Jump to content

Alice of Human Sacrifice


Sweet_Kitty.11

Recommended Posts

Vocaloid şarkılaırnı çok seviyorum. Bu yüzden en sevdiğim şarkıları Alice of Human Sacrifice ile ilgili bir FF yazdım. 

 

 

Bir zamanlar küçük bir rüya varmış. Kimse bunun kimin rüyası olduğunu bilmiyormuş, bu sadece küçük bir rüyaymış. Bu küçük rüya bir gün demiş ki; "Ortadan kaybolmak istemiyorum. İnsanların beni hayal etmelerini nasıl sağlayabilirim?" Küçük rüya düşünmüş düşünmüş ve en sonunda aklına bir fikir gelmiş. "İnsanların bana gelmesini sağlayacağım ve benim dünyamı yaratmalarını sağlayacağım."

 

Küçük rüyanın seçtiği ilk Alice, ormanın yakınındaki bir kasabada yaşayan Meiko'ydu. Kahverengi kısa saçları ve kırmızı gözleri vardı. Büyükannesi küçükken ona kırmızı bir pelerin örmüştü, bundan dolayı da kasabadakilerin hepsi bir ara ona Kırmızı Başlıklı Kız derlerdi. Ama bu kız artık büyüdü. Tam bir yetişkin oldu. Kurtla olan karşılaşmasından sonra diğer çocuklara karşı daha temkinliydi. Eğer ormana bir çocuk girerse o da kılıcını alıp onu takip ederdi. Bir başka çocuğu kaybetmek istemiyordu. Evet, o gün onu kaybetmişlerdi. Eski neşesi ve eski çocuksu hali kalmamıştı. Bir yetişkin gibi sürekli tetikteydi.

Gene bir gün ormana giren bir grup çocuğun peşine düştü. Uzun bir yol gittiler. Güneş yavaş yavaş batıyordu ve etrafı görmek zorlaşıyordu. Karanlık çöktüğünde ormandan kimse çıkamazdı. Meiko bir anlığına, sadece ne kadar zamanları kaldığını görmek için, başını gökyüzüne kaldırdı. Bitişik ağaçların sık yaprakları arasından kızaran gökyüzünü görmek zordu ama tahmini yarım saat üzerineydi. Tekrar başını yoluna çevirdiğinde çocuklar yok olmuştu. Meiko telaşa verip koşturmaya başladı. Nereye gitmişlerdi? Eğer onları bulamazsa onlara zarar gelebilirdi.

"Çocuklar! Çocuklar, neredesiniz?" Ama cevap yoktu. Artık güneş dağların arasına girmişti ve ortalığı zifiri karanlığa bırakmıştı. Her şey ayın insafına kalmıştı. Eğer bu gece ay çıkmazsa çocukları bulması ve geri dönmesi çok zor olurdu. Kaldı ki Meiko çocukları ararken yoldan çıkmış ve kaybolmuştu. Siniri bozulup bir taşı tekmelemeye başladı. Siyah çizmeleri her darbede hasar görüyordu ve eskiyorlardı. Kırmızı, kabarık etekli elbisesi de dallara takıla takıla parçalanmıştı. Yorulduğunda tekmelediği taşın üstüne oturup ağlamaya başladı. Nasıl onları kaybeder?

"Ağlama minik kız." Dipten gelen bu ses Meiko'nun tüylerinin diken diken olmasına neden oldu. Etrafını nemli gözleriyle inceledi ama bir şey bulamadı.

"Kim var orada?" diye seslendi. Çok beklemeden önceki sesin daha ince ve saf bir versiyonu duyuldu.

"Onlar için endişelenmene gerek yok." dedi.

"Onlar artık benimle. Sonsuza dek mutlu olacakları yerdeler." bu seferki ses küçük bir kıza aitti. Meiko kılıcını eline alıp savunmaya geçti ama arkasında hissettiği bir çift elle yerinden sıçradı ve çığlığı bastı. Arkasını döndüğünde o zaman karşılaştığı kurdu gördü. Çökmüş haldeydi ama onun ölmüş olması gerekirdi.

