Jump to content
×
×
  • Create New...

YN: Yeni Dünya [FF] [4.bölüm 18.06.2020 GÜNCEL/Yeni bölüm!]


Recommended Posts


Yeni Nesil: Yeni Dünya Mucizesi


qm7FOS.png

Dünya beklenmedik bir felaketle karşı karşıya! Önlemeyi bırakın; düşünecek zamanları kalmadı!? Bu kıyamet sonrası filmlerin gerçek olması anlamına mı geliyor?
Bu karanlık gelecek, bir kahramana gebe olabilir mi? İnsan ırkı hayatta kalabilecek mi?

Kıyamet sırasında ufacık bir bebek olan Noa'nın hayatını ve kahramanlıklarını anlatacağım bu seriyi okuduğunuz için çok teşekkür ediyorum. Umarım hepinizin taktirini kazanacak, keyifle izleyebileceğiniz bir hikaye olur!



Bölüm 1: Kıyamete Beş kala

Spoiler

ZZnFEA.png
 

ABD Washington D.C | Yıl 2021 

Zrrrr! Zrrrrr! Zrrrrr! 

Nicholas: "Aaah lanet olasıca herif gecenin bu saatinde ne var!" Telefonu açar ve sinirle karışık meraklı bir ses tonuyla, 

N:"Alo!?"

?:"Profesör?" 

N:"Evet! benim Nicholas. Nicholas Hall.. Önemli olsa iyi olur!" 

?:"Profesör, ben Johan Baker. NASA'da görevliyim. Aci..." 

N:"NASA mı!? Benimle dalga mı geçiyorsunuz!" 

J:"Profesör! Acil bi durum! on beş dakika içinde hazırlanıp sizin için gönderdiğimiz helikoptere binin!" (Telefonu kapatır) 

Nicholas telefonu sert bir biçimde ahizeye çarpar ve "Aaaaaahhh benimle alay edip Bilim Dünyasına rezil ettikleri yetmiyormuş gibi bir de emrivaki yapıyorlar! Lanet olası herifler!" söylenmeye devam ederken gömleğinin düğmelerini ilikler ve hep yanında taşıdığı kahverengi çantasını alıp kendini evin bahçesine atar.. 

Gazete okumak için kullandığı geniş sandalyesine oturur ve bu kadar acil olan durumun ne olduğunu düşünmeye kalkar ki bir anda beyninde şimşek çakmışçasına sandalyeden fırlar. 

"Yoksa!" 

O sırada helikopter sesinin git gide yaklaştığının farkına varır. Kafasını hafifçe kaldırıp helikoptere baktığında şaşırır ve "U.S NAVY ... Ordu mu?" 

Profesör şaşırmış bir ifadeyle helikoptere bakarken helikopter çimlere inmiştir. "Profesör! ... Profesör! ... Profesör Nicholas!!" 

Nicholas derin derin düşünürken bir anda kendine gelir ve yutkunur vaziyette "Evet" diyebilir bağırarak. Asker "Acele edin! Buyurun!" diyerek Profesörü kolundan tutup çekiştirerek helikoptere bindirir. 

Nicholas helikoptere biner binmez helikopterin bilim adamlarıyla dolu olduğunu farkedince şaşkınlığını gizleyemez çünkü; Washington'da yaşayan tüm ünlü bilim adamları o helikopterdedir. 

20 dakika sonra..

Washington D.C NASA Merkez Binası, Toplantı salonu 

Projeksiyon makinesinin ışığının vurduğu Gerrard Flores konuşmaya başlar. 

"Güneş! Güneş normal davranmıyor! Sizi buraya getirmemizin sebebi Profesör Nicholas Hall'un kıyamet senaryosu diye adlandırdığınız, sözde 'İMKANSIZ!' olan 'Wave X' (Dalga X) teorisi.." 

Salon bir anda uğultuya boğulur.. Gerrard karışıklığa izin vermeden yüksek sesle devam eder.. 

"Güneş form değişikliğini tamamladı ilk dalga seksen bir dakika önce yayıldı" 

Salon bir anda bağırışmalar içinde kalır. 

Nicholas "HEY! Bu imkansız, Wave X gerçekleşiyor olsa bile bunu en az yirmi ay önceden fark etmiş olmamız gerekiyordu. Form değişikliğini nasıl farkedemediniz! Üstelik bu tezin tartışma konusu olduğu zaman diliminde! Ne işe yarıyorsunuz ki!? Bunu bile fark edemiyorsanız!" Diye çıkışarak tüm salonu sessizliğe boğdu. 

Bay Flores çaresiz yüz ifadesiyle "Bilim dünyası WX (Wave X)e imkansız demiş olsa bile bu konuda gerekli kontroller yapılıyordu zaten son 20 ay içinde de Güneşte bu öğlene kadar •hiçbir• değişiklik olmamıştı! Güneş'in forma girmesiyle dalgayı yayması arasında yedi saatten az bir süre var!" 

Profesör Nicholas gözleri fal taşı gibi açılmış şekilde geriye sendeleyerek koltuğa adeta düştü ve "Y-Yedi saat mi?! İmkansız! Olamaz!" diye mırıldandı. 

Bay Flores devam etti "Ilk dalga yaklaşık 1 hafta sonra Dünya'ya ulaşacak. Dalganın yaratacağı hasarın elektronik çapta, çok büyük olacağını düşünüyoruz fakat asıl korkumuz şu anda hamile olan kadınların bebekleri... (birkaç saniye durakladıktan sonra devam eder) bunu atlatamazlar!"

Salonda o kadar derin bir sessizlik vardı ki Bay Flores'in yutkunması adeta eko yaparak yankılandı.. Kısa bir duraksamadan sonra Bay Flores; "Henüz dalganın şiddetinden tam olarak emin olamadığımız için gelecek nesiller hakkında net bir şey söyleyemiyoruz fakat, durum iç açıcı değil... En kötü senaryoda insan ırkının sonu olur." 

Profesör Nicholas "Sadece ilk dalga bile insanlığı ü... Ah hayır! Dünya'da yaşayan tüm canlıların üreme yeteneğini alabilir!"

Salondaki bilim adamlarından biri sert şekilde "Lanet olsun! İlk dalgada bu kadar hasar verecekse; diğer dalgalardan nasıl sağ çıkacağız!!" Araya girer ve başka bir ses daha yükselir "Diğer dalgalar? Ne zaman? Ilkinin etkilerini nasıl en aza indirgeyeceğiz?!"

Bay Flores "İşte sizin burada olma sebebiniz de o, NASIL?!" 

Çok sakin bir sesle araya giren genç bilim adamı "Manyetik saha projesi.." 

Kalabalıkta uğultular arasında "O da ne! , Manyetik saha mı?, Daha önce hiç duymadım, Bu o çocuk değil mi?!" 

Genç; "Ben Japon bilim enstitü üyesi Ken Akihiko , Bay Hall'un ortaya attığı WX'i kapsamlı şeklide araştırdık ve tüm olasılıkları hesapladık. Bir hafta kadar önce bu senaryonun gerçekleşme olasılığının %20 civarı olduğunu keşfetmemiz üzerine NASA ile görüşmem ve gerekli kişileri haberdar etmem için buraya gönderildim. Görev bana verildi ;çünkü bu sahayı tasarlayan benim! Gerekli bilgiler bu e-diskin içinde... buyrun." cümlesini bitirmeye yakın, yavaş adımlarla Bay Flores'in yanına doğru ilerler, elindeki diski uzatır. Gerrard Flores şaşkınlığını gizleyemez ve ona uzatılan diski alırken şaşırmış bir yüz ifadesi takınır. 

"En fazla %30 " diye ekler Ken; aynı yavaş adımlarla yerine ilerlediği sırada... Hiç beklemeden Bay Flores; " Ney en fazla %30?! " Ken bir an duraksar ve kafasını yavaşça yukarı kaldırarak cevaplar "Bu projeye rağmen kurtulacak tahmini insan nüfusu yüzdesi... Yaklaşık iki buçuk milyar insan.." 

"NE!" 


Bölüm 2: Wave X

Spoiler

5pgA6o.png

 

2.Bölüm | Wave X

"Bu projeye rağmen kurtulacak tahmini insan nüfusu yüzdesi... Yaklaşık iki buçuk milyar insan.." 

"NE!" 

NASA önderliğinde Birleşmiş Milletlerin de katkısıyla tüm ülkelerin birleşimiyle kurulan Bilim ekibi Akihiko Ken'in projesinin e-diskini incelemeye devam ederken, 

Nicholas bir saati aşkın bir süre proje dosyalarını inceledikten sonra, tam bir şey söyleyecekken;

Ken konuşmaya başlar,

"Saatlerce düşündüm; fakat insanların... Imm.. Her insanın vücudu buna dayanabilecek kapasiteye sahip değil Bay Flores..  Yapabileceğimiz bir şey yok, özür dilerim." 

Bay Flores şaşkın bir yüz ifadesi takınmış biçimde bir süre düşündükten sonra, odadaki bilim insanlarına yüksek sesle;

"Hadi beyler bunu düşünmeye bile vakit yok, çizelgeler önünüzde; ikinci dalganın ne zaman oluşacağı hakkında kesin bilgiler bekliyorum!!" 

