -Anime Life- Süper Animeci Özellikleri Bir animeciyi cinayetten içeri atamazsın! Çok anime izlemekten belki... -_- ama oda suç değil :D Haber Ekibi Yollarda-Geçmişten bir Kahraman -Pokemon- Saç Şampuanı Reklamı -Sword Art Online-
  12. BLEACH KOMEDİ

    (1) Yachiru'nun Evi (2) Yeni Kaptan (3) Fan Club's -İlluminati FC (Izuru Kira) -Siz Anladınız Onu FC (Rangiku Matsumoto) (4)Çalar Saatler (İchigo-İnoue) (5) İchigo Bir Resim Paylaştı
  13. ONE PİECE KOMEDİ

    (1) Kim Lan Bu Uçağın Pilotu ? (2) Sanji'nin Hayali (3) Fan Club's -Oburlar FC (Luffy) -İlluminati FC (Sanji) -Siz Anladınız Onu FC (Nami) (4) Çalar Saatler (Nami-Sanji) (5) Luffy & Natsu (6) Winter is Coming (Kuzan Aokiji) (7) Ah Şu Mangakalar (Eiichiro Oda) (8) Sapık Dörtlü (Sanji) (9) Aşkın Gücü (Sanji, Nami, Robin, Franky, Brook)
  14. NARUTO KOMEDİ

    (1) Talihsiz Gün (Hokage Minato) (2) Naruto'nun Hayali (Naruto-Kakashi-Sakura-Hokage Tsunade) (3) Fan Club's -Oburlar FC (Choji) -İlluminati FC (Ino) -Siz Anladınız Onu FC (Tsunade) (4) Çalar Saatler (Sasuke-Sakura) (5) Uchiha Kardeşler (6) Ah Şu Mangakalar (Masashi Kisimoto) (7) Sapık Dörtlü (Jiraiya)
  15. ANİME KOMEDİ

    ANİMEKOMEDİ Değerli TürkAnimeTv Ailesi, AnimeKomedi bölümüne hoşgeldiniz. FF Komedi Dükkanı'nda popüler anime karakterlerinin bulunduğu komik hikayeler, anime severlerin yaşadığı komik durumlar ve bazen de hem anime karakterlerinin hem de anime severlerin aynı kurguda buluştuğu eğlenceli çalışmalar bulunacak. Eğlenceli bir bölüm olması umudundayım. Konuyu sınırlandırmak istemiyorum ama kurgular daha çok anime ve animeciler etrafında gelişecek. Çalışmalar bazen tek sayfa bazen mini hikaye (2-6 syf) bazen de bir kaç hafta sürecek seri halinde olacak . Bu paylaşım ilk olduğundan popüler animelerden dört tanesiyle başladım. Hikayeler iki sayfalıktır. Sürekli yeni çalışmalar eklemeyi düşünüyorum. Beğenmeniz dileğiyle... (NOT: İleride paylaşacağım bazı çalışmalarda en sevdiğiniz anime karakteriyle, ciddi animelerle ve ya yakışıklı-güzel anime karakterleriyle ilgili kurgular olabilir hedefim hiçbir anime karakterine veya animeye hakaret etmek değil, hedefim sadece eğlenmek ve eğlendirmektir, anlayışınızı bekliyorum) (Tüm destekleri ve katkılarından dolayı site yöneticisi Halil Karahan'a teşekkürlerimi sunarım, AnimeKomedi'yi yapabildiysem bu onun yardımlarıyla olmuştur.) Bu TürkAnime.TV Komedi Çizim Yarışması'na katıldığım çalışmam, bununla başlamak istedim Kim Lan Bu Uçağın Şöförü Yachiru'nun Evi Talihsiz Gün Çok Pişmanım Teyze
  16. SAO: Hırs ve Acı (Tamamlandı!)

    BÖLÜMLER İÇİN http://kaxellsfanfiction.blogspot.com Ya da Tamamlanmış PDF versiyonu https://drive.google.com/file/d/0B2a7i75FpsaVbkxTRHpTcGxFclk/view?usp=sharing Devamı (Düzenlenmemiş Hali.) Kitap II: Act I : The Evil Within: (Aksiyon, Romantizm, Dram, Sanal Oyun) Bölüm 1.Hiçliğin İçinde 1. Gün: http://textuploader.com/tsll Bölüm 2.Hiçliğin İçinde 2. Gün:http://textuploader.com/krmr Bölüm 3.Bilinenler & Öğrenilenler I:http://textuploader.com/krmk Bölüm 4.Bilinenler & Öğrenilenler II:http://textuploader.com/krml Bölüm 5.Bilinenler & Öğrenilenler III:http://textuploader.com/krmm Bölüm 6.Havada Kalanlar: http://textuploader.com/krmh Bölüm 7.Havada Kalanlar II:http://textuploader.com/o5ri Bölüm 8.Havada Kalanlar III:http://textuploader.com/o5re FİNAL SON SÖZ: http://textuploader.com/o150
  17. Noir and Haze [FF] [12. Bölüm]

    GİRİŞ: 2500 ‘ler de bir yerlerde... Bildiğimiz dünyanın çok ilerisinde bir dünya... İtaatkârın elinden her şeyini alan ve bu durumu itaatkâra istediği her şeyi vermiş gibi gösteren kimliği belirsiz düzenbazlar tarafından yönetilen karanlık bir dünya... Beklenen ve üzerine birçok teori ve yorum yapılan III. Dünya Savaşı hiç bir zaman gerçekleşmedi. Çünkü olanlara kimse bir direniş göstermedi... İnsanlar devlet adamlarının her istediklerini yorumsuz kabul ediyorlardı. Emsali görülmemiş bir uysallık ve umursamazlıkla hayatlarını sürdürüyorlardı ve bunun karşılığında devletleri onlara yaşamaları için gereken şeyleri sağlıyordu: Ozon tabakası delinmişti ve insan ırkının yaşamını sürdürebileceği hava koşulları artık yoktu. Devletler "Haze" adı verilen devasa küre sistemi içinde yaşıyordu. Küreler içinde yapay atmosfer sağlanmıştı. İnsanların Haze sisteminde yaşayabilmesi için tek yapması gereken, itaat etmekti. Başka çaresi olmadığını düşünen insanlar, itaat fikrinin o kadar da kötü olmadığını düşünmeye başlamışlardı. Ancak devlet artık onlara her istediğini yaptırıyor, yapıyordu. Gece yarısı herhangi bir açıklama veya neden olmaksızın insanların evlerine giriyor, ailesini öldürebiliyorlardı. İlk etapta gerçekleri anlayıp isyan edenler çıktı. Ama isyanlar örgütlü değillerdi ve çok acımasızca bastırıldı. İsyan edenler ibret olsun diye çeşitli ilaçlar ile insanüstü yaratıklara dönüştürüldü ve akıllarını kaybettiler; artık insan değillerdi ve düşünme yetileri yırtıcı bir hayvan kadardı. Bu sebeple evlerine geri salındıklarında kendi ailelerini katlettiler. Bu olaylar olduktan sonra isyanlar giderek azaldı ve sonra da durdu. Yaratığa dönüştürülen insanlar da "Noir" adı verilen hücrelere kapatıldı. Bu yaratıklar ilaç sayesinde çeşitli güçlere sahiplerdi ve bu sebeple devlet tarafından kullanılmaya başlandı; diğer bir deyişle devletin canlı silahları görevini görüyorlardı.. Bölüm 1:DİRİLİŞ Lilly her sabahki gibi büyük bir sinirle uyandı, alarmın sesi kulaklarını tırmalıyordu ve güneş göz kapaklarını yakıyordu. Lilly: Laneeeeeeeeeeeeeeet, lanet olsun. Nefret ediyorum sabahlardan, ölsün istiyorum sabahlar, ölsün, ölsün! Jacques ise her zamanki sevecen gülümsemesiyle perdenin yanında Lilly' nin güzel yüzünü izliyordu. Jacques: Sen gecelerden de nefret edersin Lily-sıcaktan da-soğuktan da-ılıktan da... Ardından Jacques çok nazik bir kahkaha patlattı. Lilly yatağından doğrulmuş bir şekilde, iri yeşil gözleriyle ona bakıyordu şimdi. Jacques'in kahkası öyle içten ve sıcaktı ki Lilly kendini tutamadı ve gülümsedi. Yatağından indi ve Jacques'in yanına sokuldu. Onun gözlerinin içine bakmaya başladı. Jacques 25 yaşındaydı ve 1.90 boylarındaydı. Beyaz teni, açık kumral saçları ve çok güzel yüz hatları vardı. Gözleri bal rengiydi ve kirpiklerinin uzunluğu bakışlarına içtenlik katıyordu. Fit bir vücudu vardı. Kısacası çok gösterişli ve yakışıklı bir erkekti. Otuz saniye kadar böyle bakıştıktan sonra Lilly'nin karnının guruldaması, onların eylemini kesti. Jacques: Zaman kaybetmeden giyin, ben kahvaltıyı hazırladım. Hadi, hadi çabuk ol. Bunu dedikten sonra Jacques Lilly'nin odasından çıktı. Lilly hala uyuşuk hareketlerle ilerliyordu. Aynanın karşısına geçti ve bir süre hareket etmeden bedenini inceledi. Çok düzgün bir fiziği vardı. Saçları beline kadar uzanıyordu; düz ve turuncuydu. Teni bembeyaz ve ipeğimsiydi. Nam-ı diğer okulunun en güzel kızı: Lilly... Tavanda asılı duran saate baktı. Eğer giyinmezse geç kalacaktı. Hemen üniformasını giydi ve saçlarını taradı. Hızlı adımlarla odasından çıkıp Jacques'in yanına koştu. Jacques yemek masasının yanında kaşları çatık bir şekilde duruyordu. Lilly ile göz göze geldiler. Jacques: Hayır! Yemek yemeden çıkamazsın. Otur! Lilly: Ama geç... Jacques: OTUR DEDİM! Lilly püfleyerek oturdu ve alel-acele bir şeyler tıktı ağzına. Sonra da kalkıp Jacques'in yanağına bir öpücük kondurdu ve koşarak evden çıktı. [8 saat sonra, akşamüzeri] Lilly'nin okulu her zamanki gibi geçmişti. Sıkıcı muhabbetler, gereksiz dersler ve kendisini bütün gün süzen gözler. Nereye gitse birileri fısıldaşıyor, hakkında dedikodu çıkarıyordu. Eve gittiğinde Jacques evde değildi, zaten alış-verişe çıkacağını söylemişti. Jacques onun üvey ağabeyiydi. Buna rağmen Jacques'ten iyi bir öz ağabey de bulunamazdı. Lilly, Jacques’in ailesi tarafından 3 yaşında, sokakta başıboş gezinirken bulunmuştu. Jacques'in ailesi ne kadar arasa da Lilly'nin ailesini bulamamış ve onu evlatlık edinmişti. Üç yaşındaki bir çocuğu güvenilmez devletin ellerine bırakamazlardı. Onlar iyi insanlardı. Lilly, Jacques ve anne-babaları 2 yıl önceye kadar çok mutlu yaşıyorlardı, ancak bir gün Jacques ve Lilly anne-babalarının öldüklerini öğrendiler. Sebebi yoktu,bir sebebe gerek de yoktu. Onlar öldürülmüşlerdi, devlet tarafından. Ve devlet istediği kişiyi,istediği zaman öldürebilirdi.Ne de olsa herkes hayatını devlete borçluydu. Jacques ve Lilly artık baş başa kalmışlardı. İki birbirini çok seven üvey kardeş,çaresiz,bu zamansız kaybı kabullenmişlerdi. Lilly'nin hatıraları acıtıyordu. Güneşli günler, ılık, yağmurlu günler ya da soğuk günler... Hepsi ona ailesi ile hep beraber geçirdiği mutlu günleri hatırlatıyordu. Hepsi canını yakıyordu. Burnunda bir sızı hissetti, ağlamak üzereydi ama kendini tuttu, yumruğunu sıktı ve koltuğa yumruğunu vurdu. Sonra ayağa kalkıp ağır adımlarla Jacques'in odasına gitti. Lilly: Işıklar; beyaz; orta düzey. Işıklar verdiği komutlara göre açıldı. Oda çok derli-toplu, geniş ve sadeydi. Ortada, tavana asılı bir şekilde-gri-iki kişilik bir yatak vardı. En solda tüm duvarı kaplayan bir pencere ve ona bitişik duvarda elektronik posterler... Çeşit çeşit gitar resmi vardı posterlerden bir tanesinde.3 saniyede bir otomatik olarak gitar değişiyordu. Bir diğerinde arabalar bir diğerinde Lilly ve Jacques'in resimleri. Lilly Posterlerin bittiği noktaya ilerledi ve duvara 2 kere dokundu. Bir bölme açıldı:Bu bölme başka bir odaydı;Jacques'in giysi odası. Lilly elektronik kapıyı açtı ve içeri girdi. Jacques’in giysilerini karıştırmaya başladı;kirlileri arıyordu.Ama bunu yaparken toplu olan eşyaları odanın dört bir yanına saçıyordu. Oda tamamen karman çorman olmuştu, Lilly hiç bir şeyi bulamıyordu.Elini yerde gezdirirken,yuvarlak,metalik bir şeye çarptı.Bununla birlikte ufak bir kutu belirdi havada. Lilly böyle bir bölme hiç görmemişti. Şaşırdı ve meraklandı. Kutuyu aldı ve açtı. İçinde mavi-pembe, çok parlak, bir el büyüklüğünde taş vardı. Lilly ona dokundu ve o anda etrafındaki tüm kıyafetler havaya zıpladı tabii Lilly de bir yana savruldu. Gözleri kapalıydı ve zihnine binlerce görüntü-bilgi akmaya başladı. Bu aktarım o kadar hızlıydı ki, inanılmaz derecede fiziksel acıya sebep oluyordu. Lilly kafasını iki eliyle tutmuş çığlıklar içinde kıvranıyordu. Bu kadar görüntünün ardından akıcı ve kararlı bir ses işitti: Ses: Yokluğumda acizlik çektin, acı çektin. Mutlu da olmuş olabilirsin ama ben olmadan hiç bir zaman kendin de olamadın. Hep eksiktin ve ben de bir o kadar öyleydim... İçinde bir yerlerde varlığımdan habersiz özlemimi çektin ve ben de bir o kadar öyle... Şimdi sana eksikliğini bahşediyorum, tam olabilmemiz için. Tek yapman gereken bana benim eksikliğimi bahşetmen... Beni hapsetme ama benden kurtulma. Kabul et beni, hükmedelim bu dünyaya... Bölüm 2:TANIŞMA Lilly neler olduğunun farkında değildi. Tek bildiği bedeninin büyük bir şiddetle titrediği ve içinde bir yerlerde daha önce hiç hissetmediği, dolayısıyla tarif edemediği bir duygu olduğuydu. Kalbi hiç olmadığı kadar hızlı atıyordu. Çok şaşkındı ve şaşkın olduğu kadar da korkmuştu. Otuz dakika kadar bir süre bilincini toparlayamadan, kafası iki elinin arasında, titreyerek yerde uzandı. Bu sürecin sonunda az da olsa toparlandığını hissetti ve beceriksiz hareketlerle dört bir yana saçılmış olan giysilerin bir kısmını elinde topladı. Sonra da kararsız bir sesle, Lilly: Katla, yerleştir, sırala; tür; renk. Elinde bulunan kıyafetler yok oldu. Duvarla bir olan elektronik dolaplardan birinin içine, komutlara göre sıralanmışlardı. Lilly aynı şeyi diğer giysilere de uyguladı. Çok sürmeden oda yine ilk girdiği gibi derli-topluydu. Az önce dokunduğu taşın rengi tamamen şeffaf olmuştu. Lilly onu ceketinin cebine koydu. Odadaki işini bitirdiğinde, yüzünde hâlâ bilincinin tam yerinde olmadığını apaçık ortaya seren bir ifade vardı. Zaten beyaz olan suratının rengi tamamen atmıştı. Giysi bölmesinden çıktı ve bölmeyi açtığı yöntemle kapadı. Ne olmuştu? Neden olmuştu? Gerçekten olmuş muydu? Jacques’e sormalı mıydı? Jacques'in odasının ortasına oturup bunları düşünmeye koyuldu. Öncelikle ne olduğunu, neden olduğunu bilmiyordu; ancak hissettiği acı fazlasıyla gerçekti. Okuldaki hap saatlerinde(Halk hasta olmasın diye devletin her gün içilmesi için dağıttığı haplardır. Her ne içeriyorlarsa, bazı insanlar üzerinde halüsinasyonlara sebep olmuştur.) Lilly hapları içiyor gibi yapsa da, hiç birini yutmuyordu. O yüzden haplar yüzünden olduğunu da sanmıyordu. Yani olanlar büyük ihtimalle gerçekten yaşanmıştı. Fakat iyice düşündüğünde Jacques'e hiç bir şey belli etmemeye karar verdi. Evet, taş Jacques'in odasındaydı ama Jacques onu gizlememişti; demek ki