Jump to content

Bilinmeyen bir kadının mektubu ve Bir kadının hayatından 24 saat (Stefan Zweig) Kitap İncelemesi


Recommended Posts

 

Arkadaşlar öncelikle merhaba, @Lycaenidae ile bir etkinlik yapmayı düşündük. Hem kitap okuyup yorumlamak isteyen olursa hem de okuyacak kitap arayan varsa diye forumda kitap incelemeleri yapmak istedik. Tabii fikir anası Lyca ama fikri icraata geçirmek bana kaldı :D Emel abla bize yeni bir başlık açacağını söyledi ama şimdilik böyle yazacağız. Şimdiden keyifli okumalar :)

 

Konu başlığından da anlaşıldığı üzere Stefan Zweig'in eserleri olan "Bilinmeyen bir kadının mektubu" ve "Bir kadının hayatından 24 saat" adlı öyküler hakkında yorum yapacağım. Ben direkt olarak iki tane öykünün birleştirilmiş halini sayın aldım ama dileyen iki öyküyü de ayrı ayrı kitaplar şeklinde bulabilir. Kitabın kapağını aşağıdaki görselde görebilirsiniz;

Spoiler

0001694962001-1.jpg

 

BİLİNMEYEN BİR KADININ MEKTUBU

Yazar adı: Stefan Zweig

Orijinal adı: Brief einer Unbekannten

Tür: Roman

Sayfa sayısı: 68

 

Kitap bir yazarın doğum gününde iş gezisinden dönüp, evine geçmesi ile başlıyor. Kahyası yazar evde olmadığı zamanlarda biriken mektupları getiriyor ve yazar kendince önemli olan mektupları okuyor. Daha sonra el yazısı ile yazılmış kalınca bir mektubu merak edip okumaya başlıyor, mektup "Beni hiç tanımamış olan sana" diye başlıyor. Yazar mektubun direkt olarak kendisine gönderilip gönderilmediğini anlamıyor ama merak ettiği için okumaya başlıyor.

 

Kitabın başlangıcı bu şekilde, yazarın veya mektubu gönderen kadının ismi hiçbir zaman geçmiyor. Hikaye tamamen kadının mektubu hakkında, yazara ait çok az bir kısım var. Hikaye bir küçük kızın binalarına taşınan yazara olan aşkını anlatıyor. Onu nasıl sevdiğini, onunla karşılaşmak için neler yaptığını, çocukça olan masum aşkından yetişkinliğe gelip şehvetle arzuladığı aşkına kadar olan olayları anlatan bir mektup. 

 

Bunu direkt olarak bir cinsiyete yüklemek istemiyorum, yani sonuçta aşk sadece bir cinsiyete ait değildir ve her cinsiyet gayet de derin bir aşk duygusu yaşayabilir. Hikaye sadece mektupta bir insanın diğerine olan aşkını anlatışını konu alıyor. Aslında ben bütün hikayenin mektupla sınırlı olmayacağını düşünüyordum ve hatta öyle olursa sıkılırım diye düşünmüştüm ama öyle olmadı. Kitabı 1.5-2 saat gibi bir sürede bitirdim ve gayet de akıcıydı. Aşk unsuru hikayede çok güzel işlenmiş ve sürükleyici bir şekilde devam etmiş. Bir çocuğun gözünde ki masum aşk ve çocuğun büyüyüp yetişkin olmasıyla birlikte duyduğu şehvet hissine kadar betimlemelerle zenginleştirilmiş ve okuyucuya aktarılmış. Yazarın anlatmak istediği "mutlak aşk" kavramını kimisi saplantı olarak görebilir ama en nihayetinde şu sonuca varıyoruz ki "aşkın gözü kördür." Çünkü burada çocuk aşkından dolayı öyle bir hale geliyor ki kapı kollarını öpüyor veya adamın sigara izmaritlerini toplayıp saklıyor. Çocuk sürekli olarak aşık olduğu yazarla ilgili düşler kuruyor, yazar olduğu için sağdan soldan topladığı kitapları gazeteleri okuyor ki ona yaraşır bir insan olsun. Çocukluk dönemi bitip büyüdüğünde bile yazarın onu fark edeceğini umarak hayatını yaşıyor ve başka hiçbir erkekle evlenmek istemiyor. 

 

Kitaptaki bazı ilgimi çeken olayları spoiler içerisinde anlatacağım.

Spoiler

Bir çocuğun masum aşkı dememin en büyük sebeplerinden birisi yazarın sürekli eve farklı kadınlarla gelmesi ve bu çocuğun bunlara anlam verememesi. Çocuğun küçük dünyasında sürekli yazar ile hayaller kurup, yazarın onu fark edeceğini düşünerek ona yakışmaya çalışması beni etkiledi. Çocuk aşkı için bir çok alanda kendini çabalar halde buluyor ve hatta okulda sıradan bir öğrenciyken bir anda parmakla gösterilen başarılı bir öğrenci oluyor. Çocuk aşkından dolayı sürekli yazarın evini gözetlemeye sürekli onun hayatını öğrenmeye çalışıyor. Bir yerden sonra öyle bir hale geliyor ki yazarın hayatını yazardan daha iyi biliyor, eve girdiğinde ne yapacağını, ne zaman yemek yediğini, hangi saatte hangi odada olduğunu vb. şeylerin hepsini öğreniyor. Çocuğun en nefret ettiği zamanlar yazarın iş için geziye gittiği zamanlar. Bu zamanlarda çocuk tamamen kötü bir ruh haline bürünüyor ve derslerinde başarısı düşmeye başlıyor. Yazar geri geldiğinde ise dünyanın en mutlu insanı oluyor. 

 

İlk başlarda çocukluk aşkı gibi gözüküyor bu olay çünkü bu çocuğun bulunduğu yer fakirlerin olduğu bir yer. Bir yazarın geldiğini duyunca bütün mahalle meraklar içinde bekliyor. Çocuğun gözünde o an için büyüleyici bir olay gerçekleşiyor, bir düşünsenize fakirlerin yaşadığı bir mahalleye yüksek kesimden bir yazar geliyor. Yazarın eşyaları kamyondan eve taşınırken çocuk bütün eşyaları tek tek inceliyor, bunlar daha önce hiç görmediği tablolar, kitaplar, halılar... Çocuk bu etkiden dolayı başlarda aşık oluyormuş gibi gözüküyor (gerçi kendisi bile bunun aşk olduğunun farkında değil) O yüzden başlarda basit bir çocukluk aşkı gibi gözükse de hiç dinmek bilmeyen bir aşk yolculuğunun başlangıcı oluyor aslında. 

