Jump to content

Göz (FF)


jans09
 Share

Recommended Posts

GÖZ 

 

BÖLÜM 1

Bilinçsizce yolda yürümeye devam ederken, çıktığı hastanenin ışıkları, yerdeki su birikintilerine yansıyor ve zaten gözyaşlarından dolayı buğulu olduğu için karanlıkta net göremeyen gözlerine türlü türlü oyunlar oynuyorlardı. Ölüm; ne kadar da soğuk. Oysa sadece dört bilindik harfin yanyana gelmesinden ibaret, bu kadar basit; taşıdığı anlamın aksine. Nereye ve neden gittiğinden habersiz bir şekilde yürürken aklından sadece bu geçiyor ve olan bitenle ilgili o durmak bilmeyen komplo ve yaratıcı teorilerinin hiç biri ortalarda bile görünmüyordu. Su birikintilerine bakarak kaldırımların aslında ne kadar düzenden yoksun olduğunu bile düşünecek kadar uzaklaşmıştı düşünceleri bir çözüm aramaktan. Bacağını çarptığı, dışa doğru açık küçücük ahşap bir kapıya ve ardındaki küçük sevimli parka bakarken gözünde az önceden beri birikmiş olan damlacık yanaklarından süzülmüş ve görüşünü açmıştı. İleride bulunan banklardan birine oturma düşüncesi ile adım atmış olmasına rağmen içinden bir ses yürümeye devam etmesini öğütlüyordu. Neden yürüyecekti ki? Ne de olsa bir kaç saat içinde morga dönüp O'nun bedenini almayacak mıydı? En iyisi burada beklemek değil miydi? Nedense ayakları bu kararını dinlemiyorlarmışcasına yürümeye devam etti. On-onbeş adım sonra durdu ve geri dönerek parktaki o banka gidip oturdu. Kararına uyup geri dönmek bilincini biraz olsun açmıştı ama hala otomatikleşmiş hareketlerinden kurtulamamıştı. Elini ceketinin iç cebine götürdü ve oradaki paketi aldı; yanındaki çakmakla beraber. Yaktığı sigaranın her içine çektiği nefesinden ve parlayan alevinden sonra nasıl da azaldığını izledi, sanki ilk defa farkına varıyormuş gibi. "Son onbir yılımı ne için harcadım, ne uğruna...? Neden ben yürüyebiliyor, konuşabiliyor, düşünebiliyor hatta onun o çok sevdiği sigarayı derin derin içime çekebiliyorken o ölü bedeniyle bir hastane morgunda başındaki delikle yatıyor? "



Haberi aldığında neredeyse delirecekti ama otopsi raporuna baktığında kanı donmuştu; yakın mesafeden tek el! "Bu nasıl olabilir? Neden? Hayatı boyunca benim yüzümden yaşadığı onca şeyden sonra hemde!"

"Dönmeliyiz." Sesin geldiği yöne doğru döndü bu, ona durumu polisten önce bildiren arkadaşı Wilson'dı. "Demek beni buraya kadar takip ettin ha" diye düşündü. Hastaneye giderken Wilson'ın kafasındaki onlarca soruyu sormamak için kendi ile nasıl mücadele içinde olduğunu farkedebiliyordu. Bunun üzerine "Ben olduğumu sandılar" dedi. Wilson ifadesiz bir suratla baktı. Bu cevaba ifadesizliğinden başka verebileceği bir tepki de yoktu zaten. Şaşırmamıştı, korkmamıştı ya da sorularının cevabını alacak kadar tatmin olmamıştı. Sanki çözülmüşcesine konuşmaya devam ediyordu:

"Projedeki eksikler için aramışlardı. Onlara bıraktığım için ilgilenmediğimi söyledim. O lanet heriflerin desteği olmadan da onu tedavi edebileceğimden emindim. Belki de onlara geri dönem için onu öldürmüşlerdir diye de düşündüm, ama bu olasılık çok saçma çünkü nefret insanın en kolay sahiplendiği duygudur bilirsin. Böyle bir şeyin beni korkutacağını düşündüklerini sanmıyorum. Ama..."

