Jump to content
Türk Anime TV Forum

Arama yap

'Fanfiction' etiketi için arama sonuçları.

  • Etiketlere Göre Ara

    Etiketler, virgülle ayrılır
  • Yazara Göre Ara

İçerik türü


Kategoriler

  • Duyuru & Kurallar
    • Forum Kuralları & Yardım
    • İstek, Şikayet ve Öneri
    • Tanışın Kaynaşın
    • Türk Anime TV Etkinlikleri
    • E-dergi
  • Türk Anime Çeviri Ekibi (TAÇE)
    • Tamamlanan Projelerimiz
    • Devam Eden Projelerimiz
    • Gelecek Projelerimiz
    • Askıya Alınanlar
    • TAÇE Duyuruları
    • Üye Çevirileri
  • Anime GENEL
    • Anime Genel
    • Anime Geyik
    • Animeler & Karakter Anketleri
    • Anime Tanıtım ve İncelemeleri
    • Anime Serileri Bölüm Tartışma Alanı
  • Manga GENEL
  • Fansub Takımları
  • Anime Manga Live-Action Download
  • Fan Kulübü
  • Japonya
  • Program Deposu
  • Konu Dışı
  • Roronoa Zoro's Roronoa Zoro Kimdir?

Günlükler

Sonuç yok

Sonuç yok


Sonuçlar içinde bul...

Sonuçlarda bul...


Oluşturulma tarihi

  • Start

    End


Son yazılan

  • Start

    End


Filter by number of...