 

Annesinin tekrar evlenmesinden dolayı ailesi taşınmak zorunda kalıyor ve çocuk için bu an bir felaket anı oluyor, aşkından uzaklaşmak... Babası ve annesi çocuğa karşı iyi davransalar da bir türlü çocuğun moralini düzeltemiyorlar. Çocuk bildiğiniz mecnun gibi avare avare dolanmaya başlıyor. Artık büyüyüp üniversite çağına geldiğinde üniversiteye gitmeyip eski oturdukları yerde bir akrabasının dükkanında çalışmaya başlıyor. Amacı ise belli, yazar ile görüşmek. Orada olduğu süre boyunca işten çıkıp iyice gece olana kadar yazarın evinin önünde dolanmaya başlıyor. Yazar ile her karşılaşmasının başlangıcı bir mutluluk ama sonu hüzün. Yazar bizim kızı tanımıyor bile sadece yanından geçip gidiyor. 

 

Güncellenecek...

 

Güncellenecek...

 

Arkadaşlar vizeler yaklaşıyor onun için bütün hepsini tek oturuşta yazma fırsatım olmuyor :) Ara ara gelip güncelleyeceğim :)

Link to post
Share on other sites
pegasusejder, 8 saat önce tarihinde yazdı:

 

Arkadaşlar öncelikle merhaba, @Lycaenidae ile bir etkinlik yapmayı düşündük. Hem kitap okuyup yorumlamak isteyen olursa hem de okuyacak kitap arayan varsa diye forumda kitap incelemeleri yapmak istedik. Tabii fikir anası Lyca ama fikri icraata geçirmek bana kaldı :D Emel abla bize yeni bir başlık açacağını söyledi ama şimdilik böyle yazacağız. Şimdiden keyifli okumalar :)

 

Konu başlığından da anlaşıldığı üzere Stefan Zweig'in eserleri olan "Bilinmeyen bir kadının mektubu" ve "Bir kadının hayatından 24 saat" adlı öyküler hakkında yorum yapacağım. Ben direkt olarak iki tane öykünün birleştirilmiş halini sayın aldım ama dileyen iki öyküyü de ayrı ayrı kitaplar şeklinde bulabilir. Kitabın kapağını aşağıdaki görselde görebilirsiniz;

  İçeriği Görüntüle

0001694962001-1.jpg

 

BİLİNMEYEN BİR KADININ MEKTUBU

Yazar adı: Stefan Zweig

Orijinal adı: Brief einer Unbekannten

Tür: Roman

Sayfa sayısı: 68

 

Kitap bir yazarın doğum gününde iş gezisinden dönüp, evine geçmesi ile başlıyor. Kahyası yazar evde olmadığı zamanlarda biriken mektupları getiriyor ve yazar kendince önemli olan mektupları okuyor. Daha sonra el yazısı ile yazılmış kalınca bir mektubu merak edip okumaya başlıyor, mektup "Beni hiç tanımamış olan sana" diye başlıyor. Yazar mektubun direkt olarak kendisine gönderilip gönderilmediğini anlamıyor ama merak ettiği için okumaya başlıyor.

 

Kitabın başlangıcı bu şekilde, yazarın veya mektubu gönderen kadının ismi hiçbir zaman geçmiyor. Hikaye tamamen kadının mektubu hakkında, yazara ait çok az bir kısım var. Hikaye bir küçük kızın binalarına taşınan yazara olan aşkını anlatıyor. Onu nasıl sevdiğini, onunla karşılaşmak için neler yaptığını, çocukça olan masum aşkından yetişkinliğe gelip şehvetle arzuladığı aşkına kadar olan olayları anlatan bir mektup. 

 

Bunu direkt olarak bir cinsiyete yüklemek istemiyorum, yani sonuçta aşk sadece bir cinsiyete ait değildir ve her cinsiyet gayet de derin bir aşk duygusu yaşayabilir. Hikaye sadece mektupta bir insanın diğerine olan aşkını anlatışını konu alıyor. Aslında ben bütün hikayenin mektupla sınırlı olmayacağını düşünüyordum ve hatta öyle olursa sıkılırım diye düşünmüştüm ama öyle olmadı. Kitabı 1.5-2 saat gibi bir sürede bitirdim ve gayet de akıcıydı. Aşk unsuru hikayede çok güzel işlenmiş ve sürükleyici bir şekilde devam etmiş. Bir çocuğun gözünde ki masum aşk ve çocuğun büyüyüp yetişkin olmasıyla birlikte duyduğu şehvet hissine kadar betimlemelerle zenginleştirilmiş ve okuyucuya aktarılmış. Yazarın anlatmak istediği "mutlak aşk" kavramını kimisi saplantı olarak görebilir ama en nihayetinde şu sonuca varıyoruz ki "aşkın gözü kördür." Çünkü burada çocuk aşkından dolayı öyle bir hale geliyor ki kapı kollarını öpüyor veya adamın sigara izmaritlerini toplayıp saklıyor. Çocuk sürekli olarak aşık olduğu yazarla ilgili düşler kuruyor, yazar olduğu için sağdan soldan topladığı kitapları gazeteleri okuyor ki ona yaraşır bir insan olsun. Çocukluk dönemi bitip büyüdüğünde bile yazarın onu fark edeceğini umarak hayatını yaşıyor ve başka hiçbir erkekle evlenmek istemiyor. 

 

Kitaptaki bazı ilgimi çeken olayları spoiler içerisinde anlatacağım.

  İçeriği Görüntüle

Bir çocuğun masum aşkı dememin en büyük sebeplerinden birisi yazarın sürekli eve farklı kadınlarla gelmesi ve bu çocuğun bunlara anlam verememesi. Çocuğun küçük dünyasında sürekli yazar ile hayaller kurup, yazarın onu fark edeceğini düşünerek ona yakışmaya çalışması beni etkiledi. Çocuk aşkı için bir çok alanda kendini çabalar halde buluyor ve hatta okulda sıradan bir öğrenciyken bir anda parmakla gösterilen başarılı bir öğrenci oluyor. Çocuk aşkından dolayı sürekli yazarın evini gözetlemeye sürekli onun hayatını öğrenmeye çalışıyor. Bir yerden sonra öyle bir hale geliyor ki yazarın hayatını yazardan daha iyi biliyor, eve girdiğinde ne yapacağını, ne zaman yemek yediğini, hangi saatte hangi odada olduğunu vb. şeylerin hepsini öğreniyor. Çocuğun en nefret ettiği zamanlar yazarın iş için geziye gittiği zamanlar. Bu zamanlarda çocuk tamamen kötü bir ruh haline bürünüyor ve derslerinde başarısı düşmeye başlıyor. Yazar geri geldiğinde ise dünyanın en mutlu insanı oluyor. 

 

İlk başlarda çocukluk aşkı gibi gözüküyor bu olay çünkü bu çocuğun bulunduğu yer fakirlerin olduğu bir yer. Bir yazarın geldiğini duyunca bütün mahalle meraklar içinde bekliyor. Çocuğun gözünde o an için büyüleyici bir olay gerçekleşiyor, bir düşünsenize fakirlerin yaşadığı bir mahalleye yüksek kesimden bir yazar geliyor. Yazarın eşyaları kamyondan eve taşınırken çocuk bütün eşyaları tek tek inceliyor, bunlar daha önce hiç görmediği tablolar, kitaplar, halılar... Çocuk bu etkiden dolayı başlarda aşık oluyormuş gibi gözüküyor (gerçi kendisi bile bunun aşk olduğunun farkında değil) O yüzden başlarda basit bir çocukluk aşkı gibi gözükse de hiç dinmek bilmeyen bir aşk yolculuğunun başlangıcı oluyor aslında. 