"Ne işin var burada?" diye tısladı Meiko. Bir yandan da kılcını boynuna dayamıştı. Kurt hiç bir tepki vermiyordu sadece baygın gözlerle kıza bakıyordu.

"Git." dedi nefesinin üstünden. "O çocuklar için çok geç ama sen hala yaşayabilirsin... Git." Meiko dediklerine bir anlam veremedi. Neden ona yardım ediyordu ve neden kaçıyordu? Kurdun kulakları dikleşti ve Meiko'ya hırladı. "Git dedim!" diyerek onu iteledi ve kovalamaya başladı. Meiko korkuyla ormandan çıkış yolunu aradı. Nereden gelmişti, nereye gidiyordu? Orman artık onun için içinden çıkılması imkansız bir labirentti. Hava iyicene kararmış ama ay çıkmamıştı. Üstüne sis çökmüştü. Ayağı sürekli olarak dallara takılıyordu. 

"Hayal et." dedi bir ses. Bu deminki kurdun sesiydi. "En çok istediğin şeyi hayal et... Harikalar Diyarını." Meiko nereye gideceğini bilemeyerek gerilemeye başladı. Sırtı bir ağacın gövdesine değdiğinde gözlerinden durmaksızın yaşlar akıyordu.

"Bizimle gel Meiko." Kaybolan çocuklar. İlk sefer duyduğu o ses. Kurt. Ve daha niceleri, ellerini ona doğru uzatıyordu. Meiko tiz bir çığlık attı ve karanlığa karıştı. Güneş doğduğunda ormanın girişindeydi. Kalkmak için çabalıyor ama yapamıyordu. Başını kaldırmaya çalıştı ama sadece yana çevirebilmişti. Ellerini gördüğünde şaşkınlıkla gözleri açıldı. Sol elinin üstünde kocaman, kırmızı bir maça vardı. Hangi ara olmuştu bu? Bir kaç köylü Meiko'yu gördüğünde telaşla yaptıkları işleri bırakıp ona doğru koşmaya başladılar.

"İyi misin?"

"Bizi duyuyor musun?"

"Çocuklar nerede?" Annelerin ilk sorduğu şey buydu. Onlara ne diyecekti. Yaşlıca bir kadın diğerine işaret yaptı.

"Biraz sakin ol. Baksana kızın haline. Çok zor anlar geçirmiş."

"Peki ya çocuklarımız?!" Meiko'nun gözleri doldu. Onlara ne diyecekti? Nasıl derdi, çocuklarınızı kaybettim? Meiko'yu destekle kaldırdıklarında ayaklarını yere var gücüyle bastı. Kendi başına dik duracaktı. Kılıcını eline aldı. Saçları yüzünü kapayacak şekilde başını öne eğmişti. 

"Hayal edin." dedi. "En çok istediğiniz şeyi hayal edin... Harikalar Diyarı'nda..." artık onlara bakıyordu. Gözlerini kan bürümüş, sinirden elleri titriyordu. Niye bu kadar sinirliydi? Niye delicesine sırıtıyordu? Eğlenceli olan ne? Kızmasını gerektirecek şey ne? Kılıcını sallamaya başladı. Kılıç sallandıkça etrafındakileri kesiyordu ve onları tek ve kesin hamlelerle cansız bırakıyordu. 

"Birlikte oynayalım!" Meiko kasabada deli gibi koşturmaya ve önüne geleni kesmeye başladı. Kimse kalmamıştı geriye. Üstü başı kan olmuştu ama o hiç bir şeyi takmıyordu. Sadece gülüyordu. Rahatlamış hissetti. Tüm yükü kalkmış gibiydi. 

