Jump to content
×
×
  • Create New...

Recommended Posts

Kendi varlığınızdan rahatsız olduğunuz zamanlar oldu mu hiç? Hiçbir şey beceremeyen bir halta yaramayan yaşamanızın pek gerek olmadığını düşündünüz mü? Biraz gerçek hayattan biraz hayal dünyasından kesitler...  Y/N: Okuyacak herkese öncelikle merhaba. Ben bu yarışmaya herhangi bir şey kazanmak için değil hikayemin nasıl olduğunu sizlerin yorumlarınızla anlayıp şekillendirmek için buraya atıyorum. Yapıcı yıkıcı her türlü eleştiriye açığım. Şimdiden okuyacak herkese çok teşekkür ederim :)

 

Bölüm 1 “Sancı”

 

Spoiler

 

Her sabah olduğu gibi erken kalkmam lazımken kalkamamıştım. Ne kadar hızlı koşabileceğimi hesaplarken hızlıca çantamı sırtıma geçirdi. Evden sessiz olduğunu umduğum şekilde çıkıp ok gibi fırladım. Sabahın ayazı, soğuk hava ciğerimi ve burnumu yakarken buğulanmış gözlerimi kırpıştırarak koşmaya devam ediyordum. Durağı gördüğümde rahat bir nefes alıp son gücümle koşmaya başladım. Fakat her zamanki gibi evren tüm lanetini üstüme yağdırır gibi yoldan geçen bir bedene tosladım. Tabiri caiz ise ben bir tarafa savrulurken çarptığım varlık sadece yerinden hafifçe sallanmıştı. Acıyla inlerken aşınmış dizlerimin acısını umursamamaya çalıştım.

“Önüne neden bakmıyorsun lan!” evet, günaydın dünya! Ellerimden destek alıp doğruldum. Beremi düzeltip hızlıca eğilip özür diledim. 

“Özür dilerim efendim okula geç kalıyordum ve acelem vardı sizi fark etmedim.” kısa ve öz olarak açıklamamı yapıp ilerleyecekken kolumu kavrayan kişiyle olduğum yere geri döndüm. 

“Kuru bir özürle bırakacağımı mı sanıyorsun?! Sabah 10 dakika boyunca yapılmasını beklediğim kahvem yere döküldü bunu nasıl ödeyebilirsin he!” adamın yüzüne bıkkınca bakıyordum. Cidden bir kahve için bu salak yüzünden okula geç kalırsam bildiğim bütün laneleri bunun üzerinde deneyecektim! Sabır dilercesine gökyüzüne bakıp adama sahte olduğunu 3 metre öteden anlayabileceğiniz bir gülümseme verdim.

“Ödemeyeceğim beyefendi hatta daha farklı bir şey yapacağım.” adam yüzüme garipser gibi bakarken tutuşu gevşemişti. Sırıtıp devam ettim.

“Efendim üzgünüm ama otobüsüm geldi.” adamın kolunda sıyrıldığım gibi otobüse koştum. Kendimi otobüse atabildiğim için şanslıydım. Hızlıca kartımı okutup en arka koltukların cam kenarı olan kısmına geçtim. Çantamı önüme alıp kulaklıklarımı çıkardım. Gözlerim kapanmaya isyan ederken kulağımda yankılanan ritimle uykuya direniyordum. Yanıma oturan bedenle biraz irkildim. Uzun esmer bir çocuktu ve söylemem gerekirse baya yakışıklıydı. Yiğidi öldür hakkını yeme demişler. Birkaç saniye daha baktıktan sonra omuzlarımı silkip dışarıda akan manzarayı izlemeye başladım. Okulum bu otobüsle en son duraktaydı ve işin garibi bugün otobüste benden ve bu esmer afetten başka kimse yoktu. Oturabileceği bir sürü yer varken dibimde bitmesi beni garip hissettirmişti. Huzursuzca yerimde kımıldanıp Adele’in send my love şarkısını açıp kafamı cama yasladım. Kısa bir süre sonra omzumun sarsıldığını hissettim. Gözlerimi açtığımda yüzüme yakın bir esmer surat beklemiyordum. İrkilerek ona baktım.

“Size seslendim fakat uyanmadınız son durağa geldik.” elindeki sağ kulaklığıma ve ona bakarken hızlıca toparlandım.

“Teşekkür ederim.” sessiz ama onun duymasına yetecek kadar hafif bir mırıldanma bıraktım. Esmer çocuk ise kafa hareketiyle beni onaylanıp ardımdan geldi. Otobüsten kendimi atarken hızlıca okula doğru ilerledim. Başıma gelmemesini istediğim şeylerin olması moralimi cidden bozuyordu. Karşımda deliler gibi hoplayıp duran grubu görünce gözlerimi kıstım. Gözlüklerimi almadığım için anca kısarak görecektim bugün. Uzun boylu kepçe kulaklı tanıdığım tek kişi olduğu için hızlıca gruba seslendim.

“Koca kulaklı dev!” seslendiğim grup hızlıca bana dönerken uzun boylu olan hışımla bana döndü. 

“Sen bittin yer elması!” Chanyeol bana geri bağırıp beni kovalamaya başladığında arkamızdan da grubumuzun gırgır yaparak geldiğini biliyorduk. Lanet olası devin bacakları benim iki katım olduğu için daha giriş kapısına bile varamadan yakalanmıştım.

“Demek koca kulaklı devim ha! Sen nesin peki küçük şeytan bakışlı yer elması.” Beni koltuk altına sıkıştırdığı gibi laf sokan dev arkadaşıma bakıp kahkaha atmaya başladım. Küçük grubumuz gelip beni devin elinden sağ sağlim kurtarmışlardı şükürler olsun ki. Hasar tespiti yapmak için Baekhyun yanaklarımdan kavrayıp yüzüme baktı.

“Hala rengi yerinde demek nefes alırken kurtardık seni. Channie biraz daha dövebilirsin Kyungie hala morarmamış.” yüzümü sağa sola çevirirken söylenen Baekhyuna en ağırından kafasına vurdum. Acıyla çığlık atıp popo üstü düşünce cırlamaya başladı.

“YAH! Ben ne yaptım be beyin hücrelerim bana lazım seni pis beyin katili Do Kyungsoo!”

Yukarıdan Baekhyun’a bakarken çevremdeki insanları önemsemeden bir kere daha vurdum.

“Sanki çok fazla nöronun var da sızlanıyorsun Byun yılan Baekhyun! Al devini de yanıma yaklaşmayın. İkinizi de kuşbaşı yapar insanlara yediririm.” Bu sefer de her iki taraftan saldırıya uğradım. Chanyeol kollarımdan tutarken Baekhyun beni gıdıklamaya başladılar. Cidden nefessizlikten gideceğimi anladığım vakit gözyaşlarımla yalvarmaya başladım. Bu sefer de imdadıma Minseok Hyung yetişti. Yerde iki seksen karın ağrımla yatarken Minseok hyung çok gecikmeden yanıma bir dev ve yılan yollamıştı. Biz kendimize gülerken üstüme oturan Jongdae ile nefesim kesildi.

“Nabersiniz gençlik. Bakıyorum da baya enerji dolusunuz yahu. Birazda bana ve Minseok hyungunuza verin! Bitirme tezlerinden dolayı gecemiz gündüzümüz kalmadı.” Jongdae üzerimde sızlanırken ben ikinci bir ölüm tehlikesi atlatıyordum.

“H-Hyu-ng ölü-yo..rum” zayıf sesimi duyan Jongdae hızlıca üsümden kalkıp beni sarsmaya başladı.

“Hayır penguen öyle kolay ölemezsin seni bölüm hocası Kim Junmyeon öldürebilir anca. O da tezlerle. Aç gözünü küçüğüm.” Sarsılmalarım devam ederken yakamı tutan iki eli tuttum. Jongdae gözlerimin içine bakıp durdu.

“Bırak beni Jongdae.” sesim biraz tehditkar çıkmış olacak ki Jongdae hızlıca Minseok hyungun arkasına saklandı. Kendimi toparlayabildiğimde küçük grubumla beraber dersliğimize doğru ilerledik. Önlerde oturma şartımdan dolayı kuyruğu kopuk deli danalar gibi etrafta dolanan arkadaşlarıma bir ders saati süresince veda ettim. Önde her zaman yer bulmak kolaydır. 3  yıldır geldiğim bu okulda benden başka önce oturan biri olduğunu görmedim. Hızlıca yerime yerleşip kulaklığımı taktım. Biraz olsun rahatlamaya ihtiyacım vardı. Yanımda bir hareketlilik sezdiğimde kapattığım gözlerimi araladım ve yanıbaşımda bitmiş esmer suratla yüz yüze geldim. Gözlerimi bereltip ona bakarken o bana hafifçe bir gülümseme verdi. Ağzımı açmak için hareketlendiysem de hocanın girmesiyle sus pus oldum. Bütün bir amfide fısıldaşmalar mevcuttu ve duyamasam da benimle ilgili olduğunu hissediyordum. Bu esmer ne demeye yine dibime oturmuştu ki?! Kulaklığımı çantama tıkıştırıp küçük kutumu çıkardım. Cihazımın olduğu kutuyu olabildiğince gizli açmaya çalışırken kulağımın üzerinde hissettiğim ılık nefesle irkildim.

“Tahmin etmiştim. Neden sabah takmadın?” elimdeki cihaz kutusunu sıkarken yüzümü ondan yöne döndüm. Yüzü ifadesizdi ve nasıl bir tepki vermem gerektiğini çıkaramamıştım. Hocanın gür sesi amfiyi inlettiğinde ikimiz de usulca hocaya döndük.

“Do Kyungsoo? Tanıdığın biri mi?” beni tanıyan kişiler derste asla konuşmadığımı bildiklerinden garipsemiş olacaklardı. Ben esmere baktığımda ayağa kalktı.

“Merhaba ben Kim Jongin Yonsei üniversitesi tıp 3. sınıf öğrencisiyim efendim. Bu yıl okulunuza kaydımı aldırdım ve okulda ilk günüm.” saygılı bir şekilde kendini tanıtıp oturmuştu. Jongin olduğunu öğrendiğim çocuğa bakarken herkeste olduğu gibi bende ağzım açık çocuğa bakıyordum. Ne demek Yonsei’den bizim okula transfer olmak! Delirmiş olmalıydı. Cihazımı herkesin dikkati dağıldığı sırada taktım ve eski moduma dönmeye çabaladım. Dersteki sükunet hızlıca sağlandığında beni izlediğini hissettiğim esmere dönmeden blok işlediğimiz 3 saatlik ders sonrası oradan kaçar gibi kendimi dışarı attım. Hiçbir zaman ilk çıkan biri olmadığımdan ne yapacağımı bilemez halde kantine doğru ilerlemeye başladım. Bizimkilere mesaj atıp kantinde arka sıralarda bir masaya oturdum. Prangalarından kurtulan suçlu misali kulaklarımdan sökercesine çıkardığım cihazları kutuya koyup tekrar dışarı seyre daldım. Ayağıma çarpan bir hisle önüme döndüğümde Kim Jonginle bakışıyordum.

“Neden cihazını çıkarıyorsun Do Kyungsoo?” 

 

 

bölüm 2 “Uyumsuzluk”

 

 

Spoiler

 

Bu karşımda duran ve her şeyiyle bana sıkıntı veren, daha hiç konuşmamış olduğum esmer çocuğa baktım. En ölümcül bakışlarımı on sabitlediğimde bile korkmamış olduğunu gördüm. Cevap vermemi bekler gibi kollarını göğüs hizasında bağlayıp geriye yaslandı. 

“Bilmenize gerek yok. Hem daha beni tanıyalı on dakika bile olmadı. Bu tür konu-” konuşmam kalın sesiyle bölündü. 

“Neden cihazını kafana göre takıp çıkarıyorsun Do Kyungsoo?” lanet olası Yonseili diye içimden geçirdim. Madem o kalkmıyordu ben kalkacaktım. Ayağa kalktığım sırada omzumda hissettiğim sıcak büyük eller kalktığım gibi oturmam sağladı. 

“Cık cık cık. Bana cevap vermeden buradan ayrılamazsın penguen.” o bana penguen mi demişti? keşke korteksim uyku halinde olsaydı da bunların bir rüya olduğunu falan zannetseydim! Günün ikinci sabır dileme işleminden sonra Jongine döndüm. 

“Bu yakınkığınızın sebebini anlayamadığım gibi hastalığım ya da tedavimden size ne? Sizinle ilgili bir şey olmadığı için burnunuzu ehli olmadığınız konulara sokmayınız.” çıkışımı düz bir suratla karşılarken bir şey demesine fırsat vermeden masadan kalktım. Karşıdan gelen grubumu görünce hızlıca yanlarına gittim.

“Oo Kyungiş bakıyorum yeni çocukla baş başa konuşmaya başlamışsın. Kırılıyorum bak.” sahte bir ağlama ile samanyolu oyunculuğu yapan Baek’e sanki son dakikalarını yaşayan bir hastaymış gibi acıyarak baktım. Kafamı umutsuzca sallarken rastgele bir yere geçtik. Chanyeol kolunu Baek’e atıp kendine çekti.

“Puppy bak bir gün cidden sağlam dayak yiyeceksin, seni ben bile kurtaramayacağım. Demedi deme.” kolunun altındaki çocuğa sanki bir yaşlıymış gibi benim hakkımda öğütler verirken ben ne tür günah işledim de bu salaklar başıma geldi diye düşünüyordum. Herkes yemeklerini almış ve gırgır sürerken sakince onları izledim. Bir konudan bir konuya öyle hızlı geçiyorlardı ki yakalamak çok zordu. Yemeğimin hızlıca tükendiğini fark ettiğim sırada tabağıma uzanan yabancı çatalı takip ettim. Oh ben mükemmelim Sehun yemeklerimden dalgınlığım anında aşırdığını gördüm. Göz göze geldiğimizde ağzındaki koca lokmayı tekrar kaşığına koyup ağzıma uzattı. 

“Sen de ister misin Hyung?” hayır yani neden bunlarla beraberdim ki? Hiçbir şey demeden her ikimizde masadan fırladık. Sehun’un arkasından, Sehun’u yakalamak için koşarken yalvarma çığlıklarını duymazdan geliyordum. Bu artık bir rutin olmuştu. Yemek zamanı Sehun kaçar ben onu kovalardım. Bir süre sonra yakaladığım katil civciv tipli çocuğu boynundan sıkıca tutup kantine getirdim.

“Bana 3 tane büyük çikolatayla beraber en pahallısından kahve alacaksın Oh Sehun ve bu bir hafta devam edecek.” Ellerimin arasındaki boynunu iyice sıkarken acıyla bağırıp kabul etti.

“Yah hyung! Öldüm tamam tamam ne kadar istersen alacağım.” tatmin olmuş bir yüzle Sehunu bırakıp grup masamıza döndüm. Chanyeol ve Baekhyun yerde iki seksen gülmekten ağlarken buldum. Sessiz bir zaferle yerime oturdum ve kollarımı kavuşturup ödüllerimin gelmesini bekledim.Boynumun çevresinde gezinen sıcak parmaklarla yerimden sıçradım. Kafamı çevirerek baktığımda Jongin olduğunu gördüm. Tanrı aşkına! Bir insan ne kadar yüzsüz olabilir ki! Kendimi çekmeye çalıştığımda parmak uçlarıyla hafif baskı yapıp yerimde sabitledi beni. 

“Merhaba ben Kim Jongin. Gerçi sınıfta beni tanıdınız ama. Okulda yeni olduğum için birileriyle konuşmak istiyordum. Yanınızda oturmamın bir sakıncası var mı?” söylerken kendini en zavallı haline getirip arkadaşlarımın gözünün içine baka baka konuşmuştu. Hayır ama benim salak arkadaşlarım çok kolay kanar kanmayın, kanmayın, kan-

“Olur tabiki de zaten okula alışman lazım bizim grubu gözüne kestirmen ne kadar güvenli bilemesem de hoş geldin. Ben Park Chanyeol. Omzunu tuttuğun çocuk Do Kyungsoo, yanımda duran bal rengi saçlı çocuğun adı Byun Baekhyun, karşıdan gelen ve Kyungsoo tarafından dayak yiyen koca bebek Oh Sehun, şuradaki kedi dudaklı eleman Kim Jongdae ve yanındaki sessiz olan kişi Kim Minseok.” gerizekalı dev gururlu bir şekilde tanıtım yapıp yerine oturduğunda Baek ona yapacaklarımı sezmiş gibi ona acıyarak bakıyordu. Uzun ve güzel bir hayatı oldu…

Sehun önüme kahvemi ve 3 çikolatamı koyduktan sonra yanıma yayıldı. 

“Bu yeni süper zeki olan nakil öğrenci değil mi?” dikkatimin dağılmasını fırsat bilen Sehun aldığı çikolatalardan birini aşırmaya çalışırken eline gelişi güzel vurdum. Acıyla elini kendine çekip mırıldanarak elini öpüyordu. Jongin ise omuzumdaki elini indirmemiş ayakta dikiliyordu. Daha fazla bu durumu kaldıramazdım. Ellerini itip hızlıca kalktığımda şaşırıp geriye bir iki adım atarak benden uzaklaşmasını sağladım.

“Sizin işiniz gücünüz olmayabilir ama benim yetiştirmem gereken bir ödev var. Siz mutlulukla oturup kaynaşın.” net bir biçimde kendimi ifade ettiğimi düşünüp çikolatalarım, kahvem ve çantamla oradan uzaklaştım. Gürültünün içindeki sessizlikle kütüphaneye doğru yol aldım. Fakat bu keyfim fazla uzun sürmedi. Yolumu Bay çok sevgili öğrenci düşmanı Kim ben her şeyin en iyisiyim Junmyeon kesti. Pekala bir kalp cerrahı olması cidden fevkalade ve üstüne üstün yüksek lisansı için Oxford gibi dünyaca ünlü bir okulda yapmasıyla Kore’nin en değerli doktoru ve hocası olmasına sebep veriyordu. Göz göze geldiğimizde hafifçe gülümseyip selam vererek kütüphaneye gitmeye devam ettim. Lakin canımın en içi (!) hocam beni yakalamıştı.

“Do Kyungsoo. Eğer işin yoksa bana birkaç döküman düzenlemesinde yardım eder misin?” ve bunu söylerken ki sakin gülümsemesiyle kafanızı camlara geçirip kendinizi 15. kattan atmak istersiniz. Çünkü lanet olsun ki bu adamın birkaç döküman dediği şey çok belli ki sadece araştırma yaptığı ve sizin oturup o koca araştırmayı it gibi okuyup bir hafta önceden toparlayamacağınız demek. Acı içinde kıvranarak odasına gidip en az 200 sayfalık bir dosyayı bana verip söylendi.

“Bunların en az 1 hafta içinde bitmesi lazım. Haftaya yurtdışında kongrem var umarım korece olan bu tezi komple ingilizceye çevirip bana bir sunum hazırlarsın. Ah bir de yanına en fazla bir kişi al ki sadece ikinize özel not kıyağı geçebileyim. Unutma tek bir kişi hakkın var.” pekala. Benim salak grubum notu geçin ona para dahi verseniz bu işe yanaşmazlar. Çünkü salaklar. Ekstra not alacağımı söylemesi, çok basit ki sınavdan 0 alsam dahi geçeceğim demek. Her neyse en azından bay Kim’in dersine çalışmayacak oluşum beni memnun etti. Kütüphaneye acılı bir şekilde giderken yolda gördüğüm birçok son sınıf intörnler bana ve elimdeki dosyaya bakıp omzumu pat patlıyorlardı. Herkes bu adamın lanetini bilirdi. Kütüphaneye vardığımda ilk kez bu kadar boş olduğunu görüyordum. Üniversitemizin en sevdiğim bölümü burasıydı şüphesiz. Çünkü Kore’nin en geniş tıbbi dökümanlarına ev sahipliği yapan ve 2 katlı devasa bir kütüphaneydi. Bu okula gelmemi sağlayan şey bu kütüphane olmuştu. İlk gördüğüm günü hatırlıyorum. Yanımda Baekhyun ve Chanyeol vardı. Sanki onların bakıcısı benmişim gibi her şımardıklarında dizginlemekle uğraşırken okulu gezememiştim bile. Daha sonra bir şekilde buraya gelmiştim. Ve kelimenin tam anlamıyla dilim tutulmuştu. Dizlerimin üzerine çöküp odanın içini ilahi ışıklarla parladığını gördüğüme yeminler ederek ağlıyordum. Bu durumumdan korkan chanbaek ikilisi koşarak bir hoca bulmuş ve başımda dolanırken

“Hocam kaç saatlik ömrü kaldı arkadaşımızın?” diyerek ağlamaya başlamışlardı. Tabi adam bi başta olanlara şok olmuştu. Ben dua eder gibi mırıldanırken ağlıyordum bu iki salakta öldüğümü ya da kesin öleceğimi düşünüp ağıt yakıyorlardı. Kesinlike rezalet bir sahneydi… Aklımı dolduran anılar silsilesinden kafamı sallayarak kurtuldum. Şimdilik elimdekileri en kuytu köşe bir yerlere bırakmam lazımdı. Kütüphanenin dolapları arasında hiç bilinmeyen bir masa vardı. İkinci katında ve tek bir bilgisayarın olduğu bir masa. Genelde öğrenciler ikinci kata çıkmazdı. Edebi metinler çoğunluklu olduğu için çıkma gereği bulunmazlardı. Hızlıca ikinci kata çıkıp yerimin boş olmasına mutlu olarak kuruldum. Resmen benim saltanatımda olan bir yer gibiydi. Sessiz ve kimse sizi göremezdi. Soğumuş kahvemden bir yudum alırken kulaklıklarımı çıkarıp inanılmaz kolay(!) olan Bay Kim’in dosyalarıyla boğuşmaya başladım. Boynumun tutulup beynimin sıvılarının kulağımdan akmaya başladığını düşündüğüm vakit tüm bilincim dışarıya açıldı. Ders çalışırken inanılmaz adapte olan biriydim. Şarkı dinliyor gibi dursam da kesinlikle o sözleri duymam sadece melodisi zihin duvarlarımda çarpar daha uzun süre uyanık kalmamı sağlardı. Kulağıma dolan seslerin anlamları oluşmaya başladığında kaldığım şarkının aslında en sevdiğim bir elektrokeman olduğunu fark ettim. Lidney Stirling’in Shadows adlı parçası kulaklarımın pasını alırken sandalyede gerinebildiğim kadar gerindim. Daha sonra bir anda birinin beni izlediğini hissettim. Gözlerimi hızlıca açıp etrafı süzdüm. Bana öyle geliyor diyerekten kendimi telkin edip yerimden kalktım. 3 saat boyunca yaptığım şey sadece makaleyi düzenlemek olmuştu. Henüz metotları ya da raporları düzenleyememiş ve lanet olsun ki ne bok anlattığını dahi anlayamamıştım. ‘Kardiyovasküler spazmları azaltıcı’ bilmem neler konulu makalesi zerre dikkatimi çekmiyordu. Bu bölümü seçmemin en temel sebebi psikiyatri içindi ama ben istediğim yere gidemeden delirecektim. Kahve almak için alt kata indiğim sırada cebimdeki telefon titredi. Kütüphaneden sessizce çıkıp aramayı yanıtladım.