Üyelik tarihi

  • Start

    End


Grup


Hakkımda


Outlook


Web Sitesi


ICQ


Yahoo


Jabber


Skype


Konum


İlgi Alanları


IPB Sürüm

4 sonuç bulundu

  1. Code Geass: Bir Emir (fanfiction) https://www.wattpad.com/370706707-code-geass-bir-emir-bölüm-bir-aslanın-kükreyişi Herkese selam ve iyi akşamlar uzun zamandır kafamda olan bir şey için sonunda ilk adımları attım. Code Geass için bir fanfiction yazmaya başladım. Olaylar birinci ve ikinci sezonun arasında, Türkiye'yi anlatıyor. Belki ilginizi çeker diye şöyle bırakayım. Yorumlarınızı merakla bekliyorum. İyi eğlenceler :)
  2. MÜHÜRblog Kısaca: Ame, 4 yaşında yaptığı yanlış bir büyü sonucu güçlerini kaybeder ve aynı zamanda babasının ölümüne neden olur. Üstelik bir insanı hiç bir iz bırakmayarak yok edecek kadar güçlü olan bu büyü yasaklıdır da. Aradan geçen 15 yıl boyunca buna inanan Ame bir gün nereden geldiğini anlayamadığı bir ses duyar ve bu ses ona son 15 yıldır doğru olduğunu sandığı şeylerin yalan olduğunu anlatmaktadır. Hikayemizin başladığı bu noktadan sonrası Ame'nin doğruları ve büyü gücünü arayış macerasıdır. Keyifli okumalar... Kişiler ve bazı özellikleri (Güncel) Adı geçen yerler Adı geçecek olan bazı büyülerin isimleri ve özellikleri Adı geçecek olan silahlardan bazıları Her türlü hata bildirimine açığım. Gözünüze çarpan imla ya da harf hatalarını bildirir misiniz? İlk 10 Bölüm 11 - 20. Bölümler XXI. Bölüm 19/04/2016 Neredeyse sabah olmak üzereydi. Zannettiğinden daha derin uyumuştu. Oysa yatarken heyecandan uyuyamayacağını sanıyordu. "Biraz hava almaya çıkmak en iyisi olacak." diye düşünüp odasından çıktı. İkinci kattan aşağı baktı. Asaliya'ya onlarla beraber Karden de gelmişti. Aşağıdan gelen tütün kokusu çok keskindi. Salona indi. - Ah demek seni de uyku tutmadı. dedi yaşlı kadın. - Aslında tam tersi yatar yatmaz uyumuşum. - Gençler daha çok dinlenmeli. Neden kalktın peki? Karden'in gözlerindeki ifadeden endişeli olduğu belliydi. Ame ona Kyats konusunda soru sormak istiyor ama bir türlü cesaret edemiyordu. - Bilmiyorum sanırım küçüklüğümden bu yana hep tarlada çok yorulduğum ve sabahları erkenden kalkıp tarlaya gitmeye alıştığım için olsa gerek. - Alışkanlıklar ha? - Hımm... - Kardeşinle iyi anlaşır mıydınız? - Aslında tam olarak her şeyi hatırlamış değilim ama... Sanki beni her şeyden koruyan oydu. - Yarın için heyecanlı mısın? - Sanırım korkuyorum. Sino olmaması ihtimalinden, ölmüş olması ihtimalinden, ruhunun hala neden huzura eremediği düşüncesinden... Yaşıyor olmasını daha çok isterim. Değişken konusunda bilgili değilim ama Kyats'a baktığımda daima acı görüyorum. Aynı şeyi yaşamak istemiyorum hatta korkuyorum. - Evet Kyats çok güçlü biri ve çok güçlü de bir değişken ruhuna sahip. Karden Ame'nin gözlerine baktığında daha fazlasını öğrenmek istediğini görüyordu ama bu hikayeyi Kyats'tan başkasının anlatması uygun düşmezdi. Olaya şahit olan bir kaç kişi hariç kimse neler olduğunu bilmiyordu. Gençler ise değişken için bir ruh gerektiğinden başka bir bilgiye sahip değildi. Kuramaun hariç. - Ben gidip biraz hava alacağım, deyip kalktı Ame. - Fazla uzaklaşma. Erkenden kahvaltı edilecek ve yola çıkılacak. - Uzaklaşmayacağım. Eğitim alanında olacağım. Belki bu sabah beni seçmek isteyen bir silah bulurum ne dersin? Karden, Ame'nin yüzündeki gülümsemenin ne kadar endişe dolu olduğunu gördüğünde içinde bir acı duydu. - Ona anlatmalısın. - Kyats! Ne zamandır...? - Kuramaun'a anlatırken her şeyi neredeyse tekrar yaşamış oldum. Ame'ye de bunları anlatacak kadar güçlü değilim sanırım. Aze... Aze çok özel biriydi. - Bu senin suçun değildi. - Ohta hazır mı? - Evet. - Umarım kızın ruhu Ohta ile birleşebilir. - Ame onun ölmemiş olma ihtimalini düşünüyor. - Umarım öyle olur. Kyats belindeki soğuk madene dokundu. Ohta bir çok madenin alaşımından ve özel büyülerle yapılan bir silahtı. İçinde ruh olmadığında kenarları keskin dahi olmayan düm düz, sivri uçlu bir demir çubuktu ama her