"Bizimle gel..." Gene o ses. Ormanda duyduğu ses. Ama ormanda değildi. "Bizimle gel." Bu sefer yanına başka sesler de eklenmişti. Sis çökmeye başlamıştı. İyi de havada en ufak bir bulut bile yoktu. Güzel, güneşli bir hava. Sisler yavaş yavaş ayaklarına dolanırken Meiko kaçmak için bir hamle yaptı ama ayakları yere sabitlenmişti. Ona doğru uzanan elleri görünce panikledi.

"Bırakın beni!" diye çığlık attı. Kaçışı yoktu. Eller onu sardığında bile Meiko tepelenmeye devam ediyordu. Onu tutan eller, onu ormana doğru sürüklüyordu. Kestiği sayısız canavarın kanından oluşan kırmızı yolda sürükleniyordu. Ormanda alınan canlar onu oraya hapsetmişti. Ondan geriye sadece kırmızı yol kalmıştı. 

 

Küçük rüya ilk Alice'nin oyunda başarısız olmasına çok üzüldü. Bu yüzden ikinci Alice'yi seçmeye karar verdi. Taştan bir şehirde yaşayan ve çok güzel şarkı söyleyen bir adam, Kaito. Sokaklarda dolaşıp şarkısını etrafa yayardı. Bunu dinleyen herkes de adeta büyülenirdi. Bir gün şehrin başkanı ondan bir ricada bulundu. Şehirdeki fareleri kovalamasını istedi. Kaito bunu kabul etti ve şehrin bir ucundan başlayıp öbür ucuna kadar şarkı söyledi. Fareler şehrin biraz ötesindeki bir nehire düşüp boğularak can verdiler. Kaito başkanın yanına geri dönüp parasını istediğinde başkan öyle bir şey demediğini söyledi. Odada bulunan diğer insanlar da ona hak verdi. Kaito bu duruma çok sinirlendi.

"Hepiniz bir sabah uyandığınızda çocukalarınızı yataklarında göremeyeceksiniz." Bunun üzerine başkan tüm polisleri Kaito'yu gözetim altına almaları için görevlendirdi. Tüm çocuklar evlere kapatılacaktı ve Kaito'nun şehre girmesi engellenecekti. 

Kaito şehrin dışına çıktığından beri tuhaf sesler duyuyordu. Akşam olup karanlık bastırdığında korkmaya başladı. Sesler gitgide çoğalıyor ve hiddetleniyordu. Bunlar sanki... Fare sesleri! Kaito'nun boğduğu fareler tekrar sudan çıkmış ve onu takip ediyorlardı. Kaito koşmaya çalışsa da düzgün yapamıyordu. Yolda çok fazla engel vardı. Sonunda ayağı bir taşa takılıp yere düştüğü ve fareler üstüne çıktı. Onu kemiriyorlardı. Yavaş yavaş bitiriyorlardı. "Yardım edin!" diye bağırıyordu ama kimse onu duyamazdı. Yolun sonunda gelmişti.

"Çiçeklere nazik davranın." dedi yankılanan bir ses. Sevimli bir sesti bu ve Kaito'yu sakinleştiriyordu. Onunkinden daha güzel ve büyülü bir ses olamazdı. "Güller zerafetin göstergesidir. Sen biraz dinlen. Sabaha daha iyi hissedeceksin." Kaito'nun gözleri kapandı ve kendini karanlığa bıraktı. Sabah uyandığında vücudu ağrılar içindeydi. Sol elini taştan destek almak için kaldırdığında mavi karoyu gördü. Hangi ara çıktı bu? Sakince yerinde doğruldu. Tüm kemikleri acıyordu ama ayakta durmak için bir nedeni vardı. Hepsini öldürecekti. Başta başkan olmak üzere. Bunu yapabilecek gücü varmış gibi hissediyordu.