"Selam ballı çöreğim. Hatırlatmak isterim 10 dakika sonra bir fizyoloji dersimiz olacak. Bence hızlı olsan iyi olur yoksa çok sevgili hocamız Bay Zhang'dan ödev alıcaksın. Hem de öpücüklü olandan ahahaahah." tiz ve nefret ettiğimi bildiği iğrenç sesiyle kahkaha atıp yüzüme telefonu kapatan Baekhyun'a kimin cesaret hapı verdiğini düşündüm. Eğer her kim verdiyse her ikisine de fazla ilaç yüklemesi yapıp midelerini zevkle kendim yıkayacaktım. Mutlulukla indiğim basamakları iç çeke çeke çktım. Masama yaklaştıkça bir bedenin masamın önünde durduğunu gördüm. 

“Kimsiniz acaba?” arkası dönük kişi keşke önünü dönmeseydi dediğim dakikalarda neden bu adamın hayatımı cehenneme çevireceğini düşünmeye başlamıştım. 

“Selam Kyungsoo. Bay Kim bana sana yardım etmemi söyledi.” otuz iki diş gülümserken elindeki tezle bana bakan Kim Jongin iç çekmemi kuvvetlendirdi. Tanrım. Neden ben…

 

 

Bölüm 3 “Alışma”

Spoiler

 

Pekala artık gerçekten şu günlerde o çocuğun yüzünü görmekten bıkmıştım. Klasik bir romantik dizi çekiyoruz havası vardı ve ben birazdan bunun yüzüne, güzel ellerimdeki güzel yumruklarımı indirecektim. Kim Jongin sadece benim sınırlarımı deniyordu. Bundan yüzde yüz emin olduğumda daha tanışalı ve beraber bir ödev yapmaya çabalayalı 2 gün olmuşu. Lanet olası 2 günde ben birini diri diri yakacak kadar sinirli ve uykuluydum. Üstelik nasıl bir lanetse kulaklarım iltihaplanmıştı. Cihaz takmam resmen bir işkence haline gelmişti ve bu çocuk etrafımdayken çıkaramıyordum. Her daim ağzı açık bana soru sormak ya da beni konuşturma için bir şeyler geveliyordu. Ki benim de en nefret ettiğim şey biri bana bir şey dediğinde duymuyor olmam. Bunu en rahat cihazlı halimle atlatabilirdim fakat kulak ağrım ağlama isteği uyandırıyordu. Kantinde ağlamaya ramak kala bir halde herkes konuşurken artık her şeyin canı cehenneme deyip cihazımı hırsla çıkardım. Bu fevri davranışım arkadaşlarımın gözünden kaçmamıştı. Kolay kolay bu şekilde sessiz kalan biri değilim grubum içinde ve bu iki günde beni bilen arkadaşlarım sessizliğimden ürküyorlardı. Tıpkı az önce yemeğe boş boş bakarken bağırarak cihazı çıkarmam gibi. Hepsi bana korku dolu gözlerle bakarken farkındayım kurban olarak Oh Sehun seçilecekti. Her zaman böyle olurdu bizde. En küçüğümüz o olduğu için her şeyin kurbanı oydu. Yemeğini yerken Chanyeol kafasına patlatıp beni göstermişti. Birbirlerine bakışları vardı. Tanrım salak olan bile anlardı benimle konuşmasını söylediği. Sehunsa yemeğine sanki sevgilisinden silah zoruyla ayrılan biri gibi bakıp bana baktı. Baştan beri şu iki gerizekalıyı izlediğim için kafasını kaldırdığı anda göz göze geldik. Herkes bana ben sanki Sehunu delik deşik edecek gibi ona bakarken Sehun gülümsemeye çalıştı.

“Ehe?” söylediği tek şey buydu ve ben çığlık atıp sinir krizine girmeme yetmişti. Chanyeol Sehuna dönüp bağırmaya başlamıştı.

“Yahu salak mısın çocuk?! Ehe ne sen anime karakteri misin nesin?” Yeol var gücüyle Sehuna vurmaya çalışırken onu Baekhyun tutmaya çalışıyordu. Ben oturduğum sandalyede dizlerimi kendime çekmiş çocuk gibi ağlarken Jongdae ve Minseok bana sarılıp her şeyin geçtiğini ne istersem alacaklarını söylüyorlardı. Hatta bir ara Jongdae öyle gaza geldi ki masanın üzerine çıkıp bildiği bütün dinlerin üzerine yemin ederek bana istersem bir ev ve midilli alacağını bile söylemişti. Ne var? Midillileri küçüklüğümden beri severim ve gizli bir sevgim hala var. Chanyeol Sehunu dövme işine ara verip herkesi çevremden itip önüme oturdu. Bebeklikten beri yanımda olan kişiler Baekhyun ve Chanyeoldü beni nasıl sakinleştireceklerini en iyi onlar bilirdi.

“Kyungie ballı çöreğim. Sorun ne neden iki günüdür put gibisin? Sana sormak istedik ama Bay Kim’den ödev aldığını sağır sultan bile duyduğu için sana yanaşamadık. Sen tek başına kaldığında işleri daha rahat yaptığını söyleyip bizi dövmenen korktuk açıkçası.” Baekhyun saçımı okşayıp boynumda bi noktaya parmaklarıya masaj yaparken mırıldandı. Chanyeol dövmeye ara verdiği Sehuna dönüp söyledi.

“Sehun git Kyunga en güzellerinden bir çikolata ve bir de tatlı ne varsa al gel. Kyungsoo-ya  ben senin bebelikten beri arkadaşınım. Sıçtığın boku bile bilirim. Ne gizliediğini bilmiyorum ama gizlediğini bildiğim için soruyorum sorun ne? Birkaç şey kulağıma geldi ama senden duymak istiyorum. Bize anlat lütfen.” ben bebek gibi yüzümü dizlerime koyup omuzlarımı sarsıyordum. Umrumda bile değil kimin ne düşündüğü. Tam üç gündür kulaklarım ağrıyordu ve lanet olası cihazı takıp acıma acı katıyordum. Biraz şımarmak benim de hakkımdı. Kafamı kaldırmayınca Baek bana biraz korkarak yanaştı.

“Soo acaba kulakların ağrıyor olabilir mi?” kafamı kaldırıp yaşlı gözlerle na baktım. Dudaklarımı büzüp onaylayan mırıltılar çıkararak kafamı salladım. Baek bana kıyamazdı. Hatta grubumda kimse bana kıyamazdı. En otoriter ve sözü geçen biri olsam da kulak ağrımda tam bir bebeğe döner sevgi beklerdim. İnce iki kolun boynuma sarıldığını hissettim. Hemen karşılık verince ağlamam şiddetlendi. 

“Tamam geçti. Şimdi seni revire götürücez ve ders boyunca uyuyacaksın tamam mı? Ben ve Yeol ders bittikten sonra seni bize götürüp güzelce bakıcaz.” neşeyle cıvıldadı Baek. Kesinlikle itirazım yoktu. O eve bu halde gidemezdim. En önemlisi derse bu halde giremezdim kesinlikle ağlaya ağlaya bir dere yaparım orayı. Kafamla onayladım sakinlikle. Baekhyun eşyalarımızı ve gelen çikolatamı alıp geri kalan tatlıyı Sehuna geri verdi. Sehun giden parasına acıyıp aldığı tatlılarla beraber yemeğine geri dönmüştü. Pekala içim acıdı. Haftaya ona kıyak geçip en sevdiği bubbletea alıcam kendime not. Chanyeol beni bebek gibi kucağına alıp Baek önderliğinde beni kantinden çıkardılar. Arkamdan konuştuklarını biliyorum. Normalde şimdiye kadar üniversite boyunca bu denli şiddetli ağrı olmamıştı. Lisede birkaç kere olduğunda sınıftaydım ve sınıf hocam ne yapacağını bilemez halde kalmıştı. Ben hüngür hüngür ağlarken Baek ve Chanyeol sınıfa girip beni şuan ki gibi şımartıp revire götürmüşlerdi. Lisedeki korkutucu olan auram bu olayla puf olmuş herkes bana şirin bir bebekmişim gibi davranmaya başlamışlardı. Kesinlikle hazmedemedim ve bunun sonucunda 3 kişiyi hastanelik edene kadar dövmüştüm. Ama yine de o bebek soo lakabım gitmedi. Ben kendimi ufaltıp Yeolün göğsünde saklanırken bir anda durduğumuzu fark ettim. Gözlerimi araladığımda Jongin bana inanamaz bir halde bakıyordu. Revirin önündeydik Baek hemşireyle konuşmaya girmişti. Yeol girme onayı beklediğinden duruyordu. Jonginle göz göze geldiğimizde sinirim arttı ve gözlerimi kapatıp yaşlar bir bir gözümden düşerken Yeole daha da sokuldum. Bu hareketimden bir şeylerin ters gittiğini fark eden Yeol eğilip fısıldadı.

“Sorun ne Kyungsoo kulağın çok mu ağrıyor? Baekin yanında senin ağrı kesicin varmış merak etme yarım saate geçeçek ağrın.” sırtımı hafif hafif patpatlarken içeri girmiştik. Beni yatağa yatırıp Baek ilacımı içirmişti. Bunlar benim ailemdi. Kendi ailemden daha iyi bakıyorlardı bana. Minnet dolu yüzle onlara bakıp gözlerimi kapadım. Uykuya yenik düşmem uzun sürmemişti. Her zaman bu tür kötü zamanlarımda korkulu rüyalar görürdüm. Ne zaman böyle olsam Baek ya da Chan yanımda olur beni bir bebek gibi pışpışlardı. Biliyorum bu sefer kimse yanımda yoktu. Rüyalarımın içinde bile yalnızlığım burnumun direğini sızlatmıştı. Karanlığın beni kendine çekmeye başlamasıyla yine nefes alamamaya başlamıştım. Tanrım… Hemen uyanmam lazımdı biliyordum ama kurtulamıyordum. En son böyle bir rüya gördüğümde 2 gece uyuyamamış üçüncü günün gecesi uykusuzluktan bayılmıştım. Ağlıyordum. Karanlığın içinde ağlıyor ne yapacağımı bilmiyordum. Bir süre sonra çabalamayı bıraktığım sırada bir ışık gördüm. Her nasılsa bilincimin kırıldığını fark ettiğimde soğuk karanlık tüm bedenimi titretirken gözlerimi kapatmıştım. Korku dolu bir çığlık atıp gözlerimi açtığımda birinin omuzlarımdan tuttuğunu fark ettim. Kim olduğuna aldırmaksızın hızlıca onu çekip boynuna saklanmıştım. Kollarım boynuna son dalımmış gibi tutunurken gözlerimden firar eden göz yaşları sarıldığım kişinin üzerine dökülüyordu. Tabiri caiz ise yaprak gibi titriyordum. Uzun sürenin ardından o karanlık rüyalardan birini görmek beni ciddi anlamda bozguna uğratmıştı. Sarıldığım kişi şimdi fark ediyordum ki yattığım yatağa oturup beni neredeyse kucağına çekmişti. Ağlamalarım yavaşça dinmeye başlarken kafamın üzerinde büyük sıcak bir el hissettim. Burnuma dolan odunsu erkek kokusu ağlamanın verdiği yorgunlukla bir kez daha mayıştırırken kafamdaki sıcak el işleri hızlandırıyordu. Birkaç iç çekişten sonra iyice gevşemiş olan bedenim sıcacık kollar tarafından sarıp sarmalandığı için içimde güven duygusu yeşermişti. İster istemez yerimde iyice kurulurken kollarımı yüzüme doğru çekip iyice ufaldım. Gözlerim uykuyla savaşırken kulağıma dolan yumuşak kalın ses rüya alemine dalmadan duyduğum son sesti.

“Tatlı rüyalar Soo. Seni her şeyden koruyacağım..”

 

 

Bölüm 4 “Sen Kimsin?”

Spoiler

 

Günler sonra ilk kez, bilincim açılırken kendimi rahat ve zinde hissediyordum. Gözlerimi açmadan birkaç saniye daha uzanmak istedim fakat uykumu getirecek kadar beni mayıştıran bir sıcaklık vardı sırtımda. Gözlerimi açtığımda karnıma sarılmış kaslı esmer kollar gördüm. Sırtımda hissettiğim sıcaklığa ek olarak yükselip alçalan bir şey sırtıma çarpıp duruyordu. Ayaklarım uzun ve sıcacık ayaklara dolanmış boynuma doğru ılık nefesler geliyordu. Bilinci geç açılan biriyim ve evet bazen algılamada kesinlikle korkunç olabiliyorum. Beynim bir şeylerin yanlış olduğu hakkında sinyaller verirken hızlıca kalkmaya yeltendim. Esmer kollar beni hızlıca tutup sıkıca kendine bastırırken biri mırıldandı.

“Biraz daha böyle kalabilir miyiz?” uyku mahmurluğuyla harmanlanmış kalın sesi tanımam henüz açılan bilincim sayesinde saniyeler aldı. Kollarımı kurtarmak için çırpınırken ağzımın içinden ufak küfürler kaçırıyordum. Her ne yaptıysam da kurtulamayınca pes ettim. Artık cidden bu adama karşı koyamıyordum. 

“Bırak beni Jongin. Daha bir hafta olmadı tanışalı ve sen baan koala gibi yapışıp cinsel taciz mi yapıyorsun?” bu sözlerimle beraber hızlıca doğrulup yüzüme baktı. 

“Ne demek o ya?! Bir kere sen kendin bana sarıldın. Benim bir suçum olmadığı gibi bir de bana yakıştırdığın şeye bak!” gözleri kırılmışlık ve öfkeyle parlarken yüzlerimizin arasında santimler vardı. Harbi o ne diyordu öyle? Ben.. Jongine.. Sarılmak… Ah doğru kötü bir rüya gör- LANET OLSUN! Ben bu çocuğu nasıl Chanyeol zannetmiş olabilirim ki? Zihnie düşen anılarla bakışlarımı onun göğsüne doğru indirdim. Evet hatalıydım ama onun yanımda yatmasını açıklamıyordu. Kaşlarımı çatıp hızlıca ona dönünce pozisyonun farkına vardım. Neredeyse üzerime uzanmış bir halde bana hesap soruyordu. Hızlıca üzerimden itip doğruldum.

“Burada tek hatalı ben de değilim Kim Jongin. Ben sana sarılmış olsam da beni bırakıp gidebilirdin.” kendimi savunmam pekala pek iyi değildi fakat en azından aklımdakileri kaba taslak dökebiliyordum.

“Hem her şeyi geç az önce bile dibimdeydin. Ben itmesem senin için hava hoş gibi bir durum olacak?” kollarımı göğüsümde kavuşturup yüzüne doğru baktım. Yüzüme sana inanamıyorum ya da ben bir ahmakla mı konuşuyorum acaba der gibi bakan bir Kim Jongin cidden kötü rüyalarınızdan sonra ikinci kötü rüya olabilir. 

“Cidden… Hayır tanrıya şükür ki arkadaşların durumu gördü. Kimse görmese sen beni iyice tacizci damgasıyla dolandırıcaksın okulda.” ne demek arkadaşlarım gördü?

“O gerizekalılar nerde?” tamam bu son kısmı sesli düşünmek istememiştim. O sırada yanımdaki perde hızlıca açıldı.

“Yah Do Kyungsoo! Çenen az çalışsın. Daha uyanalı 10 dakika olmadı çenen taramalı tüfek gibi yine?!” gözlerini yumruk yaptığı elleriyle ovuşturan Baek bana sinirle baktı. Yatakta iki seksen yatan Chanyeolle ikisine birden baktım.

“Siz neden uyudunuz acaba?” sakinliğime bakmayın birazdan Chanyeolün üstünde aynı bir trambolinde zıplar gibi zıplayıp uyandırıcam. Çünkü öküz başka türlü uyanmıyor da. Baekhyun bana kısaca bir bakış attıktan sonra Yeolün yanına gidip üzerine kıvrıldı. Uykudaki adam hiç gocunmadan üzerindeki bedeni kolları arasına almış bana ise sadece sesimi kesmek kalmıştı. İnanamaz bir biçimde ikiliye bakarken iç çekip yüzümü sıvazladım. Her neyse olan olmuş. Ölenle ölünmez. Şimdi işim vardı lanet olası tezi bitirmem gerekliydi. Ayakkabılarımı giyip eşyalarımı aldım. Revirden çıkarken kolumu yumuşakça tutan Jongine döndüm.

“Eğer ödevi yapmaya gidiyorsan beraber gidelim. Düzenlemesini bitirdim geriye bir tek çeviri kaldı.” kısaca özet geçip kolumu bıraktı. Bir şey demek istemiyordum. Teşekkür etmek asla istemiyordum. Sadece küçük bir onay verip hafif hafif ilerlemeye başladım. Ardımda yankılanan adım sesleriyle bomboş olmuş okula baktım. Güneş batıyordu. Gökyüzüne hakim olmuş turuncu pembe kızıllıklar okul camında içeri sızarken yer yer pembemsi bir yol oluşturuyordu. Severdim bu küçük ayrıntıları. Açık bir cam gördüğüm gibi çantamdan ufak bir kamera çıkardım ve gökyüzünü çektim. Her zaman böyle güzel şeyler göremiyoruz ve eh elimizde fotoğraf çekmek gibi bir nimet varken anı ölümsüzleştirmek lazım değil mi? Çektiğim birkaç fotoğrafa bakarken arkamdaki sıcaklıkla kafamı yana yukarı kaldırıp Jongine baktım. Aramızdaki boy farkından dolayı kafamı kaldırmam gerekiyordu ki bu durum pek hoşuma gidiyor diyemezdim. Bir an buluşan gözlerimizin temasını hızla kesip ondan uzaklaştım.

“Doğa fotoğrafları mı çekiyorsun?” kafamı sallayıp mırıldandım. 

“Sadece doğa değil güzel gördüğüm her şeyi çekerim.” küçük bir hmm lamadan sonra kütüphaneye doğru devam ettik. Yol boyunca tez hakkında birkaç şey tartıştık durduk. Sanki yan yana yatan biz değiliz gibi yolumuza devam ettik. Kütüphanenin benim kalem diye tabir ettiğim yerine geldiğimizde her zaman oturduğum masanın yanında bir sandalye daha vardı. Belli ki Jongin yerimi almaktansa kendine bir yer açmaya çalışmış. İkimizde hızlıca oturup tez hakkında biraz daha kafa yorup çevirmeye başladık. Bir zaman sonra kafamı kaldırdığımda gökyüzünün pembe turuncu tonlarının yerini lacivert aldığını gördüm. Çaprazımdaki pencereden ay dolunay şeklinde gözlerime bayram ettiriyordu. Çeviriden dolayı her yerim tutulmuş bir şekilde oturduğum yerde gerinmeye çalıştım. Jongine gözüm kaydığında kollarını masaya bağdaş yapıp uyuduğunu gördüm. Çok güzel bir çocuktu. Ay ışığı hafif kemerli burnunu gölgelendirirken ellemeden bie anlayacağım yumuşak elmacıklarına peri tozu serpiyordu. Hafif aldığı nefeslerle sırtının hareketini takip ettim. Bir süre daha baktıktan sonra kafamı sallayıp bakmayı kestim. Bu neydi böyle. Yazmayı seneler önce bırakmıştım ama şu halime bak. Utanmasam gördüğüm bu görüntüye sayfalarca sözler, kelimeler şiirler yazabilirim. Kafamı sağa sola salladım. Aklım bulanıyordu. İlk kez beni rüyalarımdan kurtaran birini bulmak beni sadece sarsmıştı bu kadar. Ama bu kadar güzel bir görüntüyü kaybetmek istemedim. Sessizce çıkardığım mini kameramdan ufak bir klik sesi duyuldu. Dolunayın cömertçe sunduğu peri tozları masama konmuştu. Gözlerim araladığımda bıçak gibi saplanan baş ağrısıyla hafifçe inledim. 