 

Annesinin tekrar evlenmesinden dolayı ailesi taşınmak zorunda kalıyor ve çocuk için bu an bir felaket anı oluyor, aşkından uzaklaşmak... Babası ve annesi çocuğa karşı iyi davransalar da bir türlü çocuğun moralini düzeltemiyorlar. Çocuk bildiğiniz mecnun gibi avare avare dolanmaya başlıyor. Artık büyüyüp üniversite çağına geldiğinde üniversiteye gitmeyip eski oturdukları yerde bir akrabasının dükkanında çalışmaya başlıyor. Amacı ise belli, yazar ile görüşmek. Orada olduğu süre boyunca işten çıkıp iyice gece olana kadar yazarın evinin önünde dolanmaya başlıyor. Yazar ile her karşılaşmasının başlangıcı bir mutluluk ama sonu hüzün. Yazar bizim kızı tanımıyor bile sadece yanından geçip gidiyor. 

 

Güncellenecek...

 

Güncellenecek...

 

Arkadaşlar vizeler yaklaşıyor onun için bütün hepsini tek oturuşta yazma fırsatım olmuyor :) Ara ara gelip güncelleyeceğim :)

Stefan Zweig'in kitapları genelde ince olmasına rağmen dili zengin ve anlatımı çok güzel olduğundan okuyucuyu genellikle kendine bağlar bende çok severim bu adamın kitaplarını, çok güzel bir inceleme olmuş  :):ahaaah-onion-head-emoticon:

Link to post
Share on other sites

Arkadaşlar teknik bir hatadan ötürü mesajımı güncelleyemedim o yüzden devamını buradan yazacağım.

 

Bilinmeyen bir kadının mektubu spoiler kısmı tamamı;

Spoiler

Bir çocuğun masum aşkı dememin en büyük sebeplerinden birisi yazarın sürekli eve farklı kadınlarla gelmesi ve bu çocuğun bunlara anlam verememesi. Çocuğun küçük dünyasında sürekli yazar ile hayaller kurup, yazarın onu fark edeceğini düşünerek ona yakışmaya çalışması beni etkiledi. Çocuk aşkı için bir çok alanda kendini çabalar halde buluyor ve hatta okulda sıradan bir öğrenciyken bir anda parmakla gösterilen başarılı bir öğrenci oluyor. Çocuk aşkından dolayı sürekli yazarın evini gözetlemeye sürekli onun hayatını öğrenmeye çalışıyor. Bir yerden sonra öyle bir hale geliyor ki yazarın hayatını yazardan daha iyi biliyor, eve girdiğinde ne yapacağını, ne zaman yemek yediğini, hangi saatte hangi odada olduğunu vb. şeylerin hepsini öğreniyor. Çocuğun en nefret ettiği zamanlar yazarın iş için geziye gittiği zamanlar. Bu zamanlarda çocuk tamamen kötü bir ruh haline bürünüyor ve derslerinde başarısı düşmeye başlıyor. Yazar geri geldiğinde ise dünyanın en mutlu insanı oluyor. 

 

İlk başlarda çocukluk aşkı gibi gözüküyor bu olay çünkü bu çocuğun bulunduğu yer fakirlerin olduğu bir yer. Bir yazarın geldiğini duyunca bütün mahalle meraklar içinde bekliyor. Çocuğun gözünde o an için büyüleyici bir olay gerçekleşiyor, bir düşünsenize fakirlerin yaşadığı bir mahalleye yüksek kesimden bir yazar geliyor. Yazarın eşyaları kamyondan eve taşınırken çocuk bütün eşyaları tek tek inceliyor, bunlar daha önce hiç görmediği tablolar, kitaplar, halılar... Çocuk bu etkiden dolayı başlarda aşık oluyormuş gibi gözüküyor (gerçi kendisi bile bunun aşk olduğunun farkında değil) O yüzden başlarda basit bir çocukluk aşkı gibi gözükse de hiç dinmek bilmeyen bir aşk yolculuğunun başlangıcı oluyor aslında. 

 

Annesinin tekrar evlenmesinden dolayı ailesi taşınmak zorunda kalıyor ve çocuk için bu an bir felaket anı oluyor, aşkından uzaklaşmak... Babası ve annesi çocuğa karşı iyi davransalar da bir türlü çocuğun moralini düzeltemiyorlar. Çocuk bildiğiniz mecnun gibi avare avare dolanmaya başlıyor. Artık büyüyüp üniversite çağına geldiğinde üniversiteye gitmeyip eski oturdukları yerde bir akrabasının dükkanında çalışmaya başlıyor. Amacı ise belli, yazar ile görüşmek. Orada olduğu süre boyunca işten çıkıp iyice gece olana kadar yazarın evinin önünde dolanmaya başlıyor. Yazar ile her karşılaşmasının başlangıcı bir mutluluk ama sonu hüzün. Yazar bizim kızı tanımıyor bile sadece yanından geçip gidiyor. 

 

Bizim kız o kadar güzel ki yazarı etkilemeyi başarıyor ve yazar ile bir gece geçiriyor. Kız yazarın kendisini tanımamasına rağmen ve aşkını bilmemesine rağmen onunla olabildiği süre boyunca olmak istiyor ve bu biraz sapkınlık boyutunda da olsa etkileyici bir şey. Bu ilişkiden sonra kızımız hamile kalıyor ama akrabasının yanında çalıştığı için hamileliğini belli etmemeye çalışıyor çünkü akrabası öğrenirse başı derde girecek adı yolluya çıkacak (demek ki bu akraba ve elalem korkusu sadece bizde yokmuş) Kız yazardan bir çocuğu olduğu için çok mutlu ve bir nevi artık o büyük sevgisini çocuğuna aktarıyor. Çocuğunu büyütmek için zenginlerle ilişkiye girmeye başlıyor. Küçükken yazarı etkilemek için okuduğu kitapların meyvesini şu an gayet kültürlenerek alıyor. Hem güzel hem de kültürlü olan kızımıza kimse hayır diyemiyor. Bir çok evlilik teklifine rağmen kız bunları reddediyor çünkü kendisi yazara aşık ve zenginlerle olmasının tek sebebi çocuğunu rahatça büyütebilmek. Bu kısım etiklik açısından tartışılabilir bir konu olsa da sonuçta kadın aşkının meyvesini korumak onu güzellikle büyütmek için her şeyi göze alıyor. 