Wilson'a döndüğünde olayın aslını hala kabullenemediğini söyleyen gözlerle karşılaştı. Kendisini susturan yaptığı bu itiraf mı yoksa o an Wilson'ın bakışlarından dolayı farkına vardığı gerçekler miydi bilmiyordu ama kardeşini senelerdir kurtulamadığı o lanetten kurtarmak için küçüklüğünden beri bu durumu saplantı haline getirmişti. Bilimsel, tıbbi, kimyasal her türlü çalışmayı takip ettiğini, üstelik daha üniversitede iken hastalığın, insan ve hayvan üzerindeki semptomlarını bildiğini dahası bunun bir hastalık olmadığının farkında olduğunu söyleyen o bakışlar.

"Orada olan orada kalmadı" dedi Wilson'a.

 
BÖLÜM 2


Sabah ayazından sıcak ama keskin B vitamini kokusunun hakim olduğu hastaneye girdiler. Asansöre binip en alt kata indiler. Sağ tarafta bir ameliyathane girişi vardı koridorun sonunda ise morg. Bu Tatsuo'da ölümcül ya da ölmesi muhtemel vakaları burada ameliyata aldıkları gibi bir izlenim bıraktı, sanki morga götürmek daha kolay olacakmış gibi... Dün akşam üstü ayarladığı cenaze işlemleri ile ilgilenen ofisin arabası geldi ve nasıl olduğunu bile anlayamadığı bir hızla halledilen cenaze işlemleri sonunda o gün öğlen Tsuyoshi'nin bedeni toprak altındaydı. Cenazede bir çok kişi vardı ama akrabaların dışında neredeyse hepsi Tatsuo'nun arkadaşlarıydı. Tsuyoshi onbeş yaşından bu yana hiç arkadaş edinememişti ki.

"Senin yüzünden"

Beyninde birden şimşek gibi çakmıştı bu ses. Bu bir düşünce değildi. Sanki biri beyninin içine girip ona seslenmişti. Hatta suçlamıştı.

"Senin yüzünden" işte bir kez daha.

Gözlerini açtığında Wilson, Aimi ve profesör Hiroshi başında duruyorlardı. Arabanın arka koltuğunda ne işi olduğunu düşünürken senin yüzünden seslerinin ardı arkası kesilmeden beyninde yankılandığını hatırladı. Demek bayılmıştı.

Beraber önce bir şeyler yemeye gittiler, ardından da Tatsuo'yu eve götürdüler. Aralarından biriyle kalması için çok ısrar etseler de halletmesi gereken şeyler vardı ve onları bir bahaneyle atlatmak zorundaydı. Teselli etmek için içeri girip biraz oturdular. Çay içtiler ve kimse konuşmadı. Bir süre sonra kalktılar ve bir ihtiyacı olursa aramasını söyleyerek çıktılar. Onlar gider girmez çalışma odasına daldı ve bilgisayarın başına oturdu parmakları deliler gibi çalışmalarını farklı farklı dosyalayarak kopyalıyor ve sabit diske kopyalanan her veriyi siliyordu.

"Senin yüzünden"

Dehşet içinde uyandı. O göz... Üstelik beynindeki ses! Ses Tsuyoshi'nin sesiydi. Bunu nasıl da farkedememişti? On beş yıl öncesinden sinsice çıkıp gelen o suçlayıcı çığlık. Haklıydı yaşadığı her şey onun hatasıydı. Göle gitmeyi isteyen kendisiydi, ışığı merak edende ve o ışığı yakından görmek isteyende... Ama girdaba kapılan o oldu...