 

Bölüm 5 “Tavuk”

Spoiler

 

Gözlerim araladığımda bıçak gibi saplanan baş ağrısıyla hafifçe inledim. Dün gece teslim etmemiz gereken sunumun son gecesi olduğunu bildiğimden çeviriyi tamamladıktan sonra sunumu hazırlamaya başlamıştım. Bir süre gözlerim kapalı nerede kaldığımı hatırlamaya çalışırken tembel tembel oyalandım. Burnuma dolan misk odunumsu kokuyla tüm gece uyuyupta üşümemiş olmak dank etti kafama. Kalın ve benim bedenimin bir ya da iki beden büyük bir kabanın üzerimde serili olduğunu gördüm. Hafif doğrulup montu kokladığımda kokunun kaynağının bu olduğunu fark ettim. Uykumda beni rahatlatan koku buydu demek. Eve tütsü şeklinde almayı aklıma kazıdım. Kimin kabanı olduğunu düşünürken adım sesleri duyar gibi oldum. Gözlüklerim olmadığı için gözlerimi iyice kısarak gelen kişiye baktım.

“Günaydın uykucu bey. Bakıyorum sabahımıza teşrif edebilmişsiniz.” evet uyandığım dakika Bay Kim Junmyeon’un sesini duyacak ne günah işledim diye düşünürken arkasından elinde kahve bardaklarıyla Jongini gördüm. Yerimde kıpırdanıp duruşumu düzeltirken bay Kim yanımdaki boş sandalyeye oturdu. Jongin önüme kahve bardağını bırakırken kaş göz yaparak bunun burada ne işi olduğunu sordum fakat belli ki o da kim vurduya gitmiş gibi bilmiyordu. Tanrı biliyor ya kimin söylediğini tahmin edebiliyorum ama ne yapalım olan oldu. Bay Kim benim yarım bıraktığım sunuma bakarken mırıldandı.

“Çok güzel olmuş. Çeviriler eksiksiz ve tüm bilgiler özet bir şekilde geçilmiş. İyi iş çocuklar. Sınava girmeseniz bile sizi bu dönem geçiricem. Mailime bu dosyayı direk atarsınız.” ben ne olduğunu anlamadan bir Bay Kim’e bir de Jongin!e bakıyordum. Onay mırıltıları verdiğimizde yanımızdan ayrıldı. Jongin eski yerine dönerken gerinip kendini esnetmeye başladı. 

“Ben en son bu sunumu yarım ve gerçekten bu halde bırakmadım. Sen mi bitirdin?” sunumu kontrol ederken söylendim. Hakkını vermem lazım ki taslak olarak yaptığım sunumdan kat be kat daha iyiydi. 

“Eh kim yapacak cinler mi?” kıkırdayarak cevap verirken kahvesinden bir yudum aldı. Ukala. Kendini beğenmiş. Çikolata şey seni. Dur bi dakika.. Ben sonda ne dedim? Düşüncelerimle boğuşurken durulduğumu Jonginin beni dürtüklemesiyle fark ettim.

“Soo iyi misin? Biraz soldun gibi hasta falan mısın?” elini alnıma koyup kontrol ederken ben yangına değmiş gibi kendimi çektim. Ne olduğunu anlamadan yerimden fırladım.

“Şey.. Ben gideyim. Evet gideyim. Eve de gitmedim ailem merak etmiştir. Evet.” ortalığa saçılmış kitaplarımı ve tez dosyalarını toplarken Jongin ağır ağır kalkıp üstümde olan kabanını eline aldı. Demek onun kabanıydı. Daha sonra kullandığı parfümü öğrenmem lazım. Eşyalarımı düzenlemeyi bitirip onu beklemeden aşağı inmeye başladım. Bana ne olduğuna dair bir fikrim yoktu ve düşünmek istemiyordum. En son böyle olduğunda Chanyeol ve Baekhyun beni normal halime getirene kadar çok uğraşmışlardı. Travma sebeplerimden biri ve cidden aynısını yaşamaya hiç hevesim yok. Hızlıca kütüphaneden çıkıp Chanyeolü aramaya başladım. İkinci çalışta telefon açılmıştı.

“Buyrun dünyanın en zeki ve en mütevazi arkadaşı Park mükemmel Chanyeolle konuşuyorsunuz.” yarım ağız güldüm. “Sevgili çok bilmiş bay Park ben bir egoyum Chanyeol bey acaba neredesiniz? Eve gitmem lazım ve beni evime bırakabilecek tek ve yegane dostum sizsiniz de.” Ben hızlıca koridorları aşarken bana bahçede beklediğini söyledi. Bahçeye çıktığımda bizim grubu gördüğümde mutlulukla şakıdım. Tanrım bir hafta düzenli görmemiştim ama deliler gibi hepsini özlemiştim. Koşarak yanlarına vardığımda kendi aralarında konuştuklarını fark ettim. 

“Ah ballı çöreğim hoş geldin.” Baek beni kocaman kucaklarken diğerleriyle kısaca selamlaştım. “Pekala ahal sizi o kadar çok özledim ki bu akşam Baeklerde size yemek yapıcam. Ha ettiniz bence.” bizim grupta kopan curcunayla beraber Yeol beni kucağına alıp etrafında döndürüp beni sevdiğin ama en çok Bakhyunu sevdiğini söylerken mutlulukla anırıyordu. Bunlar benim ailem ya. En rahat ettiğim evim benim. Yeol hızlıca beni motoruna bindirirken eve hızlıca gittik. Evet evde beni bir kaos bekliyordu hazırdım ve bunu Yeolde biliyor. Biraz yolda neden bu gece gitmediğim hakkında sorup konuşmutuk ama ailem Yeol gibi değildi neticede. Eve girdiğimizde annem ortalıkta görünmüyordu. Uyuduğunu farz edip odama doğru ilerledik fakat pek beklediğim gibi olmadı. Annem salonun ortasında kapalı bir televizyona bakıyordu ve cidden ürkütücüydü. Annemle tek başımıza kaldığımızdan evden asla çıkmazdım şuan bir şok içerisinde olduğundan emindim. Annemi hafif dürtüklediğimde bana ölü gözlerle bakmıştı. Bir süre buz gibi bir sessizlik oldu. Daha sonra annem ikimizinde beklemediği bir şey yapıp yüzüme tokat attı. Havadaki sessizliği bıçak gibi kesen çat sesiyle kafam sola doğru savruldu. Ben daha ne olduğunu anlamadan annem yakalarımdan tutup beni sarsmaya başladı.

“Sende mi o orospu çocuğu gibi beni bırakıp gideceksin?! Ben seni büyütüp okutabilmek için neler yapıyorum haberin var mı?!” annem çığlık atarak bana vurmaya çalışıyor bense bir şey yapamadan kendimi saklamaya çalışıyordum. Yeol annemi tutup sakinleştirmeye çalışırken apartmandan komşular gelip polisi aramışlardı. Annemi sakinleştirmek uzun zamanımızı aldı. Tıbbi destekle sakinleştirici verip hastaneye kaldırdılar. Ben şoka girmiş haldeydim. Bir tepki veremezdim. Uzun süredir annemin akli dengesinin yerinde olmadığını biliyordum. Geçen yaz beni öldürmeye çalışırken fark etmiştim. Fakat bir şey diyememiştim. Eşyalarımı toparlarken sözsüz bir kuralmış gibi Chanyeol ufak bir bavul hazırladı benim için. Beraber karakola gidip ifade verdikten sonra yarın annemin durumu için hastaneyle konuşmamı istediler. Ufak bir onaydan sonra Yeolle beraber evine gittik. Bu kadar uzun süre kimseye haber vermediğimiz için herkes endişelenmiş ve Baekin evine toplanmıştı. Yeol bir şey söylemek istese de demesine fırsat bırakmadım.

“Evet bakalım kim ne yemek istiyor sırayla söylesin.” kollarımı sıvarken kapının yanındaki lavaboya girip ellerimi yıkadım. İçerde konuşmalar olduğunu duyuyordum fakat cihazım olmadığından bu sesler mırıltı ötesine gitmiyordu. Aynadaki yansımama bakmak istemedim. Zavallı görüntümü görüp sinir krizi geçirmek istemedim. Yüzüme bir gülümseme takınıp mutfağa ilerledim. Mırıltılar kesildi ve ben önlüğü kafamdan aşağı indirdim. Kapı eşiğinde duran Jongin beni izliyordu. Dolaptaki malzemelere bakarken söylendim. 

“Hadi ama kimse bir şey söylemezse kendi sevdiğim yemekleri yapacağım.” kapıya yaslanmış Jongin yavaşça gelerek masaya oturdu. Kafasını masaya koyup gözlerini kapattı. Bir süre onu izlerken kapının önünde tıkırtılar duydum. 

“Ben tavuk severim. Bana tavuk yapar mısın Kyungsoo?” yavaşça benim duyabileceğim tonda istediği şeyi söylerken yüzümde tutmaya zorlandığım gülümsememden kaçan bir damla göz yaşı yanaklarımdan çeneme yol alırken mırıldandım.

“Aptal senin isteklerin burda geçerli değil.”

 

Bölüm 6 “Ayna”

Spoiler

 

Yavaş ve atışmalı bir yemek hazırlama serüveni sırasında odadakiler de mutfağa doluşmuştu. Aklımdaki bir çok ses gitmiş şu ana odaklanmamı sağlamışlardı. Tavuklar ve birkaç aperatifi masaya koyduktan sonra ellerimi yıkamak için lavaboya gittim. Kesinlikle aynaya bakmak istemiyordum. Ellerimi hızlıca yıkayıp bir ağlama krizine daha girmeden hızlıca lavabodan çıktım. Sofra bıraktığım gibiydi. Herkes birinin yanına ilişmiş mutlulukla şakıyolardı. Boş olan bir sandalyeya oturduğumda sağımda Jongin solumda Baekhyun vardı. Pekala iki konuşkan kişinin ortasına oturmak korkunç bir şeydi. Gürültülü olduğunda cihazımı çıkarmak istiyordum ama çıkarırsam da kafamı dağıtacak bir gürültü olmayacağını biliyordum. Yemeğimi yavaşça yiyip bizimkileri izlemeye koyuldum. Bir ara salak Sehun kendisinin dünyanın en güçlü erkeği olduğunu iddia edip benimle kavga etmek isterdi. Tabi buna kimse izin vermedi. Zavallıcağa içki de vermiyorduk ki nereden geliyordu bu kafası güzel haller? Yemekleri bitirip mutfağı taş kağıt makasla kimin toplayacağına karar vermeye geldi sıra. Tabi ben oyuna katılmıyordum çünkü yemeklerini ben hazırlamıştım. Zahmet olmazsa onlar temizlesin. Elimde tuttuğum şişe kolayla masa ortasında gözlerinden ateş saçan küçük gruba bakıyordum. Sanırsınız ABD'ye casus olarak gitmek adına yapılan bir seçimdi. Öylesine ciddi bir ortamın sessizliğini Jongdae'nin ciddi sesi bozdu.

"Bir kere erkek gibi yapalım tamam mı?" herkesten gelen onay mırıltılarıyla beraber hakem olarak ayağa kalktım. Masadakilerin tek tek gözlerine bakıp kafamı salladım.

"Taş... Kağıt... MAKAS!" gözlerini kapatıp ellerini ileri uzatmışlardı. Tek tek baktığımda gördüğüm manzarayla sırttım.

"Oh Sehun, Kim Jongin ve zavallı Park Chanyeol ortalığı toplayacak." Geri kalanları sevinçle zıplarken elleri taş olan üçlü ellerine bakakalmışlardı. Omuzlarını pat patlayıp odaya geçtim. Odanın ortasındaki ufak çantam bu birkaç saatlik olan peri masalıma son vermişti. Çantamı elime alıp ne yapacağımı düşünürken boynuma bir çift kol dolandı.

"Başka bir yerde kalmayı bile aklından geçirme. Yeolle beraber sana oda hazırladık bile." Kafasını omzuma koyup gözlerini kapatmıştı Baek. Bana daha söz düşmezdi. Hafifçe gülümseyip kolunu teşekkür edercesine okşadım. Çantamı misafir odasına koyup salona geri döndüm. Baeklerin evini daima sevdim. Büyük ama abartılacak kadar değil en azından aynı evde rahat üç kişi yaşardı ve Baekle Yeol aynı odayı paylaştığından ev daha rahat paylaşılabilir oluyordu. Mayışmış halde koltuğa yayılmış Baekin kafasını kaldırıp bacaklarıma koydum. Başına parmak uçlarımla masaj uygularken Minseok ve Jongdae hyungun gelecek haftaki komite hakkındaki konuşmalarını dinledim. Ne kadar süre geçtiğini bilmiyordum fakat gözlerimi açtığımda Jonginin bacağında olan başım ve omzumda hissettiğim sıcak avuç içiyle uyandım. Kim olduğunu anlamam için bakmama gerek yoktu çünkü bu kokuyu öğrenmiştim artık. Gözlerim karanlığa alışmaya çalışırken ekranda oynayan filmi gördüm. Chanyeolün şu sıralar favori filmi olan Bohemia Rhapsody oynuyordu. Bir kere bile izleme fırsatım olmamıştı. Kafamı kaldırmak istesem de kesinlikle kalkmak istemiyordum. Uzun süre sonra revirdeki uykumdan sonra ikinci kez huzurlu ve sorunlarımdan sıyrılmış hissediyordum. Sıcak avuç içleri beni rahatlatmak adına kolumda gezinirken gözlerim ikinci bir uykuya yenik düşmemek adına savaş veriyordu. Aklıma bugün olanlar gelmişti yine. Sessizlik benim için hem nimet hem de ölüm gibi bir şeydi. Kendimle baş başa kaldıkça kötü anılar bozuk bir plak gibi tekrar tekrar zihnimde oynuyordu. Derince bir iç çektiğimde Jongin kolumu sıktı. Kafamı biraz sağa çevirdiğimde bana bakan bir çift kahverengi gözle karşı karşıya geldim. Bir şey söylemek istiyordu ama korkuyordu. Yüzü çok net okunuyordu. Bir şey demesini istemiyordum. Kendime bir kaçış yeri bulduğumdan bu şekilde kalsın istiyordum. Göz temasımızı kesip doğruldum. Odada uyanık olanlar bana döndü. Baekhyun Yeolün göğsüne kıvrılmış mavi battaniyesi altında mırıldanıyordu. Jongdae küçük bir yastık bulmuş yerde kıvırlmıştı Minseok hyung üzerine battaniye örtüyordu. Benimse üstümde sadece Jongin kokan bir ceket vardı. Ceketi düzgünce katlayıp kenara koydum.

"Yeol duş alıcam." Kısa ve öz bir açıklama yapıp misafir odasına yöneldim. Bir iç çamaşırı ve pijamalarımı alıp odadan çıktım. Banyoda.. işte yine yalnızdım. Bu saatten sonra yapacaklarımı düşünmem lazımdı. Akrabalarıma gidemem neticede benim gibi bir engelliyle ilgilenmek onlar için sadece bir yük olacaktı. Ilık göz yaşlarım bir kez daha akıyordu işte. Sessiz olmalıydım. Hızlıca suyu açıp içine girdim. Buz gibi olan su kirpiklerimde takılı kalıyordu. Sıcak gözyaşlarıma yoldaş olmak istercesine hızlıca kirpiklerimden yere düşüyorlardı. Yalnızdım yine. Bu durumda ne bir iş yapabilirdim ne de kendime bakabilirdim. Hıçkırıklarımı engellemek adına ağzımı elimle kapattım. Sessiz ağlamaya o kadar alışmışım ki ufacık bir ses bile ürkütüyor beni. Gözlerim yanmaya, bedenim bir kez daha yorulmaya başladığında duşumu hızlıca alıp çıktım. Temiz havluyla kurulanırken buharlı aynaya değen gözlerimle kendime takılı kaldım. Vücudumda yer yer yara izleri, sadece annemin değil kendi eserim olanlar da oradaydılar. Gözlerim kırmızı ve şiş, bedenim titriyordu. Daha fazla bakmak istemiyordum. Kurulanıp giyindim. Odama gidip kirli olanları bir yere koyarken eve gidip temiz eşyalarımı almam gerektiğinin farkındaydım. Bir aralık kapı açılma sesi duydum ve o yöne döndüm. Jongin elinde cihaz kutumla kapıda dikiliyordu. Gözlerimiz birleşti yine sanki bir galaksi çarpışması gibi. Kaşları hızlıca çatılırken kapıyı sessizce kapatıp yanıma vardı. Yüzüme yüzünü hizalarken sıcacık avuç içiyle yanağımı kavradı. Bir şey diyemiyordum. Harbi ne zaman böyle düşünür olmuştum Jongin'e karşı? Sanırım rüyalarım artık iyi sonla bittiği için.

"Neden tekrar ağladın? Senı duşa bile yollamamalıydım kahretsin." Kendi kendine mırıldanırken baş parmağıyla kızarık gözümü okşuyordu. Gözlerimi kapatıp dokunuşlarına odaklandım. Bir süre kendimi her şeyden soyutlamak istiyordum. Bugün çok ağlak oldum sanırsam. Her yerde olan aynalar benim zavallılığımı ve geçmişimi yüzüme vuruyordu. İçimdeki aynalardan kaçarken gözlerimden bittiğini düşündüğüm bir yaş daha kaydı ve o öpme arzusu duyduğum parmak ucuyla buluştu. Bir şey söylemeye gücüm yoktu. Yanağımdaki eli iki elimle kavrayıp yüzümü sıcak avuca gizledim.

"Lütfen gitme."  Bu sıcaklığı kaybetmek istemiyorum. "Gitme." Canım acıyor. Dişlerim ile tuttuğum dudaklarım acıyordu. Kalbim ağrıyordu. Bu kadar çaresiz ve işe yaramaz hissetmek acı vericiydi. Cihazsız bir şey duyamamak ve en önemlisi iş yapamamak acı verici bir şeydi. Toplum tarafından her zaman acınmak ya da rahatsız duyulmak korkunç bir histi. Bu toplum içinde böyleyken ailem ve akrabalarım tarafından da olunca konu daha kötüydü. İçim doluydu fakat sadece susmam lazımdı. Annem delirmiş ve beni öldürmeye çalışmıştı. Kimse bilmemeliydi. Kafamda susmam gerektiği ile ilgili sesler dolanırken Jongin beni kolları arasına alıp sallanmaya başladı.

"Buradayım, bir yere gitmeyeceğim. Söz veriyorum beni kovsan da dövsen de hayatının sonuna kadar yanında olacağım. Lütfen üzülme Soo." Saklandığın ılık koyunda ufaldıkça ufaldım. Yumuşak ama bir o kadar da kalın ses, beni göz yaşlarımın ağırlığıyla uykuya çekiyordu.

Aynalardan nefret ediyorum.

 

Bölüm 7 “Yağmur”

Spoiler

 

Uyandığımda belimde bir ağırlık hissettim. Sırtımdan gelen sıcak hava tekrar uyumam için beni güzel diyarlara sürüklüyordu. Dün yaşananlar aklıma düştükçe göğsümde bir ağırlık oluştu. Bugün polis merkezine gidip ifade vermem gerektiğini hatırladım. İçeriden birkaç ses geldiğini duyumsasam da tam ne olduğunu çözemiyordum. Burnuma doluşan erkeksi odun kokusu beni yine kurtardığının göstergesi. Uykularımda huzurlu hissetmemi sağlayan bir koku olduğunu öğrenmem sevindirse de daha fazla bu halde kalamazdık. Belimin üzerindeki esmer kaslı kolu hafifçe kaldırıp yavaşça alıştığım sıcaklıktan sıyrıldım. Hangi ara alıştığımı da bilmesem de artık akışına bırakmıştım. Dün gece sessizce ona sarılıp ağlamış sonunda da yine uyuyakalmıştım. Bu huyumdan nefret etsem de yapacak bir şeyim yoktu. Kolunu yavaşça yatağa bırakırken kaşlarını çatıp yorgana iyice sarıldı. Uykudayken cidden bebek gibi duruyordu. Bir süre yüzümde hafif bir gülümseme asılı kalarak onu izledim. kafamı iki yana sallayarak küçük bavula gidip giyinmem gerekenleri alıp lavaboya ilerledim. Mümkün olduğunca aynalara bakmadan işimi halledip mutfağa ilerledim. Chanyeol yemekleri hazırlarken Baekhyun sofrayı kuruyor arada birbirlerine laf atıp kıkırdıyorlardı. Beni ilk fark eden Baek olup hızlıca üzerime uçmuştu.

“Günaydın ballı çöreğim dün gece rahat yatabildin mi?” boynuma sokulup soru sorarken gülümseyip başımı salladım. 