 

Kadın mektubunu çocuğu ölünce yazıyor çünkü son dayanağı elden gidiyor. Ayrıca mektubu kendisi öldükten sonra yazara göndermesi ise  oldukça güzel bir ceza idi, gerçi hoş eğer yazara aşkını itiraf etseydi yazarın bununla ilgileneceğini sanmıyorum ama bu bilinmezlik insanı ister istemez çıldırtır. Bence yazarın durumu biraz daha betimlenebilirdi bu konuda biraz eksiklik hissettim. Bunlar haricinde gayet hoş bir hikayeydi.

 Bir Kadının Yaşamından 24 Saat

 

Yazar adı: Stefan Zweig

Orijinal adı: Vierundzwanzig Stunden a

                     us Dem Leben Einer Frau

Tür: Roman

Sayfa sayısı: 80

 

Olay bir otelde evli ve iki çocuk sahibi olan Madam Henriette adlı kadının genç bir Fransız oğlanla kocasını ve çocuklarını terk ederek kaçması ile başlıyor. (Bu kısımlar başlangıç olduğu için spoiler olarak görmüyorum, ana hikaye ile pek bağlantısı yok) Toplanılan bir masada bunun etik olup olmadığı tartışılıyor. Masadakilerin çoğu kadını haksız bulurken bir genç kadının haklı olabileceğini ve etiklik açısından bir sıkıntı olmadığını iddia ediyor. Bunun üzerine oradaki Mrs. C. (ana karakterlerin adı yok) bu gençten etkileniyor ve konuşmaya başlıyor. (Kadın yaşlı birisi yanlış anlaşılmasın) Gencin ayrılacağı sıra Mrs. C. genci odasına çağırarak kendi hayatından daha önce kimseye anlatmadığı bir olayı anlatmaya yani hayatından 24 saati anlatmaya başlıyor. 

 

İki hikayede de konu "mutlak aşk" olsa da ilkine "sapkın aşk" dersek ikincisi biraz daha "aşkın gözü kördür" gibi bir konuya sahip. Bir insanın (gene direkt bir cins üzerinden konuşmak istemiyorum) bir kişiye duyduğu sevgiden sonra itibarı, ailesi kısacası her şeyi hiçe sayarak o kişinin peşinden nasıl gittiğini görüyoruz. İki hikayede oldukça kısa ve her biri ortalama 1.5-2 saat civarından bitiyor. Akıcı olduğu içinde hiç takılmadan okuyorsunuz. 

 

Spoiler

Mrs C. mali durumu iyi, güzel bir evlilik yaşamış, iyi çocukları olan bir kadın ama kocası öldükten sonra boşluğa düşüyor. Amaçsızca etrafta geziniyor ve hayattan kabak tadı alıyor. İnançları gereği intihar etmek istemiyor. Tek zevki kumarhanelerde dolanmak kadının ama kumar çok az oynuyor veya oynamıyor sadece kumar oynayan insanları izliyor. Kocasının "Kumar oynayan kişi yüzündeki ifadeleri isterse saklayabilir ama eli asla yalan söylemez" lafı üzerine hiç kimsenin yüzüne bakmadan milletin sadece eline bakıyor. Gene böyle kumarhanede milletin eline bakarken bir el dikkatini çekiyor çünkü bu el bütün duygularını olduğu gibi aktarıyor sonra kadın istemsizce yüzüne bakıyor ve yüzü de aynı şekilde. 

 

 

Güncellenecek...

 

 

Ayrıca sizde okuduysanız yorumda bulunursanız sevinirim :) 

Link to post
Share on other sites
pegasusejder, 18 saat önce tarihinde yazdı:

Arkadaşlar teknik bir hatadan ötürü mesajımı güncelleyemedim o yüzden devamını buradan yazacağım.

 

Bilinmeyen bir kadının mektubu spoiler kısmı tamamı;

  İçeriği Görüntüle

Bir çocuğun masum aşkı dememin en büyük sebeplerinden birisi yazarın sürekli eve farklı kadınlarla gelmesi ve bu çocuğun bunlara anlam verememesi. Çocuğun küçük dünyasında sürekli yazar ile hayaller kurup, yazarın onu fark edeceğini düşünerek ona yakışmaya çalışması beni etkiledi. Çocuk aşkı için bir çok alanda kendini çabalar halde buluyor ve hatta okulda sıradan bir öğrenciyken bir anda parmakla gösterilen başarılı bir öğrenci oluyor. Çocuk aşkından dolayı sürekli yazarın evini gözetlemeye sürekli onun hayatını öğrenmeye çalışıyor. Bir yerden sonra öyle bir hale geliyor ki yazarın hayatını yazardan daha iyi biliyor, eve girdiğinde ne yapacağını, ne zaman yemek yediğini, hangi saatte hangi odada olduğunu vb. şeylerin hepsini öğreniyor. Çocuğun en nefret ettiği zamanlar yazarın iş için geziye gittiği zamanlar. Bu zamanlarda çocuk tamamen kötü bir ruh haline bürünüyor ve derslerinde başarısı düşmeye başlıyor. Yazar geri geldiğinde ise dünyanın en mutlu insanı oluyor. 

 

İlk başlarda çocukluk aşkı gibi gözüküyor bu olay çünkü bu çocuğun bulunduğu yer fakirlerin olduğu bir yer. Bir yazarın geldiğini duyunca bütün mahalle meraklar içinde bekliyor. Çocuğun gözünde o an için büyüleyici bir olay gerçekleşiyor, bir düşünsenize fakirlerin yaşadığı bir mahalleye yüksek kesimden bir yazar geliyor. Yazarın eşyaları kamyondan eve taşınırken çocuk bütün eşyaları tek tek inceliyor, bunlar daha önce hiç görmediği tablolar, kitaplar, halılar... Çocuk bu etkiden dolayı başlarda aşık oluyormuş gibi gözüküyor (gerçi kendisi bile bunun aşk olduğunun farkında değil) O yüzden başlarda basit bir çocukluk aşkı gibi gözükse de hiç dinmek bilmeyen bir aşk yolculuğunun başlangıcı oluyor aslında. 

 

Annesinin tekrar evlenmesinden dolayı ailesi taşınmak zorunda kalıyor ve çocuk için bu an bir felaket anı oluyor, aşkından uzaklaşmak... Babası ve annesi çocuğa karşı iyi davransalar da bir türlü çocuğun moralini düzeltemiyorlar. Çocuk bildiğiniz mecnun gibi avare avare dolanmaya başlıyor. Artık büyüyüp üniversite çağına geldiğinde üniversiteye gitmeyip eski oturdukları yerde bir akrabasının dükkanında çalışmaya başlıyor. Amacı ise belli, yazar ile görüşmek. Orada olduğu süre boyunca işten çıkıp iyice gece olana kadar yazarın evinin önünde dolanmaya başlıyor. Yazar ile her karşılaşmasının başlangıcı bir mutluluk ama sonu hüzün. Yazar bizim kızı tanımıyor bile sadece yanından geçip gidiyor. 