Flores bu sözlerinin ardından Bay Akihiko ve Profesör Nicholas'a işaret ederek yanına alır, toplantı salonundan çıkarlar. 

Koridorda biraz yürüdükten sonra Flores, 

"Bakın bu projenin kaç insan kurtaracağı umrunda bile değil! Birilerini kurtarsın yeter! İnsan ırkının geleceğinin tehlikeye girmeyeceği bir çözüm olması yeterli.. Bu bahsettiğin tasarımın faaliyete geçmesi ne kadar zaman alır?" 

"Önemli olan parçalar hali hazırda montaj alanlarına taşınıyor, Japon Hükümeti tam destek veriyor.. Bize gerekli olan inşa için yeterli insan gücü ve y..." 

Bay Flores sabırsız bir şekilde araya girerek, 

"Kaç gün?!" 

"3-4 gün yeterli olacaktır efendim." 

"Güzel yapalım şu işi, Çinliler ne güne duruyor... Başkanla konuşmam gerekiyor. İzninizle." 
 

Flores Amerikan Başkanıyla irtibata geçerek Çin Hükümetinin gerekli insan gücünü sağlamasının kritik olduğunu anlatır.

Sonrasında tüm hükümetler elini taşın altına koyarak gerekli yardımı yapmaya başlar..


4 Gün sonra | 18 Şubat 2021 15.20
Kuzey Kutbunda Bir yer;

"Efendim son kontrolleri ve ufak montajları yapıyoruz birkaç saat içinde çalışır vaziyette olur" 

"Güzel, beni her adımdan haberdar edin!" 

"Emredersiniz Bay Akihiko!" 

Ken Kutup ışıklarını izlerken kendi kendine; "Proje başarılı olacak olmasına •ama• ya başka yan etkileri olursa? Aah.. bunları düşünmenin sırası değil.." düşüncelerden kurtulmak için masanın üzerinden telefonu eline alıp rehberi açar.

AYNI GÜN 18.55 
Washington D.C. Beyaz Saray Konferans salonu

"Beş dakika sonra yayındasınız efendim!" 

Flores "Bay Başkan bunu yapmamız konusunda emin değilim. Bu büyük bir kaosa sebep olabilir!" 

Başkan, "Bak Gerrard sen kendi işini yap, ben de kendi işimi yapayım! Son Başkan olarak halkıma son bir kez seslenmek ve başlarına gelebileceklerden haberdar etmek zorundayım. En azından hazırlık yapabilme olasılıkları olur.. Düşünsene, hayatlarının son günleri olabileceği bilgisi onlara neler kazandırabilir.. Göremediklerini görür, küs olduklarıyla barışır, sevdiklerinin yanına olurlar ve Pişmanlık olmadan geçirebilirler son günlerini..! 

"Peki efendim! Nasıl emrederseniz." 

Tokyo, Kanegawa / JAPONYA. 
Sabah saatleri

? "Aaannneee.. Televizyonun kumandasını bulamıyorum, neredee?!" 

Anne;"Yuiii, kahvaltı hazırlıyorum, nereye koyduysan oradadır tatlım" 

Y: "Tamam anne bulurum ben" 'aman ya her gün evi temizleyen sensin anne bir yerlere koymuşsundur yine sen.. heh buldum' 

TV hoparlörlerinden, Japonya Başbakanı; " ...dan dolayı hepinize teşekkür ederim .. Bu karartılı günleri hep beraber atlatacağız.. gelecek olan dalga elektronik çapta büyük hasarlar verecek, bir nevi karanlık çağa döneceğiz...."

Y"Hah ne oluyor ya bu da ne şimdi benim favori animem başlayacaktı... karanlık çağ mı? Neyden bahsediyorlar. Anne bugün gazete okudun mu hiç?" 

Anne:"Hayır tatlım ne olmuş?"

Y:"Karanlık çağ ne ona dönecekmişiz?"

A:"Ne dedin? Yanlış duymuşsundur Yui ileride tarih dersleri aldığında öğrenirsin karanlık çağ neymiş?"

Y:"Ben yeterince büyüğüm tamam mı? " ( 7 yaşında ) 


Anne:"Sen giyinmeyecek misin? Bugün amerikadan teyzenler geliyor! Unuttun mu?"

Y:"Aa.. Kuzenim Noa'da gelecek mi?"

Anne:" Evet tatlım 1 yaşını doldurduğundan uçağa binmesine izin vermişler! Çok iyi değil mi?"

Y:"Mükemmell! Ona favori animemi izleteceğim. Anne Noa Japonca konuşabiliyor mu?"

Annesi kıkırdayarak "Tatlım Noa daha bir yaşına yeni girdi, hiçbir dili konuşamıyor. Ama sen iyi bir abla olup ona birkaç kelime öğretebilirsin."


(Devam edecek... teşekkürler)


3.Bölüm: Yeni Çağın Başlangıcı

Spoiler

1Jb649.png

3.Bölüm Yeni Çağın Başlangıcı

20 Şubat 2021 


Felaket sonrası ilk dakikalar.. 

Kuzey Kutbu Birleşmiş Milletler Karargah üssü; 

Profesör Nicholas burnundan kanlar boşalır vaziyette konuşmak için kendini zorlar.. 

"Hey! Ken..K-Ken beni duyabiliyor musun?" 

"Hey Bay Akihiko!" 

Profesör Nicholas'ın sesiyle kendine gelen bay Akihiko şaşkınlıktan gözleri fal taşı gibi açılmış bir şekilde donakalır. Ve dudaklarından şu cümleler dökülür; 

"B-bu.. Bu inanılmaz.. Yaşıyorum.. ve hissediyorum.. ama nasıl. Bu nasıl olur?!" 

Nicholas seslenmeye devam edince Bay Akihiko doğrulur ve Nicholas'a doğru bakar. 

Profesör Nicholas Ken'in gözlerinin ışıl ışıl parıldadığını görünce irkilmiş bir ifade takınınca, Ken;  

"Hey sana ne oldu Profesör.. Neden bu kadar şaşırdın? Nasıl? Yani.. Ama.. Biz aynı konumdayken se-sen nasıl bu kadar etkilenebiliyorsun?! Burası olabileceğin en korunaklı yerdi am-" 

Ken bir şeylerin farkında varmışçasına kafasını yukarı aşağı hareket ettirirken, sakalıyla oynamaya başlar. 

"Anlıyorum, demek sebebi buydu..   A-Ah Profesör size hemen yardım getireceğim dayanın!" Ken cümleyi bitdiği sırada odadan dışarı çıkmıştı bile. 


23 Şubat 2021  

Tokyo, Kanagawa / JAPONYA 

?: "Hey! Bana baak.. Shou!! Saatlerdir yürüyoruz ama kimseye rastlamadık artık biraz dinlensek mi, ne dersin?   .. He..Heey.. Sana diyoruum!"


Shou: "Aah... Rin! Sana en başında söyledim değil mi? Uzun sürecek istersen bekle beni diye?!" 

 

Rin: "Amaan.. Azıcık dinlenelim diyorum sadece, niye bu kadar büyütüyorsun. Hem dinlenmek daha iyi değil mi? Ya birine yardım etmemiz gerekirse.. O zaman böyle yorgunken edebilecek miyiz?"

Shou: "Hm.. Sanırım haklıs-" 

Tam o sırada önünden geçtikleri müstakil evin içinden sesle gelir..


?:"Hiahah yeaaa kihıh... ahahihehea wooo.."

Shou: "Hey, sessiz ol.. Sende duydun değil mi?"

Rin: "Evet, sanki bir bebek eğleniyor gibiydi.."

Shou: "Daha çok gülüyor gibi gelmedi mi sana da?"

 

Rin: "Hadi gidip bakalım!" 

Rin cümlesini bitirdiği an kapıya doğru yöneldi.. "Hadi ama ne bakıyorsun belki yardıma ihtiyacı vardır?" dediği gibi Shou onu kolundan çekerek durdurur. Neredeyse fısıldayarak;

"Bir bebeğin üç gündür orada kalmışken, böyle gülebiliyor olabileceğine gerçekten inanıyor musun? Yanında birileri olmalı değil mi?" 

Rin "Doğru söylüyorsun, birileri onu beslemeseydi çoktan ölmüş olmalıydı.." diyerek kafasıyla onaylama işareti yaparak, sesin geldiği pencereye bir süre bakakalır.

"Bize ihtiyacı yok o zaman hadi devam edelim" diyerek bahçeden çıkıp, mırıldana mırıldana yola yönelir.. Tam o sırada 

"COME!!"

Rin/Shou aynı anda "ODA NEYDİ?!" diye düşünerek dona kalırlar.

Shou bu ürkütücü hissiyata rağmen cevap vermeye cürret eder,

"Kim var orda?"

"Hey Shoouu!! O kimdi o kimdi ooo... ?!?"

"Bilmiyorum ama içim ürperdi.. Bence buradan uzaklaşmalıyız, hemen."