“Dün gece sen banyo yapacağını söyledikten sonra Jongin cihazını odana bırakacağını söyleyip gitti. Seni kontrol etmek istediğimden odana geldiğimde Jonginin seni yatağa yatırdığını gördüm. Yine birkaç anı mı gördün yoksa?” Yeol omleti pişirirken sordu. Ayakta dikilirken Baek beni daha sıkı sarıp sandalyelerden birine oturdu. Cevap vemek zor olsa da cevaplamam gereken bir şeydi. Kaldı ki bebekliğimden beri yanımda olan bu ikili neler yaşadığımı bildiklerinden her türlü duruma karşı tetikte, ağzımdan çıkacak sözleri bekliyorlardı.

“Biraz öyle oldu diyebiliriz. Biliyorsun aynaları sevmmiyorum.” bu cevap onların sessizleşmesi için yeterliyken Jongin üstünü başını düzeltmiş şekilde mutfağa girdi.

“Günaydın. Biraz uykucuyumdurda. Kusura bakmayın.” sessiz oturmamıza garipçe bakarak ensesini kaşıdı. Baekhyun toparlanıp yanağımdan öpücük çaldı. Yanağımı elime silerken ters ters baktım. Chanyeol kıkırdarken pişirdiği omletleri tabaklara koydu. Hepimiz oturup sessizce yemeğimizi yedik. Bugün Yeolle beraber polis merkezine gidip ifade vermem gerekiyordu. 

“Kyungsoo fazla oyalanma hızlıca gidip dönelim. Dersleri de fazla kaçırmayız.” Yeol ağzı doluyken mırıldandı. Kafamı sadece salladım ve kapalı olan iştahımı zorlamamak adına birkaç küçük lokmadan sonra kalkıp giyinmek adına odaya gittim. Gri bir tshirt ve siyah bir pantolon giyindikten sonra elime cihazımı alıp yatağa oturdum. Bu hayatın bana karşı olan zorbalığının sebebini anlamaya çalışıyordum. Önceki hayatımda nasıl büyük bir günah işledim de bu haldeyim diye düşünmeden edemiyordum. Annem hakkında ne kadar kötü düşünmek istesem de bütün bu olaylar olmadan öncesini düşünüyorum

“Kyungsoo! Çık şuradan! Lanet olsun neyi bekliyorsun” ellerimde kan lekeleri vardı. Titriyordum. Sadece beş yaşımdayım. Babam gözlerim önünde büyük bir avizenin altında kaldı. Beni kurtarmak adına. Büyük yangının ortasındayım. Annem bana sesleniyor duyabiliyorum ama o kadar uzaktan geliyor ki. Babam son gücüyle yüzümü sevdi. “Kendini sev Kyungsoo. Hiçbir şeyden pişmanlık duyma. Seni seviyorum.” Eli önüme düştü. Ve başımın yanında büyük bir acı hissettim. Sonrasıysa karanlık.

Aklıma doluşan görüntülerden dolayı nefes nefese kalmıştım. Omuzlarım biri tarafından tutuluyordu. “Kyungsoo!” kendime geldim. Karşımda Jongin gözlerinde net bir şekilde gördüğüm korku dolu bakışlarla beni inceliyordu. Bir anda sarıldı. Beni boynuna saklarken sırtımdan kendisine bastırıp ufacık hissetmeme ve güvende hissetmemi sağladı. 

“Tanrım! Sana seslendik ama cevap gelmeyince odana girdim ve.. Kyungsoo iyisin değil mi?” büyük sıcak elleri şimdi yüzümdeydi. Bilincim kendine yavaş yavaş gelirken gözlerimi kapatıp yanağımı sıcak ellere bastırdım. Kafam bulanıyordu. Hafifçe onaylayarak kafamı salladım. Gözlerimi açmak istemiyordum. Kokusu ve sıcaklığı beni olduğum kişiden, gördüğüm şeylerden koruyordu. Kafamda hissettiğim baskıyla gözlerimi araladım. Başımda Chanyeol soru soran gözlerle bana bakıp saçlarımı okşuyordu. Baek ise ne yapacağını bilemez halde elleri iki yanında sadece yüzüme bakıyordu. Uzun süredir uyanıkken rüya görmediğimden sorun kalmamıştır diye düşünmüştük. Toparlanıp yanağımı yasladığım ellerden istemeyerekte olsa uzaklaştım. Hafifçe öksürüp mırıldandım.

“Sadece uyuyakalmışım bir şey yok. Hadi gidelim.” yavaşça yerimde hareketlenince Jongin kolumdan sıkıca tuttu. “Tek başına gitmeni istemiyorum. Ben de geleceğim.” hayır olmaz. Jongin gelsin istemiyordum.

“Hayır.” eğer gelirsen zavallı hallerime şahit olacaksın. Kafamı hızla sağa sola salladım “Gelmene gerek yok.” eğer gelirsen oraya adım atmak dahi istemem. “Zaten yanımda Chanyeol var.” sen gelirsen, elimden tutarsın. Yıkılırım, yangınım olursun. “Tek başıma değilim, idare edebilirim.” idare edemem. Ellerinin sıcaklığı avuçlarımda, gözlerin bana öyle ilgiyle bakarken yok olur giderim. Ağlamamak için zor dururken en ufak hareketinde hüngür hüngür ağlar yine koynunda uyuya kalırım. Senden uzak durmam gerekirken sana tutulur, bir darbe de sen vurursun bana, bir başıma buralarda bırakarak. Daha fazla konuşmasına fırsat vermeden odadan çıktım. Portmantodaki mevsimliğimi alıp dışarı çıktım. Hava bulutluydu. Her an yağmur yağabilir gibiydi. Çölüme yağmur geldiği gibi buralara da yağmur gelecekti belliydi. Chanyeolün kapıdan görünmesiyle beraber yürümeye başladık. Bir şey söylemek istiyordu biliyordum ama o da biliyordu ki herhangi bir şey beni geri döndürebilirdi. Polis merkezine girdiğimiz anda kulağıma dolan seslerden rahatsız olsam da durmamıştım. Bizi bir nezarethaneye yönlendirdiler. Annemi karşımda tırnaklarını yerken görmek acı verdi. Beni gördüğünde boşluğa bakar gibi bana bakmıştı. Bir şey demedim ve polise ifade vermek için yanından uzaklaştım. Bütün işlemlerimiz bittiğinde ben de bitmiştim resmen. Chanyeol sonuna kadar benimle kalmamıştı. Annemin sağlık kontrolünden geçirilip gerekli giriş işlemlerini polislerle beraber tamamladığımızda saat öğleden sonra 4’tü. Tahmin ettiğim gibi bir yağmur yağmamış, aksine benim inadıma hava oldukça sıcak ve aydınlıktı. Yolda salına salına ilerlerken gelirken fark etmediğim bir parkın önünde durdum. Küçük bir grup çocuk oyun oynarken bir tanesi demirlerin üzerine oturmuş onu izliyordu. Bir süre onları izledikten sonra beni ilgilendirmez diye söylenip gitmeye çalıştım. Cidden gitmeye çalıştım ama o çocuğun sessizce onlara bakışı beni paramparça etmişti. Yavaş adımlarla demirlerin oraya gittiğimde çocuk geldiğimin farkında değildi. Bir süre sırtımı demirlere verip küçük çocuğun baktığı yere baktım. 4-5 kişilik bir gruptu oynayanlar, gün batımına doğru eğlenerek bir oraya bir buraya koşuyorlar. Hiçbir tasaları dertleri olmadan. Bir süre sonra bir iç çekiş duydum. Kafamı sola doğru kaldırdığımda oyun oynayanlara oranla ufak olan çocuğa baktım. Gözleri nemlenmişti. Güçlü durmaya çalışan ufak bedeni, aklındakileri yenebilecek kadar kuvveli olmadığı çok belliydi. Boğazımı hafifçe temizleyerek dikkatini çektim. Korkuyla sıçradığında bana soru soran gözlerle baktı. 

“Sen neden onlarla oynamıyorsun?” çenemle grubu işaret ederken göz kontağımızı kesmedim. Bir şey demek istedi ama ağzını hızlıca kapatıp biraz uzaklaştı. Daha sonra karar veremez halde bana baktı. Onu korkutmak değildi amacım bu yüzden ondan biraz uzakta olan kısa kısma zıplayarak oturdum. Şimdi sırtım demirlerden birine yaslıyken yüzüm ona dönüktü. Çocuk bir süre bocaladı ama sonunda bi şey demek istedi. 

“Benim ufak olmamdan dolayı şikayet edip bir şey yapamadığımı söylediler.” işe yaramaz olmanın verdiği ağırlığı bilirdim. Kafamı yavaşça salladım. Devam etmesini istiyordum. Küçük burnunu çekip gözlerini yumruk yaptığı elleriyle ovuştururken devam etti. 

“Annem ve babam olmadığı için onlarla konuşamazmışım. Anneden babadan bir sürü şey öğrenirmişiz ve benim ailem olmadığı için cahilmişim. V-ve işe yaramazmışım. Bu yüzden onlarla oyun oynayamazmışım.” karşımda sessizce ağlayan çocuğa baktım. Daha sonra karşımdaki gruba. Hayat cidden adil değildi. Ne yaparsan yap birilerinin eksiklikleri diğerlerine dert olur ve bunu kullanmaktan çekinmezlerdi. Zehirli hançer gibi olan bu eksikliklerimiz bir kere insan denen varlığın eline düşünce katil olmaktan zevk alırlardı. Bir şey demedim. Çocuğun ağlaması dinince tekrar onlara baktı. 

“Seninle oyun oynamaya gidelim mi?” akşamın hafif serinliği yüzümüze vururken aklıma gelen ilk şeyi söylemiştim. Çocuğun bir ailesi yoktu ve nerede kaldığını dahi bilmiyordum ama önemli değildi. Şuan o eksik kalmak istemiyordu, oyun oynamak istiyordu ve belli ki uzun süren sancılı dönemden sonra ilk kişiye patlamıştı. Bana baktı. Güvenmediği ortadaydı. “Benim annemin ya da babamın olmaması önemli değil mi? Hiçbir şey yapamam yine de benimle oyun oynar mısın abi?” küçük parıltılı ela gözlerine baktım. Korku, heyecan ve biraz da sevinç vardı gözlerinde. Bu birkaç haftadır ilk kez içten bir gülümsemeyle çocuğun gözlerine baktım. 

“Senin kim veya ne olduğun, eksik ya da fazlan olması önemli değil küçüğüm. Sen istersen seninle sıkılana kadar oyun oynarım.” gözlerindeki sevinç parıltılarıyla hızlıca yanıma kaydı. Utangaçtı ama çok mutluydu ve bana küçüklüğümü hatırlattı.

“Merhaba ben Baekhyun bu yanımdaki kepçe ise Chanyeol. Bizimle arkadaş olmak ister misin?” kumların içinde tek başıma kula yaparken yanımda biten, sürekli sırıtan biri ve kepçe kulaklı biri vardı. Sesim çok çıktığı için ne ailem ne de çevrem konuşmamı istemezdi. Onlara ne desem bilemez halde bakarken Baekhyun olduğunu söyleyen çocuk hızlıca yanıma oturdu. “Vay canına bu kulağına taktığın şey ne? Çok havalı duruyor sanki ajanmışsın gibi duruyorsun!” cihazıma bakıp neşeyle çığlık atmıştı. Ben şaşkın bir biçimde bir ona bir de Chanyeol dediği çocuğa bakarken konuştum. “O-o bir kulak cihazıymış. Annem dedi.” ilk kez konuştuğumu duyan ikili şaşkınca bana bakıp kocaman sırıttılar. Kepçe kulaklı olan kocaman gülerken söyledi. “Bak sana demiştim Baek sadece konuşmak istemediği için konuşmuyor.” Baekhyun koluma yapışıp parıltılı gözlerle bana baktı. “Senin adın ne yeni ajan gibi olan arkadaşım?” bana taktığı lakap nedensizce hoşuma gitmişti. Karşımıza oturan Chanyeol de benden cevap beklercesine bana bakıyordu. Hafifçe mırıldandım “B-ben Kyungsoo.” 

Anıların yakamı tutmasından sıyrıldığımda akşam karanlığında, sokak ışığının altında adının Sora olduğunu öğrendiğim minikle kumdan kale yapıyordum. Bana kula yaparken birkaç şey anlatıyordu. Fakat dinlemiyordum, sadece arada hımlayıp devam etmesini bekliyordum. Bir süre  sonra büyük bir kula yapıp eserimize baktık. Cidden güzel bir kule yapmıştık. Ellerimi kumdan arındırmak adına çırparken ufak, soğuk bir elin kulağıma dokunduğunu fark ettim. Refleks olarak geri çekilirken Sora bana şaşkınca bakıyordu. 

“Kyungsoo abi o kulağındaki de ne öyle! Aynı havalı ajanlara benziyorsun!” şaşkınlık ve neşeyle söylerken gözümün önüne Baekhyun düştü. Kalbim sıcacık olurken gülümsedim. “Buna kulak cihazı deniliyormuş Soracım. Özel güçlerimi saklamamı sağlıyor.” göz kırpıp sorusuna cevap verdiğimde gözleri olabileceğinin iki katı büyürken şaşkınlık nidaları çıkardı. Kıkır kıkır gülerken eline alıp alamayacağını sordu. 

“Olmaz eğer çıkarırsam güçlerim serbest kalır ve ben çok yorulurum. O yüzden çıkaramam. Üzgünüm.” özür dilerim Sora. Beni sadece birkaç saat tanısan bile gözünde zavallı bir abi olarak kalmak istemiyorum. Umarım bu beyaz yalanıma kızmazsın. Bir süre daha salıncakta sallanıp kaydırakta kaydık. Acıktığımı hissettiğimde yakınlardaki markete Sorayla beraber gittik. O porololu cup noodlle yerken ben hazır ttebokki ve rameni karıştırıp yedim. 

“Sora nerede kalıyorsun? Seni oraya bırakıp gitmem gerek.” yemek yerken sorduğum bu soru karşısında Sora sessizleşip yemeğini bıraktı. Bir şey demeden ellerine bakıyordu. Sorunun ne olduğunu anlamamıştım. Yanaklarından akan yaşla ağzımdaki ramenle ne yapmam gerektiğini düşünüyordum. “Sende beni bırakacak mısın Kyungsoo abi?” sorduğu soru kalbimi çok acıtmıştı. Küçük ve savunmasız bir çocuktu ve ben onu bırakmaktan bahsetmiştim. Hızlıca ufak ellerini tutup kafamı iki yana salladım. 

“Hayır Sora. Seni ziyaret edeceğim ama.. Biliyorsun. Süper kahramanların çok işleri var ve eve gitmeleri, çağrılara yetişmeleri gerekir. Beni anlıyorsun değil mi?” kafasını hafifçe yukarı aşağı sallarken ikna olmadığından emindim. “Bak Sora. Gel parmak sözü yapalım. Seni hep ziyarete gelicem. Eğer gelmezsem geldiğim gün ceza olarak sen ne istersen onu yapacağız kabul mü?” bu sefer ikna olmuş gibi bir şekilde yüzüme bakarken küçücük olan serçe parmağını uzattı. “Eğer sözünü tutmazsan sana bir sürü şey aldırıcam Kyungsoo abi!” kırmızı gözleriyle bana diklenmesine kıkırkayıp küçük parmağı onun iki parmağı kadar olan serçe parmağımla kıstırıp baş parmaklarımızı birleştirdim. “Söz.” ikimizde yemeğimi bitirdiğimizde onun tarif ettiği bir yere gittik. Kapısında yetimhane yazısı vardı ama güvenlik adına kimse yoktu. Onu içeri yollayıp kapıdan girdiği görüp geri döndüm. Yavaş adımlarla ufak bir barajın yanından geçiyordum. Sessizlik ve gökyüzünün parlayan yıldızlarla dolu olmasının nimetiyle az da olsa bu birkaç saatte kendimden kaçabilmiştim. Telefonumu kapattığım aklıma geldiğinde çıkarıp telefonu açtım. Baraj boyunca yürürken telefonum bildirim yağmuruna tutulmuştu. Chanyeol ve Baekhyundan ayrı ayrı 30 kere arama ve 45 kere de mesaj vardı. Bazen evebeyinlerimin bu iki salak olduğunu düşünmüyor değildim. Aralarında yabancı olan bir numara görünce kim olduğunu merak ettim. 2. çalışında açılan telefonla beraber heyecanlı bir ses duydum.

“Kyungsoo! Neredesin? İyi misin?” Jonginin sesiydi ve kimsen numaramı aldığını anlamamak aptallık demektir. İç çekip etrafıma baktım. “Yeolle karakola geldiğimiz yolun baraj tarafındayım. Merak etme 1 saate onlarda olurum. Büyük ihtimalle oradasın, çocuklara da söyle.” onay mırıltıları gelince telefonu kapattım. Uzun süredir kulağımda cihazım olmasından kaynaklı kulağım ağrımaya başlamıştı. Hoş ya bahanem olmuştu bile. Sırt çantamdan çıkardığım ufak kutumun içine cihazı koyarken gizli bölmeden kulaklıkları çıkardım. Yol boyunca kafamdakiyle kavga etmemi engellemesini umarak sonat klasörümü başlattım. Eve vardığımda kapıyı hafifçe tıktıkladım. Hızlıca açılan kapıyla çevreme dolanan kolların sayısı arttı. Chanyeol ve Baekhyun belli ki çok endişelenmişlerdi. Baek ağladığı halde belli olmasın diye boyun girintimde soluklanırken Yeol ikimize birden sarılıp nefesimizi kesiyordu. 

“N-nefes alamıyorum.” hızlıca ikisi de beni bırakıp yüzüme bakmışlardı. Baekin yüzü şişmiş ve Yeolün de ondan farkı yoktu. Kolumdan çekiştirerek içeri soktular beni. Girdiğimde fark ettim herkes buradaydı. Jongin ayakta bana anlam veremediğim bir biçimde bakarken Jongdae ve Minseok rahatmış bir biçimde iç çektiler. Hepimiz salonda otururken tüm gözler hem bende hem de değildi. Baek kedi gibi dizime yatmış elim kafasındayken Yeol kafasını sağ omzuma koyup koluma sarılmıştı. Cidden bu ikisinin bebekten farkı kalmıyordu bazen. Daha fazla sessizlik olursa delireceğimi düşündüm. Bu yüzden hafifçe boğazımı temizledim.

“Neden geç kaldığımı soracaksanız, annemin sağlık raporunu çıkarttırıp karakola ifade verdim. Zaten bu kısmı biliyorsunuzdur. Sağlık raporundan sonra hızlıca yatış işlemi yapılabileceğini söylediklerinden eve gidip annem için birkaç parça kıyafet aldım. Hastanede işlemler bitince karakola geri dönüp kalan son evraklarla ilgilendim. Tamamen işim bitmiş değil gerçi, onay beklemem lazım ve bana bildireceklerini söylediler. Hal böyle olunca saate ve telefona bakamadım. Üzgünüm.” beni kesmeden dinlediler. Bir şey demelerine gerek olmadığını bildiklerinden sustular sadece. Baek bir süre sonra doğruldu. 

“Yemek yemedin değil mi?” sorusunu sadece kafa sallamakla bıraktım. Evet Sorayla hazır ramen yemiştim ama bu saatler önceydi. Bana pizza söyleyeceğini ve giyinmem gerektiğini söyleyip odasına gitti. Jongdae ve Minseoksa yarın için laboratuvar ve sunumları olduğunu söyleyip müsaade isteyip gittiler. Yeol misafirleri kapıya kadar çıkardıktan sonra Baeke bakmak için yanına gittiğinde Jonginle odada baş başa kaldık. Karşımdaki tekli koltukta oturmuş kafasını tavana kaldırmıştı. Gözlerini göremiyordum. Esmer boynu ve geniş omuzları beni karşılarken çenesi oynadı. Bir şeyler mırıldanmıştı ve ben anlamamıştım. Kafam karışmış bir biçimde ona bakarken yüzünü yüzüme döndürüp koyu irislerini benim irislerime düşürdü. 

“Seni düşünmekten deli olacaktım.” şaşırmıştım. Cidden sinirli duruyordu. Ellerini birleştirip bacakları arasına düşürürken kafasını iki yana salladı. “Sana bir şey oldu düşüncesi beni için için yedi ama beklemekten başka yapacak bir şeyim yoktu. Chanyeoller bir gün seni beklememizi söylediğinde delirdim fakat bir şey diyemedim. Herhangi bir konumda olamamak beni deli etti.” hışımla yerinden kalktı ve nereye gideceğini bilemez halde adımları bir ileri bir geri gitti. Bir şey yapmam gerektiğini hissettim. Bileğinden tutup misafir odasına çektim ve yatağa oturttum. Sinirliydi ve tuttuğum bileğine bakıyordu. Kafasını okşamamla gözleri hızlıca bana döndü. “Teşekkür ederim Jongin-ah. Ve özür dilerim. Seni ve bizimkileri korkutmak istemezdim. Cidden istemeyerek oldu. Söz bir dahakine telefonumu ilk aradığında açacağım.” hafifçe gülümsememle gözlerindeki sinir ve endişe dağıldı yerini dinginlik aldı. Kafasının üzerinde olan elimi tutup büyük elinde kaybetti. Bir şey demek istemiyordum ve cidden uyumak istiyordum. Jonginin kokusu ve sıcaklığı aklıma düşünce vücudum otomatik pilota bağlanmış gibi uyku salınımı yapmaya başladı. Kapının çalmasıyla Jongin beni oturtup kendisi pizzayı almaya gitti. Ufak boy pizza ikimizin arasında bir benim bir Jonginin midesine giderken gelecekte beni ne beklediğini merak etmeden duramadım.