 

Bizim kız o kadar güzel ki yazarı etkilemeyi başarıyor ve yazar ile bir gece geçiriyor. Kız yazarın kendisini tanımamasına rağmen ve aşkını bilmemesine rağmen onunla olabildiği süre boyunca olmak istiyor ve bu biraz sapkınlık boyutunda da olsa etkileyici bir şey. Bu ilişkiden sonra kızımız hamile kalıyor ama akrabasının yanında çalıştığı için hamileliğini belli etmemeye çalışıyor çünkü akrabası öğrenirse başı derde girecek adı yolluya çıkacak (demek ki bu akraba ve elalem korkusu sadece bizde yokmuş) Kız yazardan bir çocuğu olduğu için çok mutlu ve bir nevi artık o büyük sevgisini çocuğuna aktarıyor. Çocuğunu büyütmek için zenginlerle ilişkiye girmeye başlıyor. Küçükken yazarı etkilemek için okuduğu kitapların meyvesini şu an gayet kültürlenerek alıyor. Hem güzel hem de kültürlü olan kızımıza kimse hayır diyemiyor. Bir çok evlilik teklifine rağmen kız bunları reddediyor çünkü kendisi yazara aşık ve zenginlerle olmasının tek sebebi çocuğunu rahatça büyütebilmek. Bu kısım etiklik açısından tartışılabilir bir konu olsa da sonuçta kadın aşkının meyvesini korumak onu güzellikle büyütmek için her şeyi göze alıyor. 

 

Kadın mektubunu çocuğu ölünce yazıyor çünkü son dayanağı elden gidiyor. Ayrıca mektubu kendisi öldükten sonra yazara göndermesi ise  oldukça güzel bir ceza idi, gerçi hoş eğer yazara aşkını itiraf etseydi yazarın bununla ilgileneceğini sanmıyorum ama bu bilinmezlik insanı ister istemez çıldırtır. Bence yazarın durumu biraz daha betimlenebilirdi bu konuda biraz eksiklik hissettim. Bunlar haricinde gayet hoş bir hikayeydi.

 Bir Kadının Yaşamından 24 Saat

 

Yazar adı: Stefan Zweig

Orijinal adı: Vierundzwanzig Stunden a

                     us Dem Leben Einer Frau

Tür: Roman

Sayfa sayısı: 80

 

Olay bir otelde evli ve iki çocuk sahibi olan Madam Henriette adlı kadının genç bir Fransız oğlanla kocasını ve çocuklarını terk ederek kaçması ile başlıyor. (Bu kısımlar başlangıç olduğu için spoiler olarak görmüyorum, ana hikaye ile pek bağlantısı yok) Toplanılan bir masada bunun etik olup olmadığı tartışılıyor. Masadakilerin çoğu kadını haksız bulurken bir genç kadının haklı olabileceğini ve etiklik açısından bir sıkıntı olmadığını iddia ediyor. Bunun üzerine oradaki Mrs. C. (ana karakterlerin adı yok) bu gençten etkileniyor ve konuşmaya başlıyor. (Kadın yaşlı birisi yanlış anlaşılmasın) Gencin ayrılacağı sıra Mrs. C. genci odasına çağırarak kendi hayatından daha önce kimseye anlatmadığı bir olayı anlatmaya yani hayatından 24 saati anlatmaya başlıyor. 

 

İki hikayede de konu "mutlak aşk" olsa da ilkine "sapkın aşk" dersek ikincisi biraz daha "aşkın gözü kördür" gibi bir konuya sahip. Bir insanın (gene direkt bir cins üzerinden konuşmak istemiyorum) bir kişiye duyduğu sevgiden sonra itibarı, ailesi kısacası her şeyi hiçe sayarak o kişinin peşinden nasıl gittiğini görüyoruz. İki hikayede oldukça kısa ve her biri ortalama 1.5-2 saat civarından bitiyor. Akıcı olduğu içinde hiç takılmadan okuyorsunuz. 

 

  İçeriği Görüntüle

Mrs C. mali durumu iyi, güzel bir evlilik yaşamış, iyi çocukları olan bir kadın ama kocası öldükten sonra boşluğa düşüyor. Amaçsızca etrafta geziniyor ve hayattan kabak tadı alıyor. İnançları gereği intihar etmek istemiyor. Tek zevki kumarhanelerde dolanmak kadının ama kumar çok az oynuyor veya oynamıyor sadece kumar oynayan insanları izliyor. Kocasının "Kumar oynayan kişi yüzündeki ifadeleri isterse saklayabilir ama eli asla yalan söylemez" lafı üzerine hiç kimsenin yüzüne bakmadan milletin sadece eline bakıyor. Gene böyle kumarhanede milletin eline bakarken bir el dikkatini çekiyor çünkü bu el bütün duygularını olduğu gibi aktarıyor sonra kadın istemsizce yüzüne bakıyor ve yüzü de aynı şekilde. 

 

 

Güncellenecek...

 

 

Ayrıca sizde okuduysanız yorumda bulunursanız sevinirim :) 

Yine çok güzel ve iyi yazmışsın pega abi . Kitabı resmen bütün olumlu ve olumsuz yönleriyle anlatmış ve bu kitabı okumayan birini bile ikna edecek derecede yazmışsın  :good-job-onion-head-emoticon:

 

Link to post
Share on other sites
  • 5 months later...

Join the conversation

You can post now and register later. If you have an account, sign in now to post with your account.
Note: Your post will require moderator approval before it will be visible.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Restore formatting

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

  • Similar Content

    • By pegasusejder
      Bir zamanlar kitap incelemesi yapmaya başlamıştım ama biraz katılım azlığı biraz da üşengeçlikle beraber uzun zamandır yapmıyordum. :) Şimdi kitabın güzelliği olsun ve birkaç arkadaşın gazıyla tekrar inceleme yazısı yazayım dedim. Öncelikle kitaplar konusunda üstadım olan @Lycaenidae-sama'ya yaptığı kitap önerisi için teşekkürlerimi sunarım.
       
      Martin Eden
      Yazar adı: Jack London
      Tür: Roman/ Macera/ Psikolojik Kurgu/ Biyografik Kurgu/ Künstlerroman
      Sayfa sayısı: 520
       
      Yazar Hakkında: Asıl adı John Griffith London olan Jack London 1876'da San Francisco'da doğdu. Annesi Amerikalı, babası ise İrlanda'lı bir serseriydi. Düzensiz bir öğrenim gördü. Bir yıl koleje, bir yıl da California Üniversitesi'ne devam etti.
      Denemediği iş kalmadı. En büyük tutkusu açık denizler ve uzun yollardı. Vahşetin Çağırışı ile üne kavuştu. 22 Kasım 1916'da intihar etti.
      Kendi yaşamından kaynaklanan olağanüstü serüvenlerle dolu yapıtlarıyla ABD'nin ve dünyanın en önemli yazarlarından biri olan, ülkemizde de birçok yapıtı yayımlanan ve çok tanınan yazardır. (1876-1916)
       
      Kitap işçi sınıfından olan Martin'in burjuva sınıfına ait olan Ruth adlı kıza aşık olmasını ve Ruth'a yakışmak için gösterdiği çabayı anlatıyor. Geçimini denizcilik ile sağlayan Martin güçlü ve kuvvetli bir yapıya sahiptir, boş zamanlarında çetesiyle beraber takılıp içki içer, dövüşlere katılır ve eğlenmesine bakar, hayatta pek bir amacı yoktur. Ruth'un abisinin hayatını kurtarması sonucu abisi Arthur Martin'i akşam yemeğine davet eder ve Ruth ile orada karşılaşır. İlk görüşte kıza aşık olur ve burjuva sınıfına hayran kalır. Hatta o kadar hayran kalır ki kendi sınıfını artık sürekli eleştirmeye başlar ve kendisini burjuva sınıfına ait görmeye başlar. 
       