ne olduğunu bilmiyordu ya da nasıl bir şeye sebep olduğunu. Jacques'in ona her hangi bir bilgi sağlamayacağından emindi. Öncelikle Jacques'in ağzı sıkı değildi ve ne zaman ilginç bir şey bulsa Lilly'e hemen söylerdi. Söylemediğine göre onun üzerinde taş Lilly'e yarattığı etkiyi yaratmamıştı. İkincisi Jacques yaygaracı biriydi ve soğukkanlı değildi. Lilly böyle bir şeyden bahsetse Jacques çok telaş yapar, Lilly ona ne kadar tembihlerse tembihlesin tüm tanıdıklarına bu olaydan bahseder ve bilgi toplamaya çalışırdı. Yani sonuç olarak Jacques şimdilik hiç bir şeyden haberdar olmayacaktı; en azından Lilly neler olduğunu çözene kadar... [2 Saat Sonra, akşam saatleri] Jacques elinde taşıma kabının ipini tutarak, eve girdi. Bu kap; küp şeklinde, metalik 45x45 cm ebatlarında bir kutuydu ve havada duruyordu. Arkasından bir ip bağlıydı ve Jacques'in tek yaptığı bu ip elindeyken yürümekti. Her hangi bir ağırlık hissetmiyordu, taşıma kabının özelliği de tam olarak buydu. Jacques oturma odasına ilerledi, bu sırada Lilly havada süzülen pembe, ince bir panelde oturuyordu. Jacques, Lilly'i gördü ve taşıma kabını ipinden tutarak duvara astı. Arkası dönük vaziyette; Lilly: Seni bekliyordum... Çok sıkıldım... Jacques'in cevap vermesine izin vermeden devam etti; Lilly: Dışarı çıkıyorum, arkadaşlarımı aradım.1-2 saate dönerim ve sen yemeği hazırlamış olursun. Bunu dedikten sonra Jacques endişelenmesin diye ona doğru döndü ve elinden geldiğince doğal gözüken bir gülümsemeyle Jacques'e baktı. Jacques: Tamam. Lilly, Jacques'in ona kafa yoramayacak kadar düşünceli olduğunu fark etti. Her ne kadar neler olduğunu merak etse de daha fazla konuşmak ve Jacques'e bir şeyler sezdirmek istemediğinden cevap vermeden dışarı çıktı... [3 saat sonra] Lilly arkadaşlarının yanından ayrılmıştı ve evine doğru ilerliyordu. Sokak araları çok karanlık ve ıssızdı.Lilly'nin tek duyduğu kendi ayak sesleri ve bir kaç saat önce kafasının içinde duyduğu o sesin yankılarıydı. Lilly düşünceli ve dalgındı. Kendi sokağının bir kaç sokak ilerisine kadar gitti ve bir hırıltı ile bunun farkına vardı.Bu güçlü ve derinden bir hırıltıydı.Tam olarak nereden geldiğini kestiremiyordu ama yakın olduğu kesindi. Lilly kendi etrafında yavaşça dönmeye başladı ve arkasını döndüğünde, arkadaşlarının sürekli bahsettiği canlı devlet silahlarından bir tanesiyle göz göze geldi. Bu, kamburu çıkmış, tırnakları 10 santim kadar uzamış ve gözleri ve dişleri bir insanınkinin iki katı kadar büyümüş bir yaratıktı. Boynunundaki demir tasmada kırmızı bir ışık yanıp sönüyordu. Lilly yerinden kıpırdayamıyordu ki kıpırdasa da böyle bir şeyden kaçamaz, kimseden yardım çağrısı isteyemezdi. Demek ki Lilly'nin hayatı da anne-babası gibi son bulacaktı; sebepsiz ve zamansız... Yaratık Lilly'nin üzerine doğru yürüdü, Lilly ile oyun oynuyormuş gibiydi. Onun kaçamayacağını bildiğinden, acele etmeden avına yaklaşıyordu. Belli ki avının tadını çıkarmak istiyordu. Lilly'i baştan aşağı kokladı ve bunu yaparken ara ara durup tısladı. En sonunda pençesini havaya kaldırdı ve saldırmaya hazır olduğunu belli eden bir hırlama çıkardı. Lilly hayvanın pençesinin az sonra suratına geçeceğinden emindi ve her nasılsa korkudan çok, o tarif edemediği duyguyu hissediyordu. Kalbi heyecanla atıyordu ve nefes alış verişi gittikçe sıklaşıyordu. Birden Lilly sağ elini kaldırdı; bu eylem kendi kontrolü dışında olmuştu ama hiç bir tereddüttü yoktu. Sonra neden, Lilly bu heyecanının korkudan çok, keyiften olduğunu anladı. Boynunun etrafını halka şeklinde, dünya dillerinin dışında bir alfabe ile mavi, parlak yazılar sardı. Yazılar derisinin içindeydi ve gittikçe belirginleşiyorlardı. Lilly keyifle bir kahkaha patlattı. Sokağın içinde kahkası yankılandı. Sonra korku dolu bakışlarının yerini ürkütücü ve soğukkanlı bakışlar aldı. Hâlâ havada duran sağ kolunu yaratığın hizasına getirdi ve parmaklarını yaratığın boynuna doladı. Çok az bir zahmetle tırnaklarını yaratığın boynundan geçirmişti ve şimdi yaratığın boynundan oluk oluk kan akıyordu. Lilly'nin giysileri kana bulanmıştı. Yaratık ise hareket edemiyordu, sadece canının acısından bir kaç haykırış yükseldi boğazından. Lilly keyifle sırıttı ve parmaklarını daha da fazla sıktı.Beyninin içinde o aynı sesi duyuyordu.Ses aralıklı olarak bir şeyler mırıldanıyordu ve o da Lilly kadar keyifliydi Ses: İkimiz... Beraber... Evet, sen ve ben çok güçlüyüz... Birbirimize aidiz ve sadece birbirimizin olabiliriz... Lilly o anda içindeki tarif edemediği duygunun ne olduğunu anladı. Güç...Saf ve emsalsiz bir güç... Yaratık can çekişmeyi bıraktığında Lilly'de yere yığıldı. Hala çok hızlı nefes alıyordu.Gök yüzüne bakarak bağırdı; Lilly: Bana her şeyi anlat! Neyim ben! Ses: Öğrenmen için çok erken, kimseye bahsetme, kimseye güvenme. Sen yalnızsın, dolayısıyla ben de... Bunu asla unutma... Bölüm 3:KİŞİLİK Lilly sokağın soğuk taşlarının üzerinde, havadaki kan kokusunun keyfini çıkarıyordu. Şimdilik içinde olduğu durumdan hoşnuttu ve daha fazlasına ihtiyacı yoktu. Bir 15 dakika kadar yerde kaldı ve kalp atışlarının düzene girmesini bekledi. Yavaş yavaş sakinleşti ve boynundaki parlak-mavi yazılar belirsizleşti, kayboldu. ~ Lilly'nin eve gelirken düşündüğü tek şey elindeki gücün sınırları ve onu nasıl kullanacağıydı. Jacques'e ne cevap vereceği hakkında hiç bir fikri yoktu.Sonra Jacques'e yalan söylemek istemediğini düşündü; Jacques onun biricik ağabeyiydi ne de olsa... Üzeri kana bulanmış bir halde evinin kapısından girdi. Jacques tam karşısındaydı; gözlerini fal taşı gibi açtı ve Lilly'e doğru atıldı. Onun kapıyı bile kapatmasına izin vermeden Lilly'e sıkı sıkı sarıldı. Jacques: Lilly! Seni çok merak ettim, Ne oldu sana böyle? Ne bu üzerindeki kan? Neyin var, yaralı mısın? Lilly? Konuşsana Lilly! Lilly sinirli bir sesle: Susarsan anlatırım Jacques! Jacques Lilly'e sarılmayı bıraktı ve bir adım geriye çekildi. Lilly’nin bu asabi tavrı onu bir hayli şaşırtmıştı. Lilly sol elini oval ve ufak suratının üzerine koydu, gözlerini kapayıp derin bir nefes aldı. Jacques’in karşısında olduğunun farkında değilmiş gibi oturma odasına doğru yöneldi. Jacques çaresiz, hiç bir şey sormadan kız kardeşini izledi. Lilly oturma odasının tam ortasında durdu ve keskin bir hareket ile Jacques'e döndü. Bu ani hareket karşısında Jacques olduğu yerde kalıp Lilly'e bakmaya başladı. Lilly ne söyleyeceğini düşünüyordu. Aklının içinde kaybolup beliren binlerce tonda ses onu delirtmek üzereydi; "Kimseye bahsetme, kimseye güvenme, sen yalnızsın... Yalnızsın... Kimse, kimse... Kimseye güvenme... Sakın bahsetme... Kimseye bahsetme..." Lilly en sonunda kem küm ederek lafa başladı: Bir yaratık gördüm ve-Aaahh! Tam lafına başlamışken bedeni elektrik çarpmışçasına irkildi ve Lilly acıyla yere yığıldı. Jacques şaşkınlık ve korkuyla karışık bir yüz ifadesiyle Lilly'nin yığıldığı yere doğru koştu. Lilly'nin anladığı kadarıyla içindeki ses, ona dediklerinin dışına çıkmaması gerektiğini hatırlatmak amacıyla tepki veriyordu. Ama Lilly'nin kimseye itaat etmeye niyeti yoktu. Bu kendi içindeki bir ses olsa bile. Lilly Jacques'in kolları arasındaydı şimdi. Onun gözlerinin içine baktı ve ağır ağır da olsa her şeyi anlattı. Ağabeyine de güvenemeyecekse kime güvenecekti? Jacques Lilly'i havaya kaldırdı ve odasına götürdü,söylediklerine ne bir tepki vermişti ne de bir cevap.Böylesi belki de en uygunuydu.. Lilly'i nazikçe yatağına koydu ve odadan çıktı. Oda kapkaranlıktı. Şehrin ışıkları pencereden içeri giremiyordu; pencere ışık geçirmez moddaydı. Lilly hareket etmeksizin uzandı bir süre ve sonra o sesi duydu. Ses: Anlatmamalıydın. Lilly çok sakin ve duygusuz bir şekilde karşılık verdi: Ama anlattım. Ses çok sinirli bir şekilde devam etti:Aptal mısın sen?!Aptal!Seninle birbirimizi anladığımızı sanıyordum!Hatanı anlamadığın sürece seninle bir iletişim kurmayacağım... Lilly sessizce: Umarım hatamı anlamak zorunda kalmam. Ve sonra da oda uzun bir sessizliğe gömüldü... Lilly uykuya daldı... [Ertesi Sabah] Lilly üzerinde kanlı giysileriyle uyandı. Ne alarm çalmıştı ne de Jacques onu uyandırmaya gelmişti. Yatağından kalktı ve gözlerini ovuşturdu. Jacques belli ki onun bugün okula gitmeyip dinlenmesini istemişti. Sessizce banyoya yöneldi ve üzerindekileri bir çırpıda çıkardı. Kaşlarına kadar uzanan kırpmalarını sağ eliyle dağıttı, banyoya girdi ve küvetin kendisine bakan tarafında göze çarpan yeşil düğmeye sonra da yeşil düğmenin hemen altındaki mavi düğmeye dokundu. Küvet Lilly'nin her zaman yıkandığı sıcaklıktaki su ile doldu. Bu işlem 5 saniye içinde tamamlanmıştı. Lilly bir kez burnunu çekti ve önce sağ, sonra sol ayağını ard arda küvetin içine soktu. Sonra da küvetin içine yerleşti. Gözleri hala uykuluydu. Bir kaç kez esnedi ve sağ tarafındaki duvara beş parmağını birden yerleştirdi. Lilly: şeffaf; içeriden Duvar dışarıyı gösterdi, elbette dışarıdan içerisi gözükmüyordu. İlgisizce ve esneyerek dışarıyı izlemeye koyuldu Lilly. Sonra neden irkildi ve ayağa fırladı. Küvetten hemen çıktı ve koşarak odasına gitti. Yatağının sağ ve sol tarafında yerde atılı biçimde giysiler vardı-Lilly çok dağınık bir kızdı ve odası genelde hep bu durumdaydı- Ne bulduysa üzerine geçirdi ve odasından koşarak çıkıp evin kapısına koşmaya başladı. Jacques kapı açık bir şekilde düzen polisleri ile konuşuyordu. Polislerden biri Lilly'i gördü ve Jacques'i sertçe yere itti.Diğer polisler de aynı tavırla içeriye doluştular.En az 20 kişiydiler ve ellerinde Lilly'nin ne olduğunu hayal bile edemediği çeşitlerde silahları vardı.Jacques hiç bir şey olmamış gibi ayağa kalkıp Lilly'nin yanına yürüdü. Polislerden bir tanesi öne çıktı. Polis: Sizi tutukluyoruz bayan. Lütfen her hangi bir direniş göstermeyin, hiç biri işe yaramaz. Lilly bunu nasıl göz ardı edebilirdi? Dün öldürdüğü yaratığın tasması her şeyi görüntülüyor olmalıydı. Devletin her şeyden haberdar olması hiç de zor değildi. Şimdi ne yapacaktı? Belki bu kadar kişiyi öldürecek güç vardı kendisinde ama her hangi bir direniş gösterirse Jacques'e zarar verebilirlerdi. Şimdilik hiç bir şey yapamazdı ve teslim olmalıydı. Jacques'e baktı; onun kafası önüne eğikti. Ama çenesinden yaşlar süzülüyordu. Lilly'nin de gözleri doldu. Ellerini polislere doğru uzattı, teslim olduğunun bir göstergesi olarak. Hala Jacques'e bakıyordu. Lilly'nin boğazı düğümlenmişti. Göğüs kafesinde bir ağırlık hissediyordu ve zorlukla nefes alıyordu. Jacques'i belki de bir daha hiç göremeyecekti. Gözlerinde toplanan yaşlar en sonunda yanaklarından aşağıya süzülmeye başladı. Dudağını ısırdı ve boğuk bir sesle konuşmaya başladı Lilly: Kaç Jacques, yalvarırım git... Dikilme orada öyle... İstedikleri sadece benim... Yumruğunu sıktı ve bağırdı: Kaç dedim salak! Neyi bekliyorsun? Annem, babam öldüğünde ağlamadım... Düştüğümde ya da yaralandığımda ağlamadım... Şimdi ağlıyorum... Beni böyle görmekten zevk mi alıyorsun? Gitsene buradan aptal!... Jacques kafasını kaldırıp Lilly'e baktı, gözlerinden dur durak bilmeyen yaşlar boşalıyordu. Jacques: Sen benim için çok değerlisin Lilly, hem de çok... Otuz saniye kadar duraksadı, bu sırada tek duyulan ikisinin hıçkırıklarıydı. Sonra birden Jacques korkunç bir kahkaha attı. Lilly ne olduğunu şaşırmış ve korkmuş gözlerle ona bakıyordu. Anne-babasını kaybettikten sonra kardeşini kaybetmek belli ki Jacques gibi birine ağır gelmişti. Jacques: Ama Lilly... Bilmediğin bir şey var... Ben, senden daha değerliyim. Lilly şok olmuştu. Jacques’i hiç böyle görmemişti. Hala Jacques'e bakıyordu ve bu sırada polisler iki kolundan ve başından Lilly'i sıkı sıkı tutmuşlardı. Jacques devam etti: Ben annem ve babam gibi ölmeyeceğim. Seni feda etmem gerekse bile... Korkunç bir kahkaha daha attı. Lilly'nin vücudu sinirden ve şaşkınlıktan kıpkırmızı olmuştu. Gözlerini olabildiğine dehşetle açmıştı. Lilly: Ne-ne-ne diyorsun sen? Sen... Sen... Beni devletin eline sen mi verdin? Bu lafı söylemek ölesiye koymuştu Lilly'e. Jacques sinsice güldü: Öyle de denebilir. Sen zaten aranıyormuşsun ve ben ufacık-cık yardım ettim onlara, insanlık hatrı için. Lilly sinirden bir çığlık attı. Kollarını var gücüyle çekti. Polisler böyle bir tepki beklemedikleri için hazırlıksız yakalanmışlardı. Lilly arkasından kafasını tutmakta olan polise bir tekme geçirdi. Tekmenin şiddetiyle polis yere yığıldı. Bunu fırsat bilerek Lilly sağındaki polisin hala havada duran elini ısırdı. Onun serçe ve yüzük parmağını kopardı. Ardından solundaki polisin bir eliyle sağ bileğini, diğer eliyle de dirseğinden bir karış yukarısını tutup dirseğine doğru büyük bir güçle büktü.