 

 

Bölüm 8 “Hırka”

Spoiler

 

Erken kalkmam için alarma ihtiyacı olan biri için şaşırtıcı bir şekilde erken kalkmıştım. Yatağımın başucunda içmem için bırakılan bir ağrı kesici ve ufak bir not vardı. Oturup kendimi iyice gererken nota uzandım.

“Kyungie biz Channie ile beraber erken çıktık. Bugün ders öğleden sonra. Dün tüm gün yorulduğun için başın ağrıdığını düşündük. Buzdolabında kahvaltılık birkaç şey bıraktık.” ufak gülümseme yüzüme misafir olurken elime ilacı alıp yataktan kalktım. Dünkü kıyafetlerimle uyumuşum. Kesinlikle sevmediğim bir şey. Dün gece Jonginle beraber havadan sudan konuşurken uyuya kalmıştım. Sorayla oynamak olsun annemi geçici bir hastaneye yatırıp onun ihtiyaçlarını gidermek olsun bu birkaç aydır yaşadıklarım biraz bünyemi yormuş belli ki yoksa bu kadar hızlı uyuyakalmam normal değil. Kafamı iki yana sallarken ufak çantamdan elime buz mavisi dar bir kot ile üzerime ilkbaharın ılıklığını hissedeceğim incelikte V yaka siyah bir tişört aldım. Banyoya girip hafif bir duş aldıktan sonra hızlıca giyindim. Bugün ne yapacağıma hala karar verememiştim. Mutfağa yöneldiğimde karnım guruldadı. Karnımı ovuşturarak salonun önünden geçerken koltukta bir kabartı gördüm. Gözlüğüm takılı olmadığından ne veya kim olduğunu anlayamamıştım. Yavaşça yanına gittiğimde tek kolu başının altında ve dizlerini kendine doğru çekmiş bir Jongin profiliyle karşılaşmayı beklemiyordum. Uyurken huzurla kalkıp inen göğsüne baktım. Bir süre onu izledim, ellerim benden izinsiz alnına düşen perçemlerine gitti. Dün saçlarını okşarken fark ettim yumuşacık ve dokundukça dokunasınız gelecek tarzda saçları vardı. Parmak uçlarımla saçlarını sevdim ve onu uyandırmamak adına ufak adımlarla salondan çıktım. Mutfağın kapısını hafif aralık bırakarak kahvaltılık malzemeleri çıkardım. Bu tek kişilik bir yemek ancak olurdu. Kafamı iki yana sallarken omlet için yumurta ve sosis çıkardım. Sosisli omleti umarım Jongin severdi. Omleti hazırlayıp masaya koyduğumda yeteceğini düşünmediğimden hızlıca pankek yapmak istedim. İşim bitip pankekleri de masaya koyduğum sırada mırıldanmalar duydum. Kapıya döndüğümde kafasını kapının tahtasına dayamış yumruk yaptığı elleriyle gözlerini ovuşturan bir Kim Jongin görmek beni ürkütmüştü. 

“Günaydın Kyungsoo. Üzgünüm erken kalkamadım.” söylene söylene masaya yaklaşırken onu durdumdum. Ne var gibisinden yüzüme baktığında omuzlarından tutup onu döndürdüm. Konuşmak için fazlasıyla üşengeç bil halde olduğumdan onu banyoya doğru iteledim. Lavaboyu işaret edip elini yüzünü yıkamasını bekledim. Yüzüme sadece boş gözlerle baktığında gözlerimi devirdim. “Günaydın Jongin. İlk önce elini yüzünü yıkaman lazım.” temiz bir havluyu yanına asıp mutfağa geri gittim. Masaya oturup yemeklerden azar azar yemeğe başladığımda o da karşıma oturup yemeğe başladı. Sessiz geçen yemek faslı hızlıca bitmişti. Telefonumun çaldığını duyduğumda tabağımı kaldıramadan odaya koştum. Bilinmeyen bir numara olduğunu görünce başta kaşlarımı çatsam da polis olabileceğini düşünüp açtım. “Merhaba Do Kyungsoo ile mi görüşüyorum? Bay Do annenizin yatış işlemleri için aramıştım. Sizin için de müsaitse haftaya yatışı olacak bu süre boyunca bizim normal hastanemizde gözetim altında kalacak.” bir şey diyemezdim. Birkaç aydır annem için hastanelerin boşalmasını bekliyordum. İtiraz edemezdim. Bensiz, doktorlarla beraber çok daha iyi olacaktı. Onaylayıp iki gün sonra için evrakları istedikleriyle ilgili bilgileri bana mail yoluyla atacaklarını söyleyip kapattılar. Derince bir iç çekip bağdaş kurduğum yere gözlerimi diktim. Annemin iyileşeceğinden pek emin değildim. İyileşse dahi ben onu ister miyim bilmiyordum. Çıkmazdaydım ve sanki hayatım şuan dışarıdan biri sayesinde ilerletiliyormuş gibi hissediyordum. Sanki bir oyun içindeyim ve oyunu oynayan kişi rastgele tuşlara basıyordu. Sırt çantamı alıp cihazımı taktığımda rahatsız olduğum şey sayısı iki katına çıkmıştı. Çantayı omuzlarıma geçirip Jonginin yanına gittim. Salonda telefonda biriyle konuşuyordu. Beni görünce hızlıca kapatıp bana döndü.

“Arayan kimdi?” gözleri ilgi ve merakla bana bakıyordu. Sahi Kim Jongini sadece 4 aydan fazladır tanıyordum. Nasıl oldu da bu haldeydim? Kafamı hafifçe sallayıp düşüncelerime son verdim. “Hastaneden aradılar. Annemle ilgilydi. Birkaç belge falan mı ne varmış onları imzalamam ve haftaya yatışını yapmam lazımmış.” omuz silktim. “Ee dersi kaçırmak istemeyiz değil mi?” sırtımdaki çantayı kollarından duruşunu düzeltip önden ilerlerken yumuşakça kolumdan tuttu. Bir şey söylemek istiyordu fakat söylerse yıkılırmış gibiydi. Gözlerindeki çaresizlik bir an beni sarsmıştı. “Ne oldu?” ağzımdan zor da olsa çıkan tek şey bu olmuştu. Dudakları aralandı ama kapandı. Kafasını iki yana sallarken kolumdaki tutuşu sıkılaştı. “Kyungsoo. Her ne olursa, bana güven olur mu?” çaresizce sormuştu. Ne olmuş olabilirdi ki? Hatta ben herhangi bir şey olsa bile soru soracak yetkiye ulaşmış mıydım? Anlamadığım yüzümden okunuyordu kesin. Jongin kafasını ne yapması gerektiğini bulmaya çalışır gibi odada gezdirdi. Nefesleri ona yetmiyordu sanki öyle sık nefes alıyordu. “Lütfen neden diye düşünme. Benim yerim ne diye düşünme olur mu. Sadece… Bana güven. Her ne olursa olsun.” kolumu bıraktıktan sonra bir süre gözlerimiz kenetli kaldı. Göz temasını bozup çantamı sırtımdan aldı. İtiraz etmedim. Ne yapacağını merak ediyordum. Sırtımdaki çantayı biri duyacakmış gibi yavaşça dibimize bıraktı. Üzerindeki bordo uzun hırkayı çıkarıp bana giydirdi. Üzerimi düzeltirken yakalarımdan hafifçe tutup alnımdan öptü. Kelebek öpücüğüydü fakat çok güzel hissettirmişti. Herhangi bir şeyim olmayan biriydi. Kokusu beni uyutuyor dokunuşları beni rahatlatıyordu. Bir şey demedim çekilince boy farkımızdan dolayı yukarıda kalan gözlerini hafif bir baş hareketimle yakaladım. 

“Hava şu sıralar biraz soğuk. Kalın giyin olur mu?” sözleri vedayı anımsatan tarzdaydı. Ama öyle değil gibiydi de. Bir şey diyemiyordum kafamı onaylamak için aşağı yukarı salladığımda bana sıcacık gülümsedi. Beraber evden çıktığımızda bir işi olduğunu söylemesine rağmen beni okula kadar bıraktı. Arkasından, sırtına baktım. Dikkatim dağınık bir halde günümü tamamlarken çocuklara annemle ilgili belgelerden söz edip onlardan erken ayrıldım. Karakola uğradıktan sonra gelen birkaç belge ve tanışmam gereken bir iki kişiyle de tanışmıştım. İşte bu kadardı. Hayatımı kabusa çeviren kadın sonunda olması gereken yerdeydi fakat ben huzurlu değildim. Beni suçlayıp bana zarar verdiğini, vücuduma çeşitli zararlar verdiğinin de pekala farkındayım ama ailem diyebileceğim tek kişi annemdi. Her ne kadar biyolojik olmasa da elbette Chanyeol ve Baekhyun da benim ikinci evim, sığınaklarım ama bir anne, baba yerini asla tutamazlardı. dalgın bir şekilde yürürken dün geçtiğim parkın önünde olduğumu fark ettim. Sora'yı arayan gözlerimle ufak bedeni kum tepeleri arasında yalnız başına oynarken görünce ufakça gülümsedim.

Onu ürkütmemek adına seslendiğimde bana hızlıca dönen kafası ve gözlerindeki ışıltıyla içimdeki tüm kötü duygular kovuldu. Koşarak bana geldiğinde onu kucaklayıp selamlaştık. "Söz verdiğin gibi geldin abi. Cidden sözünü tuttun." heyecanlı bir şekilde konuşurken inanamaz halde yanaklarıma dokunuyor etrafta zıplıyordu. Onunla beraber ben de gülümsedim. "Tabi sözümü tutucam Sora. Neticede bundan sonra en yakın arkadaşlarız biz." göz kırpıp yumruk tokuşturmak için yumruğumu kaldırdığımda genişçe gülümseyip yumruğumu karşıladı. Öğleden sonramı Sorayla geçirirken bana ne kadar iyi geldiğini anladım. 

"Bizim yurt sahibi olan kadın çok iyi biri abi. Hiçbirimize vurmaz ya da sinirlenmez. Çok nadir sinirlenir ki hepimiz suçumuzu biliriz o zamanlar. Önceki yurt sahibi bizi hiç sevmez, bütün sinirini bizden çıkarırdı. Hatta bir ara benden küçükleri çok kötü dövecekti. Ben araya girdim." anlattığı ufak hikayeyi kesen Soraya baktım. Gözleri ellerine inmiş göz pınarları dolu doluydu. Omuzunu sıkıp kendime çektim. Onu tam manasıyla anlıyorum diyemem. Ufacık bir çocuğun bu kadar hızlı büyümesi hiç adil değildi. Daha sonra konuşmadan omzunu sıyırdı ve omuzundaki derin yanık izini gösterdi. 

"Onlara vurmaması için bacağını ısırdığımda kıyameti koparmıştı. Beni kolumdan yakaladığı gibi sürükleyerek mutfağa götürdü. Ve kaynar suyu sırtımdan aşağı dökmüştü. Günlerce acısından ağlamıştım. Yurtta kalan büyüklerimiz gizli gizli bana pansuman yapar yaralarım için buz koyarlardı. Bir gün bir adam gelip omzumun halini gördükten sonra müdüre dava açacağını söyledi. Davayı açmış ve kazanmıştı. Yurdumuzu devir alıp başına da en sevdiği arkadaşını geçirmişti. Beni birçok doktora götürmüşlerdi fakat yara için bir şey yapamadılar." ağlamamak için güçlü duruyordu. Soraya destek olmak istiyordum. Bu hayatta işe yaramazın teki olsam da biri benim sayemde mutlu olacaksa bütün mutluluğum bu olabilirdi. 

"Haydi gel sana dondurma ısmarlayacağım. Hem de istediğin kadar alabilirsin." hüzünlü gözlerine rağmen mutlulukla koştu yanıma. Çocuk olmak böyle bir şeydi. Her ne kadar büyümüş olsan da bir dondurma senin o saat için kurtuluşun olabilir. Keşke yetişkinler için de aynısı mümkün olsaydı. Aklıma Jongin'in sabah ki halleri gelince eve gitmek istedim. Hızlıca ona varmak ve onun kokusuyla dolu odada uyumak istedim. Sorayı yurda bırakıp birbirimize bir kez daha söz verdikten sonra koşarak eve gittim. Nefes nefese kalmış halimle kapıyı çaldığımda açan kişi Baekhyun'un şaşkın ve bir o kadar korkmuş yüzü oldu. 

"Hoş geldin Kyungsoo. B-biraz geç geldin sanırım?" soru sormaktan ziyade bir şeyler gizlemek amacıyla konuşuyordu. Yüzüne anlamsızca bakıp içeri geçtim. Salon bizimkilerle doluydu fakat bir kişi eksikti. Televizyona pür dikkat bakanlar benim içeri girmemle bana döndüler. Ne olduğunu anlayamıyordum herkes bana korkarcasına bakıyordu. "Ne oldu bilmiyorum ama bir eşyama zarar geldiyse tane tane söyleyin sizi dövmeyeceğim." ilk transtan çıkan Chanyeoldü. Hızlıca kumandaya uzansa da bir şeyler duymuştum.. 

"...Kim ailesinin ikinci oğlu olan Kim Jongin'in birkaç saat önce Im ailesinin kızı Im Seung Hwa ile nişanlandığı haberi abisi Kim Jungwoo tarafından onaylandı. Çiftin basın açıklamasını yapmasını merakla beklerken bu iki güçlü ailenin..." sonrası karanlıktı…

 

Bölüm 9 “Hayat size daima acı yüzünü gösterir”

Spoiler

 

Duyduklarıma inanamıyordum. Her ne kadar sevgili ya da flörtüm olmasa da benimle geçirdiği vakit çok kısa da olsa benim için başkaydı. Ne zaman sıkıntıya girsem, ne zaman bırakmak istesem o zamanlarda ortaya çıkmış, beni karanlığımdan kurtarmıştı. Geceleri ağlayarak uyandığım kabuslarımda yanımda olmuş, bana sarılarak beni uyutmuştu. Salon kapısının önünde arkadaşlarım bana bakarken ben kapanmış olan televizyona boş bir şekilde bakıyordum. Sabah çıkmadan önce bana söyledikleri aklıma geldi "Lütfen benim dışımda kimseye inanma." ona sormak istiyordum. Ondan başkasından bu tür şeyleri duyup kendi kendimi yemek istemiyordum. Baekhyun omzuma dokunduğunda kara delik gibi olan boş televizyon ekranından irkilerek ayrıldım. Göz göze geldiğimizde gözlerinden geçen sözcükleri görmüştüm 'İyi misin? Mutsuz olduğunu biliyorum. O kalleş şerefsizi bulup ellerimle öldürücem mezarını da sen kapatabilirsin' gibi. Byun Baekhyun böyle biriydi. Yerimde hafif sallanıp elimdeki çantanın sapına sıkıca tutunurken üstümde onun hırkasıyla misafir odasına girdim. Odadan bile hala silinmemiş kokusu varken hiçbir şeyim olmayan bu adamı kaybettiğimi düşününce nefesim kesilmeye başlamıştı. Hiperventilasyon krizine gireceğimi anladığımda ağzımı ellerimle kapatıp yere bıraktım kendimi. Bilincimi yavaş yavaş kaybederken Chanyeol ve arkasından ağlak Baekhyunu gördüm. Aynı o adamdan kurtarıldığım zaman ki gibiydi.

Gözlerimi açtığımda eski evimin oturma odasındaydım. Yerde uzanmış haldeyken önümde bir anda ufak bir ayna belirdi. Aynanın karşısındaki silüetten kendim olduğumun farkındaydım fakat vücudumun hali... Kabusta olduğumun farkına vardım ve bu sefer beni kurtaracak hiçbir şey yoktu. Çevreme bakındığımda karanlığa alışmış gözlerimle oturma odasındaki koltukları seçtim. Tutunarak, aynaya bakmamaya çabalayarak, kalktım. Birkaç saniye bu kabustan nasıl sıyrılacağımı düşünürken dış kapının kurcalandığını fark ettim. Aynı o günkü gibi. Annem sarhoş bir halde bir adamla beraber kapıyı açmaya çalışıyorlardı. Gülüşme sesleri beynimde yankı yankı yer bulurken hızlıca üst kata, odama kaçmaya başladım. Karanlık evin dar merdivenlerinden elimden geldiğince hızlı bir şekilde üst kata çıkmıştım. Duvarlarımızda bulunan ailemle olan resimlerin üzerinde kırmızı renkte bir şeyler yazıyordu fakat anlayacağım kadar net değillerdi. Kapımı açtığımda sokak lambasının aydınlattığı odamdaki savaş alanını gördüm. Hiçbiri umrumda değildi mesela duvarımdaki koca harflerle yazılmış ÖLMELİSİN yazısı gibi. Eskiden yaptığım gibi kıyafet dolabımın kapaklarını açıp hızlıca üzerime kapadım. Nefes alış verişlerimin sıklığı sessiz odada fazlalık gibi hissettirirken alt kattan gelen seslerle annemin eve girdiğini anladım. "Tatlıım. Annecik seni çok iyi bir abi ile tanıştıracak neredesin?" annemin kayan konuşmasıyla beraber yukarı çıkma seslerinden korkum iki üç kat artmış haldeydi. Bir anda eski bedenime döndüm. Ufacık, kendimi savunamayacak kadar cılız Kyungsoo oldum. Ellerimi ağzıma kapatıp sesleri dinliyordum fakat sesleri çokta iyi duyamadığımdan korkum daha da kabarıyordu. Bir anda dolabın kapakları ardına kadar açılırken burnuma odunsu koku doldu. Gözlerimi açtığımda dolap kapağının görüş açımı engelleyeceği noktaya kadar olan açıklıkta yemyeşil çimler gördüm. Hafif esen rüzgarla beraber burnuma yavaşça gelen odun kokusuyla karşımda uzun boylu birini gördüm. Yüzüne doğru baktığımda güzel gülümsemesi hüzünle kaplı bir haldeydi. Dudakları kımıldadığında anladığım birkaç kelime vardı. Ne dediği umrumda olmadığı bu kişiye uzanmaya çalışırken ışık iyice parlak bir hal alırken beynimin içinde bir cümle yankılandı "Özür dilerim Kyungsoo." 