"Come, come.. Vooouuiii"

Rin: "O bebekti değil mi.. Bebekti bebekti.." kafasını bahçesinden çıktığı eve geri çevirir. "O bebek bizi çağırıyor.."

Shou: "Yok artık Rin saçmalıyorsun.. Bayağı yetişkin sesiydi o."

"Moomy, come comee voouuu!"

Rin bu sesin bebekten geldiğinden emin bir şekilde koşarak evin kapısından içeri girer. Shou arkasından onu tutmaya çalışsa da başarılı olamaz.Oda peşinden evin içine girmek zorunda kalır.

Hızlı merdiveni tırmanan Rin; "Yanında annesi olsaydı çoktan yanına gitmiş olurdu" diyerek geriye doğru bağırır. Hem kızgın hemde bıkmış bir şekilde;

 "Aaahh! Rin tam bir baş belasısın. Başkalarının işine burnumuzu sokuyoruz!"

Shou Rin'in peşinden merdivenleri çıkmaya karar verdiği sırada Rin sesin geldiği kapının önüne gelmiştir bile..

Rin "OHA O NE BE!? PARLIYOR!"

(devam edecek, teşekkürler)

4.Bölüm:  Mucize Bebek

Spoiler


KmtVTf.png

Rin "OHA O NE BE!? PARLIYOR!"

Shou; "Ne! Yangın mı var, ne parlıyor?" demesiyle odanın kapısına gelmesi bir oldu ve o da bebeğin gözlerinin parladığını fark etti. 
 

Ama sanki ilk defa gördüğü için değil de..

"Ha$#½£>#!! Çok yoğun.."

"Shou!! Ama bu daha bir bebek, böyle olanların hepsi yirmili yaşların üstündeydi"

Evet gözleri parlayan biriyle ilk defa karşılaşmıyorlardı. Kıyamet günü sonrası hayatta kalan bazı insanlarda bu tip etkiler görülüyor ve hatta bazıları telekinezi yeteneği gibi bir yetenek kazanmışlardı.

**Telekinezi: nesnelerin herhangi bir fiziksel gücün etkisi olmaksızın, dokunulmaksızın devinime geçmesi olayı. Kısaca, düşünce gücüyle nesneleri hareket ettirebilme kabiliyetine verilen ad.**
 

"Neyse Rin! Buna daha fazla kafa yormanın alemi yok.Evde kimse yok gibi görünüyor. Bebeği bir battaniyeye sarıp yanımızda götürelim. Burada uzun süre dayanamaz."

"Tamaaamm!" dedikten sonra odaları gezip bebeğin battaniyesini bulan Rin bebeği kucaklamak için yanına gittiği sırada.

"Gel bakalım ufaklı-*ğaaaa!"  

(sfx;BAM!)

Diğer odalardan birinde işlerine yarayacak malzemeler var mı diye kontrol eden Shou sesi duyar duymaz fırlayıp Rin ile bebeğin olduğu odaya koştuğunda gözlerine inanamaz.

(boğuluyormuş gibi bir ses ile) "Hey Shou yardım et" 
 

Rin tavandaydı.. ama sanki yer çekimi tersine dönmüş ve Rin için aşağısı yukarısı, yukarısı aşağısı olmuş gibi duruyordu.

Shou şaşkınlığından ne yapacağını bilemez bir şekilde bakakalmıştı.

"Bebek.. Bebek yapıyor! Bir şeyler yap! Boğuluyoru-ğöö öhö öhö!"

Shou hızlıca bebeğin önüne geçip onu durdurmak için ne yapacağını bulmaya çalışıyordu. Kucağına aldı olmadı, gözlerini kapattı olmadı.. 
"aaahh!! Ne yapacağım!?"

 

Tavana baktığında Rin'in morarmaya başladığını fark etti..  Bebeği aldığı yere yerleştirip;

 

"Çok aptalca ama... Nerede görmüştüm ben onu?!" diyerek odadan çıkıp sesi duyduğunda olduğu odaya koştu.

Rin çok cılız bir ses tonuyla "N-N'apıyorsun seni aptal! Bana yardım et!" diye bağırmaya çalışıyordu.

Shou, Rin'in olduğu odaya geri döndüğünde, elinde peluş ufak bir ayıcık vardı. Oyuncak ayı. Bebeğin önüne geçip, ayıcığı kukla misali oynatmaya ve garip sesler çıkartmaya başladı.

"Hanimiş büyük oğlancık, ben seninle arkadaş olmaya geldim! Kıhkıhkıh!" 

Shou, geçmişte annesinin onunla bu şekilde oynayışı gelmişti aklına.. Böyle oynayarak bebeğin dikkatini dağıtabileceğini düşünmüştü.

Bebek; "Come come vuiieeyy!" diye sesler çıkartıp kıkırdayarak gülüyordu. Dikkati gerçekten de dağılmıştı.

Bebeğin dikkatinin dağıldığına emin olan Shou; kafasını yukarı doğru çevirdiği anda Rin onun üstüne düştü.

Sahneyi gören bebek kahkahalar atıyordu. Çok hoşuna gitmişti. Gülerken ayak parmaklarını ağzına götürüyordu.

Shou doğrulup Rin'i dürterek, "Rin! Rin! İyi misin?!"

 

"Ağğğhhh! Öleceğimi sanmıştım! Lanet ufaklık beni oyuncak gibi tavana çarptı!"

 

Shou, "Şş.. Tamam iyisin iyi.. Kendini fazla yorma! Biraz nefeslen.." dedikten sonra çantasından su şişesini çıkartıp Rin'e uzatıp;

"Al biraz iç, iyi gelir."

Rin su şişesini kapıp bir kaç yudum aldıktan sonra;

"O bebeğe ben dokunmam.. Almak istiyorsan, sen kucakla! Hem iyi bir ikili oldunuz. .. İkiniz de hayatımı cehenneme çevirmek için anlaşmış gibisiniz."

Shou bebeği battaniyeye sararak kucağına aldıktan sonra evi terkederler.
 

İki saat sonra..
Tokyo'da bir Alışveriş Merkezi
(Acil Toplanma Merkezi No:7)

Yaşlı adam; "Çocuklar anlattıklarınıza göre bu çocuk çok tehlikeli.. Böyle yeteneği uyanan insanlar oldu evet ama hepsi aklı başında insanlar."  sakallarını okşayarak "Bu çocuğun yeteneğini kontrol edememesi büyük bir bela.. Ya başka birimize de benzer bir şey yaparsa? Ne yapacağız"

Shou "Hey! Yaşlı moruk.. Çocuğu öldürmemizi falan mı ima ediyorsun sen?!"

?: "Shou! Dedenle düzgün konuş. Mantıklı şeyler söylüyor!"

"Tamam anne! Ufacık bebek ama.. Ona zarar veremeyiz.."

Shou'nun Dedesi; "Onu öldürelim dediğimi hatırlamıyorum evlat.. Dikkatli olmalıyız. Bununla baş edebilmek için düşünmeliyiz. Akılsız davranırsak bize pahalıya pat-" cümlesini bitiremeden büyük bir patlama sesi gelir.

"Yangın! Yangın!!"

(Devam edecek, teşekkürler)

 

Link to post
Share on other sites

Öncelikle emek verip yazmışşsın bayağı tebrikler geçende 1 2 kişi buraya yazmıştı hikayelerini bazılarınınki iyidi ama bazılarınınki baştan sağmaydı her neyse daha fazla uzatmadan yazı için teşşekürler 3. bölmü bekliyorum hatta 4. ve 5. yi de aynı anda atsan pekte fena olmaz XD ...Devamı gelirse beni bi dürt(Etiketle)...

Link to post
Share on other sites
AraharaFox, 10 saat önce tarihinde yazdı:


Yeni Nesil: Yeni Dünya Mucizesi

Dünya beklenmedik bir felaketle karşı karşıya! Önlemeyi bırakın; düşünecek zamanları kalmadı!? Bu kıyamet sonrası filmlerin gerçek olması anlamına mı geliyor?
Bu karanlık gelecek, bir kahramana gebe olabilir mi? İnsan ırkı hayatta kalabilecek mi?

Kıyamet sırasında ufacık bir bebek olan Noa'nın hayatını ve kahramanlıklarını anlatacağım bu seriyi okuduğunuz için çok teşekkür ediyorum. Umarım hepinizin •takdirini• kazanacak keyifle izleyebileceğiniz bir hikaye olur!

#Bu nasıl giriş böyle filmine fragman mı yayınlıyorsun 10 bin abi ? #
Bölüm 1: Kıyamete Beş kala

  İçeriği Gizle

ZZnFEA.png
 

ABD Washington D.C | Yıl 2021 

Zrrrr! Zrrrrr! Zrrrrr! 

Nicholas: "Aaah lanet olasıca herif gecenin bu saatinde ne var!" Telefonu açar ve sinirle karışık meraklı bi ses tonuyla, 

N:"Alo!?"

?:"Profesör?" 

N:"Evet! benim Nicholas. Nicholas Hall.. Önemli olsa iyi olur!" 

?:"Profesör, ben Johan Baker. NASA'da görevliyim. Aci..." 

N:"NASA mı!? Benimle dalga mı geçiyorsunuz!" 