türlü silahtan ve kalkandan daha güçlü bir alaşımı vardı. Savaş esanasında içindeki mühürlü ruh devreye girerek düşmana kullanıcısının tüm büyü ve fiziki gücünü net bir şekilde yansıtabiliyordu. Tabii iyi geçinmek koşuluyla... Sopanın baş kısmındaki çıkıntıda bulunan mührün damgasına dokundu. Aze'nin renkleri, capcanlı bir kırmızı ve belli belirsiz açık bir lila Ohtanın tepesinde dans ediyorlardı. - Aze ile silah ve kullanıcı olarak bu kadar iyi geçinebilmeniz şaşırtıcı. İkiniz de birbirinizden asi ve asabisiniz. - Haklısın. - Dramul, "Son dileğini reddedecek kadar kalpsiz değilim." dediğinde çılgına dönmüştün ama reddedememiştin. Sanırım sen de Ame kadar korkuyordun. Kyats güldü. - Aslında hala buralarda olması güven verici ama savaş esnasında onu kullanmak çok yorucu ve acı veriyor. Benden aldığı enerjiyi düşününce, beni koruma iç güdüsünün ne kadar yüksek olduğunu görebiliyorum. Karden, tekrar rica ediyorum Ame'ye sen anlat. Kura, Knıd konusunda hala şokta. Aynı şeyi kimse yaşamamalı. - Evet. Kura bileşim esnasında Knıd'ın duyduğu acıyı hissedince günlerce kendine gelemedi. Keşke Ame ile konuşan... - Bunu Kura'ya teklif dahi etmemeliyiz. Dramul da Kura'nın anlatmamasından yana. Kura ile Knıd çok yakındı. Knıd benim durumumu o kadar özel görüyordu ki Dramul'dan aynı şeyi istedi ve sonucunda yaşanan şey Kura'nın tüm dengesini bozdu. diye çıkıştı aceleyle. - Hey hey... Konuşan ben olmasaydım diyecektim bu kadar asabiyete gerek yok genç adam. Her neyse biraz da Ame ile ilgileneyim. Belki kendisine bir silah bulur. Kura'dan sonra kimse hali hazırda silahı olan birine değişken teklif edecek kadar çılgın değil. Kyats sessiz kaldı. Karden yavaşça yerinden kalktı. Eğitim alanına gitmek için dışarı çıktı. Elleri terliyor, kalbi deli gibi atıyordu. Lafa nereden başlayacağını düşünmek keyfini kaçırmıştı. - Onca yıl nelerin üstesinden geldin ama bununla baş edemeyecek kadar bunadın ha? Ame, Karden'in geldiğin görünce durdu. Elindeki kılıca baktı. - Daha çok çalışmalıyım. Yaşıtlarımın yeterince gerisindeyim hatta ufaklıklar bile beni geçmeye başlayacak. dedi gülerek. Ama Karden'in tek gördüğü gülümsemesinin altındaki dehşetle karışık endişeydi. Gerçekten çok korkuyordu. Karden eğitim alanının etrafını saran çitlerin dış tarafında duruyordu. - Kardeşin yaşıyor olsa ne hissedersin? - Tabii ki de çok mutlu olur ve onu koruyabilmek isterdim. diye atıldı Ame. Karden ellerini sıkı sıkı önünde birleştirip derin bir nefes aldı. - Az önce Kyats ile konuştuk. Sana değişkeni benim anlatmamı istedi. dedi. Bir süre Ame'nin tepkisini bekledi. Ame'nin yüzündeki ifade bilmek istemediği bir şeyi duymak zorunda kalan birinin ki gibiydi. "Zaten durumda bu değil mi?" diye düşündü Karden. Ame'nin cevap vermemesi üzerine devam etti. - Kyats, Jugale'den kaçtıktan sonra Karmok'la beraber kalmış. Onu, Karmok eğitmiş. Bu yüzden Kyats çok iyi bir kılıç kullanıcısıdır. Ama o Dramul gibi olmak istediği için gördüğü her türlü silah ve büyü üzerinde ustalaşmaya çalışmış. Bu yüzden de hiç bir silah onu seçmemiş. Karmok uzuca bir süre bunu kendi hatası olarak düşündü. Dramul ve Netrib gibi yetenekli değilse de hırsı sayesinde çoğunda ustalaştı da. Onu savaşırken gördün değil mi Ame? - Evet. Elindeki Ohtadan dalgalar yayılıyordu. - Ah evet o zaman büyü gücüne tam olarak sahip değildin. Kyats'ın Ohtasında Aze'nin ruhu var. O Ohtayı değişken hale getiren de içindeki ruhtur. - Biliyorum. - Dramul ve Karmok yeterince güçlendiklerinde Arigalarla yüzleşmek için yemin etmişler. Sanırım hikayeyi biliyorsun. Baban da onlardan biri. - Evet... Ame cevap verip vermemekte emin olamıyordu. Ama Karden her cümle bitiminde kısa aralar verdiği için kendini bir şeyler söylemek zorunda hissediyordu. - Aze, Dramul ile beraber gelen çok asabi ve aktif bir kızdı. Ailesinin yaptıkları onu çok sinirli biri yapmıştı. Babası ve annesi normal büyü sahibi insalardı. Tabii kardeşi de. Köylerinde küçüklüğünden bu yana rengi