Kan ter içinde yataktan doğruluğumda ellerimin arasındaki bordo hırka gözüme ilk çarpan şey oldu. Yanı başımda duran Baek uykuya yenik düşmüş bir halde sandalyede kafası ileri geri oynuyordu. Yattığım yerin solundan gelen serin hava ve yeni yeni güneş ışınlarının kendini göstermesine bakılacak olursa sabaha karşı uyanmıştım. Avuçlarımın arasındaki bordo hırka sayesinde rüyadan kurtulduğumu fark ettim. Yeni yeni uyanan günün içerisinde kendi göz yaşlarımla beraber hissettiğim ilk şey hüzün olmuştu. Keskin hüzün hissi göğsümü delip geçerken elimden gelen tek şey bordo hırkayla sarılmak olmuştu. Güne uyanmak beklediğimden çok daha zor olmuştu. Sabahki ağlama seansımdan sonra biraz daha uyumuş ardından Baekhyunun nazik eliyle uyandırılmıştım. Geceden kalma halim ve gözlerimin etrafındaki kırmızılıkların kilometrelerce öteden belli oluyordu. Elimi yüzümü yıkamak için girdiğim lavabonun aynasına küsmüşüm gibi davrandım. Yüzümün halini özellikle geceki kabusumdan sonra görmek istemiyordum. Bir süre aynalar benim için fobi olacaktı. Acelesizce ve bir şeyleri kaçırmışçasına yavaş bir halde giyinip hazır olduğumda bir şeyler atıştırmak üzere mutfağa gittim. Yaklaşık 4 aydır neredeyse her sabah aynı kahvaltı masasına oturduğum gruptan biri eksikti hem de fazlasıyla önemli biri eksikti. Chanyeol ve baekhyun benim kafamı dağıtmak adına ellerinden gelen her şeyi yapıyorlardı hatta bir ara bana yemek yedirme çabası adı altında beni boğmaya bile çalıştılar. Düşüncelerimin içinde kayboldukça iştahım kapanıyor, midem bulanıyordu. Aklıma gelen kabus sahneleri son noktam olmakla beraber hızlıca lavaboya koşup midemde ne var ne yoksa çıkardım. Baek arkamdan gelip sırtımı sıvazlayıp içimde ne varsa çıkarmamı bekledi. "Kyungie istersen sana eski doktorundan randevu ayarlayalım ne dersin? Şu sıralar kabuslarını görmediğini biliyorum ama-" kafamı şiddetle iki yana salladım. O doktora en son gittiğimde bana verdiği ilaçlardan dolayı tüm duygularım körelmişti. Günlerim nasıl geçiyordu bi'haberdim. Aynı kötülüğü kendime yine yapamazdım. Ayağa doğrulduğumda Baeke bakmama çalışarak mırıldandım "Gerek yok Baek. Her nasılsa yine aynı kuyuya düşecektim. Bu sefer cezamı çekme vaktim geldi." bir şeyler demek istediğinin pekala farkındayım ama o da biliyor o ilaçların bende etkisini. Daha fazla uzatmadan misafir odasındaki çantamı alıp evden çıktım. Bugün dersimiz var mıydı onu bile bilmiyordum. Varsa bile girmeyecektim. Soranın yanına doğru yürümeye başladım. Soraya giden yolda uzunca düşündüm. Bu konu hakkında neden üzüldüğümü ya da neden Jonginin yanımıza hala gelmediğini. Pek cevap alamadığım gibi de gitmek istediğim yere varmıştım. Sora salıncakta tek başına otururken parkta bir çocuk bile yoktu. Yanındaki boş salıncağa yavaşça oturdum. Gözlerimiz birbirine değince onun yüzündeki saf mutluluğu görmek benim içimi yakmıştı. Canım acıyordu. Bu dünyanın adaletsizliğinden bıkmış halde Soraya sarılıp ağlamaya başladım. Kaç dakika ağladım bilmiyorum ama bir süre sonra Sora'nında ağladığını işitince ağlamam durdu. Ona bakarken mırıldandım "Şapşal sen neden ağlıyorsun?" küçük burnu ağlamaktan kızarmış, elleriyle ufak gözlerinden akan minik damlaları silerken iç çekti. "Kyungsoo abimin canının yandığını ve o yüzden ağladığını zannettim. Ama hiçbir yerin kanamıyordu. Bu sefer seni güldüremeyeceğimi anladığım için ağladım" Sora bana kısacık tanışmamızda çokça şey kattı. Bu söyledikleriyle çocukların aslında ne kadar ince düşünceli olduğunu anladım. Ona genişçe gülümseyerek göz yaşlarını sildim. Benim acım yüzünden bir meleğin yüzünün asılması şapşalcaydı. "Pekala yıllık ağlama kotamızı doldurduk. O zaman biraz gezmeye ne dersin?" burnundan akan sümükleri çantamdan çıkardığım mendille silerken sordum. Gözleri parıl parıl parlarken hızlı hızlı başını evet anlamında salladı. Her ikimiz de ağlamışlığın verdiği burun doluluğuyla güle konuşa yollarda yürümeye başladık. Sonra aklıma lunaparka gitme fikri geldi. "Sora hiç lunaparka gittin mi?" sorumla beraber bana uzaydan daha boş bir bakış atarak "Lunapark ne Kyungsoo abi?" inanamıyorum. Sanırım bir kez daha ağlama krizine giricem. Pekala ben de çok gitmiş değilim fakat bir çocuğun lunaparkı hiç bilmemesi beni yıkmıştı. Elinden sıkıca tutarak tüm kötü havamı bir kerede bozan bu minik meleği koşturmaya başladım. "Gittiğimizde görürsün o zaman." Son otobüse koşarak vardığımızda Sora yarı yolda yorulduğu için sırtıma almıştım. Kahkahalar eşliğinde bindiğimiz otobüste bize uzaylı mısınız bakışı atan şoföre aldırmadan kartımı okutup arka taraflarda boş yere oturdum. Cam kenarına geçen Sora gözleri ışıldayarak etrafı izliyordu. Ona bakarken tüm mutsuzluğumu, umutsuzluğumu unutmuş halde yüzümde ufak bir gülüşle izledim. Telefonum titremeye başladığında Soranın sorduğu araba markalarını anlatmaya ara verdim. Baekhyunun aramasını görünce bugün okul olduğunu anladım. Hoş ya pekte umrumda değildi. Cihazımı kulağımdan çıkardım telefonumu da tamamen kapattıktan sonra çantama koydum. “Kyungsoo abi neden süper güçlerini serbest bıraktın?!” Sora merak ve endişeli sesle sorduğunda gülmeye başladım. Kulağına eğilip “Sora şimdi bu abinin gizli gücü ne biliyor musun?” diye sordum. Merakla kafasını iki yana salladı. Genişçe gülümsedim “İstemediğim sesleri duymuyorum. Bu benim özel yeteneğim!” kollarımı yanlara açarak sanki bir sunum yapıyormuş gibi kendimi gösterdim. Sora anlamamaz halde bana baktı. “Abi neden duyamamak özel bir yetenek ki? Ben her şeyi duyamazsam çok üzülürüm.” Hafifçe gülümsedim. “Sora inan bana zamanı geldiğinde duymasam da olur diyeceğin olaylar olacak. Şimdilik her şeyi duymayı sev.” diyerek kafasını okşadım. Anlamaz halde omuzlarını silkip bana araba markalarını sormaya devam etti. Sora sırtımda onun yurduna doğru salına salına yürüyordum. Pembemsi kızılımsı bulutların günün bittiğine işaretken Soranın beni nasıl meşgul ettiği kısmını düşünüp fazlasıyla keyfim geliyordu. Hız treninde, korku tünelinde, atlıkarıncada birçok anımız olmuştu. Uzun zamandır gitmediğim lunaparka yeni ve çokca güzel anılar biriktirip geri dönüyordum. İlk kez pamuk şeker yiyen Soranın fotoğrafınıysa çıkartıp çerçeveletsem mi diye düşünüyordum. Yurdun kapısına geldiğimce yaşlıca bir bayanın çevreye bakındığını gördüm. Yurt müdürü olduğunu tahmin ettiğim bayanla göz göze geldiğimizde başta beni önemsemedi fakat sırtımdaki Soraya dikkat kesilince endişeyle yanımıza geldi. “Soraya bir şey mi oldu? Düştü mü ateşi mi çıktı?” taramalı tüfek gibi sorular sorarken sıcak bir gülümseme verdim. “Merak etmeyin sadece çok eğlendiği için biraz erken uykusu geldi.” kadın dediklerimle rahat bir nefes alırken beni süzdü. Kendimi tanıtma vakti gelmişti sanırım.. “Bu arada ben Do Kyungsoo M Üniversitesi Tıp öğrencisiyim. Sorayla nasıl tanıştığımızı merak ediyorsanız içeri yatırdıktan sonra size tüm detaylarını anlatacağım.” Sorayı sırtımda düzeltirken zorlanarak konuşmuştum. Mahçup bir yüz ifadesiyle sırıttığımda yaşlı bayan beni içeri aldı. Sorayı yatırdıktan sonra odasına geçmiştik. Ona nasıl tanıştığımızı, Sorayı ilk gördüğüme kimseyle oynamadığı için ben oynadığımı ve bugün nereye gittiğimizi anlattım. Yurt müdürü beni sakinlikle dinlerken Soranın şapşallıklarına beraber kıkırdayıp durduk. “Evet Kyungsoo neden ve nasıl tanıştığınızı anlattığın için ve Soranın arkadaşı olduğun için çok teşekkür ederim. Fakat senden ricam bir daha Sorayı bir yerlere götürmemen.” şaşkınlıkla kadına bakarken aslında düşündüğüm gibi biri değil mi yanılgısına düşmüştüm. “Sora gibi bu yurtta birçok yetim-öksüz çocuk kalıyor ve her birinin isteklerini maalesef yerine getiremeyiz. Bütçemiz yetmez. Kaldı ki Soraya şuan çok iyi davranıyor oluşunuz Sorayı kendinize bağlamanız demek. Eğer Sorayı evlat edinemeyecekseniz buradan gitmek zorunda kaldığınızda Sora için çok büyük bir yıkım olur. Umarım anlatabilmişimdir. Siz onunla sadece o mutlu olsun diye konuştuğunuzu biliyorum. Fakat ben buranın yurt annesiyim ve bu çocukların geleceklerini düşünmem gerek.” şaşırmış olmakla beraber haklıydı da. Sorayı hiç evlat edinmeyi düşünmemiştim. Kahretsin ki daha kendi ekonomik bağımsızlığım bile muallaktaydı. Bir şey söylememenin verdiği ağırlıkla gözlerimi ellerime indirdim. Bugün çokça kırılmıştım. Hiç ummadığım yerlerden darbeler yiyor gibi hissediyordum. Kadın üzüldüğümü anlayarak karşı koltuğuma oturdu ve sözlerine devam etti. “Sana asla konuma ya da onun isteklerini yapma demiyorum. Sadece o küçük çocuğun kalbine fazla umut fidanı dikme.” Elimi sıkıp gözlerime baktı. Haklıydı böyle yapmamalıyım. Fakat Sorayla beraber olmak benim açımdan aşırı iyi olduğunu fark etmiştim. “Acaba burada benim kalma iznim var mı? Hem Soraya umut fidanı dikmemiş olurum hem de buradaki çocuklarla iletişim kurmak onlarla beraber mutlu olmak istiyorum.” bunu neden söyledim bilmiyorum fakat hayatımda birini daha kaybedecek olma fikri hiç mutlu etmemişti beni. “Kulağa aşırı saçma gelmesine rağmen bu yurtta kalmak istiyorum. Herhangi bir imkanı var mı?” yaşlı bayanla bir süre bakıştık. Sanki ne dediğimi ölçmeye çalışıyor gibi bir hali vardı. Yavaşça oturduğu yerden kalktı. “Bir imkanı var mı bilmiyorum. Fakat varsa bile neden kimsesizler yurdunda kalmak istiyorsun? Sadece Sora burada olduğu için ise kötü düşünceler olduğunu kabul eder Soraya seni asla yaklaştırmam.” kadın sertti. Bir anda neden böyle olduğunu anlamadım. “Hayır efendim. Ben de Sora gibi sayılırım. Annem bir tımarhanede yatıyor babamsa seneler önce öldü. Onları çokça iyi anladığım gibi artık bir evim yok. Ev diyebileceğim, kendimi dinlemeyeceğim bir yer arıyorum uzun süredir.” yüreğimden geçenleri akıl süzgecimden geçirmeden söylediğim ilk zamandı. Hayatımda ilk kez yüreğimdekileri korkusuzca söylüyordum. Kadın bir süre daha bana baktı. Yerine geçip eliyle kapıyı işaret etti. “Bay Do sohbetimiz burda bitti sayıyorum. Sorunuza bir cevabım yok fakat sözlerinizi doğru bulur, kalmanız için bir yol bulursam size ulaşacağımdan emin olabilirsiniz.” daha fazla denilecek bir şey yoktu. Selam verip odadan çıktım. Çıkış kapısına yürürken gördüğüm her yeri inceledim. Bir odada birçok ranza vardı. Çocuklar yaş gruplarına göre ayrılmış ve başlarında ilgilenen ablalar vardı. Sorayı gördüm uzaktan. Yeni uyanmış gibi bir hali vardı fakat hararetle çevresine bir şeyler anlatıyor, elleri kolları durmuyordu. Bir süre onu izledim. Sora için bir şeyler yapmak istiyordum. Fakat öncelikle kendi hayatıma bir çeki düzen vermem lazımdı. Yurttan çıktığımda etrafa gecenin sessizliği çökmüştü. Çokta geç olmamasına rağmen sokaklar boşalmış insanlar yavaş yavaş evlerine gidiyordu. Tüm gün kaçtığım gerçekler yüzüme yüzüme vuruyordu her adımda. Neden üzüldüğümü bile bilmiyordum fakat Kim Jongin benim ufak yüreğime fidanlar dikmişti. Hem de binlercesini. Hangi ara oldu bu fidanlar bilmiyordum. Tüm gün kapalı olan telefonumu açtım. Birçok mesaj ve aramalarla doluydu. Baeklerin evine giden yolun yokuşunda büyük bir Sakura ağacı vardı. Altındaki oturma yerine oturup dolunayın şehri aydınlatışını izledim. Beyaz-sarı ışıklarını tembelce etrafa yayarken kuş bakışı baktığım şehir bana çok boş gelmişti. Mesajları tek tek okumak istedim fakat üşendim. 150’den fazla mesaj vardı ve bunun yarısından fazlası Baeke aitti. Annem falan mı olduğunu zannediyordu bu deli? Kafamı iki yana sallarken yerimden yavaşça doğruldum. Gittiğim ev her ne kadar ikinci ailem dediğim insanlara ait olsa da rahat değildim. Bir an önce bir iş bulup ayrı eve çıkmam lazımdı. Bu düşünceler eşliğinde apartmanın önüne vardığımı fark ettim. Kapıdan içeri girecekken yanımda aceleci adımlar duydum. Nereden geldiğini bilmediğim sesi ararken kolum hafifçe tutuldu. Tutan kişiye baktığımda fidanlarımın üzerine göz yaşlarım akmaya başlamıştı.

 

 

Bölüm 10 “Fidan”

Spoiler

Karşımda nefes nefese eğilmiş halde duran Jongin’e baktım. Bir şey söylemek istiyordum haykırmak deli gibi çığlık atıp ona vurmak istiyordum. Fakat bir yanımsa ona sıkıca sarılıp her ne olursa olsun onu seveceğimi haykırmamı istiyordu. Kolumu biraz daha sıkı tutup yüzünü bana kaldırdı. Yüzüme ne tür bir ifade vermem gerektiğini bilemez halde ona baktım. Tutuşundan rahatsız olmuştum. Artık benim için bir şey ifade etmemesi gerekiyordu. Başım ağrımaya başlamış daha fazla  dayanmak istemiyordum. Biraz daha bekledikten sonra yavaşça kolumu onun elinden kurtardım. Tuttuğu yer alev alev yansa da umrumda değildi. Çektiğim elime bakarken konuştu "Hepimiz seni arıyoruz. Baek delirmiş gibi ağlıyordu bu yüzden Chanyeol onu annesinin evine bırakmaya gitti. Belki eve dönmüşsündür diye eve geldim." Bir şeyler daha söylemek istiyor fakat söylerse kötü şeyler olacakmış gibi ağzını açıp kapattı. Kafamı usulca sallayıp yavaş adımlarla apartmana yöneldim. Arkamdan sessizce geldi. Kokusu beni rahatlatıyordu fakat zihnen ona karşı savaş açtığımdan tüm ruhum isyan ediyordu. İçeri girdiğimizde odama yöneldim. Eşyalarımı alıp ufak bir duş alıp uyuyacaktım. Bugün Sora ile çok güzel vakit geçirdim ve bu mutluluk hissinin gitmesini istemiyorum. Elime aldığım kıyafetlerimle kapıdan çıkacakken Jongin önüme geçti. Bir süre yüzüme baktıktan sonra beni vücuduyla odaya girmeye zorladı. "Senin başın ağrıyor." Artık Jonginin müneccim ya da benim vücudumla gizli telepati yapabildiğini falan düşünüyorum. Çünkü her seferinde ben fark etmeden benden önce baş ağrımın olduğunu bilirdi. Geçiştirmek adına elimi havada salladım. "Banyoya gireceğim. Ne dediğin hakkında en ufak fikrim yok." Dediği şeyi kabul etmeyecektim. Çünkü eğer kabul edersem bana sarılırdı. Önümden çekilmeyi red ederek kolumu kavradı. "Eğer şimdi dinlenmezsen ağrıdan ağlayacaksın. Gel yatma vakti geldi." İkinci defa trajikomik halde kolumu kurtarıp banyoya doğru ilerledim. Bu sefer kollarımdan tutup kendine çevirdi. "Neden beni dinlemiyorsun? Sana kötü bir şey mi yaptım Kyungsoo?" yüzüne bakmak benim için cehennemden farksızdı. 4 aydır sevdiğimi bile fark etmediğim adam hakkında kendi kendime hak iddia edip ona trip atmak ne kadar mantıklıydı bilmiyorum fakat ondan uzak durmak istiyorsam şu an kendime sınırlar koymalıydım. Bunlardan biri de ona sarılmamak. "Bir şey yok Jongin izin verirsen eğer duş alacağım. Ve dokunup durma rahatsız oluyorum." Yüzüne bakmadan söyledikten sonra kendimi çekmeye başlamıştım. Bir anda tutuşu sıkılaştı. Kolum acımaya başlamıştı. Ellerini üzerimden çekmek adına itmeye çalıştım fakat tutuşu daha da arttı. Yüzüne bakmamı beklediğini biliyordum çünkü yüzünü benim yüzüme çevirmeye başlamıştı. Ufak sözsüz savaşımıza bileklerimi yakalayıp havaya kaldırarak son verdi. Tek eliyle kavradığı bileklerimi havaya kaldırıp tek eliyle yüzüne bakmam için çenemi yakaladı. Baş ağrım artmaya başlamıştı. Gözlerim ağrımaya başlamıştı. Bıktım, yorgun ve güçsüzüm. Bileklerimdeki acı artmaya başlayınca tısladım. "Sana canım acıyor dedim. Bırak beni." Gözlerinin içine bakarak söylediğimde yüzünde ilk kez öfkeyi gördüm. Beni yakındaki duvara bastırırken canımın acısıyla debelenmeye başladım. Gerçekten mi? Burada sinirli olması gereken ben iken o mu sinirliydi? Affedersin ama gidip biriyle 6 ay oynaşıp, ona bir sürü umut verip bir anda nişanlısı çıkan ben değildim. Sinirlerim ve baş ağrım artarken artık canıma tak etmişti. "Bırak beni Jongin. Midem bulanıyor dokunma artık bana." Jongin inanamaz halde bana baktı. Yüzüne karşı ne o? Dört çocukla ortada mı kaldın? Diye sorasım geldi. Şu halde bile beynim saçma sapan çalışıyordu. "Kyungsoo neden bana böyle yapıyorsun. Seni merak ettim ve ben nerelerden geldim haberin var mı?" ciddi misin beyefendi? Ona anlamaz şekilde bakarken hahladım. "Özür dilerim yüce lordum. Benim gibi değersiz bir insan için çok yorulmuş olmalısın. Bundan sonra beni görmeye gelmene gerek yok. Sen hiç yokmuşsun gibi davranacağım." Yüzüne karşı nefretimi dökmek istiyordum ama zavallı gönlüm pek el vermiyordu. Gözlerim doldu ve debelenmekten yorulmuş bir halde sırtımı duvara verdim. Kollarımdaki kan azaldığından uyuşmaya başlamıştı. Ne dediğimi ve dediğim doğru mu diye yüzümü inceleyen Jongin inanamaz halde bana baktı. "Sen beni unutacağını mı söylüyorsun?" kendini bulunmaz hint kumaşı falan mı sanıyordu bu? Kalbim ve mantığımın çatışması bile beni yoruyordu şu an. Gözlerimi kaçırıp saydırmama devam ettim "Evet Jongin. Senin gibi birini tanımamış halime geri döneceğim. Hiç olmamış g-" çenemdeki parmaklar çenemi iyice sıkınca canım yanıp sustum. Gözlerimi kapatıp artık bu klişe sahne ne zaman geçecek diye beklerken dudaklarımın üzerinde hırçın dudaklar hissettim. Birkaç salise, beynimin alarm vermesine yetti. Kollarımı savurup vücudumu çekmeye çalışırken iri vücudunu bana yaslayıp hareket etmemi engelledi. Nefessiz kalmıştım. Ne yapacağımı bilemez halde dizlerim anın şokuyla kırılınca dudaklarımız ayrıldı. Gözleri bir alev gibi yanıyordu. "Beni unutacağını söyledin. Senin için her şeyden vazgeçeceğimi bile bile yüzüme bunu mu söylüyorsun yani?" ne dediğini anlamıyordum. Bir şey söylemek için ağzımı açtığımda ikinci defa dudaklarıyla beni susturdu. Hadi ama! Biraz sövmeme izin ver be adam. Benimle beraber kayarken ağzımın içine giren diliyle ufak çaplı panik yaşadım. Gözlerimi sımsıkı kapatıp bu olanların kabus olduğunu düşünerek içimden saydım. Yine nefessiz kaldığımda biraz çırpındığımda geri çekildi. Nefes nefese başım hafif eğilmiş halde yere bakıyordum. Tamam hayatımda hiç öpüşmemiştim ama şu an nefret etmek istediğim adamın mükemmel öpüştüğüne yemin edebilirim. Diliyle ağzımda yaptığı sihrin ne olduğunu bilmiyordum fakat bir kez daha tekrar ederse sanırım kaldıramazdım. Her ikimizde artık yerde oturur vaziyetteyim. Başım onun omzuna değiyordu. Gözlerimi kapatıp ağır ağır solumaya devam ettim. Bir süre sonra ellerimi serbest bırakıp bana hafifçe sarılmıştı. Kafasını kafama yaslayıp bir kedi gibi kafasını bana sürtüyordu. İçim hoş olmasına karşı kendime söylediğim sözleri hatırladım. Kafamı kaldırıp ona baktım. "Yalvarırım jongin. Lütfen bırak beni. Be-" arkasında gördüğüm silüetle başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Hayatımda ilk kez rüyamda görmem gereken şeyi ayık görüyordum. Demek cidden psikolojik destek almamın vakti gelmişti.. Ben bir şey diyemez halde öylece yüzü olmayan sadece ağzını gördüğüm silüete bakıyordum. Elindeki kırık şişe ile yalpalayarak yanımıza geliyordu. Jonginin bana bir şeyler dediğini duyuyordum fakat bilincim o sözleri işleyecek halde değildi. Silüet önümde durduğunda yine ufacık halimi almıştım. Titriyorumeve ağzımdan sesler çıkıyordu. Fakat anlamsız sesler çıkıyordu. Jonginin kollarımdan beni sarstığını hissetsem de O'nu izlemekten başka bir şey yapamıyordum. Gözlerim yaşarmıştı ve yaptığı şeyi fark edebiliyordum. Jongin'e o kırık şişeyle vuracaktı. Yüzünde oluşan o iğrenç gülüşle şişeyi Jongin'ij kafasına savuracağı sırada Jongin'e sıkıca sarılıp onu korudum. Bir şey hissetmedim fakat kafamdan aşağı sıcak bir şey süzülmüş gibi hissediyordum. Bir an sonra kafamı kaldırdığımda yanında annemi de gördüm. Bir elinde sigara diğer elinde kırılmamış bir şişe daha vardı. Jongin den ayrılıp kafama elimi koydum ve ellerime baktığımda kanlar akıyordu. Lanet olsun artık gerçeklik mi yoksa rüya mı ayırt edemiyordum. Şu an ilaç içmem lazımdı. O ilacı asla bırakmamalıydım. Nefesim teklerken konuştum. "E-el-elimde K-kan var Jongin. Kafam.. Kanıyor.." kanamadığını biliyordum ama kan öyle gerçekçiydi ki artık kafamda acı da hissetmeye başlamıştım. Jongin bir elime bir de bana bakıyordu. Bir şeylerin normal olmadığını fark ettiği gibi beni odaya sürükleyip odanın ufak banyosunda soktu. Ellerimi hızlıca yıkayıp bana sarıldı. "Bir şey yok Soo. Hepsi geçti. Artık ellerinde kan yok. Bir şey olsa bile ben seni korurum." bana sarılıp sallanmaya başlamıştı. Onun vücuduyla uyumlu şekilde ben de salınıyordum. Baş ağrım keskinleşiyor, ağrım arttıkça odanın şekli değişiyordu. Bir an gözlerimi açıp kapadığımda eski odama gittim. Karanlık odanın içine vuran ay ışığının altında aynada ben vardım. Her yerim kanlar içindeydi. Sırtımdaki kabuklar kalkmış yere damla damla kanımın akışını görüyordum. Yüzümü Jongine bastırırken koca bir hıçkırık kaçtı ağzımdan. Ağlamak istemiyordum. Bunlar sadece yanılsamaydı biliyorum fakat o kadar gerçek ki yapacak bir şey bulamıyordum. Yaprak gibi titrerken jonginin sıcaklığı ve kokusu beni biraz ayakta tutuyordu. "Kyungsoo bana ne gördüğünü anlat." Jongin beni içine sokmak istercesine sıkıca sarılırken sordu. Gözlerimi açıp konuşmak çok zordu fakat anlatmam lazımdı biliyorum. Ben anlattıkça bana doğru olanı söyleyip beni şu ana geri getirecekti. Nefesimi titrek bir şekilde alıp sesimin çıkması için tüm hücrelerime yalvardım. "Ş-şu an benim evimdeyiz.. Siyah kalın perdelerin arasından ay ışığı d-duvara vuruyor. Karşımızda ise bir boy aynası var…" Jonginin kolunun altından bakarak anlattığım kısmı tekrar gözümle tarıyordum. Eksik bir yer söylersem eğer anıdan çıkamazdım. "Duvarda ve aynada ne görüyorsun peki?" duvara baktığımda kırmızı bir şeyler görüyordum. Boya ya da ona benzer bir şey olduğunu düşünmeme rağmen kafamın içindeki sesler onun kanla yazıldığını söyleyip duruyordu. Yazıları okuyamıyordum çünkü yazıdansa bir şey çizilmiş gibiydi."Duvarda kırmızı bir şey var… Beynim bana kan olduğunu bağırsa da inanmak istemiyorum. S-sanırım adam asmaca oyunu gibi bir şey var… Aynada ise.. B-ben varım ama küçük bir bedenim var. V-ve sırtım yaralarla dolu. Tamamen kan içinde aralarında çok derin yara olanlar da var" sırtıma bakmak tam bir işkenceydi. Kafamı biraz omuzlarından yukarı kaldırıp çevreye bakarken kapının yarı açık olduğunu gördüm. Kalbim deli gibi kan pompalıyordu. "Y-yarı açık b-bir kapı var. Ve biri g-geliyor. Duyuyorum." yine titremeye başlamıştım. Jongin bana sıkıca sarılıp kafamı okşamaya devam etti. "K-kapıyı annem açtı. Elinde bir içki şişesi var. Sake şişesi gibi d-duruyor. Diğer elinde ise k-kırbaç gibi bir şey var." sesim azalmaya başlamıştı. Ve en son kapıdan biri daha girdi. "O-o adam girdi. Jongin o adam geldi. Kaçmamız lazım bize zarar verecek. Hayır. HAYIR!" çığlık atıp kafamı sallamaya ve jongine yalvarmaya başladım. Annem ve o adam bana kapının önüne durup bakıyorlardı. Jongin bir an yüzümü elleri arasına alıp beni öpmeye başladı. Gözlerini bana dikerek ona bakmamı söylüyor gibiydi. Hayır jongin.. Eğer onlara bakmazsam sana saldırırlar. Ben zaten defalarca yanıyorum. Senin yanmana izin veremem. Gözlerimden yaşlar gelirken arkaya doğru bakış attım. Gülümsemeye başlamışlardı. Jongin kollarımı sıkıp kendisine bakmamı istiyordu. Öpücükten dolayı nefessiz kalmaya başlamıştım. Gözlerimi Jongine geri çevirdiğimde çattığı kaşlarını yumuşatmıştı. Dudaklarını çekince derin nefesler almaya başladım. "Şimdi ders zamanı. Kyungsoo okulda öğrendiğini dışında sana hayatında nadir anlarda kullanacağın bir şey öğreteceğim o da öpüşürken nefes almak." ona bunun şimdi sırası mı mal herif diye bakıyordum. Ama oda aydınlanmaya başlamıştı. Jongin dudaklarıma yaklaşırken duyabileceğim şekilde fısıldadı. "Adım bir. Gözlerini asla partnerinden ayırma." dudaklarıma ufak bir öpücük verip çekildi. Gözlerimiz bir an olsun ayrılmıyordu. "Adım iki. Ağız kapalı maalesef güzel bir öpüşme olmaz. Bu yüzden ağzını aç ve bırak dillerimiz birbirini keşfetsin." alnıma bir öpücük verip geri çekildi. "Adım üç. Öpüşürken sakin ol ve burnundan hafif nefesler almaya odaklan. Normalde zaten burnundan aldığını unutup bir an ağzından nefes almaya çalışma değişik bir öpücük olur." kıkırdayıp burnuma bir öpücük kondurdu. Oda gittikçe açılmaya, eşyalar yerli yerine gelmeye başlamıştı. Artık Baekhyunların evinde olduğumu seçebiliyordum. "Ve en önemli ve son adım. Öpücüğün tüm sevgini kat. Ona ihtiyacın olduğunu ve onu ne kadar sevdiğini hissettir. Bu sayede öpücüğünün tadı değişecek. Denemek ister misin?" göz kırpıp sorduğunda gözümden bir damla yaş süzüldü. O adam kapının önündeydi ama artık sadece duman halindeydi. Gülümseyip jongine baktım. Gerçekten benim tek kurtarıcım oydu. Ondan başka kimse beni anlayıp, beni kurtarmak için çabalamazdı. "Madem gitmiyorsun. Seninle bir anlaşma yapmak istiyorum." gözlerimi silerken mırıldandım. İkimiz de yere bağdaş kurup birbirimize bakıyorduk. Jongin biraz daha sağa sola sallanıp bebek gibi davranıyordu ama neyse. Bu hareketlerini de özleyecektim…. "Senden beni son kez kurtarmanı istiyorum Kim Jongin. Benimle seviş lütfen."