-Çatırttt- sesi içinde polisin kolunu kırdı. Bütün bunları öyle hızlı yaptı ki polisler bir direniş gösteremedi. Ancak polisler çok fazlaydılar ve ellerinde çok çeşitli silah vardı. Polislerden üçü yerde çığlık atarken diğerleri Lilly'nin üzerine çullandı ve onu tuttular. Lilly hala debeleniyordu. Polislerden bir tanesi omurilik soğanı hizasından iğne benzeri bir şey soktu ve bununla birlikte Lilly önce bedeninin hâkimiyetini sonra da bilicini kaybetti. Bilincini kaybetmeden önce düşündüğü tek şey Jacques'den ve onu insanlıktan çıkaranlardan alacağı intikamdı. Bölüm 4:PUZZLE Soğuk... Çiğ ve sonsuz beyazın içinde üşüyerek açtı gözlerini Lilly. Havada duruyordu ve çırılçıplaktı. "Özrün kabul edilmiştir."Lilly'nin hemen arkasından gelmişti bu ses. Bedenini zorlamaksızın havada süzülerek sesin geldiği tarafa döndü Lilly ve karşısında onu gördü. İçindeki sesin sahibi, başına gelenlerin sorumlusu ve başına gelenlerden kendisini tek kurtarabilecek kişi... Kız Lilly'le hemen hemen aynı görünüyordu. Sadece onun saçları siyah ve küt kesiliydi.Boynunda da bir şerit halinde,Lilly'nin 1 gece önce yaratığı öldürürken sahip olduğu mavi-parlak yazı vardı. Lilly'nin aksine kız giyinikti, simsiyah,yırtık pırtık,dizinin hemen hemen 1 karış yukarısında kalan bir kumaş parçası giyiyordu. Lilly: Biliyordun! Böyle olacağını biliyordun ve yine de beni engelle-- --Kes sesini! Seni engellemem gerektiğini nasıl söylersin? Sen ne bir çocuksun ne de bir salak. Ben üzerime düşeni yapıp seni uyardım. Benim yerime bencil abine güvenmek senin kararındı. Böyle dedi sesin sahibi ve sonra ikisi de sustular. Lilly ona hak vermişti. Sadece kendi aptallığına kızıyordu ve ne diyeceğini, ne yapacağını bilemiyordu. Lilly: Sana güvenmem için olanların açıklamasını yapmaya bir yerden başlamalısın. --Haklı olabilirsin. Ama sana hiç bir şey anlatmamamın bir sebebi var. Biliyorum ki beynin beni kaldırabilecek kapasitede değil. Lilly: Bu ne demek şimdi? Salak olmadığımı kendin söyledin. Ne gibi bir şeyi kaldıramayacakmış benim beynim? --Bak Lilly, biz çok kötü şeyler yaşadık, çok ihanete uğradık. Bütün olanlardan sonra anladığımız tek şey, herkesin güvenilmez olduğuydu. Senin hatırlamadığın hatta var olmadığın bir geçmişte olanlarla başladı acılarımız. Sen beni dinlemediğin sürece de devam edecek. Şimdi sana tüm bu acıları anlatmanın ne yeri, ne de zamanı. Şu an polisler seni araştırma laboratuarına götürüyorlar. Bir an önce bilincini kazanıp ellerinden kurtulman lazım. Şu an senin zihninin içindeyiz. Uyanman ve polisleri öldürmen için yardım edeceğim ama bir şartla... Lilly: Şart mı? Benden her hangi bir şart isteyecek durumda olduğunu sanmıyorum. Ben ölürsem sen de ölürsün. Nasıl sen olmadan benim gücüm yok ise senin de yok. Bunu ilk iletişimimizde söylemiştin. Lilly sinsice güldü ve bir kaşını yukarı kaldırdı. Söylediklerinin kızı şaşırtmasını ya da onda bir korku uyandırmasını bekliyordu ama o çok sakindi. --Şartım sadece bir daha asla aptalca davranmamandı. Şimdiden mantıklı olmaya başladın... Şimdi seni uyandıracağım. Lilly: Uyandırmadan önce,bana ismini söyle. --Senin ismin Theria. Bir kahkaha attı Theria ve sonra etraf onun kahkalarının yankılarıyla karardı. Bir süre sonra kahkahasının yankıları da kayboldu. Lilly de öyle... ~ Polis 1:Yok artık! Kadının kolunu diliyle mi koparttı? Hahahaha! Senin kadar yalancısını görmemiştim. Polis 2:Kayıtlarda var, inanmıyorsan bakarsın. Gerizekalı... Polis 3:Kapayın o koca çenelerinizi yoksa merkez laboratuara vardığımızda sizi -Mad scientist-e veririm. Polis 1-Polis 2 aynı anda: Emredersiniz, kaptan. Lilly bu sesler içinde açtı gözlerini. Yumurta şeklinde, şeffaf bir kapsülün içindeydi. Kapsülden yüzlerce incecik ip sarkıyordu ve bu iplerden 1 tanesi rotayı belirliyor, diğerleri havada kalmasına yardım ediyorlardı. Kapkaranlık ve dar sokakların arasından,15-16 polis ve kapsülün içindeki Lilly, sessizce ilerliyorlardı. Lilly boynundaki mavi yazıları fark etti ve güldü. İki elini kapsüle koydu. Kapsül Lilly'nin ancak cenin pozisyonun sığabileceği kadar büyüktü. Bu yüzden içinde rahat hareket edemiyordu. Gerçi pek de fazla hareket etmesine gerek yoktu. Gözlerini kapadı ve ellerini koyduğu yerden kapsülü itti. Sanki çok yumuşak bir şeymişçesine, her türlü darbeye dayanıklı olması gereken kapsül, ortadan ikiye ayrıldı. Bu olayla birlikte polisler, Lilly'nin uyandığını fark etmiş oldular. Hepsi şaşkınlıktan küçük dillerini yutacaklardı neredeyse. Sonra toparlanıp silahlarını çıkardılar. Çeşit çeşit mermi havada uçuşmaya başladı. Gülle büyüklüğünde olanlar, elektrik topu şeklinde gözükenler, lazerliler vesaire vesaire. Mermiler ortalığı tozu dumana katmıştı. Hiç bir şey gözükmüyordu.45 saniye kadar ateşi sürdürdüler ve sonra Lilly'nin öldüğünden emin bir şekilde silahlarını indirdiler. Bir süre sonra duman dağılınca Lilly'nin karşılarında sapasağlam durduğunu gördüler. Bir kaç polisin elinden korkudan silahı düştü. Bir kaçı çığlık atmaya başladı. Lilly ifadesiz bir şekilde havaya kaldırdı başını ve tükürdü.Tükürüğü yere düşmeden elini havaya hızlıca kaldırdı ve tükürüğü havada dondu. Sonra parmaklarının hareketiyle uyumlu olarak şekil aldı. Lilly elini hızlıca öne doğru savurduğu anda 2 santimlik bir oka dönüşmüş tükürüğü de polislerden birinin sol gözünden içeri saplandı. Polisin gözünden kanlar akıyordu ve saniyeler içinde polis yere yığıldı. Lilly inanılmayacak derecede çeviklikle yere düşen polisin silahını aldı ve polislerden 1 metre kadar uzaklaştı. Hangi polisin hangi silaha sahip olduğunu biliyordu. Az önce hepsini görmüştü. Ancak hepsi tek bir yere ateş ettikleri için mermilerden kaçmak fazlasıyla basit olmuştu. Lilly silahın tetiğine bastı ve aynı anda silahı tuttuğu sağ kolunu, sol omzunun biraz önünden başlayarak sağ omzuna 50 derecelik bir açıyla hareket ettirdi. Silahı lazerli olanıydı ve dolayısıyla polisler bel kısımlarından ikiye bölündüler. Kanları sokağın duvarlarına, Lilly'nin suratına ve havaya sıçrıyordu. Bedenlerinin parçaları yere düştü. Lilly "Pfftt" diye bir ses çıkardı. Rakipleri bir avuç gerizekalıdan oluştuğu için hiç zevk almamıştı. Ama bu bir avuç gerizekalı, Lilly'nin yakalanmasına sebep olabilirdi. Polislerin beyinlerinde görsel ve işitsel hafızalarını kayıt eden çipler yerleştirilmişti. Bunu okulundaki, babası polis olan aptallar sayesinde biliyordu. Şimdi Lilly'nin teker teker uğraşıp polislerin beyinlerinden çipleri çıkarması gerekiyordu. Lilly sokakta çınlayan bir öksürük sesi ile irkildi. Hala polislere bakmakta olan gözlerini yukarıya kaldırıp sokağın sonuna baktı. Karanlıkta seçebildiği tek şey bir çift sarı gözdü. Duvara asılı olan sokak lambası ortayı loş yapsa da çok kısıtlı bir alanı görmesini sağlıyordu ancak. Sarı gözler durmaksızın kendisini izliyordu. Gözlerin büyüklüğüne bakılırsa onların sahibi muhtemelen bir insandı. Lilly arkada ne bir kanıt ne de bir tanık istiyordu. Hızla sokağın sonuna doğru koştu. Koşarken ne olduğunu tam anlayamadığı bir ses duydu, rüzgar sesi gibiydi ve belirli aralıklarla duyuluyordu. Neredeyse gözlerin yanına varmıştı ve şimdi karaltı gittikçe insan biçimini alıyordu. Lilly: Hey se-- Lilly bir şey tarafından, belinden yakalandı ve 1 metre kadar havaya fırlatıldı. Neler olduğunu anlayamadan gözlerin sahibi Lilly'nin düştüğü yere koştu ve üzerine çıktı. Bu 5-6 yaşlarında çok sevimli bir kız çocuğuydu. Lilly yerde yatarken elini beline doğru getirdi ve kendisini kavrayan şeyin bir zincir olduğunu el yordamıyla anladı. Kafası biraz kanıyordu ve zonkluyordu ama abartılacak bir şey yoktu. Şirin kız çocuğu, Lilly'i kavrayan zinciri tutarak Lilly'nin suratına doğru eğildi. Kız: Beni öldürmek o kadar kolay değil,onee-chan... Bölüm 5:BİRLİK Lilly derin bir nefes aldı, kafasını taş zemine bir kere vurdu ve nefesini "puff"layarak geri verdi."Kreş çıkışına mı denk geldim?" diye söylendi kendi kendine. Hem "onee-chan" da neyin nesiydi? Artık bu gibi lafları kullanan kalmamıştı, herkes anne-babası dışındakilere ismiyle hitap ederdi.Geri kafalı bir afacanla mı uğraşması gerekecekti şimdi de?Her ne kadar küçük kız,zinciri,dolayısıyla Lilly'i tek eliyle zapt edip güçlü olduğunu göstermiş olsa da, çocuk çocuktu Lilly için.Muhtemelen ne gibi bir durum içinde olduğunu anlamıyordu. Kafasını kaldırıp bir kez daha kıza baktı. Elleri, kafası, kolları, bacakları... Kız ufacıktı. Boyu olsa olsa doksan santim bir şeydi. Saçları kırmızıydı ve omuzlarının biraz yukarısında, yamuk yumuk kesiliydi. Oldukça şirin bir kızdı ama ufak-tatlı suratına yakışmayan bir yara izi vardı. Sol kaşının tam olarak burun kemiğine yaklaştığı yerin biraz yukarısından başlayıp, kavisli olarak şakağına kadar çizilmiş bir bıçak yarası vardı. En azından Lilly onun bıçak yarası olduğunu düşünüyordu. Yara bayağı bir eski olmalıydı, en az 2 yıl gibi bir süre önce yapılmış bir izdi bu. Lilly ile bir süre bakıştılar. Bakışma sırasında küçük kız, sürekli gülümsedi. Sonra Lilly'nin gözleri, kızın boynuna doğru indi. Orada bir kolye dikkatini çekti. Ucunda ateş opali bulunan bir zincir... Lilly ateş opaline bakmayı sürdürerek: Kimsin? Küçük kız: Benim adım Momo. Gördüğün gibi-daha doğrusu birazdan da göreceğin gibi- çooook güçlüyüm. Ve sonra Momo tekrar gülümsedi."Deli olmalı" diye düşündü Lilly. Bu kadar küçük olup, öldürmekten, dövüşmekten böylesine basitçe bahseden bir insan deli olmalıydı. Lilly: ak Momo, burada gördüklerini kimseye anlatmayacağını umuyorum. Sana yalan söylemeyeceğim, seni öldürmek için üzerine doğru koştum. Ama şimdi seni öldürmek istemiyorum. Bu yüzden evine git, gördüklerini ve beni de unut. Aksi taktirde kalkıştığım işi bitiririm.Seni öldürürüm. Momo güldü: Ben zaten evimdeyim, onee-chan. Davetsiz olarak gelen sensin. Ayrıca ilk başta dediğim gibi. Beni öldürmek o kadar kolay değil... Lilly dudaklarını büktü: Ben de öyle düşünmüştüm. Bunu der demez Lilly'nin beline dolanmış olan zincir büyük bir metalik ses çıkararak kırıldı. Lilly ufak bir asılma ile, siyah zinciri kırmıştı. Ardından seri bir hareketle kızı üzerinden atıp ayağa kalktı. Kız 1 saniye bile yerde kalmadan hızla doğruldu. Lilly Momo'nun üzerine doğru koşturdu. Kız, zincirinden geriye kalan en büyük parçayı yerden aldı. Lilly Momo'nun zinciri çevirmesine izin vermeden onu saçlarından tuttu ve olabildiğince sert geriye doğru çekti. Kız çaresizce kafasından geriye çekildi ama hiç bağırmadı, acı hissetmemiş gibiydi. Geriye çekilirken sağ elindeki zinciri 2 kere salladı ve Lilly'nin bacağına doğru savurdu ama Lilly olduğu yerde zıpladı ve havada takla attı, bunu yaparken Momo'nun saçlarını hâlâ sıkıca tutuyordu ki bu da Momo'nun da kendisiyle birlikte takla atmasına sebep oldu. Lilly bir kaç saniye içinde yere tekrar indiğinde Momo zinciri, sarsıntı yüzünden suratına çarpmasın diye çabucak sağ koluna sarmıştı. Lilly bunu fırsat bildi ve onun sağ kolunu tutup, kıvırdı, kendine çekti. Momo bu sefer ufak bir inilti çıkardı,sonra da sinirden bir çığlık attı.Kendisinden beklenmeyecek derecede vahşi ve kana susamış bir çığlık... Momo delirmiş bir şekilde bağırarak:Sen en iyisisin,sen en iyisisin onee-chan.Bunu çok sevdiiiim!! Lilly bir kaşını yukarı kaldırdı, kızın kolunu kırmaktan vaz geçti ve biraz serbest bıraktı. Elini aşağı doğru kaydırarak kızın elinden sarkan zinciri tuttu. Zinciri dolandığı yönün tam tersine çevirerek hızlıca çekti. Momo'nun kolunu zincirden kurtardı ve zincirin bir ucuna sol elini sarıp Momo'nun koltuk altlarından geçirdi. Bir kez doladıktan sonra zinciri kızın kollarına doğru çıkardı ve kızın kolları, bu güç ile yukarı doğru kalktı.Aynı anda Lilly iki bacağını da küçük kızın iki bacağına doladı ve bacaklarını çekti.Momo da,Lilly de yere düştüler.Lilly Momoyu kollarından tutmakta olduğu için Momo'nun göğsü yerden havada duruyordu. Lilly: İşin bitti Momo, ufak bir hareketim ile belini kıracağım. Sonra da boynunu. "Momo,Momoooo!" Lilly kafasını, duyduğu bu erkek sesinin yönüne doğru; sola çevirdi. Soluk sokak ışığının altında kendi yaşlarında, genç birini gördü. Kendinden olsa olsa 2 metre uzaklıktaydı. Çocuk öne doğru eğildi ve sakin ve nazik bir sesle: Lütfen Momoyu bırakın, ne yaptığını bilmiyorum ama o henüz çok aptal. Sizi bir daha asla rahatsız etmeyecek. Lütfen. Lilly kafasını Momo'dan tarafa çevirdi. Kız hiç bir şey söylemiyordu. Lilly ayağa kalktı ve Momo'nun kollarına zinciri iyice dolayıp onu da yukarı çekti. Lilly: Ne dersin Momo,seni bırakmalı mıyım? Momo hiddetle bağırdı: Asla!Asla!Asla!Öldür beni onee-chan!Günün birinde senin gibi güçlü biriyle karşılaştığımda,onun elinden ölümün benim için bir onur olacağını düşündüm hep.