ve büyüleri farklı olan tek kişi Aze olduğu için korkmuşlar. Jugale'ye giden çocuklarla ilgili aldıkları duyumlardan sonra babası Aze'yi onların gelip götürmesindense kendisi... öldürmek istemiş. Ame, Karden'in son söylediği kelimelerle beyninden vurulmuşa dönmüştü! Babası bile Mamgot geldiğinde bunu düşünmemişti! Mamgot'u hissettiğinde ikisini de ölürebilirdi oysa... Karden'in sesi ile düşüncelerinden sıyrıldı. - Aze, yediği yemeğin zehirli olduğunu anlayınca evden kaçmış. Büyü gücü kuvvetli olduğu için zehir çok yavaş yayılıyormuş. Bu da canını daha çok acıtıyormuş. Dramul ve Jinef Aze'nin çığlıklarını duyarak yanına gitmişler. Her ikisi de yeterince güçlü olduğu için kolaylıkla Aze'yi zehrin etkisinden kurtararak kendilerine katılmasını istemişler. Dramul benim ve Jinef'in onları saklayacak kadar iyi iki kahin ve büyücü olduğumuza karar verdiğinde Karmok ile birleşmeye karar vermişti. Kyats ve Aze bu şekilde tanıştı. Aze, güzel bir kızdı ama asabiyeti ve sivri lafları insanlarla anlaşmasını güçleştiriyordu. Dramul ile tanıştıktan bir kaç yıl sonra bir çok büyüye hakim olmaya başlamış ve silahı olan yay da onu seçmişti. Kyats neredeyse bebekliğinden bu yana Jugale'de olduğu ve tüm büyüleri bildiği için ona saygı duyardı ama herhangi bir silah tarafından seçilmemiş olması ile ilgili çok ağır konuşurdu. _____________________________ - Ah yorgunluktan öldüm! diyerek yeşil çimenlere Kyats'ın yanına oturdu Aze. -Daha az çalış sen de... diye ruhsuz bir sesle cevap verdi Kyats. - Bu kadar iyi büyü yapmana rağmen neden hiç bir silah seni istemiyor anlamıyorum doğrusu. Sözcükleri çok sade olmasına rağmen delici bakışlarındaki alay net seziliyordu. Yeşil gözlerindeki ifadeye bakılırsa Kyats ile dalga geçmeye can atıyor olmalıydı. - Çünkü beni seçmelerine izin vermiyorum. dedi Kyats onun çilli burnuna parmağı ile vurarak. Aze acımış gibi yaparak sözlerine devam etti. - Saçmalama hepimizden daha çok çalışıyorsun. Her gün bir iki tanesi ile saatlerce idman yapıyorsun. Şu haline bak silah ve büyülerle uğraşmaktan yemek dahi yemediğin oluyor. Kız gibi inceciksin. - Benim yapım böyle! Dev gibi kaslar hiç benlik değil. Halimden memnunum ben. - Tobike'ye baksana aramıza katılalı daha beş ay olmasına rağmen ne kadar irileşti. Çünkü sağlıklı beslenip, düzenli spor yapıyor. Biraz örnek al. Kyats çok sinirlenmişti. Bu yüzden düşüncesizce davranıp Jilya ile eğitimde olan Tobike'nin kılıcına ağırlaştırma büyüsü yaptı. Kılıcını kaldıramadığı için şaşkına dönen Tobike Jilya'nın atağından zar zor kaçtı. - Gördün mü kaslar hep işe yaramıyor. dedi gülerek Aze'ye. - Kyats bir daha bunu yaparsan seni delik deşik ederim diye bağırdı Jilya. - Ah üzgünüm! Bir daha olmayacak! Kıpkırmızı kesilmişti utancından. Nasıl bu kadar saçma ve tehlikeli bir şey yapabilmişti?! - Git kendine eğlenecek başka bir şey bul! Eğitimimizi berbat etme! - Zavallı Tobike sana hiç bir şey diyemedi bile diyerek güldü Aze. - Tabii ki de sonuçta daha çaylak o! - Ama senin aksine silahı var. Aze daha sesli bir kahkaha atıp, kalktı ve uzaklaştı. ____________________________ Karden eğitim sahasının az ilerisinde bulunan tahta banklardan birine oturdu. Ame'ye eliyle yanına gelmesini işaret etti. - Netrib doğduğu gün, tüm güçlü Ariga büyücüleri gelmişti. Dramul ve Jinef'in çocuğu olarak ne kadar özel olduğunu tahmin edersin. Jinef'i kaçırmaya geldiklerinde bebeğe bir şey olacağı korkusu ile tam bir saldırı düzenleyememişlerdi. Hamileliği boyunca aylarca çeşitli şekillerde saldırılar oldu ama o gün hepsinden daha farklıydı. Onlar için sağ kalan tek canlının Netrib olması yeterliydi. Yaptığımız kalkan büyüleri işe yarıyordu yaramasına ama Dramul'un aşırı sinirli ve endişeli hali bir çoğumuzun dengesini bozuyordu. Öyle ki bebeği olacağı haberine sevinememişti bile. Endişeleri yersiz çıkmadı. Altıncı ayda saldırılar başladı. Tüm aile buluşmaları ertelenmişti, herkes Vune'de kalıyordu. Ayrı olsak bile Netrib, Jinef'in