J:"Profesör! Acil bi durum! •on beş• dakika içinde hazırlanıp sizin için gönderdiğimiz helikoptere binin!" (Telefonu kapatır) 

Nicholas telefonu sert bir biçimde ahizeye çarpar ve "Aaaaaahhh benimle alay edip Bilim Dünyasına rezil ettikleri yetmiyormuş gibi •bir de• emrivaki yapıyorlar! Lanet olası herifler!" söylenmeye devam ederken gömleğinin düğmelerini ilikler ve hep yanında taşıdığı kahverengi çantasını alıp kendini evin bahçesine atar.. 

Gazete okumak için kullandığı geniş sandalyesine oturur ve bu kadar acil olan durumun ne olduğunu düşünmeye kalkar ki •bi r anda• beyninde şimşek •çakmışçasına• sandalyeden fırlar. 

"Yoksa!" 

O sırada helikopter sesinin git gide yaklaştığının farkına varır. Kafasını hafifçe kaldırıp helikoptere •baktığında• şaşırır ve "U.S NAVY ... Ordu mu?" 

Profesör şaşırmış bir ifadeyle helikoptere bakarken helikopter çimlere inmiştir. "Profesör! ... Profesör! ... Profesör Nicholas!!" 

Nicholas derin derin düşünürken •bir anda• kendine gelir ve yutkunur vaziyette "Evet" diyebilir bağırarak. Asker "Acele edin! •Buyurun!•" diyerek Profesörü kolundan tutup çekiştirerek helikoptere bindirir. 

Nicholas helikoptere biner binmez helikopterin bilim adamlarıyla dolu olduğunu farkedince şaşkınlığını gizleyemez çünkü; Washington'da yaşayan tüm ünlü bilim adamları o helikopterdedir. 

20 dakika sonra..

Washington D.C NASA Merkez binası, Toplantı salonu 

Projeksiyon makinesinin ışığının vurduğu Gerrard Flores konuşmaya başlar. 

"Güneş! Güneş normal davranmıyor! Sizi buraya getirmemizin sebebi Profesör Nicholas Hall'un kıyamet senaryosu diye adlandırdığınız, sözde 'İMKANSIZ!' olan 'Wave X' (Dalga X) teorisi.." 

Salon •bir anda• uğultuya boğulur.. Gerrard karışıklığa izin vermeden yüksek sesle devam eder.. 

"Güneş form değişikliğini tamamladı ilk dalga seksen bir dakika önce yayıldı" 

Salon •bir anda• bağırışmalar içinde kalır. 

Nicholas "HEY! Bu imkansız, Wave X gerçekleşiyor olsa bile bunu en az yirmi ay önceden •fark etmiş• olmamız gerekiyordu. Form değişikliğini nasıl farkedemediniz! Üstelik bu tezin tartışma konusu olduğu zaman diliminde! Ne işe yarıyorsunuz ki!? Bunu bile •fark edemiyorsanız!•" Diye çıkışarak tüm salonu sessizliğe boğdu. 

Bay Flores çaresiz yüz ifadesiyle "Bilim dünyası WX (Wave X)e imkansız demiş olsa bile bu konuda gerekli kontroller yapılıyordu zaten son 20 ay içinde de Güneşte bu öğlene kadar •hiçbir• değişiklik olmamıştı! Güneş'in forma girmesiyle dalgayı yayması arasında yedi saatten az •bir süre• var!" 

Profesör Nicholas gözleri fal taşı gibi açılmış şekilde geriye sendeleyerek koltuğa adeta düştü ve "Y-Yedi saat mi?! İmkansız! Olamaz!" diye mırıldandı. 

Bay Flores devam etti "Ilk dalga yaklaşık 1 hafta sonra Dünya'ya ulaşacak. Dalganın yaratacağı hasarın elektronik çapta, çok büyük olacağını düşünüyoruz fakat asıl korkumuz •şu anda• hamile olan kadınların bebekleri... (•birkaç• saniye durakladıktan sonra devam eder) bunu atlatamazlar!"

Salonda o kadar derin •bir• sessizlik vardı ki Bay Flores'in yutkunması adeta eko yaparak yankılandı.. Kısa •bir• duraksamadan sonra Bay Flores; "Henüz dalganın şiddetinden tam olarak emin olamadığımız için gelecek nesiller hakkında net bir şey söyleyemiyoruz fakat, durum iç açıcı değil... En kötü senaryoda insan ırkının sonu olur." 

Profesör Nicholas "Sadece ilk dalga bile insanlığı ü... Ah hayır! Dünya'da yaşayan tüm canlıların üreme yeteneğini alabilir!"

Salondaki bilim adamlarından biri sert şekilde "Lanet olsun! İlk dalgada bu kadar hasar verecekse; diğer dalgalardan nasıl sağ çıkacağız!!" Araya girer ve başka bir ses daha yükselir "Diğer dalgalar? Ne zaman? Ilkinin etkilerini nasıl en aza indirgeyeceğiz?!"

Bay Flores "İşte sizin burada olma sebebiniz de o, NASIL?!" 

Çok sakin bir sesle araya giren genç bilim adamı "Manyetik saha projesi.." 

Kalabalıkta uğultular arasında "O da ne! , Manyetik saha mı?, Daha önce hiç duymadım, Bu o çocuk değil mi?!" 

Genç; "Ben Japon bilim enstitü üyesi Ken Akihiko , Bay Hall'un ortaya attığı WX'i kapsamlı şeklide araştırdık ve tüm olasılıkları hesapladık. Bir hafta kadar önce bu senaryonun gerçekleşme olasılığının %20 civarı olduğunu keşfetmemiz üzerine NASA ile görüşmem ve gerekli kişileri haberdar etmem için buraya gönderildim. Görev bana verildi ;çünkü bu sahayı tasarlayan benim! Gerekli bilgiler bu e-diskin içinde... buyrun." cümlesini bitirmeye yakın, yavaş adımlarla Bay Flores'in yanına doğru ilerler, elindeki diski uzatır. Gerrard Flores şaşkınlığını gizleyemez ve ona uzatılan diski alırken şaşırmış bir yüz ifadesi takınır. 

"En fazla %30 " diye ekler Ken; aynı yavaş adımlarla yerine ilerlediği sırada... Hiç beklemeden Bay Flores; " Ney en fazla %30?! " Ken bir an duraksar ve kafasını yavaşça yukarı kaldırarak cevaplar "Bu projeye rağmen kurtulacak tahmini insan •nüfusu• yüzdesi... Yaklaşık iki buçuk milyar insan.." 

"NE!" 


Bölüm 2: Wave X
 

  İçeriği Gizle

5pgA6o.png

 

2.Bölüm | Wave X

"Bu projeye rağmen kurtulacak tahmini insan •nüfusu• yüzdesi... Yaklaşık iki buçuk milyar insan.." 

"NE!" 

NASA önderliğinde Birleşmiş •Milletlerin de• katkısıyla tüm ülkelerin birleşimiyle kurulan Bilim ekibi Akihiko Ken'in projesinin e-diskini incelemeye devam ederken, 

Nicholas bir saati aşkın bir süre proje dosyalarını inceledikten sonra, tam •bir şey• söyleyecekken;

Ken konuşmaya başlar,

"Saatlerce düşündüm; fakat insanların... Imm.. Her insanın vücudu buna dayanabilecek kapasiteye sahip değil Bay Flores.. yapabileceğimiz bir şey yok, özür dilerim." 

Bay Flores şaşkın bir yüz ifadesi takınmış biçimde bir süre düşündükten sonra, •odadaki• bilim insanlarına yüksek sesle;

"Hadi beyler bunu düşünmeye bile vakit yok, çizelgeler önünüzde; ikinci dalganın ne zaman oluşacağı hakkında kesin bilgiler bekliyorum!!" 

Flores bu sözlerinin ardından Bay Akihiko ve Profesör Nicholas'a işaret ederek yanına alır, toplantı salonundan çıkarlar. 

Koridorda biraz yürüdükten sonra Flores, 

"Bakın bu projenin kaç insan kurtaracağı umrunda bile değil! Birilerini kurtarsın yeter! İnsan ırkının geleceğinin tehlikeye girmeyeceği bir çözüm olması yeterli.. Bu bahsettiğin tasarımın faaliyete geçmesi ne kadar zaman alır?" 

"Önemli olan parçalar hali hazırda montaj alanlarına taşınıyor, Japon Hükümeti tam destek veriyor.. Bize gerekli olan •inşa• için yeterli insan gücü ve y..." 

Bay Flores sabırsız bir şekilde araya girerek, 

"Kaç gün?!" 

"3-4 gün yeterli olacaktır efendim." 

"Güzel yapalım şu işi, Çinliler ne güne duruyor... Başkanla konuşmam gerekiyor. İzninizle." 
 

Flores Amerikan Başkanıyla irtibata geçerek Çin hükümetinin gerekli insan gücünü sağlamasının kritik olduğunu anlatır.

Sonrasında tüm hükümetler elini taşın altına koyarak gerekli yardımı yapmaya başlar..