Titrek ellerle ışığı açtı. Odanın aydınlanması içindeki karanlığı bastıramıyor ve son üç yıldır Aimi'nin söylediği sözler artık kendisini rahatlatmasına yetmiyordu. İçinden taşan kendinden nefret etme hissi "senin suçun değil" sözlerini kabul edemeyecek kadar vicdanını yırtıyor, parçalıyordu. Saate baktığında gecenin üçü olduğunu gördü. Biraz hava almak için pencereyi açmaya gittiğinde evinin karşısındaki kaldırımda, oturan birini gördü. Pencereyi açmaya neden korktuğunu bilemiyordu ama tedirginlik benliğini perdeyi dahi aralayamayacak kadar sarmıştı. Adam yanına yaklaşan kişiyi gördüğünde oturduğu yerden kalktı. Gözlerine inanamıyordu, adamın yanına gelen Aimi'ydi. Beraberce karşıya geçerek Tatsuo'nun evine doğru geliyorlardı. Karanlıkta pencerenin arkasından yanlış görüp görmediğini anlayabilmek için dikkat kesildi; hayır o Aimi'ydi. Eve gireceklerdi; kapıyı mı çalacaklar yoksa gizlice içeri mi sızacaklar diye düşünürken aşağı katın yolunu tuttu ve çalışma odasına daldı. Kaydettiği tüm verilerin bulunduğu diski aldı ve pencereden dışarı atladı. Kapı ile oynandığını duymanın verdiği panikle karışık mide bulantısı o kadar baskındı ki kusmamak için kendini zor tutuyordu.

"Aimi ha?"

Beyni deli gibi çalışıyor ve görünmeden saklandığı çalıların arasından nasıl kaçacağını düşünüyordu. Yan komşusunun bu saatlerde uyanmaması ve çalılıklarda bir gariplik olduğunu farketmemesi için dua ederken pencerede bir silüet belirdi.

"Kaçmış" dedi yanındaki erkek sesi. Her kimse onu tanımıyordu. Sadece sert bir sesi vardı. Acaba şirketin adamlarından biri mi diye düşündü. Pencere açıldı. Aimi başını dışarı doğru çıkararak sağa sola baktı.

"Akşam çayına attığım ilaç onu sabaha kadar uyutmalıydı."

Mide bulantısı. Baş dönmesi. Panik. Korku. Sorular. Tüm hepsi beyninde patlıyor ve hareket etmesini öylesine etkiliyorlardı ki katatonikler gibi taş kesilmişti. Odadaki loş ışıktan bilgisayarı açtıkları çok belli oluyordu. İçindekilerin silinmiş olduğunu anladıklarında ne olacaktı peki, peşine mi düşeceklerdi?

"Çayıma ilaç koyduktan sonra içip içmediğimi kontrol etmemen senin hatan" diye garip ve yersiz bir sevinç duydu. Ardından gelen ne yapacağını bilmeyen birinin paniği ile aklında cevapsız bir yığın soru birikti tekrar.

"Neden? Ne yapmalıyım? Buradan nasıl çıkacağım? Beni fark edecekler mi? Bu verileri ne yapacağım? Kime güvenebilirim? Aimi!"

 
BÖLÜM 3

Tüm vücudundan ter fışkırıyordu. Çalılıkların diğer tarafına nasıl geçeceğini düşünürken eve dönüp baktığında bilgisayarın ışığı ve silüetin kaybolduğunu fark etti. Çalılıkların içinde yere çökmüş üzerinde sadece pijamalarla elinde neredeyse kıracak kadar çok sıktığı diskle korkudan titreyerek neler yapacağını düşünüyordu. Arabanın anahtarları, cüzdanı, kimliği, telefonu kısacası kaçtıktan sonra işine yarayabilecek her şey evdeydi.



"Kaçtıktan sonra mı? Ben bir suçlu değilim ki. Kurtulduktan sonra demek daha mantıklı olur bu da sanki esirmişim gibi oldu-- Aptallaşma! Şuan bunu düşünecek zaman değil". "Kendi kendime zırvalamaya başladım" diye düşünerek başını iki yana salladı. "Sen bir bilim adamısın Tatsuo, polis ya da dedektif falan olmasan bile durumlara çözüm üretebilmen gerekir. Bu şekilde zırvalayarak kurtulamazsın."