karnında olmasına rağmen o kadar güçlüydü ki hissetmemek imkansızdı. Vune'nin kalkanını geçebilen tek Ariga Tlogur olmuştu. Öyle korkusuzdu ve güçlüydü ki arkasından kalkanı kapatmış olmamıza ve tek başına olmasına rağmen tüm gücü ile savaşıyordu. Tek hedef bebeği almaktı. Jinef yeni doğmuş olan Netrib'in gücünün bir kısmını emerek Dramul'un asasına mühürledi. Dramul bu sayede gücüne güç katmış oldu. Tlogur ile kapışması çok hızlı ve zorluydu. Tlogur'un elindeki asadan fırlattığı büyüler bir çoğumuza saplanıp bizi güçsüz ve acı içinde bırakıyordu. Elimden geldiğince şifa büyüsü yapıyordum. Daha yeni kendine gelmeye başlayan Jinef az da olsa bana yardım etmeye çalışıyordu. Netrib ise annesinin kucağında uyuyordu. O esnada Tlogur hiç beklemediğimiz bir hamle yaparak kalkanı içeriden kırdı. Hepimizin savaşa ve şifaya odaklanmamızı hedeflemiş ve kalkanı bize unutturmuştu. Kalkan kırılınca Mamgot ve Malukhlar içeri daldı. Hızla kalkanı kapattık ama bu esnada kalkan konusunda bana yardım eden Merz ağır yaralanmıştı. Mamgot içeri girer girmez tüm büyülerini benim üzerimde yoğunlaştırdı. Aze, Kyats ve Tobike ona karşı yetmiyordu. Dramul, Tlogur ile mücadele ediyordu. Üstelik ilk kalkan kırılmasında Tlogur, Karmok'u kalkandan dışarı itmişti. Her ne kadar Marşan onun arkasından gitmiş olsa da dışarıda Malukhların yanı sıra Şhabe ve diğer güçlü büyücülere karşı yeni gelen silahsızlardan biri ile beraber savaştığını düşünmek bile korkutucuydu. Marşan'a bir şey olmaması için normalden iki kat fazla uğraşmalıydı. Merz'den sonra ben ve Tobike de yaralanınca Dramul Jinef'in yanında olan Jilya ya da Pekhu'dan birini Mamgot'un karşısına göndermek istemiş olmalı ki bir an dikkati dağıldı. Pekhu hızla Kyats'ın yanına gitti. Jilya'nın yalnız kalması, Dramul'un bir anlık dalgınlığı Tlogur'un Jilya ve Jinef üzerine atağa geçmesine neden oldu. Saldrısı o kadar ani ve keskindi ki hiç birimiz neler olduğunu anlayamadan Aze kendini Tlogur'un önüne atmıştı bile. Tlogur'un fırlattığı tüm büyülü maddeler bedenine saplanmıştı. O an, Aze yere yığılır yığılmaz Netrib'den inanılmaz bir çığlık yükseldi. O ana kadar sakin sakin uyuyan bebek birden çılgınlar gibi ağlamaya başladı. Sanki aramızdan birinin ölümünü hissetmişti. O esnada neler olduğunu çoğumuz anlayamadık ama Tlogur ve Mamgot ellerindeki silahları kullanamaz hale geldi, Malukhların hepsi çamur yığınına dönüşüp cansızlaşarak düştükleri yerde kuruyup toz haline geldi, bizim tüm yaralarımız iyileşti, hatta Aze'nin ruhunun ayrılması bile yavaşladı. Bu güç karşısında Tlogur ve Mamgot geri çekildi ama güçlendirdiğimiz kalkandan çıkamadılar. Henüz silahlarını kullanamaz haldeyken Dramul, Jilya, Pekhu ve Kyats ikisini de öldürdü. Dışarıda Şhabe ve diğerleri bunu sezmiş olmalı ki bir süre sonra onların büyü güçleri de hissedilmez hale geldi. Herkes şaşkınlık içindeydi. Aze o an son olara Dramul'a fedakar olup olamayacağını sordu. Artık ruh olduğu için bizimle zihin yolu ile konuşabiliyordu. Kyats birden sinirle bağırmaya başladı. ____________________________ - Neden bahsediyorsun sen! Dramul geri çekme büyüsünü yapamaz mısın! Onu kurtaramaz mısın? - Kyats neler oluyor! diye çıkıştı Jilya. - Fedakar da ne demek! Kaç kişi başarabilmiş bunu! Etraftaki herkes şok geçiriyordu. Herkes neler olduğunu anlamıştı. Aze Tlogur'un Ohtasına ruh olmayı teklif etmişti. İkisnin arasında geçen konuşmayı duyabilen tek kişi Kyats'tı. Bu da Aze'nin onun zihnine de girmesi sayesinde oluyordu. "- Aze, bu ohtaya uygun olmayabilirsin." demişti Dramul." Ayrıca onu kullanabilecek kimse yok bizim aramızda." "- Biliyorum. Ama Ohtayı Kyats'a verip deneyebiliriz." "En iyi silaha sahip olmak isteyen sen değil misin Kyats? Senin için hiç bir silah yeterli değil." "- Saçmalama! Kimse senden bunu yapmanı istemiyor." "- Dramul lütfen bu sizden son isteğim. Siz de benim isteklerimi dışlamayın. Lütfen." Dramul, Tlogur'un Ohtasını aldı. - Hayır bunu yapmana izin