4 Gün sonra | 18 Şubat 2021 15.20
Kuzey Kutbunda Bir yer;

"Efendim son kontrolleri ve ufak montajları yapıyoruz birkaç saat içinde çalışır vaziyette olur" 

"Güzel, beni her adımdan haberdar edin!" 

"Emredersiniz Bay Akihiko!" 

Ken Kutup ışıklarını izlerken kendi kendine; "Proje başarılı olacak olmasına •ama• ya başka yan etkileri olursa? Aah.. bunları düşünmenin sırası değil.." düşüncelerden kurtulmak için masanın üzerinden telefonu eline alıp rehberi açar.

AYNI GÜN 18.55 
Washington D.C. Beyaz Saray Konferans salonu

"5 dakika sonra yayındasınız efendim!" 

Flores "Bay Başkan bunu yapmamız konusunda emin değilim. Bu büyük bir kaosa sebep olabilir!" 

Başkan, "Bak Gerrard sen kendi işini yap, •ben de• kendi işimi yapayım! Son Başkan olarak halkıma son •bir• kez seslenmek ve başlarına gelebileceklerden haberdar etmek zorundayım. En azından hazırlık yapabilme olasılıkları olur.. Düşünsene hayatlarının son günleri olabileceği bilgisi onlara neler kazandırabilir.. Göremediklerini görür, küs olduklarıyla barışır, sevdiğinin yanına olurlar ve Pişmanlık olmadan geçirebilirler son günlerini..! 

"Peki efendim! Nasıl emrederseniz." 

Tokyo, Kanegawa / JAPONYA. 
Sabah saatleri

? "Aaannneee.. Televizyonun kumandasını bulamıyorum, neredee?!" 

Anne;"Yuiii, kahvaltı hazırlıyorum, nereye koyduysan oradadır tatlım" 

Y: "Tamam anne bulurum ben" 'aman ya her gün evi temizleyen sensin anne bir yerlere koymuşsundur yine sen.. heh buldum' 

TV hoparlörlerinden, Japonya Başbakanı; " ...dan dolayı hepinize teşekkür ederim .. Bu karartılı günleri hep beraber atlatacağız.. gelecek olan dalga elektronik çapta büyük hasarlar •verecek•, bir nevi karanlık çağa döneceğiz...."

Y"Hah ne oluyor ya bu da ne şimdi benim favori animem başlayacaktı... karanlık çağ mı? Neyden bahsediyorlar. Anne bugün gazete okudun mu hiç?" 

Anne:"Hayır tatlım ne olmuş?"

Y:"Karanlık çağ ne ona dönecekmişiz?"

A:"Ne dedin? Yanlış duymuşsundur Yui ileride tarih dersleri aldığında öğrenirsin karanlık çağ neymiş?"

Y:"Ben yeterince büyüğüm tamam mı? ( 7 yaşında )" 


Anne:"Sen giyinmeyecek misin? Bugün amerikadan teyzenler geliyor! Unuttun mu?"

Y:"Aa.. Kuzenim Noa'da gelecek mi?"

Anne:" Evet tatlım 1 yaşını doldurduğundan uçağa binmesine izin vermişler! Çok iyi değil mi?"

Y:"Mükemmell! Ona favori animemi izleteceğim. Anne Noa Japonca konuşabiliyor mu?"

Annesi kıkırdayarak "Tatlım Noa daha bir yaşına yeni girdi, •hiçbir• dili konuşamıyor. Ama sen iyi bir abla olup ona •birkaç• kelime öğretebilirsin."


(Devam edecek... teşekkürler)

 

Düzelttiğim yerlere ek olarak büyük küçük harflere ve özel isimlere de dikkat ettin mi biz bunu kitap haline bile getirebiliriz

Eline koluna kalemine sağlık ?

Yarışmada bol şans ? :admire-onion-head-emoticon:

Link to post
Share on other sites
HerkezeMiyawlar, 18 saat önce tarihinde yazdı:

Öncelikle emek verip yazmışşsın bayağı tebrikler geçende 1 2 kişi buraya yazmıştı hikayelerini bazılarınınki iyidi ama bazılarınınki baştan sağmaydı her neyse daha fazla uzatmadan yazı için teşşekürler 3. bölmü bekliyorum hatta 4. ve 5. yi de aynı anda atsan pekte fena olmaz XD ...Devamı gelirse beni bi dürt(Etiketle)...

Hehe! Teşekkür ederim umarım beğenmişsinizdir gerçekten!

pseudohomophylus, 15 saat önce tarihinde yazdı:

Düzelttiğim yerlere ek olarak büyük küçük harflere ve özel isimlere de dikkat ettin mi biz bunu kitap haline bile getirebiliriz

Eline koluna kalemine sağlık ?

Yarışmada bol şans ? :admire-onion-head-emoticon:

Teşekkür ederim gerçekten! Acele acele yazdım biraz da.. Ve malum sürekli başka dil kullandığımızdan dil bilgisi zayıflıyor.. :bad-atmosphere-onion-head-emoticon:


3.Bölüm GELDİİİ!! GÜNCELL!!

Link to post
Share on other sites
  • 4 weeks later...

Konu özeti geçmeni özellikle sevdim. Bitmemiş bir hikaye olduğu için 4 bölüm üzerinden bir durum değerlendirmesi yapacak olursam;

 

Girişi çok aceleci buldum. Karakterler az yeterli değil. Ülkenin önde gelen bilim insanları bir helikoptere bindirip durum değerlendirmesi yapılmak üzere bir merkeze götürülüyor ancak ortada tartışılan bir durum ya da çözüm odaklı hiçbir şey yok. Diyalog yok. Tam olarak sorunu bile anlamadım. Sadece bir dalganın başladığı bunun da 7 saat sonra yayılmaya başlayıp 1 haftaya dünyaya vuracağı biliniyor. Bu hikayeye bağlanmak ya da anlamak için yeterli bir bilgi değil bence. Sonra halka bunu açıklayan başkanlar var. Eee halk ne alemde nasıl tepki verdi? Ne gibi paniğe ya da başka herhangi bir şeye neden oldu bunun cevabı yok. Sonra felaket sonrası ilk dakikalar... İlk dalga nasıl geldi? Bu nasıl hissedildi? Kaldı ki bu dalga ile birlikte kesin olarak yüzde 30'un kurtulacağının garantisini veren teknoloji nasıl oluyor da güneşin normal davranmadığını ve ilk dalganın 81 dakika önce yayılmaya başladığını bilebildi? Bu yüzde 30 kesimin hangi yaş grubu ya da cinsiyeti daha çok etkilendi. Etkiler sonrası neler yaşandı. Bunların hiçbirinin cevabı yok. Ya da yeterli değil. Şahsen çok eksik buldum. 

 

Felaket temalı birçok film var. Kitap var. Ya da en basiti yakın bir zamanda ülkece boğuştuğumuz Elazığ depremini gördük yaşadık. Oradan da esinlenerek bir felaketin insanlar üzerindeki etkisini bizlere çok iyi geçirebilirdin.

 

Ben giriş, gelişme bölümlerini fazlasıyla zayıf buldum. İmla ve yazım hataları da vardı. Konu güzel ama bence detaya ihtiyacın var.

 

Başarılar. Hayal gücüne sağlık.

Link to post
Share on other sites

Join the conversation

You are posting as a guest. If you have an account, sign in now to post with your account.
Note: Your post will require moderator approval before it will be visible.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Restore formatting

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

  • Similar Content

    • By Zelpus
      6 Saniye 

      Hikayemiz en baştaki açıklamadan da anlayabileceğiniz üzere 6 saniye öncesine gitme gücüne sahip fakat bunu kontrol edemeyen bir genç. Bunu okuyan herkes bunu Erased ile benzetse de, şunları açığa kavuşturayım, Erased ile aynı evrende değil ve bu fikri Charlotte'tan çıkardım. Geçtiği evren ise Tenki no Ko evreni. Bu kadar çok yağmur yağmasından anlayabilirsiniz de :D Elimden geldiğince hızlı güncelleyip hikayeyi sona getirmeye çalışacağım vee umarım seversiniz. Ha bir de şey, bu hikaye hakkında farklı bir planım olduğundan bir kapağı da var, boşa gitmesin istediğimden onu da koyuyorum.
       
      Birinci Bölüm:
       
       
      İkinci Bölüm:
      Not: Bakış açıları arasında gidip geleceğim çünkü bazı yerleri birinci kişi ile anlatmakta yetersiz kalırken bazı yerleri hakim ile anlatma zorlanıyorum.
       