Öldür beni! Genç adam Momo'ya doğru hızla koştu ve sıkı bir tokat attı onun suratına. Momo şok olmuş gözlerle bakarak ağlamaya başladı. Momo:Bunu neden yaptın onii-sama?Neden!? Beni anladığını, senin de benim gibi olduğunu düşünmüştüm. Lilly Momo'nun zincirlerini bıraktı. Bunun ardından Momo yere çöküp ağlamayı sürdürdü. Momo'nun onii-sama'sı Lilly'e doğru baktı: Teşşekkür ederim. Ben Tom, tanıştığın bu aptal-küçük kız da benim kız kardeşim olur. Onun adına ben teşekkür ederim ve yaptığı aptallığın bedeli olarak hizmetinizdeyim. Momo birden Tom'a doğru baktı ve ağlamayı kesti. Momo:Onii-sama!Bunu yapamazsın!Beni bırakamazsın! Tom,Momo yokmuş gibi davranıyordu.Söylediklerine hiç kulak asmadan devam etti. Tom öne doğru eğilerek: Lütfen bu acizin isteğine kulak verin ve kabul edin. Size yalvarıyorum, iyiliğinizin karşılığını ödememe izin verin. Lilly neler olduğunu anlamıyordu. Şaşkın şaşkın bakındı."Bu ikisi çıldırmış olmalı" diye düşündü. Lilly: Nerelisiniz?Aileniz,eviniz nerede? Tom: Biz sokaklara aidiz, aile diyebileceğimiz, bizimle aynı kaderi paylaşan bir birliğimiz var. Lilly: Ne birliğiymiş bu? Tom: Bizim gibi şeyler yaşamış çocukların, intikamı için kurulmuş birlik. Efendim, birliğimizin adı... Biraz durakladı, belli ki söylemeye çekiniyordu. Lilly ise sabırsız bir kızdı. Gözlerini devirdi. Lilly: Eee? Birliğinizin adı ne? Tom: Birliğimizin adı Noir, efendim... Bölüm 6:KEDER Lilly, Tom ve Momo şafak sökene kadar yürüdüler... Sessizce ve ağır ağır... Lilly, izledikleri yolu daha önce hiç görmemişti. Akşamın karanlığında nereye gittiklerini fark etmemişti, dikkat de etmemişti. Oldukça bitkindi. Birkaç gündür doğru dürüst uyuyamamıştı. Momo da bitkindi ama gözlerindeki alev hâlâ capcanlıydı, ışık saçıyordu. Arada Lilly’e, hayran hayran, kaçamak bakışlar atıyordu-her ne kadar Lilly bunun farkında da olsa-...Saat 6 civarında duvardan bir geçide varmışlardı. Güneşin, daha henüz kendini göstermeye başlayan ışıkları, duvarın alev rengi, tuğla biçimli taşlarının üzerine dans ediyor, insanın gözlerini alıyordu. Tom aniden durdu. Telaşlı hareketlerle Lilly'e bir bakış attı. Sağ elini fırça gibi gür, kahverengi saçlarının arasında dolaştırdı. Sonra seslice bir soluk verdi. Lilly: Sıkıntın nedir? Tom: Efendim, birliğe siz bile elinizi kolunuzu sallayarak giremezsiniz. Eğer benim efendim olmasaydınız buraya sizi asla getirmezdim... Yanlış anlamayın ama getirmemeliydim de... Benim önce bir konuşmam gerek birlikte-- Lilly: Tamam, tamam ne kadar süre istiyorsan git, konuş. Ama onları ikna et. Tom: Edemeyebilirim, efendim. Lilly: Edemezsen... Dalga geçercesine düşünme sesleri çıkardı Lilly "Hmm,hııı..." gibi... Lilly: Edemezsen oraya gelir ve birliğinizi yıkarım-yıkmakla kalmam hepinizi de öldürürüm. Tom umutsuzca başını eğdi, bembeyaz ve duygusuz bir suratla geçidin ilerisine bir adım attı. Tom: N4526RDN7Rigel Sonra Tom kayboldu ve Lilly Momo'ya dönerek gülmeye başladı. Kahkahası sonlanınca oldukça ciddi bir surat ifadesiyle Momo'ya doğru yaklaştı ve eğildi.Elini boynuna uzattı ve kolyesinin üzerine koydu. Lilly: Şimdi otur ve beni eğlendirecek bir kaç şey anlat, cüce. [2 Saat Sonra] Lilly ve Momo duvara yaslanmış-dip dibe oturuyorlardı. Konuşacak hiç bir şeyleri kalmamıştı, şimdilik. Ne bir kuş sesi ne de bir yaprak hışırtısı işitiliyordu. Zaten ortada ağaç da yoktu. Daha doğrusu etrafta hayat belirtisi gösteren hiç bir şey yoktu. Bomboş, topraktan bir arazinin ortasında, ustaca örülmüş alev rengi bir duvar göze çarpıyordu sadece. Duvarın ortasında ters U şeklinde bir boşluk, yani geçit... Gerçi dışarıdan bakınca çok aptalca gözüküyordu.10 metre eninde bir duvar vardı ama duvarın yanları bomboştu. Tabii bu geçit sadece esas geçidin yerini belirten bir şaşırtmacaydı. Lilly donuk gözlerle etrafı süzmekteydi. İnce bir ses ile irkildi. Momo’nun ipeğimsi sesiydi onu şaşırtan. Daha önce hiç duymadığı bir ezgisi olan, hiç duymadığı ama hiç unutamayacağı bir şarkıyı söylüyordu. Momo: After all the sorrows The one who suffers Behind the darkness The one who'll rise Beyond the walls You may hear The sad songs Of our tears The one will rain Upon the saint Of a novelette After this madness To destroy The Brain To create The Truth Momo öyle güzel ve içten söylüyordu ki, Lilly şaşkınlıktan ve hayranlıktan donakalmıştı. Ama neyse ki kendini şarkıya kaptırmış olan Momo bunun farkına varmadı. Lilly gözünden yanağına doğru kaymakta olan yaşı hemen silip yine bakışlarını donuklaştırarak küçük kıza baktı. Lilly: Bu şarkı... Kimin? Daha önce hiç duymadım. O sırada girişte Tom belirdi. Eskisinden daha da solgun görünüyordu. Tek kelime bile etmeden sağ eliyle Lilly'e, geçidin hemen arkasında belirmiş olan boşluktaki, yerin içine doğru inen merdivenleri işaret etti. Lilly de Tom gibi, hiç konuşmadan hareket etmeye başladı. Ayaklarını sürüye sürüye merdivenlere yöneldi. Tom’un hizasına gelince, omzuna elini koydu ve Tom'u kendisine çekti. Lilly: Umarım aptallık edip, bana saldırmayı düşünmüyordur arkadaşların. Tom'dan bir cevap bekliyordu. Ama değil cevap en ufak bir tepki bile gelmedi. Kaşlarını çatıp bir hışımla merdivenleri inmeye başladı Lilly. Hiç görmediği bir teknolojiyle donatılmış bir merkez, ellerinde bin bir çeşit silah bulunan nöbetçiler ve sert suratlı yetişkin üyeler ile karşılaşmayı bekliyordu. Oysa aşağı indiğinde karşılaştığı tek şey 20 kişilik bir çocuk grubuydu ve aralarında en büyükleri, 18-19 yaşlarında olmalıydı. Daha yeni, bir savaştan çıkmışçasına yorgun, bitap ve üzgün gözüküyorlardı. Her birinin yüzü solgun, bakışları ölü balık gibi anlamsızdı. Momo aşağıya iner inmez merdivenin arkasında kalan karanlık bir bölmeye yerleştirilmiş, kirli bir beyaz çarşaf ile örtülmüş demir yatağa atıldı. Lilly'nin karanlıkta seçebildiği kadarıyla yatağın üzerinde bir silüet, hiç kıpırdamadan, ellerini başına koymuş bir pozisyonda oturuyordu; Momo silüetin boynuna atıldığında dahi en ufak bir ses-hareket veyahut tepki vermedi.Momo da bir silüet olmuştu karanlığın içinde; ve sonra Lilly dikkatini kendisine doğru ağır adımlarla yürümekte olan iki kişiye verdi.Bir tanesi 17-16 yaşlarında gözüken kısa-pembe saçlı, narin vücutlu,mor-parlak gözlü uzunca bir kızdı. Diğeri en azında 19 yaşında olduğunu işaret eden olgun ve samimi bakışlara sahip, gri-uzun saçlı, siyah gözlü, hayli uzun boylu bir erkekti. Lilly ile aralarında 5-4 adımlık bir mesafe kalınca elini tokalaşmak için uzattı. Lilly biraz yaklaştı ve sessizce oğlanın gözlerinin içine baktı.10 saniye kadar bir sessizlikten sonra Lilly çocuğun vazgeçmeyeceğine kanaat getirip uzattığı eli sıktı. Beraber bir kaç merdiven inerek alt kata ulaştılar. Burası önceki kattan bile daha karanlık bir yerdi.Lilly Tom'u omzundan asılarak kendine doğru çekti;kulağına eğildi: -Buranın ışıkları yok mu? Yoksa birbirinizi konuşurken görmemeniz birliğiniz kurallarından biri mi? Tom gerisin geri geldikleri yolu teperek üst kata çıktı; üst kata çıktıktan 10 saniye kadar sonra tavan loş bir ışık vermeye başladı. En azından artık birbirlerini seçebiliyorlardı, silüetten ibaret değillerdi. İndikleri katın koridorunun en sonunda, köşede bir odaya girdiler. Oda, oldukça eski gözüken bir kaç paslı iskemle ve yerden yaklaşık 40 santim havada duran çelik, oval bir masayı barındırması dışında, bomboş denebilirdi. Birliğin her bölümü,her köşesi gibi,bu odanın da duvarlarından,yer döşemelerinden ve hatta ışıklandırmayı sağlayan tavanından bile hüzün akıyordu.Ayak sesleri odanın dört yanında çınladıkça insanın içini ürpertiyordu.Genç adam masaya doğru yöneldi ve elini masanın üzerine yerleştirdi. Masanın ayakları yere değene kadar elini kaldırmadı.Sonra kibar bir hareketle bayanlara oturmasını işaret etti.Lilly ve yanındaki pembe saçlı kız oturdular,hemen ardından da o oturdu.Boğazını temizleyip: -Ben Aleksey; Noir birliğinin temsilci yöneticisiyim.Tom, Momo'yu nasıl yendiğinizi ve yüce gönüllülük göstererek onun gitmesine izin verdiğinizi bana anlattı.Onun kadar yararlı ve güçlü bir birlik üyesinin,başka bir otoritenin emri altına girmesi canımı sıkmıyor değil,ancak birliğimiz kimseyi bir şey için zorlamaz.Tom kendi kararlarını verebilecek olgunlukta ve zekada.Eğer sizin emrinizde olması gerektiğine inanıyorsa ve size saygı duyuyorsa,ben de elbette itiraz edecek değilim ve hatta onun gösterdiği saygıyı göstermekle yükümlü hissederim kendimi. Sonra Aleksey pembe saçlı kıza döndü. Aleksey: Bu Coco.Benim yardımcım.Kendisi pek konuşkan değildir,lütfen kabalık olarak algılamayın. Evet...Merak ettiğiniz her şeyi sorabilirsiniz. Lilly bir süre başını öne eğdi ve Aleksey'in söylediklerini kafasında tartıyormuşcasına bir kaç kafa hareketi yaptı. Lilly:Beni neden içeri aldınız? Aleksey:Çünkü Tom,söylediğim gibi birliğimizin hatrı sayılır üyelerinden biridir.Eğer onun söylediklerine güvenmeseydik,birliğimizdeki güven olgusunun eksik olduğunu kabul etmiş olmaz mıydık?Söyleyin lütfen,yoksa sizi içeri almakla yanlış bir karar mı verdim? Lilly:Bunu konuşmamızın gidişatı cevaplayabilir ancak.Ben sadece herkesin elini kolunu sallayarak girip giremeyeceğini çözmeye çalışıyorum. Gerçekten güçlü müsünüz yoksa sadece tehditkâr mı?Bunu hakaret olarak algılama.Senin de söylediğin gibi merak ettiğim her şeyi soruyorum. Aleksey:Sizi almam,almamamdan çok daha az tehlike barındırır. Lilly kaşlarını çattı.Aleksey'in bu tavrı hoşuna gitmemişti.Bir süre bakıştılar.Aleksey'in yüzündeki samimi gülümseme,ilk izleniminin aksine Lilly'nin sinirlerini bozuyordu şimdi.Biraz fevri tavırlarla devam etti Lilly: Birliğinizin adı neden Noir?Ucube görüntünüzden ve isminizden yola çıkarak kafesler ve karanlıkların arasında uzun süre geçirdiğinizi düşünmem yersiz mi olur?Aleksey içtenlikle sırıttı. Aleksey:Yo,tam aksine,yerinde bir tahmin olur.Aile fertlerimiz direnişçilerdendi.Yalancı bir halkçılığın yalancı halkı doğrunun ta kendisi değil de nedir? Ailelerimiz bize bunları lâyık görmediler.Hiç bir zaman suçu onlardan da bulmadık.Belki de bu yüzden ceza verdiler bize,o ilacı enjekte ederek.Belki de sadece egolarının tatmini için.Ya da bizim kaderimize karar verecekleri dakikada içiyor oldukları çay dillerini yaktı için.Belki de bunlar kadar bile bir sebebi yoktu. Bizim için bunların önemi de yok.Sonuç her zaman aynı.Hiç bir gerçeklikte,hiç bir evrende bu değişemezdi.Biz sadece ucubeler olarak kaldık. Canavar bile değildik... İlaç herkeste farklı etki yarattı.Kimileri gerçekten canavar oldu,kimisi öldü,kimisinin bilinci bizim gibi yerinde kaldı ve çeşitli güçlere sahip oldu.İnsanlığımızı kaybetmesek de insan olarak kabul görmedik.Noir'dan sonra biz ucubeden başka bir şey olamadık.Geriye ne ailelerimiz ne de tanıdıklarımız kaldı.Bir gün,büyük yönetici kaçtı.Bu firardan kimsenin haberi olmadı.Noir'da bizim kayıtlarımızı tutacak kadar değer görmüyorduk; ya da işkence yapılacak kadar. Boşluk nedir bilir misiniz Lilly? Her kenarı 3 metrelik bir kübün içinde tamamen karanlıkta... Kendi soluğunuzdan,gözyaşlarınızdan ve el yordamlarınızın hışırtısından başka hiç bir ses olmadan boşluk içinde yaşamak...Düşünecek tek birkonunuzun bile olmaması;size yapılanlardan ve sonu gelmeyen siyahtan başka.Büyük yönetici bunu hepimizden iyi anlar;bu durumun hüznünü... Kimse onun nasıl kaçtığını bilmiyor.Ya da nasıl geri döndüğünü.Ya da bizi nasıl kurtarmayı başarabildiğini.Gözlerimizin sağlığı için gecenin en karanlık saatlerinde,şehrin en karanlık sokaklarından sessizce bizi buraya getirdi. Uzun lafın kısası,Lilly,biz Noir'dan sonra hiç bir şey olamazdık,Noir'ın bizi dönüştürdüklerinin dışında.Hayatımız Noir ile başlamıştı...Miladımızdı... Sıfatlarımızın cevabıydı,sebebiydi.Ama sonucu olmayacağına yemin ettik.Birliğimiz tamamen Noir'a endeksliyken,adı başka ne olabilirdi? Tam o anda Tom içeriye soluk soluğa ve korkmuş bir suratla girdi.Hepsi ayağa fırladılar ve Tom'u düşmemesi için tutmaya,yatıştırmaya çalıştılar. Tom kesik kesik ve cılız bir sesle konuşmaya başladı.Kelimelerin arasında uzun soluklar alıyordu. -Yardımcı yönetici....Aleksey...O-o...O bizi buldu...Yet-yetişin....O burada... Aleksey birden kireç gibi bir suratla yere yığıldı.Bu çaresizlik anı sadece bir kaç saniye sürse de,gözlerindeki korku Lilly'nin zihninde iz bırakmaya yetmişti.Ardından üst kattan çok şiddetli patırtı-kütürtüler geldi ve yer sarsılmaya başladı.Lilly neler olduğunu anlamıyordu ama bir şeyler yapmazsa bu yitik birliğin,içinde oldukları durumun üstesinden gelemeyecekleri,Aleksey'in tepkisinden belliydi.Bu kokuşmuş birlik Lilly'nin umurunda sayılmazdı ama bazı şeyleri gerçekleştirmesi için hizmetkarına ihtiyaç duyacağını sezinliyordu. Bölüm 7:ESKİ BİR "DOST" Koyu kahverengi tuğlalarla örülmüş sevimsiz ve insanın içini ürperten duvarların üzerine monte edilmiş motifli siyah bir demirden oyma şamdanlar ve onların üzerinde yarısı erimiş beyaz mumlar, Lilly'nin nerede olabileceğine dair küçük ipuçları sayılabilirdi. Yatağının fazlasıyla rahat olmasına rağmen içinde bir his, ona burada değerli bir misafir gibi davranılmayacağını söyleyip duruyordu.Hiç penceresi olmayan bu küçük odada yatak dışında bir tane de beceriksizce yapılmış tabure vardı.Bu iki eşya dışında bomboştu. Lilly dizlerini karnına çekti ve kollarını bacaklarına doladı.Bir süre herhangi bir şey düşünmeksizin bu pozisyonda taş duvarların üzerinde zaman zaman hareket eden mum ışıklarını izledi.Neden sonra birden ayağa fırladı ve şamdanlardan bir tanesinin üzerindeki mumu söndürdü ve var gücüyle şamdanı kendine doğru çekmeye başladı. Herhangi bir sonuç almayı beklemeden bir kaç saniye içerisinde yaptığı şeyden vaz geçti ve tekrar yatağına oturdu. Bu kez yüzünde daha rahat bir ifade vardı. Sanki olacakların önüne ne yaparsa yapsın geçemeyeceğini anlayıp akışına bırakmanın en doğru olacağını düşünmüşcesine umursamazca ve bir o kadar da şapşalca gülümsedi.Tam o sırada odasının tahta kapısı usulca iki kere tıklatıldı ve Lilly'nin bir tepki vermesine süre tanımaksızın dışarıdan, heyecanlı ve sabırsızca "Giriyorum." diyen genç bir erkek sesi duyuldu.Hemen ardından kapı gıcırdayarak açıldı. Elinde metal bir tepsi -bu tepsinin üzerinde çeşitli yiyecekler olduğunu söyleyebiliriz tutan, uzun-sarı saçları at kuyruğu yapılmış, soluk tenli, bakışları insanda kendisine karşı güven uyandıran ve aynı zamanda sürekli bir şeyler düşündüğünü hissettiren yeşil gözlere sahip, orta boylu bir adam ağır adımlarla içeriye girdi.