vermeyeceğim. Bırak ruhu huzura kavuşsun. "- Biraz daha seninle kalmak istememi fazla görme Kyats. Keşke daha farklı olsaydı..." Son sözleri söylediğinde Dramul onun ohtaya girmesi işlemini başlatmıştı. Ruhu renklerine dönüşüyordu. Kyats'ın kulaklarından, ağzından ve burnundan kan gelmeye başladı. Jinef hemen Netrib'i Pekhu'ya verip Kyats'ın yanına koştu. - Dramul! Emin misin? - Artık duramam. Aksi takdirde Aze boşlukta yok olacak. Kyats günlerce bilinçsiz yattı. Uyandıktan sonra kimse ile konuşmadı, yemek yemedi, ohtasına hiç dokunmadı, hatta başka bir silahla idman ya da büyü çalışması bile yapmadı. Aze'nin bedeninden sonra ruhunu da öldürdüğü düşüncesine kapıldı. aradan iki yıl geçtikten sonra Satseilo'nun köyündeki baskına giden grup saldırıya uğradı. Kyats gruba yardım için giden birlikteydi. O zamana kadar hep kılıç kullanmıştı. Ariga grubundan biri Kyats'ı bağlama büyüsü ile hareket edemez hale getirdi. Hedefi Kyats'ın belindeki Tlogur'a ait Ohtayı almaktı. Ama Değişken aktif oldu. Hepimiz Kyats'ın kullanımı ile aktifleşeceğini beklerken kan kırmızı ve lila renkler ohtadan sızmaya başladı. Kyats ilk defa ohtayı belinden savaşmak için çıkarmıştı. Bölüm XXII 10/10/2016 Ame, Kyats ve Aze’nin hikayesini dinlediğinde kardeşinin yaşamasını daha da çok diledi. Kuramaun’un Knıd ile olan başarısız birleşimini duymak bile istemiyordu. Bir an Karden’in bunu da anlatıp anlatmayacağını düşündü. Yaşlı kadının yüzüne baktı. Karden sanki Kyats’ın Aze ile yaptığı o ilk savaşı düşüncelerinde tekrar yaşıyor gibi dalmış gitmişti. Ne birleşim sırasında olanları tam anlatabilmiş ne de o savaştan bahsetmişti henüz. Tek bildiği çok acı verdiği, Kyats’ın kulaklarından, ağzından ve burnundan kan geldiğiydi. Merakı daha fazlasını öğrenmek istemesine neden oluyor korkusu ise kulaklarını tıkayıp hiçbirini duymamış gibi davranmaya itiyordu. Aniden Dramul’un sesi ile irkildi. - Birazdan ayrılacağım. Gappo’dan daha fazla uzak kalamam. - Evet. Haklısın. - Kyast yola çıkacak olanları belirlemiş olmalı. Artık sen de Dışe’ye dönsen iyi olur. Asaliya’da kaldıkları yere Kyats Dışe adını vermişti. Ame’nin yaptığı kalkan büyüsü büyü gücü çok yüksek olanlar geldiğinde ince ipektenmişcesine bir altın renginde belli olduğu için koymuştu bu adı. Karden’in ne ara gittiğini bile anlayamamıştı Ame. Sanırım Kura’ya olanları ve savaşı dinleyemeyeceğim diye düşündü. Bu çok şaşırmasına neden oldu. Dinlemek istemediğini sanıyordu ama aslında ne kadar istediğini anlamıştı bu sayede. Sino eğer öldüyse onu ohtaya mühürleyip hep yanında mı tutmalıydı yoksa? Ame birden olduğu yerde durdu. Bu düşünceler neden birden bu kadar katı bir şekilde aklına yerleşmişti. Nasıl bu kadar soğukkanlı olabiliyordu? Olacaklara kendini bu şekilde mi hazırlayacaktı? Daha umutlu düşünmeliydi. Sino yaşıyor ya da kurtarılacak durumda olmalı diye düşündü. Dışe hareketlenmeye diğerleri de uyanmaya başlamıştı. Birçok kişi durumun ciddiyetinden yeterince haberdar değildi ve bu yüzden her zamankinden farklı bir manzara yoktu. Sadece hafif bir gerginlik vardı ki o da Ame’nin kız kardeşinin kurtarılmaya gidileceğine dair heyecanla karışık bir gerginlikti. Kyats yemekten sonra gidecek olanları açıklayacak, gidecek olanlara durumu anlatacak ve birkaç gün sonra da yola çıkılacaktı. İsimler ve Kyats’ın kararı neredeyse herkesi paniğe sürüklemişti. Gicecek olanlar Kyats, Ame, Marşan ve Tama idi. Baara ve Nesij bir yana diğer şehirlerdeki daağuelerin hiç birinden seçilen olmamıştı. Herkes Asaliya’dandı. Dahası Asaliya’dakilerin Vune, Dığe ve Hujj’a dağıtılmasına karar verilmişti. Baara, Nesij ve birkaç genç daha buna karşı çıtı. Kyats sert bir şekilde; - Ben ve Marşan burada olmayacağız. Bu tuzak olabilir. Asaliya’yı boşaltma nedenim bu. Asaliya dışında kimseyi seçmememin, deneyimli kahinlerin yerine özellikle Tama’yı götürme isteğimin nedeni de yine aynı. Eğer bu bir tuzaksa Jinef, Karden ya da Jan Tama’ya daha kolay ulaşacaktır. Ame