      Üçüncü Bölüm: 
       
      Dördüncü Bölüm:
       
      Final Bölümü: 
       
      Dipnot: 
       
       

    • By schneizeL
      Anime Adı : Bakemono no Ko
      Anime Türü : Macera, Doğaüstü Güçler, Movie
      Bölüm Sayısı : 01 / 01
      Yapım Yılı : 2015
      Çevirmen : arishok
      Özet: Dünyada birçok canavarın yaşadığı, sokakları kıpır kıpır olan Hayvan Cenneti Bölgesi'nin Suribachi şehrinde canavar sayısı yüz binin üstündedir. Bir gün onlara uzun süredir önderlik eden canavar bilgesi, emekli olup tanrı olarak geri doğacağını bildirdi. "Neyin tanrısı olurum bilinmez ancak olursam yeni bir lider seçilecek, o yüzden herkes hazırlansın" diye buyurdu. Güç ve itibar, varis olmak için gereken koşullardandır. Durum böyle olunca ilk akla gelen Iouzen denilen canavardır. Sakin, kendinden emin ve bir o kadar cesurdur. Çok sayıda öğrencisi olan güçlü biri olması yanında Ichirouhiko ve Jiroumaru denilen ikilinin de babasıdır. Ancak onun haricinde varisliğe uygun bir canavar daha vardır. İsmine Kumatetsu demiştir. Bu arada bu adam biraz sorunlu bir tiptir. Vahşi, gururlu, kendini beğenmiş ve başa çıkılamaz derecede bencil olduğundan bir tane bile öğrencisi yoktur. Durum böyle olunca oğlu olmasına da imkân yoktur.
        Klasör Linki

      Hidden Content You'll be able to see the hidden content once you reply to this topic.

       
    • By Orcbolg
      https://hardnovel.wordpress.com/
       
      Merhaba arkadaşlar ben Orcbolg, yeni açtığım light novel çeviri bloguma hepinizi beklerim.Kaliteli ve düzgün bir iş çıkardığımı düşünmekteyim, yukarıdaki linkten blogumu ziyaret edip olumlu olumsuz her türlü eleştiriyi veya fikri yazabilirsiniz.Şuan için 1 seri çevirmekteyim gün içindeki boş zamanıma göre minimum 1 bölüm yayınlıyorum.Şuan ki projemde biraz ilerledikten sonra yanına çevirisi daha kolay bir seri alıp 2 seri yayınlamayı planlıyorum.Nedir şuan ki projen derseniz;
      The Godsfall Chronicles
      Seriyi wuxiaworld de RWX çeviriyor dediğine göre baskı kalitesinde bir dili varmış ki çevirmeye başladıktan sonra bu durumu bende fark ettim.Betimlemelerini çevirirken yer yer "yeter artık bu kadarda betimleme" dediğim oluyor ama çevirisini yapmaya değer bir seri.
      Klasik çin light novellerinden farklı bir rotada ilerliyor The Godsfall Chronicles.Bir nükleer facia sonrası Mad Max vari post apokaliptik bir evrende geçiyor.Serideki karakterler kötü olmak için kötü değilde evrenin zor şartlarından dolayı kötü davranan insanlar.Yemeğin suyun az bulunduğu çöllerde güçlünün zayıfı ezdiği bir düzenin olması insanı şaşırtmıyor.
      Ana karakterimiz Cloudhawk çöllerde yaşayan yetim bir genç çöpçü.Çöpçü deyince aklınıza günümüzdeki meslek kolu gelmesin, bu çöpçüler hayatta kalmak için harabelerden eski zamanlara ait alet edevat çıkaran insanlar.Bunlarla beraber kazıcılar, süpürücüler ve göçebeler bu evrenin diğer gruplarından.Her grubun bu toplumdaki yeri farklı ama herkesin bildiği bir gerçek var ki çöpçüler bu piramidin en altında yer alıyor.Bakalım genç kahramanımız piramidin basamaklarını tırmanmayı başarabilecek mi hep birlikte görelim.
      Serinin daha detaylı açıklaması blogumda yer almaktadır.
    • By T4icho
      [Web Novel] Çevirisi Sitesi - Novelgunleri
      Bazılarınız beni turkanimedeki Major çevirilerinden tanıyor. Kısa bir süreliğine de olsa yaklaşık 70-80 bölümlük bir anime çevirmişliğim mevcut. Şu anda ise, 2016'nın Aralık ayından beri açmış olduğum novelgunleri.com adresinde çeviri yapmaktayım. VRMMORPG konulu Zhan Long, fantastik ve aksiyon ağırlıklı Desolate Era ve bunun gibi bir çok seriyi çeviriyoruz. Yaklaşık 1000-1500 bölümlük toplam çevirimizde, 3-4 milyon kelimelik roman sizi bekliyor. Uzun soluklu bu yolculukta, günlük 9-10 bölüm çeviri yapmaktayız. Bize katılmak ve Çin Web Romanları'nın sonsuz dünyasına adım atmak istiyorsanız, hemen sitemizi ziyaret edebilirsiniz. Keyifli okumalar ve iyi akşamlar efendim...
    • By szabelek
      <<Kitap kapağı, yazım tarzı, konu tamamen bana aittir.>>

      Bisca - 0,1
       
      "Ruhsuzlar, dünyayı ele geçireli kaç yıl oldu, Jason?" Sıska bedeni, korkuya teslim olmuştu sanki. Yürürken, her yeri kolaçan ediyordu birde.
      Bisca, Jason'un korkusunu anladı ve sırtından sımsıkı sarıldı.
      "Of Jason, amma korkak çıktın. Alt tarafı Derin Orman'dayız!" Jason, kendisiyle dalga geçildiğini anladı, Bisca'nın kafasına hafifçe vurdu.
      "Evet, ruhsuzların olduğu dünyanın ortasındayız şu an."
      Bisca'yı görmemezlikten gelip yürümeye devam etti. Bastığı dallardan çıkan ses, kulaklarını tırmalıyordu. Jason, uzun saçlarını kulağının arkasına atıverdi.
      Bisca, dikkatlice saçlarına baktı.
      "Jason, saçların beyazlıyor galiba." Diyerek her erkeğin korktuğu tepkiyi sergiledi.
      "Daha saçlarımın beyazlaması için çok erken!" Bisca sırıttı.
      "Siyahların arasından çok belli oluyor. Hehe, yaşlanıyorsun!" Jason, daha fazla konuşmadan normal ağaçlardan iki kat daha büyük ağaçlara baktı.
      "Astgrad'a erişemezsek ruhsuzlar kokumuzu alabilir."
      Bisca, al dudakları ile gülümsedi. Esneyip, Jason'u takip etti. 
      Çalılardan hışırtı sesleri gelince gardını aldı Jason. Her yer ağaçlık olduğundan görünmüyordu hiçbir şey. 
      Bisca, rahatındaydı. 
      "Çok korkuyorsun Jason. Senin kız arkadaşın olmama rağmen, senden daha cesurum!" Diz kenarındaki kından hançeri çıkarıp çalılara fırlattı. Bir şeye saplanmıştı sanki. Evet, evet. Saplanmıştı. 
      Bisca, saplandığını anlayınca iki adım geri çekildi. Jason ise korkudan tir tir titriyordu. Sesler, her yerden gelmeye başlamıştı artık. Jason, dayanamayıp elindeki kılıcı yere attı.
      "Lanet olası kadın! Senin için hayatımı veremem ben." Diyerek tırıs adımlarla tersine doğru ilerledi. O da neydi?
      Etrafları sarılmıştı...
      Bisca, dizüstü düştü yere.
      "Bunlar, ruhsuzlar... Kaçamayız!" Jason, Bisca'ya küfürler saydırıp çalıların içinden kaçmaya çalıştı.
      İki-üç saniye sonra çığlıkları duyuldu.
      "Dur, bırak beni!" Bisca, korkmuş gözlerle sesin geldiği yere baktı. Sesler durdu, kara gözleriyle gökyüzüne baktı.
      "K-Kusura bakmayın kardeşlerim. Geri dönemeyeceğim..." Tüm yükünü bırakıp var gücüyle koştu.
      Onu takip eden ruhsuz ekibi, çok hızlıydı. Bisca kafasını arkaya çevirdiği an, siyah saçlarından tutulup fırlatıldı. Bir daha ayağa kalkamadı. Ağlıyordu. Fakat öleceği için değil, arkasında bırakacakları için.
      Sivri kulaklı, uzun burunlu bir ruhsuz gözlerinin önüne geldi. Ağzını açarak çürük dişlerini göstermiş oldu. Bisca'nın ak teni, kızıla boyandı. 
      Ruhsuz, onu öldürünce tatmin oldu. Ayağa kalktı, uludu. Siyah teni kan olunca elinin tersiyle sildi.
      Dağlar, denize dik uzanmış güneşlenirken; Bisca'nın ruhu dünyadan gitmiş, bedenini bırakmıştı. 
      Maceracılar, yüzünün hâlini görünce tüyleri ürpermişti. Güzel yüzü, ısırık ısırık parçalanmıştı...
       