Üzerinde kahverengi, oldukça temiz ve pahalı gözüken bir redingot vardı. Adam gülmüyordu fakat neşeli gözüktüğü söylenebilirdi. Elindeki tepsiyi, yatağın tam karşısındaki duvara yaslı tabureye koyduktan sonra Lilly'e döndü, bir veyahut iki saniye göz göze geldiler ya da gelmediler,hemen ardından son derece nazik bir edayla adam sağ elini karın hizasına doğru yavaşça eğerken başını da elinin hareketine paralel bir şekilde öne eğdi. Lilly'nin gözleri, bu hareketin sonucunda mum ışığında parıldayan, iki kulağını da çevreleyen metalik küpelere takıldı.Sakin ve soğuk kanlı bir şekilde; Lilly: Lütfen doğrulun ve bana neler olduğunu anlatın. Emin olun konuşmanız, bana bu denli saygı göstermenizden çok daha fazla işime yarar. Önce kim olduğunuzdan başlayabilirsiniz mesela. Adam ağır ağır doğruldu ve tam Lilly'nin gözlerinin içine baktı. Lilly, sadece bir saniyeliğine nefesinin kesildiğini ve kalbinin çok şiddetli sancıdığını hissetti. -Bendeniz Bremlin Krotszk.Sizi son derece namüsait bir şekilde bu odada konuk ettiğimin farkındayım. Ancak kusuruma bakmayınız, yalnız ve kaybolmuş bir adamın elinden geleni bu kadardır. Gelelim buraya nasıl geldiğinize. Yanılmıyorsam sizi bulduğum yere ve hatta belki de daha öncesine dair olan anılarınız bulanık ve darma dağınık... Bremlin burada durakladı ve Lilly'nin onayını bekledi. Lilly: Evet, evet... Öyle de diyebiliriz. Lütfen devam edin, beni nerede ne koşullarda bulduğunuzu anlatın. Bunları derken Lilly buyurganlıktan çok meraklıydı ve gerçekten içtenlikle soruyor gibiydi. Bremlin: Ben çeşitli icatlar yaparak geçimini sağlayan önemsiz bir bilim adamıyım, işimin inceliklerinden bahsederek sizi sıkmak istemem. Her gün yaptığım gibi keşif gezilerimden birine çıktığımda yarı baygın halde rastladım size. Bir şeyler mırıldanıyordunuz fakat çok üzgünüm, kelimeleriniz seçilebilir gibi değillerdi. Aralarından anladığım bir kaçına da anlam veremedim veya unuttum. Lilly ikna olmuş bir ses tonuyla: Anlıyorum, bana yardım ettiğiniz için minnettarım. Bu sözlerden sonra derin düşüncelere daldı. Bremlin az önce tabureye koymuş olduğu tepsiyi alıp Lilly'e yöneldi: Bir şeyler yemelisiniz. Bayan... Lilly adını söyledi ve tekrar Bremlin'in gözleri içine baktı.Önce tepsiye elini uzattı fakat hemen o anda fikrini değiştirdi. Lilly: Aslına bakarsınız burası gereğinden fazla klostrofobik. Biraz temiz hava, bir tepsi yemekten daha iyi olur. Bremlin'in yüzünde gözle görülür bir değişim olmasa da gözlerindeki o merak ve içtenliğin kaybolduğunu farketmişti Lilly. Tam tahmin ettiği gibi dışarı çıkması pek de hoş bir şey değildi anlaşılan. Kısa bir sessizlikten sonra istediğine çoktan ulaşan Lilly:Ah, ya da boş verin, çok açım. Belki daha sonra bana dışarı çıkarken eşlik edersiniz. Sahte bir gülümsemeyle Bremlin'i süzdü ve o da bir o kadar sahte bir içtenlikle: Elbette Bayan Lilly... Siz nasıl isterseniz. Sizi burada alıkoyduğum yok. Bu laflardan sonra ikisinin de suratlarındaki gülümselemeler biraz daha arttı ve onların sahtelikleri de. Bremlin: İzin verirseniz ben odama dönmeliyim, bir kaç işimi halledip hemen geleceğim ve o zaman istediğiniz kadar sohbet ederiz. Lilly,Bremlinin elindeki tepsiyi aldı ve yatağın üzerine koydu. Sonra da Bremlinin söylediklerini onayladığını gösterircesine kafasını aşağı yukarı salladı. Tepsiye göz ucuyla baktı ve ilk dikkatini çeken şey yemeklerden ziyade, yemeklerin hiç birinin çatal-bıçak gerektirmeyişiydi. Araç-gereç olarak sadece kaşık vardı; çorba içmek için.Çok aç olmasına ve çorba ve tavuğun kokusunun kendisini cezbetmesine rağmen Bremlin odadan çıkar çıkmaz yemekleri atacak bir yer aramaya koyuldu. Ancak odada pek fazla eşya olduğu söylenemezdi; görünüşe göre Lilly'nin tek şansı, yemekleri yatağın altına gizlemek ya da yemekti. Kapı iki kere tıklatıldı ve sonra açıldı. Bremlin, elinde nefti bir kıyafetle odaya apar topar girdi. Ne söyleyeceğini bilmiyor gibiydi. Bir kaç kere kekeledi ve gözü yemeklere ve hiç yenilmemiş olmasına takıldı. Yüzündeki telaşlı ve saf ifade yerini bıkkınlığa verdi. Bremlin dosdoğru Lilly'nin yatağına yürüdü ve onun hemen yanına tereddüt etmeden oturdu. Elindeki elbiseyi çok yavaş bir şekilde Lilly'nin kucağına bıraktı. Bu hareketi, Bremlin için elbisenin çok kıymetli bir şey olduğu izlenimini bırakıyordu. Bir kaç saniye hayran hayran elbiseye baktıktan sonra nihayet kafasını kaldırıp Lilly'e dikkatini verdi. Bremlin: Bakın, Bayan Lilly; sizin açınızdan çok şüpheli hareketler sergiliyor olabilirim. Ama inanın bana sizi zehirlemeye çalışmam. Eğer sizin içinizi rahatlatacaksa şunu söyleyebilirim; zehirleyerek öldürmek benim tarzım değildir. Bremlin ufak bir gülme sesi çıkardı ancak Lilly'nin ifadesiz suratının karşısında kahkasının geriye kaçtığını hissetti. Boğazını temizleyerek bir şeyler söylemeye hazırlanıyordu ki Lilly hızla Bremlin'in arkasına geçti ve sağ kolunu onun boynuna sıkıca doladı. Lilly: Seni hatırlamadığımı mı sanıyorsun? Selam sana Soukatsu Bölüm 8: KÜRE? Bremlin korkmuştan ziyade rahatlamış bir ses tonuyla Lilly'nin sözüne atladı: Beni tam anlamıyla hatırlasaydınız, Bayan Lilly, ikimizden biri şu an ölmüş olurdu. Ama rol yapma zahmetinden ikimizi de kurtarmanıza minnettarım. Narin, güzel kollarınızı boynumdan çekerseniz çok iyi olacak çünkü ikimiz de biliyoruz ki beni öldürmeye niyetiniz yok. Gerçi bana sarılmak da istemiş olabilirsiniz, öyleyse durmayın; benim hiç şikayetim yok. Pişkin pişkin gülen Bremlin, gerçekten de hayatından son derece memnun gözüküyordu. Lilly: Seni öldürmeyeceğim elbette... Ama bu canını acıtmayacağım anlamına gelmez. Bunu der demez Lilly kolunu var gücüyle çekti ve Bremlin'in soluğunu bir kaç saniyeliğine kesti. Bremlin iyice pişkinliğe vurarak, zar zor:Çok... tatlısınız, Bayan Lilly... Lilly tiksinerek Bremlin'in boğazını bıraktı. Bremlin sağ elini boğazına götürerek bir kaç kere ovuşturdu ve hemen kendini toparlayarak kahkaha atmayı başardı. Bremlin: Seni tahmin ettiğimden çok daha fazla özlemişim. Lilly bu lafın ne anlama geldiğini çözememiş bir şekilde kaşlarını çattı. Bremlin onun konuşmasına izin vermeden devam etti: Şimdi bir şeyler ye. Tüm bunları sonra konuşuruz. Yoksa ikinci kez açlıktan bayılacaksın. Yemeğini yedikten ve üzerini değiştirdikten sonra benimle bahçemde buluş. Bremlin Lilly'e kur yaparcasına sağ gözünü kırptı ve ayağa kalktı. Ağır adımlarla kapıya yönelirken bir kaç kere burnunu kaşıdı, gülümsemesini saklamak istercesine... O, odadan çıktıktan sonra Lilly onun söylediklerine hak verdi. Sonuçta Lilly'i öldürmek isteseydi -ki bunun için bolca vakti olmuştu çoktan yapardı. Ayrıca Lilly'nin açlıktan gözleri kararıyor, başı dönüyordu. Bir kaç gün daha böyle giderse Bremlin'in öldürmesine gerek kalmadan açlıktan ölebilirdi. Bunları düşünmesi bir kaç saniyesini aldı ya da almadı; hemen ardından iştahla yemeğini yemeye koyuldu. Bremlin'in az önce söylediklerini ve onun hakkında hatırladığı ufak tefek şeyleri düşünmesi ve parçaları birleştirmesi gerekiyordu ama yemek yemeyi öylesine özlemişti ki o an duyduğu mutluluktan başka hiç bir şeye kafasını verecek durumda hissetmiyordu kendini. Neredeyse yemek yediği için gözleri dolacaktı, hem de böylesine lezzetleri yemekler yediği için... Lilly yemekleri yemeye başladıktan bir kaç dakika sonra tüm tabaklar bomboştu. Tepsideki meyvelerin, kuruyemişlerin ve ekmeklerin yerinde yeller esiyordu. Bu kadar hızlı yediği için bir kaç kere boğulma tehlikesi geçirmişti ancak bu durum onun yeme şevkini kırmamış,hızını hiç kesmemişti.Hatta sanki öksürerek kaybettiği vakti geri kazanmak için daha da hızlanarak yemeye devam etmişti. Buna rağmen Lilly, kendini yeterince doymuş hissetmiyordu. Tepsiyi yatağın ayak ucuna doğru itti ve elbiseyi eline aldı. "Gerçekten hayran olunası bir elbise." diye geçirdi içinden; neftî elbisenin boyu Lilly'nin dizinden hemen hemen bir karış yukarıda kalacak şekildeydi. Kumaşı Lilly'nin dokunduğu en yumuşak kumaşlardan biriydi; öyle ki Lilly, 1 ya da 2 dakikasını elbiseyi okşamak ile geçirdi, bu sırada iç kısmına iğnelenmiş bir çift eldiven buldu ve onları eline geçirdi. Eldivenler bileğine kadar geliyordu. Kumaşı siyah bir danteldi. Bu kadar oyalanmanın yeterli olduğunu düşünerek bir çırpıda elbiseyi de üzerine giydi. Elbisenin bel kısmında, siyah- deri bir korse vardı.Bu detay nedense Lilly'nin çok hoşuna gitmişti. Kapıya doğru yöneldi ve bu kadar süre içinde ilk defa, ayaklarının çıplak oluşu onu rahatsız etti. Böylesine güzel bir elbisenin altına aynı kalitede bir ayakkabısının olmasını istedi fakat hemen ardından "Bu gerizekalı yılışık adama güzel gözüksem ne fark eder?" diye geçirdi içinden. Bu düşüncesine rağmen bir eliyle kapıyı açıp diğer eliyle saçlarına biraz çeki-düzen vermekten kendini alıkoyamadı. Kapıyı açar açmaz Bremlin ile burun buruna gelmesi, yüzündeki soğuk kanlı ifadenin bir ya da iki saniyeliğine yerini şaşkınlığa bırakmasına neden oldu. Bremlin çok içten bir gülümsemeyle Lilly'nin elini tuttu ve dudaklarına götürdü. Öpmekten ziyade çok nazik bir şekilde dudakları ile dokundu ve aynı naziklikle doğruldu. Bremlin: Bugünki keşif gezimde bana eşlik etmez misiniz Bayan Lilly? Cevabını istediğiniz sorulara elimden geldiğince yanıt vermeye uğraşacağım. Lilly " Bu ucuz kibarlık numaralarıyla başkalarını kandır sen." diye geçirdi içinden ve tam da bunu demek istermiş gibi memnuniyetsiz ve küçümser bir bakışla Bremlin'i süzdü. Ancak Bremlin her ne kadar bu tavrın farkına varmış olsa da içten gülümsemesini koruyarak Lilly'nin halâ tutmakta olduğu elini, kendi dirseğinin iç kısmına yerleştirdi. Bir- iki adım attıktan sonra aciliyetle durdu ve Lilly'e şaşkın şaşkın baktı: Çok- çok özür dilerin Bayan Lilly. Sizin gibi bir hanımefendiyi ayakkabısız yürütmeye kalkışıyorum. Sonra Lilly'nin kolundan sıyrıldı ve eliyle " bir dakika " işareti yaparak uzun- sıkıcı koridorun sonuna koştu. Oradaki bir kapıyı açıp içeri girdi. 