      Ruth ile konuşabilmek ve ona denk olabilmek için Martin kendisini kütüphanelere verir. Okudukça okumaya, öğrendikçe öğrenmeye başlar. Artık arkadaşlarıyla veya başka insanlarla takılmadan kendisini sadece kitaplara adar. Ruth aracılığıyla görgü kurallarını vesaire öğrenmeye başlar. Bütün bunlar olurken Martin gittikçe Ruth'a aşık olur ve kendi sınıfından hoşlanmazken sürekli burjuva sınıfına nasıl çıkacağını düşünür. Parası bittiği zaman gene denizlere çıkar, yeterli para kazanınca geri döner ve tekrar kendini kitaplara verir, kitaplar artık onun için her şeydir. Bir gün denizlere açılırken gördüğü güzellikleri Ruth'a ve hatta tüm dünyaya anlatmak ister. Bunu nasıl yapabileceğini düşünürken yazar olmaya karar verir ve dergilerde yayımlanan hikayelere bakar. Dergilerin hikayeler için verdiği ücreti duyunca iyice bu iş için heveslenir çünkü aylarca denizlerde durarak kazandığı parayı 1-2 tane hikaye yazarak kazanabildiğini fark eder. Maalesef ki her şey bu kadar güzel değildir çünkü yazdığı hiçbir yazıyı uzun bir süre dergilere kabul ettiremez. 
       
      Ruth açısından ise Martin işlenmemiş cevher gibi, Ruth ona yön verdikçe, onu serserilikten beyefendiliğe doğru yönlendirdikçe bundan keyif almaya başlar, kendisini bir anne veya öğretmen olarak görür ama bazen Martin ona endişe verir çünkü her zaman Ruth'un istediği gibi hareket etmez veya onun istediği gibi düşünmez. Aslında kendisi de ona ve onun vahşi doğasına aşıktır ama daha farkında değildir. Ruth hiçbir şekilde Martin'e yazarlık konusunda destek vermemiştir çünkü yazarlığın para getirmeyen bir şey olduğunu düşünür ve Martin'i büyük yazarlar seviyesinde görmez. Ruth tamamen dışarıdan bilgiye kapalı birisidir ve toplumun genel geçer kurallarını takip eder hep, toplum beğeniyorsa o da beğeniyordur beğenmiyorsa beğenmiyordur. Martin ise kendi hür iradesiyle olayları yorumladığı zaman Ruth çok şaşırır ve asla Martin'e katılmaz, çünkü ona göre Martin daha üniversite eğitimi bile almamış birisi ve onun toplumun beğenisine karşı çıkmasına anlam veremiyor. 
       
      Martin okuyup kültürlendikçe kendi özgün düşüncelerini kazanır ve Ruth'la düşüncelerinin çoğu zaman çeliştiğini fark eder, yine de umursamaz çünkü Ruth'a deliler gibi aşıktır. Martin için en büyük sıkıntı paradır, her ne kadar öğrenmek için beyni sürekli açlık duysa da parası olmayınca bunları yapamaz. Bir ara çamaşırhanede bir işe girer ve 3 ay boyunca yoğun şartlar altınca çalışır, o çalıştığı süre boyunca tek bir kelime bile okuyamaz veya yazamaz haldedir. Bu yüzden aç karna insanın filozof olamayacağını anlar, çünkü iş yapmaktan dolayı kendisini okumaya veremez. 
       
      Martin burjuva sınıfının içine girdikçe onların aslında ne kadar çürümüş olduğunu fark eder, içlerinden birazı eğitimli ve kültürlüyken büyük bir çoğunluğunun hiçbir şey bilmeyen, ezberden başka bir şey söyleyemeyen bir toplum olduklarını görür. Artık burjuva sınıfına girmek istemez ama eskisi gibi işçi sınıfına da giremez, ortada bir yerde kalıp sürüklenmeye devam eder. Tek dileği Ruth ile birlikte olmak ama yazarlık işi tam bir raya oturmadığı için buna ne Ruth ne de ailesi yanaşıyor. Martin'e en büyük darbeyi vuran Ruth dahil ona kimsenin inanmaması. Sürekli kendi başına bir yolda ilerlemektedir ve bu süreç Martin'i psikolojik anlamda oldukça yormaya başlar. 
       
       
      Özet işini çok uzatmış ve biraz da saçmalamış olabilirim kusura bakmayın şimdiden. :) 
       
      Kitap insanı her açında motive ediyor, Martin'in çektiği zorlukları ve gösterdiği çabayı okurken ister istemez okuyucu da gaza geliyor. Ben yavaş yavaş okuyarak yaklaşık 1 ayda kitabı bitirdim ama kitap sürükleyici bir kitaptı sadece ben bilerek yavaş okudum. Kitabı kesinlikle tavsiye ediyorum ama okurken arada bazı kısımları anlamada zorlanabilirsiniz çünkü bazen felsefeye biraz giriyor, Spencer ve Nietzsche'nin çok fazla bahsi geçiyor zaten Spencer Martin'in gıpta ile baktığı bir düşünür. Yarı otobiyografik olmasına rağmen Martin ile Jack London'un düşünceleri terstir bu açıdan. Jack London sosyalist iken Martin tamamen bireyci bir insandır, Jack London bunu şöyle ifade etmiştir; "Aslında kitapta bireyciliğe karşı ince eleştiriler yaptım ama tam anlaşılmamış" ve bu kısım spoiler'a giriyor;
       
      Bu kısımlarda kitaptan spoiler içermektedir. 
       