Düşünceler kafasında ışık hızıyla birer birer geçerken üst katta arka odalardan birinde cılız bir ışık belirdi. "Şimdi! Şimdi kaçma zamanı. Ama nereye? Kime?" Önce buradan çıkması gerektiğinin bilincindeydi ve onlar üst kattayken çalıların arasında görünmeyecek kadar kısa olan iki evin bahçesini ayıran çitin üzerinden atlamalıydı, ama hareket etmeye o kadar korkuyordu ki yerinden kımıldayamıyordu bile. Bu ışık da kaybolmuştu. Bahçeyi aramaya gelirlerse ne yapacağını bilemiyordu bu yüzden onların merdivenlerde olduğunu düşünerek bir anlık dürtü ile karşıya atladı. Korkudan öylesine nefes nefese idi ki soluk alış verişini duymamaları için elini uzun kollu pijamasının içine sokup arta kalan kumaşı ağzına tepiştirdi. Kalbinin atışları damarlarının hatta bedeninin her yerinde hissediliyordu.

Ayak sesleri! Ayak sesleri nerdeydi? Evden çıkmamışlar mıydı yoksa? Görmüş olabilirler miydi onu? Kafasını eve doğru çevirmeye öylesine korkuyordu ki. Sanki o tarafa baksa çitin arkasında çalılara gizlenmiş olduğunu anlayıvereceklerdi. Ve ayak sesleri... Önce evin çıkışındaki taş zeminde ardından yumuşak çimlerde, ama ters yöne doğru. İçinden geçen sevinç dalgası çok da uzun sürmedi çünkü iki kişiydiler ve diğeri hala kapının önündeydi. Çalılar o kadar sıktı ki aralarından hiçbir şey görünmüyordu; Tatsuo da başını kaldırmaya cesaret edemiyordu. Sonuçta durumlara çözüm üretebilecek kadar kaçıp kurtulma işinde bir dedektif ya da polis kadar olsa da nihayetinde bir bilim adamıydı ve o kadarına cesaret edecek kadar kendine o tip işlerde cesareti yoktu. "Senin yerinde Yuu olsaydı hiç aldırmazdı"
YUU! İşte yardım isteyebileceği tek kişi. Nasıl da düşünememişti onu? "İyi de Hokkaido'ya nasıl gideceksin seni salak? Eve girdiğinde sana ilaç içirmeyi düşünmüş olan Aimi sence telefonunu ve cüzdanını bıraktığını fark etmemiş midir?" Kendisine doğru hareket hissetmediğinden yavaş yavaş çite dokunmamaya çalışarak ama komşusuna da görünmemesi gerektiğinin farkında olarak yerde sürünmeye başladı. Zaten sesli olan solukları gittikçe hızlanarak daha sesli hale gelmeye başladı. Sigarayı azaltmalıydı. Tam bahçe duvarı ve çitin kesişimine gelmişti ki;

"Burada ne yapıyorsunuz böyle Profesör Arata?"

Tatsuo yavaş yavaş arkasını dönerken nasıl olup da kalp krizi geçirmediğine şaşıyordu.

 
BÖLÜM 4 

Arkasından gelen ses boylu boyunca yattığı yere çivilenip kalmasına neden oldu. Ne ayağa kalkabiliyor ne de arkasına dönebiliyordu. Yavaş yavaş arkasına dönmeye başlamıştı ki o gür sesli adam yanına doğru çöktü ve "Profesör sanırım başınız belada." dedi. Tam "Ah gerçekten mi?" diyecekti ki yanında çökmüş ona meraklı gözlerle bakan kişinin yan komşusu Miyazawa Sawagari olduğunu gördü. Sawagari ha? Korkudan kulaklarının bile kendisine böylesine ihanet etmiş olması inanılır şey değildi. Dört yıllık komşusunun sesini tanımamak ha?