30 saniye geçti ya da geçmedi elinde siyah, gotik stil, topuklu bir ayakkabıyla kapıda göründü. Sonra alel-acele Lilly'e doğru koştu ve yanına gelince eğildi. Anlaşılan ayakkabıları giydirmeye yelteniyordu. Normalde olsa Lilly buna asla izin vermezdi fakat elbisesi kısaydı ve eğilmesi çok uygunsuz kaçardı. Nedense biraz daha bu "hanımefendi Lilly" oyununu sürdürmek istiyordu. Sağ ayağını kaldırdı ve elinle Bremlin'in omzundan destek aldı. Bremlin, Lilly'e kırılgan bir eşya muamelesi yaparak son derece kibar bir şekilde ayağını tutarak ayakkabıya yerleştirdi. -Sıkıyor mu? -Yok, hayır. Tam oldu. Bremlin çok memnun ve saf bir ifadeyle Lilly'e baktı. Lilly bir kaç saniyeliğine " Bu adamdan kötülük gelebilir mi ki?" diye düşündü. Ama hemen ardından. "Ne diyorum ben be, neredeyse yavru köpek bakışlarına aldanıyordum." dedi içinden. Aynı işlemi sol ayağı için de yaptılar ve Bremlin ağır ağır doğruldu. "Her hareketinin ağır ve havalı olmasına çok özen gösteriyorsun değil mi?" diyecek gibi oldu Lilly bir anlığına ama kendini tutmayı başardı. Bremlin sol dirseğini Lilly'e doğru uzattı. Lilly hiç tereddüt etmeden sağ elini yavaşça dirseğine doladı. Çok ağır yürüyorlardı. Böyle giderse dışarı çıkmaları bile saatler alabilirdi. Lilly sıkılgan bir kızdı ve böyle hareketlere hiç tahammülü yoktu. -Biraz hızlı yürüsek ne kaybederiz? Merak etme yolun ortasında kırılmam. -Siz nasıl isterseniz, Bayan Lilly. Topuklu ayakkabılar ile yürümeniz zor olabilir diye-- -Hem bir hanımefendi muamelesi yapıyorsun hem de ilk defa topuklu ayakkabı giydiğimi mi söylemeye çalışıyorsun? -Hayır, hayır. Ben sadece sizin-- -Tamam, anladık. Beni düşünüyorsun vs. vs... Neyse ne. Böyle yavaş yürürsek sıkıntıdan patlarım. Bremlin olduğu yerde durdu. İfadesizce Lilly'e baktı... Baktı... Lilly ne olduğunu anlamadan Bremlin, göz açıp kapayıncaya kadar onu kucağına aldı ve var gücüyle koşmaya başladı. Lilly şaşkınlıktan kısa bir çığlık attı ama kendini toparlayarak Bremlin'e hakaretler savurmaya başladı. -İndir beni salak! İndir dedim! İndir yoksa yüzüne yumruğu yersin. Fakat Bremlin'in durmaya niyeti yoktu. Öyle hızlı koşuyordu ki evin dışına çıkmaları bir kaç saniye bile sürmedi.Evden çıktıktan sonra otuz saniye daha koştu ardından aniden durdu ve Lilly'i yere bıraktı. Yemyeşil bir ormanın içindeydiler. Etraflarında bulunan ağaçların her biri kürenin en üstüne kadar uzanıyordu. Bulundukları çevre o kadar güzeldi ki Lilly Bremlin'e haddini bildirmekten vaz geçti. Hatta birden kahkaha atmaya başladı. Uzun zamandır bu kadar içten bir kahkaha atmamıştı. Bremlin de ona katıldı ve bir süre karşılıklı güldüler. Bremlin: Seni gerçekten çok özlemişim. Bu sözleri söylerken bir yandan kollarını açarak Lilly'e doğru yaklaştı.Lilly o anda gülmeyi kesip Bremlin'in sol koluna vurdu: O kadar da değil. Sana sarılacağımı mı sandın? Bremlin de gülmeyi kesti: Pekalâ Theria, daha ne kadar saklanacaksın? Lilly kaşlarını çatarak: Theria mı? Sen... Nerden biliyorsun? Bremlin: Demek her şeyi sana anlatmak zorunda bırakacak beni.Öylemi Theria? Beni duyduğunu biliyorum. İstediğin bu mu? Lilly: Bir dakika bir dakika. Burada kontrol bende. Kusura bakma ama Theria seni duysa da cevap veremez. Ben onun sesi, bedeni ve sahibiyim. Bremlin: Ohooho, birileri ipleri kaybetmiş. Peki madem. Sana zarar vermeyecek kısmını seninle paylaşırım, gerisini aranızda halledersiniz. En son Theria'nın işine karıştığımda durumum pek iyi olmadı da. Lilly: Anlaştık... Yürümeye devam edelim istersen? Bremlin: Peki.. Kontrol sende. Bunu dedikten sonra dalga geçiyor hissi uyandıran ufak bir kahkaha patlattı. Lilly kaşlarından bir tanesini kaldırarak yürümeye koyuldu. Bremlin: Bak şimdi canım, Noir birliği; hani şu seni bulduğum yer. Sana orada ne anlattılar bilmiyorum ama hepsinin yalan olduğuna eminim. Hep aynılar. Saçma sapan hikayeler. "Yönetici bik bik bik" diye dolanmalar vs. hep yalan. Lilly: Sana da mı aynı şeyleri söylediler? Bremlin: Yok canım ( ufak bir kahkaha atarak ) daha neler. Onların yaratıcıları benim. Onları kurtaran da benim. Her birinin üzerinde çeşitli deneyler yapıyordum. Ne elde etmeye çalıştığımı hiç sorma, bir yerden sonra bende de kayış koptu. Ne istediğimi tam bilmiyorum. İlaçları birbirleriyle karıştırıp kokteyl misali içiriyordum adamlara. Ölenler de oldu. Ama bana teşekkür etmesi gerekenler de. O ucubeler ben ve kimyasallarım olmasa o güçlere kavuşamayacaktı ve hayatları boyunca sürüngenler olarak kalacaklardı. Devletin ucubelere ne olduğunu umursadığı yoktu, onlar sadece silah ve ibret istiyordu. Ama her nasılsa çalışmalarımın amacından saptığı bilgisi yayılmıştı ortalığa. Lilly: Sapmış mıydı peki? Bremlin: Hem de ne sapmak,güzelim. İçinde yemek pişiren adam bile ürettim. Her neyse konumuz bu değil. İşte, hakkımdaki dedikodular- ki bazıları abartılmış olmakla birlikte bazılarının doğruyu yansıttığını itiraf edebilirim- büyüdükçe büyüdü. Zevk için adam kesiyormuşum, bunu başkalarına yediriyormuşum. Kendime silahlar üretiyormuşum. Devlete komplo kuruyormuşum gibi gibi. Bunlardan sonra-- Lilly: Bir dakika bir dakika, şu şeysin sen.. Immm... Mad Scientist. Lilly büyük bir kahkaha patlattı. Bremlin bıkkınlıkla: Gülme! Gülmesene! Biliyorum çok sofistike... Ama bu ismi kendim seçmedim. Ben daha iyi bir şeyler seçerdim emin ol. Lilly zar zor ciddiyete dönerek: Pardon, tamam devam et. Bremlin: İşte artık bu çalışmalara devam edemeyeceğimi anladım. Bu ucubelere haber yolladım "Size özgürlüğünüzü veririm ancak üzerinizdeki çalışmalarıma devam etmeme izin verirseniz." Onlar da kabul ettiler. Daha doğrusu etmiş gibi yaptılar ve kaçacağımız gece ( Bremlin parmağını şıklattı ) vınn... Beni atlatıp kaçtılar. Aldığım duyumlara göre o gün bu gündür haşere gibi izbe mekanlarda yaşıyorlar. Yanlış anlama ( kollarını iki yana açıp bir tur kendi etrafında döndü ve bu sırada derin bir nefes alıp verdi ) ben artık temizlendim. Kesme-biçme işleri yapmıyorum. Sadece ufak-zararsız icatlar yapıyorum; daha önce de söylediğim gibi "Ben çeşitli icatlar yaparak geçimini sağlayan önemsiz bir bilim adamıyım" yani artık... Ama o ucubeler...( burada biraz sinirlenerek ) Onlarla bir hesabım var. Benim onurumu kırdılar. -Çok salakça bir meseleymiş, kafana takmana değmez bence. Birden aklına bir şey gelmiş gibi gözlerini açtı ve "Haaaa" dedi. -Demek tozu dumana katarak birliğe gelen adam sendin. Ac-cayip korkuyorlar senden bak söylemedi deme. -Cidden mi? ( gevrek gevrek gülerek ve kafasını kaşıyarak; ) göğsüm kabarmadı diyemem. -Tamam hemen cıvıma. Benimle ya da Theria ile tanışıklığın ne zamandan? Ben seni hiç anımsamıyorum. -Yo güzelim, o kısma karışmayacağımı söylemiştim. Üzerime vazife olmayan şeylere karışmamayı öğrettiler bana. -O zaman nasıl bayıldığımı ve neden onlara gününü göstermeyip beni buraya getirdiğini söyle bari. Bremlin gözleri dolu dolu olmuş bir halde durarak Lilly'nin gözlerine baktı ve elini Lilly'nin çenesinin altına dokundurdu: Sen benim baş yapıtımsın, onlarsa önemsiz haşereler. Seninle bir kere daha konuşma şansından hiç bir intikam daha önemli olamazdı. Lilly hiç bir şey anlamamıştı. Tam onu yılışıklığı konusunda ikaz edecekken Bremlin elini geri çekti ve yürümeye devam etti. Pervasız bir ses tonuyla: Bayılmana gelince... Sanırım açlıktan bayıldın ve arbedede kafanı bir yerlere falan çarptın. Tom'un kolları arasında öylece duruyordun ve seninle ne yapacaklarını bilemiyor gibiydiler. Ortalığı biraz dağıtmam korkudan oraya-buraya koşuşturup paniklemelerine yetti. Hemen değiş-tokuş teklif edip seni aldım. Lilly sinirli bir şekilde: Benim daha onlarla işim bitmemişti. Hem aralarından bana lazımlı olabilecek bir tanesi vardı. Bremlin tekrar durdu ve kaşları çatık bir şekilde Lilly'e baktı: Hangisi? Lilly biraz tereddüt etse de sonunda cevap verdi: Tom. Bremlin: Tom mu? ( senini yükselterek ) Tom mu? Sıkkın bir şekilde yüzünü ovuşturdu: Tom olmaz. Tom olamaz. Onu asla sana vermezler. Lilly: Öyle mi dersin? Tom kendi ayaklarıyla bana geldi ve hizmetkarım olmayı teklif etti. Bremlin son derece şaşırmış bir şekilde: Tom mu? A-a-ma neden? Ne çıkarı var? Lilly: Belki de Momo'nun öldürülmesini istemediğinden olabilir. Biraz kapıştık da. Kız tam bir de-- Bremlin: Momo mu? Lilly: Evet. Hani şu boynunda ateş opali olan ufak kız. Bremlin: İlginç... Çok ilginç. Yürümeye devam etti. Konuşmalar Lilly için hiç de iç açıcı gitmiyordu. Lilly sinir olmuş bir ses tonuyla: Burada soruları cevaplanması gereken kişi benim. Ama nedense senin her söylediğin şeyde kafam daha da karışıyor. Sorun ne? Bana da anladıklarını anlatsana. Bremlin: Anladıklarımı anlatmam için önce sana neler olduğunu anlatmam lazım ki bu ikimizin de hiç işine gelmez. Sadece küçük ipuçları verebilirim: Aralarında öyle bir kız daha önce yoktu ve şu ateş opali senin dokunduğun taşa mı benziyordu ki acaba? Lilly bir şeyler anlamış gibi "Aaaa" dedi ama kafası iyice karışmıştı. Bir ara bunları kafasında toparlaması ve Theria ile tartışması şarttı. Lilly: Peki Şu an neredeyiz? Bremlin: Aa-- Şey... Küre H0000 Lilly gözlerini olabildiğine açtı: N-Nee? Bremlin kollarını "yapacak bir şey yok" dercesine açıp omuzlarını kaldırdı. Kaşlarını da omuzlarına paralel kaldırarak: Ne yapabilirim, başka hiç bir yerde kendimi güvende hissetmiyorum. Bölüm 9: BEKLENMEYEN Gelin ilk önce Lilly ve Bremlin'in içinde bulundukları Küre H0000'dan biraz bahsedelim: Bu küre, devletin deneme amaçlı yaptığı kürelerden ilk başarılı olanıdır. Yarısı karışık ormanlarla kaplı yeşillik ve sükunet içinde yarısı ise görenleri hayrete düşüren değişik mimarilerin karmasından oluşturulmuş devasa binalar yığını olan karmaşık bir şehir hayatında yaşamak için tasarlanılmıştır. Ancak sonra sonra KKT(daha sonra amaçları ve icraatları hakkında bol bol bahsedeceğimiz bir topluluk) tarafından bu küre yaşama uygun görülmemiş ve sadece kimyasalları ve kürenin esas sistemi baz alınarak diğer küreler oluşturulmuştur. Başka bir deyişle bu küreye hiç bir zaman insan yerleşimi kabul edilmemiştir. Bremlin'in buraya yerleşmesi ve kendisi için güvenli hale getirmesi esasında uzun ve sıkıcı bir hikayedir. Prosedürler, bürokrasi ve yalanlarla dolu bu hikayeye Bremlin zaman içerisinde öyle ya da böyle bir açıklık getirecektir. Şimdi Lilly'nin bu kadar şaşırmasının ardında yatanı daha iyi anlayabiliriz. Koyu yeşil, serin otların arasına uzanmış derin, siyah gökyüzündeki aslında orada olmayan yıldızları izliyordu Lilly. İlk kez sadece bir program, insanları tatmin duygusuyla kandırmak için yapılmış bir yanılsama olduklarına aldırmadan sonsuz bir merakla ve hasretle zaman zaman titreşen soluk mavi renkteki yıldızlara bakıyor, iç çekiyor ve huzur bulmaya çalışıyordu. İşin garibi de içinde gerçekten kendisini endişelendirecek derece büyük bir huzur olmasıydı. Bremlin de onun hemen yanına uzanmış Lilly'e bakmaktaydı. Gözlerini kırpmaksızın, sükunet ve memnuniyet ile bakışlarını Lilly'nin üzerinde gezdiriyordu. Lilly bundan biraz rahatsızlık duyuyor, göz göze gelmemek için Bremlin'in tarafına bakmıyor ve içinden bir his eğer konuşursa işin garip bir hal alacağını söylediği için hiç sesini çıkarmıyordu. Madem küre H0000'a gelmişlerdi, keyfini çıkarmalıydı. Kürenin havası, Lilly'nin hayatını sürdürdüğü kürenin aksine çok temizdi ve etraf puslu ve bunalımlı değil, capcanlı, parlak ve hayat doluydu. Gökyüzü bile daha farklı bir teknolojiyle yapılmış gibi duruyordu. Çok gerçekçi, pürüzsüz ve derindi.Bu nedenle Bremlin'e karşı esasında büyük bir minnet duyuyor, şimdiye kadar yaşadığı en huzurlu günü ona bahşettiği için bir ara teşekkür etmeyi bile düşünüyordu. Ancak onun hakkında henüz yeterince şey bilmiyor ve doğrusunu söylemek gerekirse anlattıklarına kısmen inanıyor büyük çoğunlukla şüphe duyuyordu. Bremlin hakkında içindeki hisler birbirleriyle kavga ediyor, dolayısıyla Lilly ne hissetmesi gerektiğini bilmiyordu. Çoğunlukla teşekkür etmek için gerekli cesareti toplamaya çalışsa da bazı zamanlar Bremlin'in yüzüne baktığında nedenini bilmeden içinden nefret taşıyor, suratını kan-revan içinde bırakana değin yumruklamak, dişlerini dökmek için yanıp tutuşuyordu. Sonra kendine gelip niçin böyle hissettiğini anlamaya çalışıyor, uzaklara dalıyor, Bremlin'in kuşku dolu bakışlarına maruz kalıyordu. Genç adam anlaşılması çok zor, modu çok çabuk değişebilen ve kendisi hakkında ne kadar çok şey anlatırsa anlatsın Lilly'nin ancak zeki olduğu kanısına varabilmesini sağlayabilen özel ve karmaşık birisiydi. Az önce de söylediğimiz gibi Lilly, Bremlin hakkında sadece zeki olduğu fikrinde karar kılabiliyordu. Onun diğer özellikleri sürekli değişiyor, zaman zaman utangaç, zaman zaman utanmaz oluyor ve her gün daha fazla akıl karıştırıyordu. Böylece birbirilerine soru sormadan ve birbirlerinden şüphelenerek, koskoca bir ormanın içinde baş başa, keyifli haftalar geçirdiler. Böylesi ikisinin de işine geliyordu; Lilly henüz kendine bir amaç veya bir yol çizmemiş, evsiz ve kimsesiz bir durumdaydı. Bir nedenden dolayı Bremlin'in kendisine zarar vermemesini sağlayan farklı duygular içinde olduğunun bilincindeydi. O, Bremlin'i hatırlamasa da Bremlin onu daha önceden tanıyor, değer veriyor olmalıydı. Başlarda sadece genç adamın kendisine karşı olan zaafını güvenli bir sığınak edinme amacıyla kullansa da bir kaç haftanın sonunda kendisinin de ona karşı iyimser duygular içinde olduğunun farkına vardı. Ancak buna izin verecek ve kalbini bir insana kolay kolay açabilecek birisi değildi ve öyle olmadı da. Lilly gittikçe daha az konuşmaya, kendine bir amaç bulmak için kara kara düşünmeye başladı. Bir an önce Bremlin'den uzaklaşmak zorunda olduğunu hissediyordu. Daha fazla birlikte vakit geçirirlerse