 

 

 

Link to post
Share on other sites

Her bölümü ayrı ayrı spoiler içine alman gerekiyor. Bir bölümü seçtikten sonra üstteki göz işaretine basman yeterli.

Bunun dışında zamanım olduğunda hikayeye bakacağım ama şimdilik okumadım. Yarışmada bol şans^^

Link to post
Share on other sites
yumulonely, 13 saat önce tarihinde yazdı:

Her bölümü ayrı ayrı spoiler içine alman gerekiyor. Bir bölümü seçtikten sonra üstteki göz işaretine basman yeterli.

Bunun dışında zamanım olduğunda hikayeye bakacağım ama şimdilik okumadım. Yarışmada bol şans^^

düzenlemesini nasıl yapacağımı bilmiyorum :( ya da en baştan mı atmalıyım ? 

Link to post
Share on other sites
kaisoo, 2 saat önce tarihinde yazdı:

düzenlemesini nasıl yapacağımı bilmiyorum :( ya da en baştan mı atmalıyım ? 

Mesajı düzenleye tıklıyorsun, mesaj kutusunun üzerindeki semboller arasında göz imgesi var. Oradan spoiler kutusu ekleyebilirsin. 

 

Ayrıca birazını okudum. Bazı yerlere virgül eklememişsin ve bazı kelimeleri hızlı yazmaktan dolayı da eksik yazmışsın. 

Bir de konun ne tam olarak? Onu kısaca yazarsan okuyucuya yön verme açısından yardımcı olur.  

Link to post
Share on other sites
kaisoo, 12 saat önce tarihinde yazdı:

düzenlemesini nasıl yapacağımı bilmiyorum :( ya da en baştan mı atmalıyım ? 

 

Bu sayfada olduğu gibi düzenlemelisin.

Spoiler

2020-06-23.png.ddd74baa0e4df4b3066a9823dca59791.png

Spoiler'a konulacak kısmı seçtikten sonra göz işaretine basacaksın  

Link to post
Share on other sites
  • 2 weeks later...

Öncelikle karakteri bir türlü sevemediğimi itiraf etmeliyim. -Hatta FF'ler arasındaki en itici bulduğum karakter oldu.-  En çok da arkadaşlarıyla olan diyalogları pek hoş gelmedi bana. Bknz: salak, o, bu, şu gibi zamirler, arkadaşlarıyla aralarında olan ergen diyaloglar vs. Birde yeni çocuk var tabii. Yeni çocuğa durup dururken beslediği garez özellikle iticiydi. Birileri bizimle arkadaş olmak istediğinde gereksiz triplere girmeyiz. Yani en azından ben girmem :D Şahsen karakteri 4. bölümü kadar kız sanmam bu gereksiz triplerden dolayı olsa gerek. 

Hikaye muhtemelen bitmedi diye düşünüyorum çünkü yeni çocuğun bizim esas çocuğa neden bu kadar saplandığı ve yine bizim yetimhanede büyüyen minik Sora'nın sonu, yine bizim yeni çocuğun neden nişanlandığı, aile olayları vs. vs. eksik ve kopuk.

 

Yazım, imla hataları fazlasıyla vardı tekrar kontrol etsen iyi olurdu. ( bknz: gelcem, bakıcam vs. ) Genel olarak hikaye dramdan oluşuyordu. Birde annesi sen de mi bilmemne gibi beni terk edip gideceksin dedikten sonra babasının annesini aslında terk etmediğini öldüğü öğrenmemiz de ayrı bir kopukluk yaşattı bana. 

 

Bence bu kadar drama gerek yoktu. Konu özeti geçilebilirdi. Arkadaşlar özellikle de en yakın 2 arkadaşın hikayesine inilebilirdi. Annesinden tokat yedikten sonra kendi evini terk edip arkadaşına gitmesi ve yine dram silsilesinin işlenmesi ve hikayenin büyük bir kısmının buna ayrılması şahsen benim pek hoşuma gitmedi. 

 

Başarılır diliyorum. Hayal gücüne sağlık.

Link to post
Share on other sites

Join the conversation

You are posting as a guest. If you have an account, sign in now to post with your account.
Note: Your post will require moderator approval before it will be visible.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Restore formatting

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

  • Similar Content

    • By Ari01
      ATTACK ON TİTAN
      LANETLİ SUR
      0. Bölüm
       
      1. Bölüm
       
      2. Bölüm
       
      3. Bölüm
       
      4. Bölüm
       
      5. Bölüm
       
      6. Bölüm
       
      7. Bölüm
      SON
    • By Irimi
      (zaten wattpadde olan kısa bir hikayemi buraya yapıştırıvereyim dedim, ve evet ship fici çünkü başka ficim yok dsalkjfkld ayrıca bu fici @MyChaton hesabımdan aynı isimle bulabilirsiniz :) )
       