Kısa bir sessizlikten sonra "Evet durumlar biraz karışık." diye cevapladı fısıldayarak. Kekelemesine rağmen hayatında bu kadar rahatlatıcı bir an dahi yaşamamıştı. O tarafa doğru gelen ayak sesleri ile birden irkildi. Sawagari'nin ayağa kalktığını gördüğünde neredeyse çığlık çığlığa bağıracaktı. Sawagari ismini söylediği için geliyorlardı kesin.
"Ah siz misiniz bayan. Bir an profesör döndü sandım"
Bu da ne demek oluyor Sawagari de mi onlarla birlikte yoksa? Gözleri karardı bir an ama Sawagari'nin konuşmasını dinledikçe bir rahatlama yaşamadı da değil...
"Döndü mü? Nasıl yani?"
"Profesör bir iki saat kadar önce bir kaç adamla evden ayrıldı." dedi.
"Gerçekten mi? Kim olduklarını biliyor musunuz?" Aimi'ydi konuşan!
Sawagari yavaş yavaş çitin ilerisine doğru yürümeye başladı ve çitin sonuna geldiğinde Tatsuo'nun bahçesine geçip onlarla konuşmaya devam etti.
"Aslında net göremedim ama sanki Profesör Arata baygın gibiydi. Kendisini kötü hissettiğini sandım bir an. Kötü bir şey olmadı ya?" dedi.
Bu adam müneccim falan olmalı. Aimi'nin penceredeyken ilaç hakkında söylediklerini mi duymuştu yoksa?
"Ah hayır. Biz sadece kardeşi yüzünden üzgün olduğunu düşünerek gelmiştik fakat kapıyı açmayınca... Bilirsiniz... Şey bir yakınının ölümü insanı çok etkiler ve ikiz kardeşi olduğunu da düşünürseniz... Tatsuo sanki diğer yarısını kaybetmiş gibiydi. Akşam üstü evden ayrılırken çok üzgündü, biz de teselli etmek ve onu rahatlatmak istedik."
"Ah anlıyorum. Sanırım birileri sizden önce davrandı. Üstelik gerçekten de kötü görünüyordu."
Sawagari sen nasıl bir adamsın diye düşünmeden edememişti. Nasıl da rahattı.
"Ah! Osamu, Tatsuo evde değilmiş. Bizden önce başkası gelip almış. Sanırım onu düşünen başka arkadaşları da var."
Tanrım ne kadar da yapmacık geliyordu o nazik ses. Aimi, Osamu denilen adama gitmeleri gerektiğini söyledi. Sawagari de onlar uzaklaşana kadar izlemiş olmalı ki uzunca bir süre ne Sawagari göründü ne de bir ses çıktı. Sessizlik fazla rahatsız ediciydi. Aimi'den sonra güvenebileceği insanları daha dikkatli seçmesi gerektiğini düşündü. Sawagari belki de onlarlaydı ve şuan fısıltıyla, işaretlerle onun yerini söylüyordu. Ama bu olmadı. Sawagari geri dönüyordu.
"Gittiler."
Ağlayacaktı neredeyse! Koskoca adam ağlayacaktı! Mide bulantısı yine başlamıştı ve başı da deli gibi dönüyordu. Belki çaydan aldığı tek yudumun yegane etkileriydi bunlar.
"Yine de bir süre daha burada kal. Daha sonra eve geçeriz. Hey suratıma öyle bakma ve korkma Kojika evde değil. Bir süreliğine kız kardeşine gitti."
"Teşekkürler."
"İyi misin?"
"Sence."
İkinci kez bayılmıştı.

 
 