ayrılmalarının Lilly için de bir anlam taşıyacak olmasını bir türlü kabullenemiyor, her gün Bremlin'den daha da uzaklaşıyordu. Bremlin gibi zeki birinin bu durumu anlaması çok da uzun sürmedi. Lilly'nin davranışlarındaki tuhaflığı farkettikten ve üzerine biraz kafa yorduktan sonra, kendisinden hoşlanmaya başlamış olabileceğini düşündü; ilk önce içini çok büyük bir heyecan ve mutluluk kapladı fakat sonraları bunun ayrılık vaktinin yaklaştığının bir habercisi olduğunu fark ederek derin bir kedere düştü. Artık neşe içinde Lilly'nin etrafında döneşmiyor, kıza askıntı olmuyordu. Bakışları ne zaman birleşse, kızın gözlerinin içine koyu bir hüzün ve umutsuzlukla, her zamankinden farklı, sevecenlikle harmanlanmış bir hayranlıkla bakıyordu. Lilly onun ağlamak üzere olduğunu zannederek hemen gözlerini kaçırıyordu. İkisi arasındaki bu sessizliği bozan Bremlin oldu. Yine bir gün bakışlarının buluştuğu bir zamanda Lilly'nin iki elini yakaladı ve kafasını umutsuzlukla öne doğru eğdi. Zar zor, titrek bir sesle Bremlin: Planlarında sana yardım etmeme izin ver. Lilly tam da bu anda, nefret nöbetlerinden birini geçirdiği için minnet duyuyordu. Tiksintiyle ellerini çekti: Benim için ne yapabilirsin ki? İstediğim bilgileri bana verebilir misin? Bremlin başını yerden kaldırmadan: Her şeyi yaparım. Beni tekrar bırakma. Bölüm 10: AZİZLER Küre H0500'de dedikoduların ardı arkası kesilmek bilmiyordu. İnsanlar uzun yıllardan sonra üzerine konuşmaya değecek bir konu bulmanın keyfiyle konuştukça konuşuyor, her biri ağzından köpükler saçarak heyecanını tanıdıklarıyla paylaşıyordu. Bu curcunayı uzaktan izleyen bir kişi, ne kadar güvenilir kaynaktan duyarsa duysun dünyanın azizlerini seyretmekte olduğuna inanmazdı. O sessiz, sakin, hiç bir şeyle ilgilenmeyen ve halkın imrenerek ve hayranlık duyarak baktığı mükemmelleştirilmiş insanlar, hayatlarında görmedikleri biri hakkında atıp tutuyor, onunla hayaller kuruyor ve iğrenç sesler çıkartarak bu duyguları ve düşünceleri birbirlerine abartılı haraketler aracılığıyla aktarıyorlardı. Aralarında sakinliğini ve tutarlılığını koruyabilen azizler de vardı elbet. Fakat sükunetini koruyanlar da en az diğerleri kadar heyecan içinde neler olacağını bekliyorlardı. Ne kadar da kolaydı insanların dikkatini çekmek: "Bir zehir dolaşacak dillerde ve gittikçe köpürecek ağızdan ağıza. Önce kalpleri patlayacak heyecandan ve gittikçe daha da isteklenecekler kendi sonlarına. "Kapılarak hayal kırıklıklarına büyülenmişçesine izleyecekler ve alkış tutacaklar. Bir oyun gibi gelecek her şey, küçük bir teselli esintisiz sokaklar için. Güvenleri yıkacak bir bir tüm tahtları ve sonra çıplak ve ağlak, korkacaklar yarattıklarından. Olan olacak, son bulacak..." Önündeki altın işleme kenarları bulunan aynaya bakarken bu sözcükler döküldü Lilly'nin ağzından. Gözlerinden aşılmaz bir kararlılık ve nefret taşıyordu dışarıya. Bremlin kızın küt kesimli, mor saçlarında ellerini büyük bir sevgiyle gezdirdi ve yanakları kızarmış bir şekilde Lilly'nin aynadaki aksinin gözlerine baktı. Mahçup ve mutlu, Bremlin: Sen... Harikasın. Her şeyi başarabilirsin, hem de tek başına. Beni en çok korkutan da bu ya... Son cümleyi söylerken sesinde gizlemeye gerek duymadığı bir hüzün vardı. Lilly soğukkanlılıkla ve tiksintiyle Bremlin'in elini itti. Sahte bir duygusuzlukla, Lilly: Benimle gelmeni istemiyorum, tek başına olmalıyım. Bremlin kaşlarını üzüntüyle çatarak: Yapma bunu, yapma! Bundan sonra beraber olmayacak mıyız? Sana istediğin tüm bilgileri vereceğim, hatta sana seni bile anlatacağım. Yeter ki böyle yapma. Lilly oturduğu lüks döşemeli sandalyeden büyük bir hıç ve kızla doğrularak ve arkasına dönerek Bremlin'in sol yanağına okkalı bir tokat patlattı. O ise mahçup ve tüm sinirlerinden arındırılmış bir şekilde bu hiddetli tokadın ardından Lilly'nin narin elini yavaşça yakalayarak öptü. Hareketinden en ufak bir kötü niyet sezilmiyordu. Kızın şaşkın gözleri önünde eğildi ve Bremlin: Özür dilerim, artık sen isteyene ya da gerekli olana dek sana asla dokunmayacağım ve tek kelime etmeyeceğim. Yalnızca bu öpücüğü ve senin yanında olup çevre hakkında bilgilendirme yapabilme şansını bana çok görme. Lilly sol eliyle, bıkkın bir tavır içinde gözlerini ovuşturdu: Tamam, daima yanımda gezebilirsin; beni rahatsız edecek gereksiz, aptalca romantik davranışlarda bulunmadığın sürece. Şimdi giyinmeme yardım et, geç kalacağız. Bremlin tedirginlikle Lilly'nin gözlerine baktı fakat Lilly bu konuda oldukça kararlı gözüküyordu. Yeşil renkli duvara yaslanmış ahşap dolaba yöneldi telaşlı adımlarla ve içinde simsiyah, omuzlarında karga tüyleri olan uzun bir elbise çıkardı. Altın renkli ışıklar akşamın karanlığının içinden sessizce havaya yükseliyordu. Dönüyor, dönüyor ve yerlerini alıyorlardı birer birer. Gökyüzü konseyindeki o daima mendebur azizlerin suratlarında bu sefer güller açıyordu. Yerlerini alanlar hiç vakit kaybetmeden fısıldaşmaya başlamışlardı bile. Sabırsızlıktan ne yapacağını şaşırıyor ve fırıl fırıl gözlerle hiç bir şey kaçırmamak için etrafı izliyorlardı. Sonra tüm fısıltıları bozguna uğratan bir bağırış yükseldi yeryüzünden. Kıpkırmızı bir ışık son hızla yükselerek en ortada durdu. Herkes şaşkınlık içinde ve hiç bir şey söyleyemeyecek kadar heyecanla ışığa odaklanmıştı. Çok geçmeden ışık, tutanın elinden yükseldi, yükseldi ve büyük bir patlama sesi çıkararak beyaza döndü ve ortalığı aydınlığa boğan bir huzme yarattı. Tüm azizler sesin kaynağını gördüler; siyahlar içinde, gözünü siyah bir kumaş parçasıyla bağlamış genç kızı. Lilly tekrar bağırdı: Kesin sesinizi pislikler! KESİN! Kesin ve yeni efendinizi dinleyin! Kaç tanenizi öldürmem liderinize ulaşmamı sağlayacak dersiniz? Kaç taneniz benimle savaşarak amacıma hizmet etmek ister ya da? Kalabalık korkmuş ya da sinirlenmiş değildi; sadece o kadar durağan bir hayat sürdükten sonra günün birinde çıkıp da delinin birinin hayatlarına renk katmasına halâ inanamıyorlardı. Şaşkın ve mutluydular çünkü neyle karşılaştıklarından habersizlerdi. Hayatlarında hiç mücadele görmemişlerdi ya da bu kadar büyük bir nefret. Büyülenmiş bir şekilde hayat dolu kızı izliyorlardı. Kız bir şeyler söylüyordu, evet ama onlar sadece dudaklarının ne büyük bir hınçla hareket ettiğine kapılmış aptal aptal alkış tutuyorlardı. Lilly sinirlendidkçe sinirleniyor, kollarını sağa-sola savurarak sürekli bir şeyler söylüyordu. Zavallı azizler az sonra olacaklardan habersiz önlerine çıkarılan şaklabanın sevimliliğine gülüyor, onunla eğleniyorlardı akıllarınca. Bu sırada gökyüzüne yükselen diğer küçük kırmızı ışığın kimse farkına varmadı dolayısıyla. Kalabalık coşkunluğunun hat safhasına ulaştığında Lilly konuşmasının sonlarına gelmişti. Tüm sinirli hali bir anda kayboldu Lilly'nin ve son derece mutlu bir suratla önce sağa sonra sola dönerek: Bayanlar... Baylar... Siz tüm aptallar; elveda. İşte tam bu bur sırada diğer küçük kırmızı ışık Lilly'nin yanına yükseldi ve Lilly'i yükseğe uçurdu. Lilly'nin kabarık etekleri hortum gibi dönerek kayboldu ve bu sırada etrafa binlerce bıçak savruldu. Her biri bir azizin boğazına isabet etti ve kimse ne olduğunu anlamadan yeryüzüne azizlerin kanları ağır ağır düşmeye başladı. Tüm kan şölenini Lilly, Bremlin'in iki kolu arasında kahkaya boğulmuş izliyordu. Lilly kahkası arasında zar zor: Aziz demek. Aziz? -Hahaha- azizler. Bremlin: Hemen gitmemiz gerektiğinin farkındasın değil mi? Eğleniyorsun, anlıyorum ama bu toplantı gizli bir şey değildi. Büyük ihtimalle devlet teklif ettiği gizliliği azizlere gerçekten vermemiştir. Bunu anlayacak kadar uzun durmamız mantıklı olmaz. Lilly, sıkılgan: Peki ama-- Kız, sözünü tamamlayamadan bayıldı. Az kalsın Bremlin'in kollarından sıyrılıp aşağı düşüyordu fakat Bremlin telaşla Lilly'i kendine çekti. Neler olduğunu anlayamadan Lilly, Bremlin'in kollarını çok büyük bir kuvvetle itti ve havada asılı kaldı. Gözlerindeki kumaş parçası yırtıldı ve aşağı düştü. Bunun üzerine Bremlin, Lilly'nin gözlerini gördü; ne akı ne de göz bebeği vardı. Masmavi iki ışık tomarıydı sadece. Bremlin korkuyla karışık bir şaşkınlıkla ağzını açtı, fakat dili tutulmuştu, hiç bir şey diyemedi. Bir süre havada süzüldü Lilly ve bu sırada bir kaç kahkaha attı: Hiç bir yere gitmiyorum, neler olacak her şeyi görmek istiyorum. Hiç bir şey beni durduramaz! Bölüm 11: GÖZYAŞLARI Bremlin'in kendine gelmesi çok zaman almadı; mantıklı düşünmeye başladığı saniyelerde Lilly'i kendine doğru çekmeye başlamıştı bile. Bremlin: Aptal mısın sen? Her şey için çok erken. İki sümüklüyü öldürdün diye kendini bir şey sanmanın sırası değil. Kendine gel!bu sözleri söylerken halâ Lilly'nin olabileceği şeyden korkuyor, blöfünü gizli tutmak için elinden geldiğince sert bir ses tonu kullanıyordu. Lilly ise ifadesizce, Bremlin'in kendisini omuzlarından sarsmasına izin veriyordu. Hiç bir şey düşünüyora benzemiyordu; gözleri halâ mavi bir alev gibi parlıyordu. Bu hali o kadar ürkünçtü ki Bremlin, hayran olduğu kıza dokunmaktan rahatsızlık duymayabaşlamıştı. Lilly'nin o anda büyük bir patlama yaşadığını ve ne olursa olsun kendisiyle gelmeyi kabul etmeyeceğini düşünen Bremlin, kızcağızın gözlerinin eski haline döndüğünü ve hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi masum ve ürkek kendisini izliyor olduğunu bir hayli sonrafark etti. Çünkü o sırada Lilly'e biraz mantıklı düşünmesi gerektiği hakkında öğütler veriyor ve bunları yaparken korkudan ve tiksintiden onun yüzüne bakmaya cesaret edemiyordu. Lilly'nin koyu yeşil gözleriyle bakışları karşılaştığında duyduğu sevinç ve rahatlama inanılmazderecedeydi. Hiç bir şey söylemeden kıza şefkatle sarıldı ve birlikte bu pozisyonda yeryüzüne doğru süzüldüler. [bir kaç dakika sonra, Bremlin'in küre H0000'daki evinde]Eve geldiklerinden beri Lilly durmaksızın ve hüngür hüngür ağlıyordu. Bremlin onun çok büyük bir sinir krizi geçirdiğinin farkındaydı ve sadece kızın hemen yanında sessizce ve ifadesiz oturuyordu. Yaptığı en ufak yanlış hareketin doğuracağı sonuçlardan korkuyordu ve hiçbir şey yapmamanın en doğru seçenek olduğunu düşünüyordu o sırada. Kızın suratına bakmaktan çekiniyordu; bunun sebebihem hâlâ korkuyor olmasıydı hem de Lilly'nin ağlarken bu sayede kendini daha rahat hissedeceğini düşünmesiydi. Yarım saat kadar bu iş böyle sürdü ve sonunda Bremlin Lilly'nin hıçkırıkları arasından üç- beş kelime seçerek kıza sarılmaya karar verdi.Bu kelimeler "Jacques, her şey, biz... Ailem..." gibi, Lilly'nin acıyan kalbinden oluk oluk dışarıya taşan kelimerdi. Uzun süre sonra ilk defa yaşadıklarına bir tepki veriyordu ve bu olay genç adamı hem şaşırtıyor hem de nedense sevindiriyordu. Lilly'nin gözlerinden Bremlin'ingöğsüne doğru akan gözyaşları onun için sanki kutsaldı ve ikisini de arındırıyor, yıkıyordu. Bu düşünceler içinde kendi gözyaşlarını daha fazla tutamadı ve huzurdan ve sevinçten sessiz sessiz gözyaşı döktü o gece, bağıra çığıra ağlayan kollarındaki kızla birlikte. Sabah, Bremlin'in kulübesine sessiz ama çarpıcı doğdu. Bir arınma ayininden sonraki ışığı üzerinde ve içinde hissetti genç adam ve bir kaç saat öncesine nazaran daha sakin duran ama yine de ağlamayı sürdüren kıza sardığı kollarını güneşin ilk ışıklarıyla birlikte çözdü. Hâlâ hıçkırmakta olan Lilly, gözlerindeki yaşların kuruduğunu hissediyordu. İçindeki acıyı dışarıya atmaya yetecek kadar gözyaşıkalmamıştı ve yorgunluktan ve sıkıntıdan artık ağlamayı kesmesi gerektiği kanısına vardı. Sırılsıklam olmuş yanaklarını ve boynunu iki eliyle ovaladı ve kurulamaya çalıştı. Bremlin cebinden bir mendil çıkararak ona yardım etti ve sonra birbirlerinin gözlerinin içine bakarak büyük bir samimiyetle gülümsediler. Lilly: Biliyorum bana hiçbir şey sormayacaksın. Biliyorum beni rahatsız etmek istemiyorsun sorularınla ve canımın acıyacağını düşünüyorsun anlattıkça. Ama lütfen sor. Lütfen beni tanımaya çalış. Lütfen beni tek başıma güçlü olmak zorunda bırakma. Bremlin ışık saçan bir gülümseme ile cevap verdi kıza: Açıkçası seninle başından beri hiç ilgilenmiyordum Lilly. Benim tek önemsediğim şey içinde uyumakta olan "kraliçeydi". Ama kim bilebilirdi ki senin, içinde olan her şeyden daha da yüce ve soylu çıkabileceğini? Beni bu gece öyle şaşırttın ki sevdiğim şeyin bir yalan, bir göz yanılması olduğuna inanıyorum artık. Gözlerimdeki perde kalkmış gibi hissediyorum ve önümde gerçekte neyin bulunduğunu anlamaya şimdi şimdi başladım. Sonsuza dek anlatabilirsin bana kendini, sonsuza dek sıkılmadan dinlerim emin ol. Ama bana gerçekten güvenebilir misin? Yüklerinden kurtulmak isterken her gün pişmanlıktan kendini yemeni ve gözlerimin önünde erimeni istemiyorum. Kendinden başka bir