Şehre döndüğünde sokaklarda bulunan herkes ona korkuyla bakıyordu. Ondaki değişimi hissedebiliyorlardı. Kaito şehrin tam göbeğinde durdu ve insanları süzdü. Hepsi de ne kadar korkmuş. Onları sakinleştirmek lazım, diye düşündü. Önce öksürdü, sonra dikleşti. Ve o güzel sesiyle şarkı söylemeye başladı. Tüm insanlar sonsuz uykuya dalmıştı. Notalarının her yere yayıldığı kendi dünyasını yaratmıştı. Herkesin işinin bittiğinden emindi ama söylemeye devam ediyordu. Bu dünyayı sonsuza dek yaşatacaktı. Ama karnında hissettiği bir acı onu durdurdu. Küçük çocuğun kulakları sarılıydı. Onun güzel sesini duyamıyordu ve bu yüzden bu sese kıyabiliyordu. 

"Ne cürretle sen..." Kaito'nun bacakları tutmaz oldu ve yere düştü. Demek böyle bitecekti. Güzel ve zarif çiçek olarak tekrar hayat bulacaktı. Bedeni değişip küçüldü ve kırmızı, parlak bir çiçek oldu. Küçük çocuk bu durumdan fazlasıyla korktu. Bir insan bir çiçeğe dönüştü. Ama çiçek çok güzeldi. Hayranlığını gizleyemiyordu. Gülü sabitlendiği yerden koparıp aldı. Bu güzel şey niye bu kadar tehlikeli, diye geçirdi. Çiçek tüm bunları hissediyordu. Çocuğun ve diğerlerinin takdirleriyle soldu. Artık bu takdirleri hak etmiyordu.

 

Küçük rüya İkinci Alice'nin de başarısız olduğunu görünce ağlamaya başladı. Hiç kimse güzel bir dünya hayal etmiyordu. Sahibini geri istiyordu. Harikalar Diyarı başta çok eğlenceliydi. Şapkacı, Twiddle ikizleri, beyaz tavşan... Kımrızı Kraliçe bile eğlenceliydi. O koca kafasına bakmak çok zevkliydi. Ve onunla dalga geçmek. Harikalar Diyarı'nı hatırlıyor, eğlendikleri zamanları hiç unutmadı ama Alice'yi; en başta tanıştığı, en sevdiği Alice'yi hatırlamıyor. Kimdi o? Her neyse. Belki Üçüncü Alice ona benzer ve hatırlamasına yarımcı olur.

Üçüncü Alice o solmuş gülü bulan kızdı. Kulakları gülü saçına takınca duyar olmuştu. Küçük rüya, yeni Alice'nin burada yapabileceği hiç bir şeyi olmadığı için onu başka bir yere götürdü. Eski bir karallık. Yönetimi çılgın bir kralın eline geçmiş ve her yerde saçmalıkların olduğu bir krallık. Alice uzun yoldan geldiği için öncelikle elinde olanla yemek almak istedi. Fırına gidip sepet dolusu poğaça, ekmek, kurabiye aldı. Fırıncı kızın güzelliğine hayran olmuştu.

"Adın ne senin?" diye sordu. Kız ona dönüp gülümsedi.

"Miku."

"Miku? Ne kadar güzel bir isim." Kız başka bir şey söylemeden, veya fırıncının bir şey demesine izin vermeden, dışarı çıktı. Yoldan geçen herkes onun güzelliğine hayran kalıyordu. Kralın askerlerinden biri onu gördüğünde hemen krala haber verilmesini emretti. Ortanca oğlu hala daha evlenememiş olan kral, hem bu krallıktan hem de başka krallıklardan gelin arıyordu ama şimdiye kadar hiç bir kız oğluna yakışmamıştı. Ama bu kız da o prense yakışamazdı. Prens onun yanında kendinden utanırdı. 

Kral bu güzel kızın haberini alınca onu saraya davet etti. Devasa sarayda Miku küçük dilini yutacak gibi oldu. Buranın güzelliği anlatılamazdı ama Miku'yu büyülemişti. Kalbinin atışını duyabiliyordu. Kralın huzuruna çıkınca kral bu kızı oğluna vermeye kıyamadı. 