ve Marşan’a gelirsek, Ame zaten bulunmalı ve Marşan’la çatışmaya girmek birçoğunuzdan daha rahat. Öncelikle ast üst ilişkisi var ve en az benim kadar iyi. Böylece neden Pekhu, Jilya, Karmok ya da dramul’u yanına almak istemediği belli olmuştu. Bu grubun dışındaki herkes geriden destek olmak için hazırda bekleyecekti. Dramul bunun farkına vardığı için gitmiş olsa gerek diye düşündü Ame. Hiçbir zaman yanılmamıştı şimdi olduğu gibi. Kyast mutlaka Karmok, Kurama ve Dramul ile bu konuyu tartışmış daha sonra diğerlerine açmış olmalıydı. Özellikle Karmok gibi ani çıkışları olan biri buna kesin karşı çıkardı. Ame gün boyunca önce Marşan daha sonra Tama ve Kyats ile çalışmalar yaptı. Birbirlerine ve tarzlarına alışmaları gerekiyordu. Onlar kendi aralarında zaten oldukça iyi anlaşıyorlardı. Tama’nın, Vune’den değil de Dığe’den geliyor olmasına rağmen Kyats ve Marşan’a alışma süresi uzun süredir bu grupta olmanın verdiği tecrübe ile kısa sürmüştü. Ame için aynı şey geçerli değildi. Tama neredeyse hiç konuşmuyordu ve Ame düşünce kanalları ile anlaşmaya henüz alışamamıştı. Kyats ve Marşan’la daha kolay oluyordu çünkü tek yapmaları gereken şey birbirlerinin arkasını kollayarak savaşmaktı. Bu yüzden de karşılıklı savaş stil ve hareketlerine alışmak yeterliydi. Fakat Tama bir büyücü olduğu için kılıç elde gitmekten daha farklı bir stile sahipti. Ame’yi ve diğerlerini koruyacak ve onlara gerektiğinde direktifleri verecek olan kişi Tama’ydı. Tama ile yaptıkları çalışma üçlü oluyordu ve birinde Ame neredeyse ölecekti. Çalışma ormanda geçiyordu, Kyats ile Marşan Tama ile Ame’nin düşmanı rolündeydiler. Tama, Kyats ve Marşan’ın hareketleri ile Ame’yi bilgilendirmeli Ame ise ona göre hareket ederek savaşmalıydı fakat Tama ile frekansları hiç uyuşmuyordu. Kyats’ın kılıç darbesinden son anda sıyrılmıştı. Birkaç tel saçı dışında bedenindeki her şey yerli yerindeydi. Tabii bir de yaşadığı korku dolu dakikaların getirisi olan kalp atışları hariç. - Acaba sadece kendi görü yeteneğimi mi kullansam? diye sordu Kyats’a. - Hayır. Tama ile olmaya alışmalısın. Görü yetin var diye onu bu şekilde dışlayamazsın. Ayrıca gücüne ihtiyacın olabilir. Kyats her zamankinden daha sert ve ciddi görünüyordu. Üç olarak kararlaştırdıkları gün dört olmuş nihayet Tama ile Ame frekanslarını yakalayabilmişti. Tama, Ame’nin direnişi olmadan zihnine giriyor Ame ise olmayacak yerlere girmeyeceğinden emin zihnini Tama’ya açabiliyordu. - Sanırım Dramul, Jinef ve Kuramaun’dan sonra kanallarım konusunda fazla hassaslaştım, dedi Tama’ya. - Haksız da sayılmazsın. Dramul ve Jinef bu konuda beni Kura kadar şaşırtmamıştı. Küçük bir çocuk benim kanalıma nasıl girebildi diye dikkatsizlik ettiğimi düşünmüştüm. Neyse ki onun dedikleri gibi farklı olduğunu anlamam fazla zaman almadı. Ame Kura ile ilgili şeyleri dinlemeyi hep sevmişti. Netrib ve Kura ile ilgili o kadar çok ve çeşitli hikaye duymuştu ki. Herkesle bir yaşantıları vardı. Dışe’ye döndükten sonra Kyats sabah yola çıkacaklarını ve dinlemeleri gerektiğini söyledi. O öğleden sonra çalışma yapılmamış, Baara, Nesij, Lami ve Sate Kurama’nın yanına Açba’daki Hujj’a gönderilmişti. Kyats o gece yatmadan önce onlarla son bir konuşma yaptı. Marşan ve Tama olan biteni duyduktan sonraki gerginliklerini atmış gibi görünüyorlardı. - Yarın ne olursa olsun hepiniz canlı kalmak için uğraşın. Birbirinizi ve kendinizi koruyun. Asla düşüncesizce bir harekette bulunmayın. Dört gün az bir süre biliyorum ama hepimiz birbirimizi yeterince tanımasak da anladığımızı sanıyorum. Daha önce de konuştuğumuz üzere bu basit bir kurtarma operasyonu değil. Sonuçları birçok nedene bağlı olarak değişebilecek bir durum. Tekrar tekrar aynı eyleri söylemek istemiyorum ama durumun ciddiyetini anlayın. Sino ölmüş olabilir, ölmemiş olabilir, ölmemiş ve bizim tarafımızda yer alacak olabilir, ölmemiş ve karşı tarafın yanında olabilir. Her duruma karşı hazırlıklı olmalıyız. Tama çok yorulacaksın