şahsiyete gerçekten güveniyor musun?Lilly gözlerini odanın içinde gezdirdi ve ikisi de bunun uzun bir sessizliğe delalet olduğunu anladı. Bir 15 dakika düşündükten sonra ağlayacak gibi kırılıp dökülen ses tonuyla Lilly konuştu: Sen anlat öyleyse. Anlat ki senin de zayıf olduğunu görerek mutlu olayım. Çoğu insanın aksine zayıf insanlara daha çok güvenirim ben. Anlat ki senin de kalbinin yaralanabileceğini göreyim.Bremlin başka bir söze izin vermeden atıldı: Sana kalbimin en derin acılarını anlatmamı istiyorsun demek. Ne kadar cimri ve talepkârsın. Böylesi hoşuma gitti. Talep edilen bir ürünüm olması hoşuma gitti. Sadece üzerine oynayabileceğin açık yaralar arayışında olsan bile umurumda değil. Öyleyse iyi dinle. Sana terk edilmiş masum bir çocuğun hikayesini anlatmayacağım ya da çok ağlamış gözlerle bakıp acı bir gülümsememi yakalamana izin vermeyeceğim. Sana en büyük sıkıntısının hiç bir sıkıntısı olmaması olan bir insanı anlatacağım. Kısacası rahat batan ve hep bir diken arayışında olan melankolik bir aptal var elimde sadece. Ailemin iyi bir işi, devlette önemli bir yeri, rahat bir evi ve büyük kalpleri vardı. Öyle iyiydiler ki benim bir şeylerden yakınıp olgunlaşmama izin vermiyorlardı. Bir açık yakalayıp yanmalıydım, pişmeliydim. Kendimi çiğ hissediyordum. Seviliyordum ve bu benim çok gücüme gidiyordu. Öyle gücüme gidiyordu ki sevginin yalan olduğunu düşünmek geldi aklıma, ben de öyle yaptım. Yalanlıyordum başka insanların beni sevebilme ihtimalini ve kendi yolumu çizmeye çalışıyordum böylece. Sevilen insanların silik olduğunu düşünüyordum çünkü ve acı çekmeyi çok havalı buluyordum. Kendi acılarımı kendim yarattım ve yavaş yavaşailemin gözlerinde yanmaya başladım. Onlara yöneltilmiş bu nefretin nedenini anlayamıyorlardı. Nankördüm sadece, yaradılışım böyleydi.Ama bana göre bu onların suçuydu. En büyük suçları da iğrenç bir insan olmaya başladığımda beni sevmeye devam etmeleriydi. Neden bir insanı sadece damarlarında akan kandan dolayı seviyorlardı ki? Bunu düşünerek beni değil de çocuklarını sevdiklerine inandırdım kendimi.Nefret etmek için güzel bir sebep bulup buna tutundum. Hiçbir şekilde mutlu olmam olası değildi kısacası. Kendim olduğum için sevselerdi değiştiğimde beni sevmeyeceklerini düşünüp iğrenirdim onlardan ve değiştiğimde sevdikleri zaman sadece çocukları olduğum için sevdiklerini düşünüp delirirdim. Tanımadıkları bir insanı sevebilecekleri gibi amaçsız ve sebepsiz sevebildikleri aklıma gelmiyordu. Çünkü insanlar tanımadıkları insanları sevmezlerdi bana göre, acırlardı. Merhamet ederlerdi onlara merhamete ihtiyaçları varmışcasına. Böylece kısa sürede başta ailem olmak üzere herkesten nefret etmeyi başardım. Beni sevmek mümkün değildi ve benim başkasını sevmem de.Yıkılmak istiyordum çünkü ben; batmak istiyordum çırpınabilmek için. Çırpınmayı en yüce şey sanıyordum. Bir kaç yıl sonra da ailemi öldürdüm.Varlıkları bir şey ifade etmiyordu, toplayabileceğim tüm meyveleri toplamıştım onlardan, ancak yoklukları beni olgunlaştıracaktı ve olgunlaşmak adına her şeyi yapardım. Kimse benden şüphelenmedi. Bana zavallı çocuk gözüyle bakıp daha 13 yaşında devletin önemli kapılarını açtılar. Büyük bir buhrandı o zamanlar benim için. Kafam kimyaya ve diğer fen bilimlerine çalışıyordu bir hayli ve bu sayede önemli bilim insanlarının yanında çalıştım. 2 sene sonra insanlar üzerinde yaptığım deneylerin anormalliğini fark eden yanında çalıştığım yaşlı bilim adamı benim deli olduğumu iddia etti. Ona göre akli dengemi çok zaman önce kaybetmiştim ve acilen tedaviye ihtiyacım vardı. Bunun üzerine ihbar edildim ve devletin üst kurumlarından çalışmalarımı izlemek için tetkik uzmanları getirildi. O yaşlı bilim adamı sayesinde ünüm yayıldı ve devlet, insan psikolojisi ve beynin kimyası üzerinde yaptığım deneylerden haberdar oldu. Bana deli olduğumu söylemek yerine dahi dediler ve kariyerimde yükselmeye başladım. Yanından ayrıldığım adam ise aldığım duyumlara göre 2 ay sonra intihar etmiş. Uzunca bir dönem devlet adına çalışmalar yaptım ve sonra çalışmalarımdan bir tanesi bana çok farklı şeyler öğretti. Devletin en gizli kuytularının kapılarını açtı. İşin garibi devlet bilmemi istemediği bilgileri bilmeden elime teslim etmişti. Bunu sonuna kadar kullandım ve devletten bir şekilde saklamayı başardım. Deneylerim sırasında kendi psikolojimde de gözle görülür değişimler oldu. Kalbimin kapılarının açıldığını hissettim. Ancak bu ışık dolu dönemden sonra delirmemi tetikleyen olaylar dizisi meydana geldi. Birlik meselesi, sen vesaire. Sonra devletin kollarından istediklerimi alıp ayrıldım. O dönemden beridir yaptıklarımın değerini anlamış olma ihtimalini göz önünde bulundurarak fazla göz önüne çıkmamaya çalışıyordum. Ama deneylerimden tabii kolay kolay da vazgeçmedim.Lilly: Devletin bizim peşimize düşmeyeceği kanısına nasıl varabiliyorsun peki bu kadar süre saklandıktan sonra? Azizleri öldürme fikri nasıl oldu da aklına yattı? Bremlin: Çünkü biz işe yarayacağız. Devlet zaten uzun zamandır azizlerin amaçlarından saptıklarını sezinliyordu. Eğlence arayan bir grup kodaman yaratmak değildi devletin amacı. Onlar ibretin yanında bir ilah sunmak istediler. İtaatkarlığın özgürlük olduğunu gözler önüne sermeyi istediler. Ama çizgilerinden sapmaya başlayan azizlere dur demenin yaratacağı sonuçlardan ya da durdurmadıklarında olacaklardan endişe duymaya başlamışlardı çoktan. Yok etme işini bir başkası yapınca işlerine gelecek. Ama bir yandan azizlerini koruyamadığı için büyük bir tepki doğacak.Lilly: Anlıyorum. Sanırım ne yapmak istediğimi sen de anlıyorsun. İstedikleri azizlere kavuştuklarını sanacaklar bizimle. Biz de böyle olmasına izin vereceğiz. Bizim için çok tehlikeli olsa da onlar için de o kadar tehlikeli olacak. Bölüm 12: KATİL -Senden nefret ediyorlar. -Kimler? -Onlar işte, onlar. Fazla zorlama kendini, biliyorsun sen de. -Neden? -Bana bak, benimle dalga geçme. Sonsuz bir karanlığın ortasında yaşlı bir adam, el oyması bir sandalye üzerine oturmuş vaziyette belirdi. Bir elinde ufak bir bıçak diğer elinde yarısına kabaca şekil verilmiş ufak bir ahşap parçası bulunmaktaydı. Yuvarlak gözlüğü üzerinden, memnuniyetsizce Lilly’e bakarak ve bıçağını ona doğru sallayarak konuşuyordu. -Hiçbir şey bilmediğine emin misin? -Neyden bahsettiğini bile bilmiyorum. -Hiç şüphe duymuyor musun? Eğer öyleyse… Konuşmasını alay edici bir “Hıh!” ile tamamlayarak kafasını iki yana salladı ve sonra bakışlarını elindeki ahşap parçasına odakladı. Bıçağın ucu ile ahşap üzerinde ayrıntılar çıkarmaya çabalıyordu. Bir yandan uğraşına devam edip bir yandan konuşmayı sürdürdü. -Seni çok beğeniyorlar, öyle ki kıskançlıkları seni öldürdü. -Ben mi? Yaşlı adamın söylediklerini ancak algılayan Lilly şaşırdı. -Öldüm mü? -En azından bir kısmın. Belki. Belki de değil.(Omuzlarını silkerek) Belki uyuyordur. Düşüncelere dalarak başını eğdi Lilly: -Ben hiç ölmeyeceğim. Yaşlı adam bu kez biraz öfke biraz da kederle konuştu. -Doğru ya, sen ancak öldürmeyi bilirsin, ölmeyi değil. Sonra sesli ve uzunca bir nefes vererek sakinleşti, gözlerine ılım geldi. -Neyse ne, beni yuttuğun için artık o kadar da kızgın değilim. Sözlerini tamamladıktan sonra gözlerini bu kez boşluğa çevirdi ve anlamsızca bakmaya başladı. -Beni yuttuğunu da hatırlamıyorsundur şimdi sen. Evet neyse, böylesi daha iyi. Sana asıl söylemek istediklerim bundan çok farklı hem. Lilly, bir süre adamın konuşmasını tamamlamasını bekledi ancak bir sonuç alamayınca sabırsızlanarak alelacele cümleler sarf etti. Bir şeylere geç kalıyormuş hissi vardı içinde. -İhtiyar, hadi hadi. Ne demek istiyorsun? Aklımı çok karıştırdın. Aman onu boş ver. Asıl söylemek istediğini söyle de. Yaşlı adam kafasını ağır ağır, bir aşağı bir yukarı salladı. Gözlerini Lilly’e çevirdi. -Bu dünyayı istiyor musun? Lilly, vurgun yemişçesine kalbinde bir sıkışma hissetti. İçinde bir his, düşünmesine engel oluyordu ve ağzına ilk geleni söyleyiverdi. -Evet ve onu alacağım. -Heh heyt! İşte benim kızım. Adam, keyifle gevrek gevrek güldü. -Yalnız bunu tek başına yapman çok önemli, sakın unutma. Sonra adam yok oldu, arkasından da Lilly. [Küre H0066’da, şehrin göbeğinde] Tan yerinin belli belirsiz ışıkları, saat gibi çalışan şehrin tepelerinde görülmekteydi. Lilly ve Bremlin, tıpkı içinde bulundukları şehir gibi tunç rengine bürünmüşler, kalabalığın ortasında dikkat çekmeksizin birbirlerine bakıyorlardı. Bu şehir, hiç uyumuyor, yorulmuyordu. Zira Haze sisteminin bel kemiği, finans kralıydı. İnsanları hep çalışmakta ve kazandıklarını çalışmak için harcamakta, kürenin yöneticileri hep çalışmakta ve kazandıklarını çalıştırmak için kullanmaktaydı. Kurulduğundan beri sekteye uğramayan bu sistem içinde sekteye düşen birkaç beyin vardı. Lilly’nin bugünkü işi de böylece belirlenmiş oldu. Bir bahanesi olsa da kendisi de sadece öldürmek için öldürdüğünü ya da merakına yenik düştüğünü çok iyi biliyordu. Bremlin birkaç saniye sonra hızlı adımlarla Lilly’den uzaklaştı ve kalabalığa karışarak gözden kayboldu. Tüm bu karmaşa içinde yalnız ve özgür hissetti o an ve hiçbir şey duymaksızın göğe kaldırdı başını Lilly. Dünün ve yarının sahte yıldızları parlıyordu soluk soluk. O an, hepsinin gerçek olduğunu sanıyordu; tan yerinin, yıldızların, ağaçsız şehirdeki çiy kokusunun. Tik tak tik tak tik tak: Şehrin makineleri çalışıyordu bir saat gibi. Tik tak tik tak tik tak: İnsanların adımları saniyelerle uyumluydu. Tik tak tik… Güm… Her şey bir anda durdu ve Lilly koşmaya başladı. 400 metre ötedeki ana binaya doğru, insanların arasından ustaca süzülerek ve son hızla koşarak ulaşmaya çalışıyordu. Çok sürmedi binanın girişine bir tekme geçirip kapıyı yamultması. Ancak daha güçlü bir tekme gerekiyordu. Boynunda ve kollarında mavi, şerit gibi yazılar belirdi ve Lilly bir yumrukla koca kapıyı önüne serdi. Bu şehrin insanları tıpkı saat pili gibiydiler. Saat bozulursa yapacak bir şeyleri yoktu. Şaşkın şaşkın bakınıyorlardı etraflarına, korkuyla. Ancak hiç biri kıpırdamıyordu azıcık bile. Binanın içindeki insanlar Lilly’nin farkında bile değillerdi. Yere bakıyor, anlam veremiyorlardı muhteşem saatlerinin sekteye uğramasına. Lilly böylece kolayca binanın kalbine ulaştı. Aradığı kişi ile göz gözeydiler şimdi. Ağır adımlara, dramatik konuşmalara ve küstah bakışmalara harcayacak zamanı olmadığını biliyordu kız ve buna memnundu. Hiç vakit kaybetmeden otuzlu yaşlarındaki siyah bir kaftan giymiş olan mutsuz kadına doğru yöneldi. Bir şey vardı. Yanlış bir şey vardı bu kadının gözlerinde ve Lilly bundan çok rahatsızdı. Sanki kendisini beklemekteydi. Kadının ince boynuna dolamış olduğu ellerini gevşetti bir saniyeliğine ve dudaklarını büktü. Fısıldadı. Lilly: Buraya geleceğimi biliyordun. Kadının gözlerinden bir dehşet kıvılcımı geçti ve söndü. Muhtemelen cebinden çıkarmış olduğu ufak bir silah, aniden kadının ellerinde belirdi ve Lilly’nin kafasına dayandı. Kadın: Ya sen ölürsün, ya da ben. Ağzından tehdit lafları çıkmış olmasına rağmen yüzünde şefkat saçan çaresiz bir gülümseme vardı kadıncağızın. Lilly: Bu işte cidden bir şeyler olduğunu kanıtlıyorsun böyle yaparak. Ne yani, seni öldürmem için sial mı dayıyorsun kafama? Eğer öyle değilse beni hemen şimdi vurabilirsin. Kadın bu kez gerçekten komik bir şey duymuş gibi kahkaha attı: Ama ölmeyecektin. Seni vursam da ölmeyecektin. Şimdi sana gerçekten acıdım. Neyse, beni öldürsen de öldürmesen de bir şey değişmeyeceğini anladım. Senin bu salaklığınla gerçekten hiçbirinin anlamı yok. Tam o sırada, Lilly’nin bileklerindeki ve boynundaki yazılar parladıkça parladı. Vücudunun her yerinde aynı yazılar oluşmaya, derisini yakmaya başladı. Lilly acıyla bağırarak yere yığıldı. Yerinde duramıyor, sürekli kıvranıyordu. Az sonra gözleri tamamen mavi, oldu ve parladı. Sesi artık bağırırken Lilly gibi çıkmıyordu. Zar zor ayağa kalktı ve kadının karnına elini sokup onu ikiye ayırdı. Sonra odadan çıkarak önüne gelen kim varsa parçalayarak çıkışa ulaştı. Bunları yaparken halâ acıyla kıvranıyor ve bağırıyordu. Kimse bir tepki göstermiyor, kaçışmıyor, bağrışmıyordu. Tekrar, Bremlinle ayrıldıkları noktaya gelene kadar bunları yapmayı sürdürdü ve tam o noktada dizlerinin üstüne düştü. Bremlin’in ayakkabıları üzerine yığıldı ve çok büyük bir çığlık attı. Bremlin önce donup kaldı, sonra istemsizce ayaklarını Lilly’nin başı altından tiksinerek çekti. Ancak hemen aklını başına toplayarak kızı kucakladı ve kürenin çıkışına ilerlediler. Lilly, Bremlin’in kucağında kıpraşıp duruyor, çocukcağızın göğsünü tırmalıyordu. Tabii öldürecek derecede şiddetli tırmalayışlar değildi bunlar ama yine de Bremlin’in göğsü hayli kanıyordu.
×