BÖLÜM 5



"Bu kadar çok mu stres altındasın? Sorun ne? Nasıl bir belaya bulaştırdın kendini bilmiyorum ama sana hiç uymadığını söylemeliyim. Aslında daha evden çıkamadan bayılmamış olmana şaşıyorum." Gözlerini açtığında bayıldığı andaki -İyi misin?- sorusunun yerine direkt olarak bu azarlamalarla karşılaşmak şaşırtmıştı ve elinde olmayan bir çaresizlikle güldü.
"Hey, hey! Sinir krizi falan geçirmeye kalkma sakın."
Kahkahalarını tutamıyordu. Her şey nasıl bu hale gelmişti?
"Onlar gittikten sonra evine girip bunları aldım." dedi sinirli bir sesle ve orta sehpanın üzerinde duran cüzdanını, bir kaç parça kıyafeti, telefonunu, anahtarını gösterdi.
"Sen de kimsin Tanrı aşkına!?" deyiverdi Tatsou.
"Komşun Sawagari'yim. Beraber bahçede sabahlara kadar oturup sake içtiğin, kaplıcaya gittiğin, kotatsunun etrafına toplanarak kış gecelerinde çay içtiğin, çocuklarına her gördüğünde tatlı, şekerleme ve o garip oyuncakları verdiğin adam."
"Biliyorum." dedi utançla ağzından çıkan mırıltılı bir sesle.
Sawagari ayağa kalkarak parmaklarını saçlarından geçirdi ve "Bak sorun ne bilmiyorum ama başının gerçekten de belada olduğunu dört yaşındaki kızım bile anlayabilir. Üstelik evine devamlı girip çıkan şu kadın da bunun içinde. Sanırım bana bir cevap borçlusun ha? Ne dersin?"
Sawagari bir yazardı. Olayları kavrama konusunda da çok akıllıca hareket edebilen biri olduğu, az önceki davranışlarına bakınca su götürmeyen bir gerçekti.
"Aslında anlatması biraz karmaşık, inanması ise zor bir durum." diye sözlerine başladı.
Sawagari elinde birer bardakla oturma odasına geri döndü. Gözleri yerlerine geri oturmuştu bir kaç yudum sonra. Öyle şaşkın ve berbat görünüyordu ki!
"Eğer sorun olmayacaksa önce bir telefon görüşmesi yapsam. Bunu ertelemek istemiyorum."
Dışarı çıkarken arkasından sesini net bir şekilde duyuyordu.
"Tabi ki sorun olmayacaktır. Kimi istersen ara. Birinin yardımı olmadan bu işten yakanı sıyıramazsın. Hatta yardım alacağın kişilerin de başı belaya girecektir."
Gözlerindeki "Sen ne yaptın?" sorusu o kadar net ve açıktı ki Tatsuo daha fazla orada kalabileceğini sanmıyordu. Tüm bunları daha önce bilse büyük ihtimalle bahçede o halde görmesine rağmen kendisine yardım etmeyeceğini düşünerek Yuu'nun numarasını çevirdi. Cep telefonu kapalıydı. Belki de değiştirmişti. "Sanırım bir de ofisi denemeliyim." diye düşündü.
"Nishiura Dedektiflik Ofisi."
"İyi günler bayan. Nishiura ile görüşebilir miyim?"
"Kim arıyordu?"
"Profesör Arata deyin lütfen."
"Tatsuo?" Sesi o kadar şüpheciydi ki karşıda konuşanın Yuu olduğundan emin olmasa telefonu kapatabilirdi. Fakat Yuu o bir anlık şaşkınlığını hemen atlatmayı başardı ve inanılmaz bir neşe ile konuşmaya devam etti. "Hey ses versene? Bunca yıl sonra sesimi duyup kapatmak için aramadın ya?" Susar susmaz her zamanki o kulakları sağır eden gürültülü kahkahasını patlattı.
"Aslında başım dertte." Diyebileceği başka bir şey yoktu ki. "Biliyorum işim düştüğünde aramış oldum ama gerçekten birinin bana bir yol göstermesi gerekiyor."
"Hemen buraya gel. Seni bekleyeceğim." Birden sertleşen sesi onun aslında ne kadar ciddileşebileceğinin bir kanıtıydı.
"Teşekkürler, Yuu."
"Beni aradığın için sağol Tatsuo. Gerçekten."

 
BÖLÜM 6

Odaya döndüğünde Sawagari boş bardakları koymaya mutfağa gidiyordu. Geri döndüğünde tam Tatsuo ağzını açtığı sırada...