"Oğlunuzu görmeyi gerçekten çok isterim." dedi Miku. Bunun üstüne kral ortanca oğlunu çağırdı. Genç prens Miku'yu ilk gördüğü anda aşık olmuştu. Miku ona kibarca gülümsedi. "Sizinle tanıştığıma çok memnun oldum, prensim." 

Haftalar sonra ikisinin düğünü oldu. Prens bu kadar güzel ve nazik bir kızla evlenebildiği için çok mutluydu. Miku da prensi olabildiğince mutlu etmeye çalışıyordu. Ama ortanca kardeş olduğundan babasından sonra tahta geçemeyeceği için üzgündü. Bunun üsütüne Miku bir plan yaptı. En büyük kardeşle bir buluşma ayarladı. Birlikte sohbet ettiler, gülüştüer. En büyük prens buluşmanın sonunda Miku'ya aşık olmuştu. Dizlerinin üstüne çöküp kızın narin ellerini tuttu. O kadar zarifti ki, tuttuğunda kırılacak zannetti. Lütfen benimle evlen, diye yalvardı. Miku her zamanki gibi gülümsüyordu. 

"Ancak ölürsen..." Arkasında sakladığı bıçağı alıp prensin kafasına sapladı. "...Biz mutlu olabiliriz." Miku cansız bedeni sakladı ve etraftaki kanı temizledi. Kan sıçaran elbisesini ve bıçağını kömür gibi yaktı ve tüm kanıtları ortadan kaldırdı. Ama bu yetmezdi. Küçük prens de abisine aynı şeyi yapacaktı. Onu da öldürmeliydi. Aynı olaylar tekrarlandı ve kimse prenslerin öldüğünün farkında değildi. Miku ortanca prensin tahta çıkacağını duyduğunda çok sevinmişti ama bu bekleyiş fazla uzun sürmüştü. Bir gün kralın çayına bir damla zehir damlattı. Bu zehir onu anında öldürecek türdendi. 

Böyle sayısız insan aldattı ve kendine en uygun -ve en garip- dünyayı yarattı. Ortanca prens artık ona hoş gelmemeye başlayınca onun da işini bitirdi. Kırık kalpler koleksiyonuna bir kalp daha ekledi. Eşi ve kardeşleri ortadan kalkınca Miku bu ülkenin kraliçesi oldu. Ama bunlar yetmezdi. Hep dahasını istiyordu. Bir gece uykusundan bazı seslerle uyandı.

"Miku. Seni seviyoruz." Derinden gelen bu garip sesler onun korkmasına sebep oluyordu. Yataktan fırlayıp kapıya yöneldi. Belki dışarıda hayranları vardı ama kapı kolunu tutup çevirmeye çalıştığında hiç bir işe yaramadı. Kilitliydi. Kilidi açmak için anahtarı aradı ama yok. Sesler daha yakına gelmişti.

"Miku. Sev bizi." Kızın kalbi delicesine çarpıyordu. Kapı kolunu tutup var gücüyle çevirdi. İşe yaramıyordu. Ne kadar zorlasa da açılmıyordu. Sonunda kapıyı tırmalamaya başladı.

"Yarım edin! Yardım edin!" Kimse genç kızın sesini duymuyordu. İçerideki seslerin sahipleri Miku'yu sarmıştı.

"Bizim ol Miku." Kızın çığlıkları tüm sarayı inletmişti. Sabah olduğunda Miku korkuyla titriyordu. Akşam olanlardan sonra ne zaman düzelir, düzelir mi bilinmezdi. Katılarak ağlıyordu. Bir kaç hizmetçi onu zorla güne hazırlayıp tahtına oturttular. Yapılması gerek çok iş vardı. Hizmetçilerden en genci Miku'nun sol elindeki yeşil sineği görünce şaşırdı. Sabah yoktu bu. Hangi ara çıkmıştı? Kız eline bez alıp silmeye kalkınca Miku onun boğazına yapıştı.