      Bayağı acemice bir inceleme oldu tekrardan kusura bakmayın. :) Kitabı okuyan başka kişiler varsa onlarında yorumlarını beklerim. Bu tarz bir şeyi yaygınlaştırmaya çalışmak için sizin de desteklerinizi bekliyorum, siz de kendi okuduğunuz kitapların incelemesini yaparsanız çok sevinirim. :) Herkese iyi okumalar. :) 
    • By pegasusejder
      Selam arkadaşlar bu sefer de yeni bitirdiğim Spartacus adlı kitabın incelemesini yapacağım.
      Spartacus
      Yazar adı: Arthur Koestler
      Tür: Edebiyat/ Tarihsel roman
      Sayfa sayısı: 431
       
      Bu romana başlamadan önce bana göre bilmeniz gerek iki durum var. Birincisi bu bir savaş romanı değil, ikincisi olaylar Spartacus'un gözünden anlatılmıyor. Şimdi biraz daha detaylı açıklayayım;
      1-) Savaş romanı değil derken şunu kastediyorum, detaylı bir şekilde savaşların işlendiği taktiklerin kurulduğu bir anlatım yok hatta savaş olacaksa bu savaş hikayesi en fazla 1-2 sayfa sürüyor. Kitap genel olarak bir grup haydudun giderek büyümesi ve bir isyan başlatıp devlet kurmalarını anlatıyor. Savaşlara biraz daha yer verilse belki güzel olabilirdi ama kitaptaki asıl olay savaşlar değil bir grubun isyan etmesi ve yaşadıkları zorluklar. 
      2-) Olaylar hep farklı kişilerin gözünden anlatılıyor ve sadece isyancıların grubundan değil diğer yerlerde ki kişileri de konu alıyor ve onları olayların nasıl etkilediğini bu durumu nasıl karşıladıklarını söylüyor. Mesela Roma halkının olayları nasıl gördüğünü bir katip üzerinden anlatıyor, isyancıların saldırdığı yerde bulunan insanların gözünden anlatıyor. Spartacus'un grubunda bulunan insanların gözünden olay anlatılıyor. Yani tek bir kişinin gözünden değil çevredeki bütün insanlar nasıl etkileniyor bunu anlatmış. İlk başlarda bu bana biraz kötü gelse de sonradan sevmeye başladım, çünkü sadece Spartacus'un gözünden veya grubunda ki bir kişinin gözünden anlatılsaydı diğer insanların ne hissettiklerini ve düşündüklerini bilemeyecektik. Bu anlatım tarzını da bence yazar gayet güzel aktarmış. 
       
      Bu iki durumu belirtme sebebim @Lycaenidae bana bu kitabı önerdiğinde aklımda direkt olarak bu düşünceler oluşmuştu ve ilk başladığım da böyle olmadığını görünce biraz şaşırmıştım. Sizde de aynı düşünce oluşursa diye başta belirtmek istedim. Bu arada bu kitabı bana önerdiği için @Lycaenidae-sama'ya teşekkürlerimi sunuyorum  Senin de yorumunu bekleriz eğer müsait olursan :))
       
      Kitap bir Romalı katip ile başlıyor, katibin adı Apronius. Apronius bize Roma hakkında güncel bilgiler veriyor bir nevi, işte başta kim var şu an ki yönetim nasıl falan filan. Tabii kendi işinden falanda bahsediyor ama bana genel olarak Apronius'un hikayesi sıkıcı geliyordu ve adam gözümde tamamen beleşçi olarak kaldı. (sebebi ise adam sürekli tiyatrodur bilmem nedir beleş bilet almaya çalışıyor) Apronius gladyatör müsabakasını izlemek istiyor ve müsabakayı düzenleyen adam eski bir arkadaşı ondan beleş bilet koparmaya çalışıyor. (beleşçi işte) Adamın yanına gittiğinde bir öğreniyor ki gladyatörlerden 70 kişilik bir grup geceleyin kaçmış. Bu kaçanlar arasında da en iyi iki dövüşçüsü olan Spartacus ile Crixus var. 
       
      Bu gladyatör grubu aslında sadece keyfi bir şekilde yaşayıp sağı solu yağmalamak istiyorlar. Kaçarken pek bir düşünceleri yok amaçları sadece ölmemek için savaşmak. Bir yerden sonra kölelerden veya yerel halktan bu gruba katılanlar oluyor ve grupları gittikçe büyüyor. Dediğim gibi kitap bu grubun giderek büyümesinden ülkenin ve köle sisteminin nasıl etkilendiğini açıklıyor. Bu grup giderek büyüyor devlet kuruyor, kendilerine şehir kurmaya çalışıyorlar ve o sıra zorluklar yaşıyorlar. 
       
      Kitapta insanların bir çok duygusu ele alınıyor özellikle kötü olanları, açgözlülük, korku, tembellik gibi. Bence bir numaradan açgözlülük duygusu var bu duygu hem zenginler için hem de köleler için geçerli. Zenginler açgözlü bu yüzden kölelerine daha fazla iş yüklüyorlar, köleler açgözlü çünkü özgürlüklerini kazansalar da daha fazlasını isteyip mutsuz oluyorlar. Zenginlerin kısmını geçelim, kölelerin kısmına gelelim. Köleler efendilerinden ayrılıp Spartacus'un yanına katılıyor ve Spartacus herkese eşit haklar tanıyan Güneş Devlet'ini kuruyor. Bu devlette herkes kendisi için çalışıyor, kendisi için ev veya yemek yapıyor. İnsanların açgözlülüğü burada ortaya çıkıyor ki kendilerine çalışmak onlara yetmiyor. Grubun büyük bir kısmı özgürlüğün çalışmadan istediğini yapmak olduğunu düşünüyor. Efendilerin yanında çalıştıklarından daha az çalışıyor ama onlara yetmiyor, tamamen istedikleri gibi yiyip içmek sağı solu yıkmak istiyorlar ki bu da Güneş Devlet'inin sonunu getiriyor. Bir diğer sorun ise grupta iki tane liderin yani birde Crixus'un bulunması. 
       
      Crixus'un aslında liderlik umurunda değil ama bir çok insan onu lider olarak görüyor ve onu takip etmek istiyor çünkü Crixus'da onlar gibi açgözlü. Zaten Crixus ile Spartacus arasında ki fark bu, Spartacus kendi çıkarını düşünmeden herkesi düşünerek hareket ediyor, her olayı kontrol edip ceza veriyor ama Crixus kendisini düşünüyor, gruba ceza veremiyor çünkü kendisi de onlar gibi. Spartacus'un herkesin iyiliğini düşünmesine Zozimos adlı bir insan karşı çıkıyor ve şöyle bir lafı var "İyi niyetli bir diktatörden daha tehlikelisi yoktur." Bu laf tartışılmaya açık bir laf ki isterseniz yorumlarda görüşünüzü belirtebilirsiniz. (sözün tamamını sonda yazacağım) Spartacus her ne kadar Güneş Devlet'ini kurmaya etraf ile dost olmaya çalışsada diğer yerler ya korkudan anlaşmaya varmıyor yada Spartacus'un grubunun bir kısmı etrafa saldırıyor. Spartacus bu tehlikeleri başta seziyor ama bunu nasıl engelleyeceğini tam olarak bilemiyor ve akıl hocası da yok. Bu da bir diğer sorun çünkü kendi ideallerini kurmasını engelleyen bir grup var ve bu gruba ne yapması gerektiğini bilmiyor. En son Spartacus "Bu çağ Güneş Devlet'i için ya çok ham yada çok kart" diyerek devletten vazgeçiyor. 
       