      Roxas - 1
      Yine bir rüzgâr geliyordu doruklardan. İnsanların nefret ettiği rüzgârdı bu. Ama bazıları da seviyordu esintisini, özgürlüğünü...
      Manzaraya sahip, iki dağ arasında kurulmuş bir şehre bakıyordu rüzgâr. Astgrad... Ne zaman kurulduğu, ilk insanların hangi ara geldiği gibi belirsiz, bencil insanlardan oluşan, bir şehirdi. Fakat sorunları vardı. Ruhsuzlar...
      Bir anda ortaya çıkmışlardı. Güçlü, güçsüz. İnsanların yaşamlarını çalıp bedenlerinden etlerini koparırlardı. Geride kalan kemikleri olurdu.
      Astgrad, kapana kısılmış gibiydi. Ruhsuzlar her an kapılarına dayanıp yaşamlarını isteyebilirdi. Ya da ölümüne onları korkutabilirlerdi.
      İnsanlar, özgür olmaya çalışmıyordu. Yedikleri yerde oturup hayal kurarlardı. Ama insanlık için didinen, hayatlarını maceraya adamış kişilerde vardı. Maceraperestler. Özgürce kanatlarını çırpıp uçan o insanlar kurtarabilirler miydi umutsuzları? Kollarından tutup çıkarabilirler miydi dibi olmayan çukurdan?..
      ******
      Roxas...
      Bozulmuş ve dar yoldan geçiyordu Roxas. Kulaklarına gelen ses onu huzursuz etmesine rağmen aldırmıyordu. Ömrü boyunca duyduğu şeylerdi onlar.
      Soğuktu insanlara karşı. Tek benimsediği şey maceraydı. Sevgisini yıllar önce kaybetmişti. Hatırladığı geçmişi ona acı veriyordu.
      İnsanlar toplanmıştı Büyük Meydanda. Hepsi bir yere bakıyor gibiydi. Roxas, merak içindeydi. Mırıltılar, sesler gelmeye başladı.
      "Xanxus'a meydan okuyup galibiyetle ayrılan kişiye yirmi altın mı? Keşke kölelerim olsaydı da üstüne salsaydım!" Roxas, daha da meraklandı. Uzaktan bakan adama yürüdü. Sesini değiştirip kapüşonunu yüzünü görmeyecek şekilde ayarladı.
      "Hey yaşlı adam! Bu olay nerede olacakmış? Bana bir açıklasan?" Yaşlı adam, sopasına daha da sıkı tutundu. Yüzüne bakmaya çalıştı. Tuhaftı.
      "Maceraperest misin çocuk?" Roxas, adama kısık kahverengi gözleriyle baktı. 
      "Evet, maceraperestim. Haydi ama söyle bana!" 
      "Kızıl Meydan'da olacakmış."
      "Saol yaşlı adam. Hakkın ödenmez!" Kızıl Meydana yol aldı Roxas.
      ******
      Büyük bir alandı burası. Her ev farklı farklı dizayn edilmişti. Kocaman kütük ortaya koyulmuştu. Eskiden infaz alanıydı Kızıl Meydan. Kütük, kanı emmiş, kokusu ile yaşıyordu. Kimsenin umurunda da değildi burası. Gelip geçtiğine bakarlardı sadece.
      Büyük bir halka oluşturmuşlardı. Çizginin ve halatların ötesine adım atmak yasaktı. İçeride, Xanxus kapışıyordu. Karşısındaki çocuk; siyah saçlı olup, kötü bakan mavi gözlü biriydi. Zayıf, kılıç tutmayı bilmeyen fakat tutan biriydi. Xanxus, eğleniyordu onunla.
      "Hey çocuk! Elindeki oyuncak değil. Onu bırak ve çık buradan. Beni yenecek güç yok sende!" Yine de saldırdı. Xanxus, kara gözleriyle öldürmüştü zaten. Şakak noktasına ters bir tekme yedi. O acıyla yere düştü çocuk.
      Onu yere yapıştıran Xanxus, yakasından kaldırıp kalın iplerin dışına attı. Tüm insanlara göz gezdirdi önce. Son gücüyle haykırmaya başladı.
      "Var mı beni eğlendirebilecek? Güçlü kişiler varlığını benden gizlemesin! Korkularınız size hakim olduğu sürece kim varlığı adına savaşabilir ki?" Bir süre sustu. Aldı nefesini iri bedenine, salladı ağır kılıcını.
      O sırada rüzgâr, halatlardan atladı. Tüm gözler Roxas'ta idi. Herkes siyah, yıprak, kapüşonlu kıyafetine bakıyor, dalga geçiyordu.
      Xanxus, gözlerini çevirdi sıska bedene. Çıplak göğsünü şişirip kılıcını yerinden oynamış taşlara sapladı. Konuştu Roxas'la.
      "Hey! Zayıfların gelmesi sorun oluşturuyor benim için! Çık şuradan." Roxas, kapüşonunu çıkardı. Kahverengi saçları dalgalanıyordu esintiden.
      "Korkularım diyor ki: 'Bu adamın gücü seni incitemez'." Xanxus, dişlerini gıcırdattı. Konuşmasına devam etti Roxas.
      "Bence korkularım doğru söylüyor. Acemi..." Daha fazla dayanamadı. Kılıcını taşlardan çıkarıp bodoslama daldı üzerine.
      Kılıcını vargücüyle salladı. Roxas, biraz kenara çekildi. Kolayca sıyrılmıştı. Xanxus, kılıcını geri çekip karnını kesmeye çalıştı. Eğildi, çelmeyi taktı. Dengesini kaybeden Xanxus, uzaklara geri çekildi. Kılıcı düz tutup saldırmasını bekledi. Roxas, birkaç adım ileri gitti.
      "Kılıç tekniğin sıfır. Sen nasıl kendi üzerine yirmi altın koyabilirsin ki?" 
      "Bunu bana, kılıç çıkarmayan biri mi diyor? Güldürme beni."
      Tekrardan saldırıya koyuldu Xanxus. Yavaş hareket ediyordu Roxas'a göre.
      Roxas, Xanxus gelene kadar pozisyonunu aldı. Biraz kamburlaştırdı kendini. Yere sıkıca bastı, hıphızlı ilerledi üstüne. Uçuyordu sanki. İzleyenler, derinden etkilenmişti hızından.
      Çakışacaklardı. Roxas, kendisini frenleyip gelmesini bekledi. Dimdik durdu bu sefer. Geliyordu, ağır ve sert adımlarla. Roxas, Xanxus'a baktı. Korkutucu gözleri, duygularını açığa çıkarmıştı. Tek istediği şey, onun koca bedenini yere düşürmekti...
      Son beş adım. Biri zaferin tadını çıkaracaktı. Diğeri ise yenilgisinin acı duygusunu. Ama dövüşün sonucu çoktan belli olmuştu. Yere düşmüştü.
      Roxas, Xanxus gelir gelmez ters tekmeyi şakak noktasına vurdu. Kılıcı ile beraber yerde yuvarlandı iriyarı adam. Sonunda durmuştu. Zar zor nefes alabiliyordu. Üstündeki şok, çok büyüktü.
      Yürüdü üstüne. Eğilip baktı yüzüne. 
      "Kusura bakma ama yenildin. Biraz daha güçlen." Xanxus, alnından akan kanı fark etmeden, nefes nefese konuştu.
      "B-benim yıllardır üzerinde çalıştığım o tekmenin üstünde kaç yıl uğraştın?" Cevabı basitti. Kurnazca sırıtıyordu.
      "Hiç." Xanxus, donakalmıştı. Kınındaki silahı çıkarmadığına seviniyor, tanrıya şükrediyordu. Çünkü bu yetenekle kolayca öldürebilirdi. Anlamıştı rakibinin kim olduğunu. 
      "Sen Soğuk Katil olmalısın! Küçük yaşında, tıpkı bana baktığın bakışlarla üç kişi öldürdün. Üstüne kız kardeşinin boğazını bıçakla doğradın." Roxas, ses çıkarmadı. Lanetler yağdı insanlar tarafından. Herkes, tek tek dağılmaya başladı. 
      "Tıpkı efsane gibi!" Kahkahayla karışık ses tonuyla tekrardan açtı ağzını.
      "Kendi kardeşini öldürecek kadar aşağılık bir varlıksın. İnsanlar senden iğreniyor!" Ses daha da çoğaldı.
      Üzülüyordu bu duruma. Olayı anlamadan böyle düşünmeleri kalp kırıcıydı. Dışarıdan umursamaz olduğunu göstermesi, yüreğinin paramparça olmadığı anlamına gelmezdi. Dayanmasının ve hayata tutunmasının iki nedeni, geçmişinden kurtulmasını sağlayan kahramanı ve kardeşinin ağzından dökülen son sözlerdi.
      İnsanlardan tepki alıyordu. Roxas, kaşlarını çatıp buruşuk yüzle Xanxus'a döndü. Ayağını kaldırıp tekmeyi karnına bastı. Tekrar ve tekrar... Hırsını çıkarana kadar. Durdu. Kötü görünüyordu insanların gözünde. Herkesin nutku tutulmuştu zaten.
      Xanxus, ağzından akan kanı sildi zar zor. Roxas, Xanxus'un etrafında yürüdü. Orada kalan insanlar pür dikkat izliyor, herhangi bir olay olacak mı merak ediyorlardı. Yere yığılmıştı Xanxus. Soğuk Katil, etrafında yürürken konuştu biraz.