"Sakın ona dokunma!" Genç kız kaçmaya çalıştı ama Miku tırnaklarını boğazına geçirmişti. Gittikçe eli sıkılaşıyor ve tırnaklar daha derine iniyordu. Tırnaklarından biri şah damarını kesince, kızın boynundan kanlar fıskiye gibi çıkıyordu. Miku her nedense bunu eğlenceli buldu ve tüm hizmetçileri ayağına çağırdı. Hepsine aynı şeyi yaptı. Eğlenceliydi. Tüm krallığın kanını istiyordu. Her öldürdüğü kişide daha da deliriyordu. Daha fazla istiyordu. Ama öldürdüğü her insandan sonra bedeni yavaş yavaş çürüyordu. Güzelliğinden geriye hiç bir şey kalmayana kadar öldürmeye devam etti. 

Artık kimse onu sevmiyordu. Sevmesinler. Miku eğlensin yeter. Ölüm sırası gelen bir kaç köylü Miku'nun son haline baktılar. Gerçekten iğrençti. İçi dışına vurmuştu. Hasta bir zihinle kalbe ancak bu yakışırdı. Adamlardan birinin boğazını tuttu Miku. 

"Benim ol." dedi. Adamın boğazını sıkmaya başlayınca yanındaki arkadaşları kızın üsütne atladılar. Miku yere düştü. Üstüne iki adam da çıkınca çürümüş bedeni daha fazla dayanamadı ve parçalandı. Köylüler bu olaydan sonra bir daha düzelemediler. Kralın yardımcıları yönetim için tartışıyorlardı. Köylüler Miku'dan kurtuldukları için seviniyorlardı. Küçük rüya ise bir umut ışığı görüyordu. Miku'da Kırmızı Kraliçe'yi görmüştü. Belki sonraki Alice ona kendi Alice'sini hatırlatabilirdi. 

 

Küçük rüya bu sefer bir oduncu kulübesine uğradı. Burada sarışın, mavi gözlü iki çocuk babalarıyla yaşıyordu. Bir gün evlerine bir mektup geldi. Kraliçe bir çay partisi veriyordu. Ormandaki kırmızı yolun sonunda, bir gül ağacının altında. Kraliçe sadece özel kişileri davet edeceğini söylüyordu. İyi de bu iki çocuğun neresi özel? Kız olan Rin, erkek olan Len. Kupa kartına yazılmış daveti tekrar okudular.

"Kraliçemiz bu hafta sonu özel bir çay partisi veriyor." dedi Rin.

"Sadece özel davetlilerimiz orada olacak." diye devam etti Len.

"Sizler de bu özel davetin özel konuklarındansınız."

"Lütfen orada olun. Kırmızı yolun sonunda, gül ağacının altında." İkizler birbirlerine şüpheyle baktılar.

"Gerçekten bizi çağırıyor olamazlar, değil mi?" diye sordu Rin. Len sadece omuz silkti.

"Mektuplar karışmış olabilir. Ama karışmadıysa bir bakmak icap eder. Her şekilde gidelim derim." 

"Ama kıyafetimiz yok." dedi Rin üstündeki paçavraları göstererek. "Bu şekilde kraliçenin önüne çıkamayız." Len elini çenesine koyup düşünmeye başladı.

"Terziye olanları anlatalım ve birer elbise isteyelim. Belki kraliçenin davetine gittiğimizi duyunca bize bir güzellik yapar." İkizler birbirlerine sarılıp zıplamaya başladılar. Kraliçenin davetine gidiyorlardı. Bundan daha güzel ne olabilirdi? Hiç zaman kaybetmeden köye inip terzinin dükkanına uğradılar. Ona durumu izah edip iki elbise istediler. Terzi davetiyeyi eline alıp okuduğunda gözlerine inanamadı.