       
      "Kirishima bak hâlâ vaz geçebilirsin, insanların kulak sağlığı için falan."
      "Bence beğenmeyecek. Hatta nefret edecek." 
      "Ona söylemem için zorlayan sizdiniz, şimdi neden dünyanın en kötü fikriymiş gibi davranıyorsunuz ki?" 
      Mina ve Jirou, kızılın haklı olduğunu bilerek, umutsuzca birbirlerine baktılar. Kirishima'nın ince düşünmüş olması çok hoştu ancak sevdiği, böyle bir sürprizden hoşlanacak son kişiydi. 
      "Sana bunun kötü bir fikir olduğunu en başından söyledim ben." diye çıkıştı Mina. Artık kimseyi durduramayacağının farkındaydı ancak gelecekteki 'ben demiştim' faslını garantiye alıyordu. 
      Jirou da mor elbisesini çekiştirmekle meşgul olduğundan kızıl arkadaşının gözlerine bakmadan "Yıl sonu gösterisine herkes rahatlamak için geldi ve bir felaketle karşılaşmak hiç eğlenceli olmaz." diye mırıldandı. Kirishima'nın kalbini kırmayı amaçladığı falan yoktu fakat birinin bir şekilde söylemesi gerekiyordu. 
      Kirishima'nın "Felaket mi? O kadar mı kötü söylüyorum?" derken kıkırdaması ise hiç beklemediği bir tepkiydi. "Merak etme Jirou, gösterini mahvetmeme izin verdiğin için sana 3 dilek hakkı vercem!" 
      Jirou endişeyle gülümserken Kirishima'nın sevdiğine itiraf edeceği bu aptal konserde çalmayı nasıl kabul ettiğini hâlâ aklı almayan Bakugou, somurtuk suratını bozmadan kulise girmişti. 
      "Oi gerizekalılar, neredeyse başlayacağız, kaldırın kıçınızı." 
      Normalde sinirli olmasına pek şaşılmazdı ancak bugün Bakugou'nun üstündeki bir ayrı huysuzluk, fark edilmeyecek gibi değildi. Sarı kaşları çatıklığını bir kez bile bozmamış; ince dudakları düz bir çizgiden başka hiçbir şekil almamıştı. 
      "Bakugou yatağın yanlış tarafından kalkmış gibi." dedi Kaminari, deyimi biraz çarpıtmıştı ama kimse aldırmadı. 
      "Daha çok yanlış yatakta kalkmış gibi." Mina kendi esprisine kıkır kıkır gülmeye başladı. 
      Neyseki sinirden yumruğunu sıkmakla meşgul olan Bakugou onları duyamadan çıkmıştı kulisten. 
      Kirishima derin bir nefes alıp kendini sahneye attı, ancak onlarca kişiyle göz göze gelmesiyle sahnede duruşu pek uzun süremedi. Kendini kulise geri zar zor attığında Kaminari kolunu kızıl arkadaşının omzundaki klasik yerine yerleştirmişti bile. 
      "Ben sana güveniyom kanka. Buna hayır diyecek kız tanımıyorum! Hadi, yaparsın koçum."
      Kirishima sevdiğinin kim olduğunu, zaten kendisi fark etmiş Mina hariç kimseye söylememişti. Birinin ağzından kaçırma riskini almak istemediği gibi, öğrendiklerinde herkesin yüzünün alacağı ifadeyi görmek istiyordu. Bu yüzden de Kaminari'ye "ah evet..." diye mırıldanmakla yetindi. 
      Birkaç dakika daha tartışmanın sonunda, onca provanın boşa gitmemesi için sahneye çıkmaya karar verdikleri gibi; sahnenin önünde, siyah perdelerin ardına kaçmamak için kendini yırtan kızıl, bu kararlarından pişman olmuştu bile. 
      Sahne ışığına karşı gözünü açamıyor, bacaklarının titremesini durduramıyor, mikrofona bir konuşsa sesinin deli gibi titreyeceğini biliyordu. Bu aptalca fikir için onu gaza getiren arkadaşlarıyla bir daha konuşmasa ne kaybedeceğini düşünüyordu. 
      Birkaç adım gerisinde duran Bakugou ise gözünü devirmekle meşguldu, tanıdığı Boktan Saçlının bu duruma düşeceğine emindi zaten. 
      "Oi, beni o kadar zorla provalara getirttin, bir erkek ol ve bunu boşa harcama. Yoksa seni öldürürüm." 
      Kirishima'nın dönüşünü, hafifçe gülümseyişini ve dudaklarının "teşekkür ederim" diye fısıldarken hareket edişini izlerken Bakugou neden öyle bir şey söylediğini kendi de anlayamamıştı. 
      Kirishima'nın bu şarkıyı cidden söylemesini isteyip istemediğine bile emin değildi. 
      "Hanımlar ve beyefendiler, UA lisesinin yıl sonu gösterisine hoş geldiniz!" 
      Bunun çok aptalca olduğunu düşünürken, bagetlerini sıkmakla oldukça meşgul olan Bakugou yükselen alkışlarla kendine geldi. 
      "Öğrencilerin hiçbir eğitmene bağlı olmaksızın istediğini sunduğu yıl sonu gösterimizde bütün yılın gerginliğini atmayı ve eğlenmeyi umuyoruz!" Rahatmış gibi görünmeye çalışan Kirishima'nın gerginliği atılacak gibi değildi ki. 
      "İlk grup olarak, 1A sınıfından arkadaşlarımın kurduğu A Band ve onlara zorla dadanan ben, sizlere şarkımızı sunacağız." 
      Kirishima ona baktığında Bakugou bunun ritim vermesi için olduğunu düşündü, tam bagetlerini havaya kaldırdığında ise Kirishima tekrar konuşmaya başladı: "Ve bu şarkıyı, iğrenç sesime rağmen söylüyorum, çok özel birisi için." 
      Salondan "aww" diye mırıltılar yükselirken Bakugou kusacakmış gibi hissediyordu. 
      "Yani... kendim bir şarkı yazmak istedim ama Jirou size bunu kesin olarak söyleyebilir ki ne bunu yapacak müzik bilgim var, ne de yeteneğim." 
      Jirou "Açıkçası provalarda bayağı acı çektik ve sadist pislikler olduğumuzdan sizin de çekmenizi istiyoruz." diye araya girdiğinde kalabalıktan gergin bir kahkaha duyuldu. 
      "Yine de, sizden berbat şarkıma katlanmanızı ve bu gecenin benim için ne kadar özel olduğunu anlamanızı rica ediyorum. Belki de sarılmak için üzerime atlayacak, belki de sakince reddedecek ya da kızacak; ama her türlü, onu dünyalar kadar sevdiğimi bütün bu emeğin sadece ona özel olduğunu bilmesini istiyorum. Bu şarkı bana o kadar onu hatırlatıyor ki her dinlediğimde oluşan karnımdaki ağrıya ya da kalbimdeki sızıya engel olamıyorum. Bu şarkıdaki sözlerle depreşen anılarımın beni mutlu ettiği kadar onu da mutlu etmesini istiyorum, bu sözlerin bana hissettirdiklerini o da hissetsin istiyorum ve- uh, yani, bu sözler benim için çok önemli, o yüzden dikkat edin ve kim olduğunu anlamaya çalışın." Kirishima duraksadığında oluşan sessizliği yine onun gergin kıkırtısı doldurdu. "Ah tanrım, bu hayatımın en kötü 4 dakikası olacak."
      Gülüşmeler eşliğinde cesaretine kocaman bir alkış kopan Kirishima, Bakugou'ya dönüp başını salladığında Bakugou zihnini boşaltıp bagetlerini sallamaya başladı. 
      Bateriyi bu yüzden seviyordu, zihnini boşaltmakta, sinirini bastırmakta ve o an her ne olmuşsa unutturmakta asla başarısız olmuyordu. 
      "Son-ki, üç, dört"
      Bagetlerini hafifçe davullara vururken seslice nefes verdi, ne düşüneceğinden emin olmamak onu gerdiğinden hiçbir şey düşünmemek en iyisiydi. 
      "Belki durup dururken yanına gelince,
      Söylediklerimi anlamsız buldun."
      Ancak, 'tanrım' diye düşünmemek imkansızdı. Provalardan bile berbattı Kirishima'nın sesi. 
      Alnını boncuk boncuk terler doldururken sesi çatlıyor, sımsıkı sardığı mikrofona yapışık elleri titredikçe sallanan mikrofon garip bir ses çıkmasına neden oluyordu. 
      Ve, USJ'den ya da Kamino'dan anladığı kadarıyla hiçbir şeyden korkmayan Kirishima'yı böylesine titrerken görmek Bakugou'yu bir kez daha aşktan iğrendirmeye yetmişti.
      "Oysa vakit yoktu, ama sen haklıydın.
      Çünkü böyle şeyler aceleye gelmezdi." 
      Çarpık sözler detone detone süzülürken sarışının tek düşünebildiği bir soru imlemiydi: "Kim?" 
      Kimin için Kirishima tüm seyirciye rezil olmayı, üstüne reddedilmeyi göze alıp kendini böyle sahneye atıyordu, saçmalığın daniskasıydı bu. 
      Kimin için haftalarca yaptığı provalara arkadaşlarını alet ediyor, sesi bi nebze daha iyi olsun diye çiğ yumurta içiyordu? 
      Neden? Kim neden birini bunları yapmaya değecek kadar sevsin ki?
      Saçmalık. 
      "Yalandan da olsa, 
      Ne güzel güldün o akşam," 
      Kirishima en parlak gülümsemesini ses yüzünden yüzünü buruşturmuş kalabalığa sundu, "bana"'yı gittikçe daha çok çatlayan sesiyle uzatmadan hemen önce.
      Kalabalık, baterideki Bakugou'nun, saksafon çalan Aoyama'yla birlikte doldurduğu sözsüz kısımda bir nebze rahatlayabilmişti. 
      Bakugou bu yüz ifadelerine baktıkça sinirleniyordu, Kirishima'nın yaptığının ne kadar zor olduğunu anlayamayan maymunlardan ibaretlerdi sonuçta. 
      Kendi kendine 'Neden? Neden bu kadar zahmete giriyorsun?' diye sormaya devam ediyordu, 'Aşağıdaki insanların kulaklarını kapamasından rahatsız olmayacak kadar çok mu seviyorsun onu?'
      "Belki tanışmak zor, iyi anlaşmak zor.
      Peki görüşmek çok mu kolaydı?"
      Bakugou'nun gözleri sınıfın kızlarının oturduğu köşeye odaklandı. 
      Kirishima'nın 'ne güzel' dediği gülüşün sahibi, 
      herkesle rahatça anlaşabilen Kirishima'nın 'iyi anlaşmak zor' dediği,
      'görüşmek çok mu kolaydı' diye onu görebiliyor olmanın ne kadar değerli olduğunu anlattığı kişiyi aradı.
      At kuyruklu kız? Hayır, Kirishima ondan hoşlanıyor olsa ders çalışmak için ona koşardı, Bakugou'ya değil. 
      Ortaokuldan beri tanıdığı Rakun Gözlü? Hayır, o zaten bu kişinin kim olduğunu biliyordu. 
      Görünmez olan? Phahahhahah!
      Uraraka? Tamam, yuvarlaklığı katlanılabilirdi ama o hep gülüyordu zaten, Kirishima'nın bahsettiği ise yalandan, nadir bir gülümsemeydi.
      "Çok kısa bir zamanda, belki biraz da zorla,
      Bence gayet iyi de anlaştık." 
      'Kimin sana gülmesinden, kiminle iyi anlaşabilmekten, kimi görmekten bu denli mutlu oluyorsun?' diye düşünürken davullara git gide daha sert vurduğunun farkında bile değildi. 'Kim? Kim?'
      Gözlerinin önünde Kirishima'nın kızın tekini kolunun altına alması, birbirlerine bakıp gülüşmeleri ve Kirishima'nın yüzündeki yine o tatlı tebessümün oluşması geldi. Nerden bakarsan bak iğrenç bir tabloydu bu.
      "Yalandan da olsa, 
      Ne güzel güldün o akşam bana." 
      Malum kişinin kim olduğunu anlamasıyla yüzüne nurlar inen, ve krizler geçirmeye başlayan sınıf arkadaşlarını gördükçe daha da sert vurdu davullara. 
      O kişi kalkıp Kirishima'nın kollarına atladığında Kirishima onunla ders çalışacaktı, onunla sohbet edecekti, yemekte onunla oturacaktı ve o parlak gülümsemesini ona sunacaktı, Bakugou'ya değil. 
      Kirishima'yı başka birinin elini tutarken, başka birine saçma sapan anılar anlatırken, başka birine gülerken düşlemek onu hiç olmadığı kadar sinirlendiriyordu. Öyle bağırıp çağırabileceği değil, çaresiz bir sinirdi bu. 
      Kalbindeki anlamsız sızı garip hissettiriyordu. Çaresizlik kalbini kaplıyordu ancak bunun neye çare bulamamaktan kaynaklandığını anlayamıyordu. 
      "Yalandan da olsa, 
      Ne güzel güldün o akşam bana." 
      Bir kez daha seyircilerin kulaklarının bi nebze olsun dinlenmesini sağlayan sözsüz kısım salona hakim olurken Bakugou'nun sinirli davullarının buna izin vermeyeceği barizdi. 
      Yaklaşık iki dakika sonra şarkı bitecek, Kirishima onun kim olduğunu söyleyecek, o kız kalkıp Kirishima'nın kollarına atlayacak, sevgi sözcüklerine boğcaktı; Bakugou ise sadece uzaktan en yakın -ve tek- arkadaşının aşkın kollarına kayıp gidişini izleyecekti. En yakını, en uzağına dönüşecekti ve sarışın sadece izleyecekti. 
      Bakugou hiçbir zaman anlayamamıştı kızılın kendisine karşı neden bu kadar nazik olduğunu. Her kimse o, Kirishima onunla, hak ettiği gibi, o kadar mutlu olacaktı ki, Bakugou gibi birinin varlığını bile unutacaktı. 
      Onunla. Onunla. 
      O gülüşün sahibiyle. 
      Aoyama'nın havalı saksafon solosuna verdiği pür dikkati önünden uçan bagetin tekiyle dağıldı; dikkati salondaki geri kalan herkesinki gibi kızıla doğru yaklaşırken öfkeden ateş saçmayı ihmal etmeyen Bakugou'nun üzerindeydi. 
      "KİM LAN O OROSPU?"
      Bakugou'nun sağ eliyle sertçe yukarı kaldırdığı tişörtün içindeki titreyen çocuğun ağzı '...ne?' den başka bir söz çıkartamamıştı. 
      "Kim, diyorum, kim? Kimi seviyorsun bu kadar? Hangi orospu, söyle!" Bakugou car car bağırmaya devam ederken hemen diplerindeki mikrofon yeterince acı çeken kalabalığa hiç mi hiç yardımcı olmuyordu. 
      "Bakugou, lütfen şarkıyı bitirelim-"
      "Kimse senin boktan şarkını dinlemek istemiyor!" 
      Bunu söylediği saniyede Bakugou'nun hem zihnini hem de kalbini pişmanlık sarmıştı. Böyle düşüncesizce konuşması; Kirishima'nın titreyen ellerinin daha da sarsılarak ceplerine gömülmesine, gözlerinin saçtığı neşeyi söndürüp bir daha kalkmamak üzere yere yönelmesine ve özgüveni varmış gibi dursun diye tuttuğu dik duruşunun yerini umutsuz bir kambura bırakmasına sebep olmuştu. 
      "Biliyorum." Kirishima elindeki mikrofonu başının hizasındaki yuvasına oturttu. "Belki o sever diye düşünmüştüm ama yanıldım."
      Kirishima adımlarını siyah perdenin arkasına yönlendirirken ekledi: "Bu rahatsızlık için özür dilerim, ben sadece- her neyse işte. Size de teşekkürler A-band, sizi dinlemem gerekirdi."
      Birkaç adım atmıştı ki Bakugou'nun jetonu düşüverdi. Mahvetmişti, ciddi anlamda. Onun başkasıyla mutlu olmasını istememişti sadece, bunun Kirishima'nın yüzünde hiç görmediği kadar üzgün bir ifade oluşturacağını düşünmemişti ki. Hem Kirishima Bakugou'yu yeterince tanıyordu, onun yaptığı aptal bir yorumu bu kadar umursayacağını hiç düşünmezdi.
      Yine yalnız kalmaktan korkmuş, Kirishima'yı kendine saklamak istemişti sadece. Bencil herifin tekiydi. Onu hak etmiyordu bile. 
      "Bok kafalı, hayır-" diye atıldı, her şey için çok geç olduğunu bile bile. 
      Ancak Kirishima'nın durmasını, arkasını dönmesinin ve hafifçe tebessüm etmesini sağlayan Bakugou'nun seslenişi değil, kalabalığın bir ağızdan "Söyle, söyle, söyle" diye bağırmasıydı. 
      En önlerdeki Ashido ve Sero baş parmaklarını güvenle kaldırırken zaten sahnede olan Kaminari ve Jirou gitarlarını bırakmış, Kirishima'yı çekiştiriyorlardı.
      Kirishima, Kaminari'nin saçını dağıtmasıyla sinirlense de bunu takamayacak kadar çok derde sahipti. Önünde kocaman bir kalabalık, sanki çok da kolaymış gibi oracıkta aşkını itiraf etmesini bekliyordu.
      Göz göze geldiği sınıf arkadaşlarının 'hadi yapabilirsin' der gibi parlayan gülümsemelerini görünce sırtını tekrardan dikleştirdi, boğazını temizledi ve kararlı gözlerini izleyiciye dikti. 
      Olabildiğince nazik bir sesle "Annem 'küfür etme, gün gelir sana döner' demişti ama canlı örneğini göreceğimi hiç düşünmezdim." demesiyle salondaki gerginlik yavaşça kırıldı. 
      "Ne saçmalıyon lan sen?" 
      Kirishima, Bakugou'nun bundan daha zeki olduğuna emindi. Bir tokat yemesi an meselesi olmasına rağmen biraz daha oynamaya karar verdi. 
      Alnındaki boncuk boncuk terler akarken  küçük kaşlara takılıyor, bacakları heyecandan ayakta durmakta zorlanıyordu ama bunların elindeki muazzam fırsatı mahvetmesine izin vermeyecekti. 
      "Onun kim olduğunu niye bu kadar merak ettin ki, Patlangaç?"
      "Çünkü..." 
      Hadi söylesene Bakugou, sen sahip olduğum en değerli kişisin ve karının tekine kaybetmek istemiyorum. 
      "Çünkü?"
      Işıklardan sorumlu abi de Bakugou'dan nefret ediyormuşçasına tüm ışıkları, dolayısıyla tüm dikkati sarışına çevirmişti. Beyaz ışığın Bakugou'nun beyaz tenini daha da soluk göstermesi Kirishima'ya gözünün dalmasına izin vermemesi adına büyük bir sorumluluk yüklüyordu. 
      Birkaç saniye süren garip sessizlikten sonra "Çünkü kıskandım, kahretsin!" diye ağzındaki baklayı çıkardı en sonunda. "Onu alıp kafasını parçalamak istedim çünkü dikkatini, şakalarını ve parlak gülümsemeni ona verecektin artık. Onunla takılmanı istemedim, benimle takılmanı istedim! Ayrıca sikeyim, öyle romantiksin ki kız sana bayılacak ve sürekli vıcık vıcık boktan süprizlerini anlatacak ve ben kusmak istemekten başka bir şey yapamayacağım!" 
      Bakugou'nun bağırışlarını mikrofon olmasa bile bütün salonu inletip üstüne yankı yaparken Kirishima dolduğunu hissettiği gözlerini kırpıştırarak gülümsedi. Gözlerinin gülmesini tutmaya çalışmaktan mı yoksa Bakugou'nun böyle hissediyor olmasına duyduğu mutluluktan mı dolduğundan emin değildi. 
      "Boktan olduklarını düşünüyorsan sürpriz yapmam tabii."
      Bakugou'nun saksı sunırları zorluyordu: Ha?
      "KİM LAN O OROSPU?"
      "Annem 'küfür etme, gün gelir sana döner' demişti ama canlı örneğini göreceğimi hiç düşünmezdim."
      Ne diyor bu çocuk?
      "Bana mı?"
      "Aklımda onlarca plan vardı ama madem vıcık olduklarını düşünüyorsun sadece gidip erkeksi şeyler yaparız, ne biliyim protein tozu yutma challenge falan."
      Yaşam savaşı veren beyin hücrelerini taşıyan Bakugou'nun kafası yavaşça sağa doğru eğilmiş, Kirishima'nın şaka yapıp yapmadığını anlamak için onu detaylıca süzen gözleri olabildiğince kısılmıştı. Ancak yeterince panik olmuş kızılın bu şaşkınlığı ve kafa karışıklığını yanlış anlaması kaçınılmazdı. 
      "Sanırım önce düz ya da homofobik olup olmadığını falan sormalıydım- ama ben artık söylemem gerektiğini düşündüm ve Minalar da zorlayınca ve şey- ama yani biliyorum hislerim biraz değişik ve iğrenç olduğumu düşünüyorsan lütfen bu hiç olmamış gibi davranalım, ibne falan desen de alınmam ve ben-uh" diye Midoriya gibi mırıldanmaya başladı eli panikle ensesine gitmeden hemen önce. 
      Çılgınca bir alkış koparan kalabalıktaki her bir insanın yüzü az önce çektiği işkenceyi tamamen unutmuşçasına bir tebessüm taşıyordu. Bu kadar destekleneceğini beklemeyen Kirishima ise tedirgince de olsa ağzının kulaklarına varmasına engel olamamıştı. 
      Gözü sevdiğine kaydığında ise zavallı sarışının sadece öyle bakakaldığını fark etti. Belli ki hiç mi hiç beklemediği bir haberle karşı karşıya kalmış sarışının gözleri kocaman açılmış, ağzı hafifçe aralanmıştı.
      Onun bu durumuna karşı Kirishima açıklama yapmak zorunda hissetmişti. 
      "Bak, anlaşması çok kolay birisi değilsin ve sana yaklaşabilen sayılı insanlardan olduğum için ne kadar mutlu olduğumu anlatamam." diye başladı Bakugou'nun hayatında duyduğu en nazik, en şefkatli tonla. "Seni çok az kez gülerken gördüm, ama değişmez bir gerçektir ki, bu gülüşlerden favorim Kamino'daki. Beni kendinle eşit tuttun, yardımımı kabul ettin ve elimi yakalayıp gülümsedin. Bana gülümsedin Bakugou, bana. O kadar güzeldi ki. Çok korkuyordum, seni kaybetmekten korkuyordum, villainlardan korkuyordum ama aptal gibi sırıtmaktan alıkoyamadım kendimi, çünkü bana gülümsedin Bakugou. Bütün gece karnım ağrıdı, uyuyamadım." 
      Kirishima kızarmış yanaklarına kadar kaldırıp salladığı yumruklarıyla bayıldığı şarkıcıdan imza almak üzere olan küçük bir fangirlü andırıyordu. 
      "Orada elimi tuttuğunda gerçekten mutlu olduğunu hissettim, sürekli elimi tutmanı ve hep gerçekten mutlu olduğun için gülmeni istedim. O gülüşü bi daha görmek istedim, hep seni güldürmek istedim, hep gülümse istedim; çünkü açgözlü ve bencilim ve güldüğünde hissettiğim o karın ağrısından daha çok istiyorum. Ne güzel güldün o akşam bana, Bakugou." 
      Seyircinin iğne atılsa yere düşmeyecek kadar kalabalık olmasına rağmen çıt çıkmadığından, yavru bir kediyi ürkütmek istemezmiş gibi yavaşça yaklaşan Kirishima'nın adımları salonda yankılanmıştı. 
      Elleri, başını aşağı eğip yanan yüzünü saklamak için kaküllerine güvenen Bakugou'nun yanaklarına ulaştığında hafifçe yukarı çekti ve sarışını gülümsemeye zorladı. Ellerinin titremeyi kestiği falan yoktu ama pek umrundaymış gibi görünmüyordu.
      "Çok yakışıyor sana. Sürekli güldürmek, mutlu etmek istiyorum seni. Her zaman seni güldürmek için yanında olmama izin verir misin Bakugou?" 
      Bakugou bir şey söyleyemeden önce kopan ve uzun süre dinmeyen alkışta düşünme fırsatı buldu. Ne diyo bu salak ayol? 
      Bakugou daha ondan 'nefret etmediği' sonucuna varabilmek için bile çok vakit harcamıştı, aynı sürede Kirishima ise bırakın gay olduğuna karar vermeyi, Bakugou'yu ne kadar sevdiğine karar vermiş, onu yansıtan bu şarkıyı seçmiş, bateri sağolsun Bakugou'nun salonda olcağından emin olmuştu. 
      Kirishima'nın zeka seviyesi için plus ultra şeylerdi bunlar. 
      Bakugou ise öylece oturmuş, Kirishima'nın ışık saçan gülümsemesinin herkesin kalbini kendisininki kadar hızlandırdığını varsaymıştı. 
      Göz ardı etmişti; onu sadece kendine saklamak istemesini, hep yanında olduğu için duyduğu minneti, kızılın hastaneye kaldırıldığını duyduğundaki korkuyu ve daha nicesini. İyi ya da kötü, pek çok farklı duygu yaşamıştı ve hepsinin aptal herifin tekinin marifeti olması onu sinirlendirmiyor değildi. 
      Kirishima'nın yanına gelip bateride ona ihtiyacı olduğunu söylemesinden beri huysuzdu zaten ama büyük günün içine oturtacağı öküzün bu denli etkili olacağını düşünmemişti. Kirishima'yı başka biriyle hayal etmenin ya da yaptığı aptalca bir yorum yüzünden kızılın yüzünde oluşan ifadenin canını bu kadar acıtacağını, o her tebessüm ettiğinde kalbinin böylesine hızlanıp karnına ağrılar gireceğini de düşünmemişti. 
      O her güldüğünde sanki içindeki boşluk doluyor, beynine giden kan duruyor, vücudunu bir ferahlık sarıyordu. 
      Alkışlar sonunda dindiğinde, Bakugou ne diyeceğinden emindi, ses tonunda bir gram tereddüt yoktu. 
      "Ne boş yaptın, seviyoz işte."
      Kirishima'nın tedirgin ifadesinin yerini yanaklarını acıtacak kadar geniş gülümsemeye bırakışı küçük bir andan uzun sürmemişti. Aldığı yanıtla uzun süredir kendini kasan vücudunun dizlerinin bağı çözülmüş, kendini Bakugou'nun üzerine bırakmıştı. 
      Belki bu ilk sarılışları değildi, ancak birbirleri için dosttan öte olduklarını bildikleri, ve daha nicesi gelecek olan sarılışların ilkiydi. Kirishima'nın her provada, her derste, her yemek yiyişinde tekrar tekrar hayalini kurduğu an, onlarca seyircinin şahitliğinde yaşanıyordu işte. 
      Yerde tepinen Mina birilerine video çekmesini emrediyor, Uraraka hemen yanında oturan Deku'nun gözyaşlarını siliyordu. 'Öğğ'leyen Mineta dışındaki herkes sahnedeki çiftin mutluluğuna ortaktı. 
      Kirishima kendi ayakları üzerinde durabilecek kadar gerçek dünyaya döndüğünde, hafifçe doğruldu ancak Bakugou'dan ayrılmadı. Hala sarılıyor, onun baharatlı şampuanının kokusunu içine çekiyordu. Hapşırmamaya çalışarak sevdiğinin kulağına fısıldarken mutluluğunu gizleme ihtiyacı duymamıştı. 
      "Seni seviyorum." 
      "Boş yapma, biliyoruz herhalde." 
      "Sevgili mi olacağız şimdi?" 
      "Ben seni pokemonum olarak alacaktım ama o da olur." 
      Kirishima kıkırdarken biraz daha geri çekilip alınlarının birbirine değmesini sağladı. Bu açıdan çok komik görünen Bakugou'nun yüzünü öpmemek içni kendini zor tutuyordu. 
      Aylardır hayalini kurduğu çocuk kollarının arasında, aylardır dokunmak istediği yüz hemen önünde, aylardır okşamak istediği saçlar elinin altındaydı; her türlü derdi, kalacağı dersin verdiği endişeyi, nerede olduğunu bile unutmuştu. Kirishima'nın korktuğu tek şey aniden yurt odasında uyanıp her şeyin rüya olduğunu fark etmek ve yan odadaki arkadaşına olan duyguları ve hayalleriyle baş başa kalmaktı. 
      "Hey Kirishima!" diye bir bağırışla tüm atmosfer dağıldı. Bakugou yavaşça kızıldan ayrılırken her şeyi bozan Jirou'ya en kızgın bakışlarından atıyordu. 
      "Romantik anı bozduğum için üzgünüm ama 3 dilek hakkımın olduğunu söylemiştin." dedi cebinden telefonunu çıkartırken. Yüzündeki muzip gülümseme Kirishima'yı korkutuyordu. 
      "Um... o anlık bir şakaydı ama sanırım evet?" 
      Jirou gülümsemesini bozmadan kamerayı açtı ve ekranı Kirishima'yı da Bakugou'yu da içine alacak şekilde tuttu. Dileği kalabalığı tekrardan coşturmaya yetmişti.
      "Öpüşün, 3 kere. Şimdi."
    • By exedrasghoul
      Erratic Simian (Haikyuu!! Fanfiction)
       
      Hayatta yapacak pek bir şeyi kalmamış olmasına rağmen neşeli kişiliğinden ödün vermeyen Lena, anne ve babasının ayrılmasından sonra annesiye birlikte Japonya'ya gelir. Farklı bir ülkeye alışmanın zorluklarıyla baş ederken aynı zamanda kendine düzgün arkadaşlar bulma amacıyla yanıp tutuşuyordur. Bu amacını gerçekleştirmek onun için biraz zor olacaktır çünkü kontrol altına alınamayan kişiliği sağ olsun, onunla takılmak isteyen kişilerin sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordur. Aynı sınıfta olduğu "uzaklaştırma alan öğrenci" ile kurduğu yakınlık, Lena'yı onun kişiliğini olduğu gibi kabul eden insanların yanına götürecektir.
       
      Birinci Bölüm: Karasuno
       
       
      İkinci Bölüm: Noya
       
       
      Üçüncü Bölüm: Teras
       
       
      Dördüncü Bölüm: Kulüp
       
       
      Beşinci Bölüm: Yıldız
       
       
      Altıncı Bölüm: Senpai
       
       
      Yedinci Bölüm: Ders
       
       
      Sekizinci Bölüm: Pasör
       
       
      Dokuzuncu Bölüm: Seijoh
       
       
      Onuncu Bölüm: Maç
       
       
  • Recently Browsing   0 members

    No registered users viewing this page.

Important Information

By using this site, you agree to our Terms of Use.