      "Kendini öldürtmek isteyen insanları sevmem ama istediklerini yapmak isterim. Fakat karşımdaki yenme ödülümü bana verene kadar, onu öldüremem. Ne de olsa buralara kadar boşuna yürümedim." Xanxus, altın kesesini çıkardı, uzattı. Roxas, hızlıca kaptı elinden. İçinden küfürler saydırdı yenilgiye uğrayan.
      Soğuk katil, her adım attığında insanlar korkup kaçıyor, kimse kalmıyordu. Halatların üstünden atlayarak bakındı etrafına. Küçük kız ona bakıyor, o da safça bakıyordu mavi gözlerine. Koşmaya başladı Roxas'a doğru. Masum masum bakıyordu. Bir adım daha atacakken ayağı takıldı ve yüzüstü düştü. Roxas içinden,
      "Ne yapıyor lan bu?" Dedi.
      Sonunda yanına varmıştı. Yakından daha masum ve tatlı görünüyordu. Dalgalı kızıl saçları, kırmızı teni ve mavi gözleri vardı. Beyaz gömleği, dizine kadar gelen etek onu daha da tatlı yapıyordu. 
      "Merhaba yüce savaşçı. Adınızı öğrenebilir miyim?" Roxas, elini kafasına koyup okşadı. Yumuşacıktı saçları. Bıraktı, gülümseyerek baktı çocuğa. Kötü görünümünden eser yoktu.
      "İsmim Roxas. Sizin adınızı öğrenebilir miyim küçük prenses?" Küçük kız, kendisine prenses denildiği için sevinmişti. Tebessümle cevap verdi.
      "Lucy. Çok muhteşem dövüştünüz. Silahınızı çıkarmadan bitirdiniz. Sizin gibi bir insan, insanlığa çok büyük bir yararı olabilir. Fakat insanlar sizden neden nefret ettiğini duyunca kötü oldum. İyi biri gibi görünüyorsunuz. Kan dökmenizin bir sebebi vardır zannediyorum. Ne olduğunu sorabilir miyim?" Roxas, asık suratını saklayamadı. Mutsuzdu, çok mutsuz.
      "Söyleyemem. Kendimle beraber mezara götüreceğime and içtim." Lucy, al yanakları ile dudaklarını büzüştürdü. Yan gözle baktı. Konuşmasına devam etti Roxas.
      "Haydi ama! Bu benim küçük bir sırrım." Lucy, bir anda tiz sesiyle, heyecanla konuştu.
      "Güçsüz bir kızım. Ailem de yok, yapayalnızım. Acaba beni güçlü bir maceraperest yapabilir misiniz?"
      ******
      Güneş; batıp tekrardan doğuyordu. Horozlar daha yeni ötmeye başlamış, Roxas, şehir kapısına doğru koşuyordu. Roxas, Lucy'nin söylediği kelimeleri kulağında duyuyordu. 'Ailem yok, yapayalnızım.' Duyduğu kelimeler, içini yakıyordu.
      Ailesi olmadığı hâlde, nasıl umutsuz olamıyordu? Aynı şeyleri yaşamıştı. Fakat ona elini uzatıp, oturduğu kuytu köşelerden kurtarmış olmasaydı hâlâ umutsuz olabilirdi. Belki de ölürdü. O parlaklığı aklının bir köşesinde kazılıydı. Onun sayesinde dövüşebildi, özgür olabildi.
      Şehir kapısının önünde duran kıza baktı. Koskocamandı kale kapısı. Paslanmış demirlerle, kilitli bir kapıydı. Açmak için bir altın, geçmek için bir altın verilirdi. Bu yüzden kapı bekçileri alınan vergiden kendisine pay bırakırdı. Sonuçta ölüm tehlikesi çok yüksek bir iş yapıyorlardı.
      Kapının önünde duran kızıl saçlı Lucy idi. Zıplaya zıplaya el salladı.
      "Usta!" Dedi tiz sesiyle. Roxas, onu sevmişti. Kız kardeşini hatırlatıyor, hayatına biraz olsun sevgi katıyordu. Doğru, kapı muhafızları, Roxas'ı en son ne zaman gülümseyerek görmüşlerdi?
      Koşa koşa yanına geldi Lucy. Yanına gelir gelmez bir tane fiske yedi alnına. Acıdan kıvranan Lucy, isyan etti.
      "Neden vurdun?! Ah, acıdı." Roxas, kıs kıs güldü. Kardeşine de böyle vururdu. 
      "Lucy, insanlar daha uyanmadı. Uyandırırsan, sıkıntı çıkaracaklar." Lucy, kafasını evet anlamında salladı. Roxas'ın gururunu okşadı.
      "Tam da ustamdan beklenildiği gibi!" Roxas, kelimelerini umursamadan sırtındaki kılıflardan iki tane tahta kılıç çıkardı.
      "Dünkü konuşmamızı hatırlıyorsun değil mi Lucy?" Sorusuna, soruyla cevap verdi.
      "Eğitimden sonrası mı?" Roxas, beden dilini kullanarak onayladı. Minik kız devam etti konuşmasına.
      "Evet, hatırlıyorum. Bana verdiğin taktik değil mi?"
      "Bana sırasıyla tekrardan söyler misin?" Kız, anlam çıkaramadan söylediklerini yaptı.
      "Birinci sırada; silahını çıkarmadan rakibinin yeteneklerini gözle. İkinci sırada; defansif oynayarak bir anda agresifleş ki rakibin ne olduğunu anlayamasın. Üçüncü sırada ise eğer kendi canın tehlikedeyse geri çekilip, savaşı sonlandır."
      Roxas, alkışladı öğrencisini. Kafasını okşayarak, düzelttiği saçını bozdu. Lucy, kızıl saçlarını düzeltmeye çalışırken, bir yandan ustasını dinliyordu.
      "Doğru. Fakat üçüncü sıra bazen en önemlisi olabilir. Her ne kadar sıra önemliyse can güvenliği de önemlidir. Bunu dikkate al ve maceracı ol."
      Talim kılıçları çarpıştı. Rasgele sallıyordu Lucy. Roxas, savunma yapıyordu. Kafasına doğru gelen talim kılıcını, kılıcıyla savundu. Soğuk katil, açığını gördü. Savunmayı bırakıp, adeta Lucy'nin etrafında dönerek, arkasına geçti. Boynuna tuttu kılıcı. Her şey çok aniydi.
      Lucy, tekrardan başarısız olmuştu. Kılıcı elinden bırakıp sırtüstü uzandı yere.
      "Galiba başaramayacağım!" Diye sızlandı. Elini uzattı Roxas.
      "Bence başaracaksın küçük prenses." Elinden tuttu, yardımıyla kalktı ayağa. Kılıcını yerden alıp tekrar denedi. Tekrar, tekrar... Her defasında yorulsa da, o da özgürce uçup dünyayı keşfetmek istiyordu. Denizleri, toprakları, buzla kaplı dağları, çiçekleri, bitkileri...
      Yere düşmüştü. Kılıcına tutunup, kalktı tüm cesaretiyle. Dişlerini gıcırdattı. Harap olmuş yüzüyle baktı ustasına. Üstüne cesurca atladı. Kılıcını yukarıdan saldırdı. Tekrardan açık bıraktı. İçinden binbir türlü şey geçiyordu zavallı kızın. Ama çevik davranarak açığını kapattı. Ustasının gülümsediğini görünce gururlandı. Bu sefer sağdan saldırdı. Roxas, bir eli arkada diğer eli sürekli defansa oynuyordu. Sağdan gelen saldırıyı yuvarlak kabzasıyla engelledi Roxas. Hatta kılıcını çekmesiyle, rakibinin silahını yere düşürdü. Yine de pes etmedi kız. Geri çekildi. İçinden konuştu.
      "Mantığımı kullanırsam, onu yenebilirim!"
      Koşuyordu kalan gücüyle üstüne. Nefes nefese kalmış bedeni, hayallerin peşinden koşuyordu.
      Yıldız gibi parlıyordu Roxas'ın gözünde. Hayatını değiştirmişti küçük kız. Ama ciddi olmalıydı. Onun gelişmesini sağlamalıydı. Kılıcı daha sıkı kavradı.
      Hâlâ koşuyordu. Stratejisini çoktan belirlemişti. Küçücük bedeni ve kalan erkesi ile böyle bir şey yapabilir miydi? Bilemiyordu, denemeliydi. Çarpıştılar.
      Roxas, kılıcı doğruca karın boşluğuna savurdu. Lucy, çevikti, eğilerek kurtuldu. Bacakları açık olan Soğuk Katil, ne yapacağını anladı. Müsaade etmeyecekti. Geriye atıldı. Fakat kılıcı elinden zorla alındı. Şimdi ise elleri boşta kalan Roxas idi.
      Yavru kaplan gibiydi. Alnından dökülen teri umursamayıp, nefes nefese baktı ustasına. Adım atmayı denedi, atamadı. Bütün enerjisini bir anda harcamıştı. Gözleri kapandı, kendisini salıverdi.
      Kucakladı minik öğrenciyi. Sırtına attı, bacaklarından tutarak taşıdı omzunda. Evine doğru yürüdü tebessümle.
      Dar sokaklardan geçiyordu Roxas. Bu sefer mutlu olarak.
      Başına gelecek olaylardan habersizce yürüyordu...
      Yorumlarınızı eksik etmeyin. Umarım iyi bir şeyler yazabilmişimdir :D.
  • Recently Browsing   0 members

    No registered users viewing this page.

Important Information

By using this site, you agree to our Terms of Use.