"Bu kraliçenin mührü." Bir davetiyeye, bir ikizlere bakıyordu. Sonra başını sallayıp davetiyeyi onlara verdi. "Bırakın parayı. Size o kadar güzel elbiseler yapacağım ki oradakilerin hepsinin aklı uçacak. Ve lütfen herkese beni tanıtın."

"Anlaştık." dediler ikizler bir ağızdan. Terzi dikiş makinesini çalıştırdı ve hiç aralık vermeden elbiseleri dikti. Gün sonuna kadar ikisi de hazırdı. İkizler babalarına son bir kez veda edip yola koyuldular. Yol boyunca çay partisi hakkında konuştular. 

"Sence orada başka kimler vardır?" dedi Len heyecanla.

"Dükler olabilir. İmparatorlar. Prensesler."

"Bir sürü özel insan arasında olacağız." Yollarını kesen bir kapıyla karşılaştıklarında durdular. Kapının üstünde Harikalar Diyarı yazıyordu.

"Ne kadar harika acaba?" diye söylendi Rin. Oraya girmeyi çok istiyordu. Elini kapıya doğru uzattığında kardeşi onu tuttu.

"Hayır Rin. Biz kraliçenin davetine gidiyoruz, unutma." Rin yanaklarını şişirdi.

"Bakıp çıkalım. Fazla uzun sürmez." Kadeşinin ısrarına daha fazla dayanamayan Len sonunda kabul etti ve kapıyı açtılar. Kelebeklerin dans ettiği, çok güzel bir yerdi. Onlar kelebeklerin güzellikleriyle büyülenmişken kapının ardlarından kapandığının farkında değillerdi. Bunun gibi sayısız kapıdan geçtiler. Son kapının ardında kendi ormanlarından çok farkı bir orman vardı. Biraz etrafta dolaştıktan sonra sarmaşıklarla kapatılmış bir alan gördüler. 

"Acaba burada ne vardı?" dedi Rin. Yanına gitmeye korkuyorlardı. 

"Her neyse, buraya gelemez. Sarmaşıklar çok kalın. Ancak kılıç gibi keskin bir aletle kesmesi gerek-" Len kardeşinin işaret parmağıyla gösterdiği yere baktı. Parçalanmış. Arkalarından gelen ayak sesleiyle ikizler dona kaldılar. Kalp atışları hızlanmıştı. İki kardeş ellerini kenetleyip başlarını ağır çekimde arkalarına çevirdiler. Kahverengi saçlı, kırmızı gözlü güzel bir kadın. Tek sorun derisi gri renkteydi. İkizlere nazikçe gülümsedi. Elindeki kılıcı kaldırdığında gülümsemesi çarpıklaştı.

"Ormanda ne işiniz var?" Meiko kılıcını salladığında ikizlerin kafaları uçtu. Kafasız bedenleri hala ayakta ve el eleydi. Ellerindeki yarım kupalar tam bir kupa oluşturuyordu. O ikisi bu rüyadan hiç uyanamadılar. Sonsuza dek Harikalar Diyarı'nda kaldılar. 

 

Küçük rüya ağlamaya devam etti. Bu iki çocuk kendi Alice'sine çok benziyorlardı. Onlarla oynamayı çok istiyordu. Onların dünyasını daha görememişti. "Yapacak bir şey yok." dedi. Hıçkırıklarını durdurmaya çalışarak yola devam etti. "Belki sonraki sefere onu bulurum." Kırmızı yolda yürümeye devam ederken kendi kendine söylendi. 

 

"Sıradaki Alice kim?

Link to post
Share on other sites

Join the conversation

You can post now and register later. If you have an account, sign in now to post with your account.
Note: Your post will require moderator approval before it will be visible.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Restore formatting

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

×
×
  • Create New...

Important Information

By using this site, you agree to our Terms of Use.