      Kitabı okumanızı tavsiye ederim, kitap yaklaşık 400 sayfa ve günde 1 saat civarı okuyarak 2 hafta gibi bir sürede bitirdim. Kitapta farklı bakış açılarından olayı anlatmasını her ne kadar sevsem de bazı kısımlar biraz ağır ve sıkıcıydı ama genel mana da beğendim bu durumu. Dediğim gibi savaşlar çok kısa anlatılıyor bu açıdan biraz kötü buldum çünkü Spartacus'un kıvrak zekası ve taktiksel özelliklerini tam tadını vermeden geçip gidiyor ama asıl olay savaş kısımları olmadığı için hak da veriyorum. Biraz da spoiler kısımlardan bahsedeyim :)
       
       
       
      Kitap hakkında sizin de yorumlarınız varsa lütfen belirtin veya benim yazdığım yerlerde tartışmak istediğiniz bir konu varsa yazın burada amacım sadece bir kitap incelemesi yapmak değil aynı zamanda bir tartışma ortamı yapıp bilgi alış verişi yapmak. :) 
       
      Not: Zozimos'un sözünün tamamı;
       
    • By yyaris
      Herkese merhaba arkadaşlar. Anime ve mangalardan etkilenerek yazdığım serinin ilk kitabı Kralsız Ülkeyi çıkartmayı başardım. İlk ve az basım olmasından dolayı içinde fazlasıyla yazım hatası var lakin bu sorunun sonraki basımlarda aşacağız. Kitap edinmek isteyen arkadaşlar D&R, Arkadaş kitabevi, İnkılap kitabevi mağazalarında bulabilirler. Eğer mağazada yok derlerse sipariş verirseniz bir kaç gün içinde getirirler ki sipariş verip almazsanız daha bana destek olmuş olursunuz :D Başka bir yol ise internetten kitap satışı yapan siteler. Görüş ve önerileriniz benim ve serinin devamı için çok önemli. İlgilenen herkese çok teşekkür ederim. :)

      İlk kitabın konusundan bahsedecek olursam. 


      Dünya beş siyasi güçle yönetilmektedir. Bunların içinde en güçlü ve büyüğü olan İmparatorluk "Yaşam Sanatı" adı verilen güç sayesinde diğer krallıklardan üstündür. İmparatorluğun ordusu için saklı bir ormanda yetiştirdiği gizli okulları vardır. Bu okullarda küçük yaşlardan itibaren yetiştirilen yaşam sanatı kullanıcısı çocuklar vardır.

      Gezgin adında bir adam çeşitli okullardan birer çocuk seçer. Ateş, Ay, Yay, Dal ve Gölge. On yaşında tanıştığı çocukları kendi okullarında ziyaret ederek eğitmeye başlar. Bu eğitimde bazı kurallar vardır. İlk olarak çocuklar Gezgin söyleyene kadar asla görüşmeyecek ikinci olarak Gezgin hakkında konuşmayacaklardı. Çocuklar kendi aralarında ki iletişimi ise Gezginin taşıdığı mektuplarla yapılacaklardır.

      Sekiz yıl sonunda Gezgin çocukları teker teker toplayarak ilk buluşmalarını sağlar ve macera başlar....




       
    • By gökhan
      Arkadaşlar merhaba. Yoğunluktan ötürü bir süredir foruma uğrayamıyordum. Bu süre zaarfında bilimkurgu türündeki öykülerimi toparlayıp e-kitap haline getirdim ve online ortamda bir yayınevine bağlı olmadan, bağımsız bir yazar olarak yayınladım: Bunun artısı kitabın fiyatını elimden geldiğince düşük hatta sembolik derecede tutabilmem,eksisi ise kitabın tanıtımı ve yayın mecraları konusunda bir desteğin olmaması oldu. Aşağıda kitapla ilgili bilgiler mevcut. Vakit ayırıp da göz atarsanız sevinirim:
      "Ödüllü animasyon yönetmeninden sizi yeni ufuklara taşıyacak, bilimkurgu öykülerinden oluşan fantastik bir macera.
      Kitabın ismi, içindeki öykülerden biri olan Virüs'ten geliyor. Distopik bir gelecekte geçen öyküde ölümsüzlüğe ulaşmak için biyolojik bedenlerini terk edip kendilerini robotlaştırmış olan insanlar dünyaya hükmetmektedir. Robotlaştırılmayı reddedip yeraltına sığınan azınlıktaki insanlığın elindeki tek umut ise, tüm robo-insanları yok edecek bir virüstür. Fakat robo-insanların da kendi planları vardır. Kitaptaki diğer öykülerde insanlık dünyaya verdiği zarar yüzünden yargılanmalı mı, gerçek ile hayal ayırt edilebilir mi, adalet nedir veya sağlanabilir mi gibi sorulara yanıtlar aranıyor.

      E-kitap tüm Android, iOS cihazlarda ve tüm Mac bilgisayarlarda.
      Not: iBookstore yurtdışı Apple hesapları üzerinden çalışmaktadır, Android'de bir kısıtlama yoktur.

      Playstore: https://play.google.com/store/apps/details?id=com.gokhancilam.book.AOVXGFZPDDMANSECO&hl=tr
      iBooks Store: https://itunes.apple.com/us/book/virus/id1125138506?ls=1&mt=11
      "

    • By Meroe
      Aklımda çok güzel bir konu var aslında... Animesini geçtim gerçek film bile yapılabilir (bana göre). Çok uzun yazmaya çok üşeniyorum bu yüzden çok kısa anlatacağım : Bir kız var, 4 yaşında ve bir krallığın prensesi. Kızın en yakın arkadaşının babası kralın tahtını almak istiyor. Kraliçe ve kralı yakalıyor (korumalar ölü). Aslında ane ve baba kızın ablasını daha çok sevmiş ve öbürünü unutmuştur. Bu yüzden 4 yaşındaki kız evinden kaçıyor. Kızın geçmişi böyle. Kaçıyor kaçıyor en sonunda bilmediği bir şehre geliyor (askerler onu bulamadı). Bir erkek çocukla karşılaşıyor (kendisiyle yaşıt). O çocuk kıza yardımcı oluyor (bir bakıma büyütüyor). Zaman geçiyor ve prenses o çocuğa aşık oluyor (18 yaşında) ama çocuk kıza bakmıyor. Kız hem aşk acısı çekerken hem de hedefte (askerler 14 yıldır hala prensesi arıyor.) Bu yüzden kendini ve arkadaşlarını korumak adına kılıç kullanmayı ve içindeki şeytani gücü kontrol etmeyi öğreniyor...

      Her neyse :) sonuçta üşendiğimden bir anlamı yok :D bide yazı yazmayı da çok sevmiyorum ya siz?
  • Recently Browsing   0 members

    No registered users viewing this page.

×
×
  • Create New...

Important Information

By using this site, you agree to our Terms of Use.