"Sana bir şekilde yardım etmek için çok düşündüm. Aslında işim gereği bir çok insanla ilişki içindeyim ve çok fazla araştırma yapıyorum. İlk aşamada seni eleştirmiş gibi görünebilirim ama şaşkınlığımı mazur görmelisin. İstersen hemen-"
"Sawagari, ben halledeceğim. Biraz önce bir akadaşımı aradım." diye sözünü kesti. Ailesini tehlikeye atacak bir hareket yapmasına izin vermemeliydi.
"Arkadaş mı? Şu kadın gibi çıkmasın o da?"
"Yuu bu dünyada ailem kadar çok güveneceğim bir insan hatta daha bile çok."
"Tamam. Peki. Şimdi planın ne? Bu çalışmaları ne yapmayı düşünüyorsun? Bunlar.. Çok.."
"Biliyorum onları yok etsem bile beni ele geçirdikleri sürece yok olmuş olmaları bir işe yaramayacak ve inan benim de ölmeye hiç niyetim yok. En azından bu sebepten. Güçlü ya da cesur biri değilim ama benim de bir yaşama iç güdüm var."
"Tıpkı hayvanlar gibi."
"İnsanlar da hayvanlar da bu dünyanın birer parçaları ve yaşamak için iyi ya da kötü her yolu denerler."
"Benimle bir şekilde iletişim halinde olacağına söz vermelisin. Bir de biletini ben alsam iyi olur, yeterince nakitim var. Belki de kontrol ederler. En azından seni havaalanında arıyorlarsa işe yarar. Eğer başka bir şey varsa, söyle hemen hallederim!?"
"Havaalanı konusunda haklısın. Sanırım senden isteyeceğim şey veremeyeceğin bir şey." Tatsuya'nın dudaklarının gülümseyarek kıvrılmasına, şaşkın bakışları ile cevap vererek ne olursa diyordu sanki. "Şu pratik zekan." Cevabını duyunca o da gülümsemeye başladı. "Aslında ben de hızlı düşünürüm; sayılar ve formüllerle tabii.. Ama sen tüm her şeyi kapsayan bir pratik zeka ile doğmuşsun." Sawagari sanki Tatsuo'yu bir daha göremeyecek gibi bakıyor bu da Tatsuo'nun ciddi ciddi korkmasına neden oluyordu. Sawagari'nin garajdaki arabasına binerek saklandı.
"Umarım Aimi bir yerlerde pusu kurmamıştır da sabah saatin beşinde Sawagari'nin nereye gideceğinden şüphe etmez" diye düşündü. Bir çok konuda umut etmekten başka şansı kalmamıştı artık.
Havaalanında Sawagari aracını park yerine park etti ve bileti almaya gitti. O gelene kadar Tatsuo koca Armadanın içinde kalmıştı. Sabah saat sekizdeki uçakta boş yer vardı. Şimdi geriye sadece uçuşu beklemek kalmıştı.

 
BÖLÜM 7
 
 
Yukarıdaki hikayede adı geçen; kurum ve kişiler tamamen hayal ürünü olup gerçek kurum ve kişilerle hiçbir ilişkisi yoktur :) 
Link to comment
Share on other sites

Benim aksime söz sanatları üzerinde çok durulmuş. Anlamak için düşünmek gerekiyor. Genel olarak çok güzel ancak sanki 500 sayfalık bir romanın ağırlığı var. Bu hızla giderse bir FF için fazla yavaş diye düşünüyorum.

Link to comment
Share on other sites

  • Forum Admin

2 kere okudum ya beynimi nereye gönderdim ben :blink: güzel bir giriş, merak uyandırıcı lakin ya cümleler düşüktü yada ben düştüm okurken anlamakta zorlandım azcık ama anlamamam doğal nerdeyse 30 saattir ayaktayım normal yani :P kendi yazdığımı okudumda onu bile anlamakta zorlandım :D eline sağlık balım ^_^ devamı merak ile bekliyorum ;)

Link to comment
Share on other sites

2 kere okudum ya beynimi nereye gönderdim ben :blink: güzel bir giriş, merak uyandırıcı lakin ya cümleler düşüktü yada ben düştüm okurken anlamakta zorlandım azcık ama anlamamam doğal nerdeyse 30 saattir ayaktayım normal yani :P kendi yazdığımı okudumda onu bile anlamakta zorlandım :D eline sağlık balım ^_^ devamı merak ile bekliyorum ;)

kafana takılanları bana sor meleğim.. hayal dünyamı elverdiğince yazıyorum.. daha ne karmaşık cümleler kurarım da anlaşılamamak çok ağır gelecek diye korkuyorum :D psikolojim bozulmasın durup dururken :P  Ayrıca teşekkürlerimi sarkıtırım :D

Link to comment
Share on other sites

Join the conversation

You can post now and register later. If you have an account, sign in now to post with your account.
Note: Your post will require moderator approval before it will be visible.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Restore formatting

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

 Share

  • Recently Browsing   0 members

    • No registered users viewing this page.
×
×
  • Create New...

Important Information

By using this site, you agree to our Terms of Use.