biliyorum ama Pserey köyüne yaklaştığımız an tüm iletişim ve görü kanallarını açmalısın. Sana başka bir iş düşmemesini sağlayarak korumak için elimizden geleni yapacağız. Marşan ve Ame zorda kaldığınızda birlikte hareket edin. Benim zorda kaldığımı gördüğünüzde ise paniklemeden bir çaresine bakın. Hızlı ama doğru düşünün. Ame kendini çok zorlama ve bize güvenmekten de asla vazgeçme. Güvenmemen gereken kişiler olsaydık seninle bu yola asla çıkmazdık. Yarın gün doğumundan önce girişte Bjerin önünde olun. Jugale’den geçeceğiz. BÖLÜM XXIII 25/10/2016 - Jugale mi? diye şaşkınlıkla bağırdı üçü birden. Marşan bile şaşırmıştı bu duruma. - Evet. dedi Kyats sakince. Sanki her zaman yaptıkları bir şeymiş gibi. - Ama nasıl? Pserey Köyüne kuzeyden, Vuneden gidilemez mi? dedi Marşan, şaşkınlığı üzerinden ilk atan o olmuştu. - Tabii ki gidebiliriz ama bu bekledikleri bir şey olacak. Sonuçta Safon, Pserey Köyüne gideceğimizi biliyor ve bunu ya kuzeydeki Vuneden ya da Jagale sınırlarını dolaşarak yapmamızı bekliyor olacak. Büyük ihtimalle herkes alarma geçmiştir. Asıl anlamadığımız şey neden bu kadar zahmete girdikleri… - Acaba Ame yüzünden mi? diye kendi kendine yüksek sesle düşünmüştü Tama. Ame’nin kendisine baktığını görünce kızardı birden. Yani demek istediğim daha önce de seni test etmek için benzeri bir şey yaptılar. Yine bir şeylerin peşinde olmalılar diye düşündüm sadece. - Kesinlikle bir şeylerin peşindeler ama ne olduğunu kestirmek biraz güç. dedi Kyats. - Peki nasıl gideceğiz? Vune'den ya da Jugale'nin doğu veya batısından dolaşmayacaksak nasıl? - Jugale’deki Bjer ile. - Jugale’de Bjer mi var? diye atıldı Marşan. Ne zamandan beri...? - Aslında bilmiyoruz. Netrib orayı henüz dört yaşındayken bulmuş ya da bir şekilde yapmış. Başta yanlışlıkla oduğunu sanıyorduk ama asıl amacı devamlı bahsettiğimiz Jugale’ye gitmekmiş. - Bjeri onun açtığını mı sanıyorsunuz yani? - Emin değiliz ama evet. Küçük yaşta bunu yapması imkansız gibi görünüyor ama onun gücünün boyutunu düşünürseniz mümkün de.Kyats Marşan'ın sorularına sıkılarak yanıt veriyordu. - Neden açmış peki? - Kuramaun’un annesini kurtarmak için. Kura daima annesini Jugale’den kurtarmak istedi. Hala da bu konuda umut etmeye devam ediyor. Tabii hepimiz onun yanındayız fakat Jinef, Jan ve Karden henüz annesinin yerini tesbit edemediği için hiç harekete geçemedik. Kura, annesinin Jugale’deki kalede olduğundan o kadar emindi ki Netrib kendisinin bile nasıl olduğunu anlamadan Jugale’ye o Bjere gitmiş ya da bizzat açmış. - Netrib’den beklenecek bir hareket, dedi Tama. Ne o, ne de Ame az önceki Marşan’la Kyats’ın diyaloğuna karışmamış sadece dinlemişti ama Tama, Netrib’in küçüklüğünden bu yana bir çok şaşırtıcı hareketine şahit olduğu için Ame ve Marşan kadar sarsılmamıştı. - Jugale’dekilerin bu Bjerden haberdar olup olmadığını bilmiyoruz. Fakat şimdiye kadar varlığını bildiklerine dair hiçbir ize de rastlanmadı. Jugaledekilerin gücü küçümsenecek gibi değil. Sadece generaller değil Safon ve Taman’da dikkat edilmesi gereken güçlü büyücülerden. Üstelik Safon eskiden bizimleydi. Çoğumuzun hareketlerini okuyacak yeteneğe de sahip. - Peki oraya 'biz' nasıl gideceğiz? Netrib’in bizimle gelmesi ihtimalini düşümek bile istemiyoruım. - Yoksa peşinde oldukları şey o mu? diye atıldı Tama. - Hayır, Netrib bizimle gelmeyecek… Ama- - AMEEEEE! Kura’nın kızgınlık dolu sesi ile Kyast’ın sözü yarıda kesilmişti. - Kura mı? şaşkınlıkla Kyats’a bakıyordu Marşan. Kura inanılmaz sinirli görünüyordu. Nefes nefese kalmış eli ile kapıya dayanmış sinirli bir şekilde bir Ame’ye bir Kyats’a bakıyordu. - Bizi Bjere Kuramaun götürecek. dedi Kyats gözlerini Kura’dan ayırmayarak. Kyats sözlerini bitirir bitirmez Kura saniyeler içinde yukarı çıkıp Ame’nin yakasına yapışmıştı. Hala nefes nefeseydi. Dramul olanları anlatır anlatmaz Bjere koşmuş ve Asaliya’ya gelmişti. O kadar sinirlenmişti ki bir Ame’ye bir de Ame'nin tam arkasında duran Kyats’a dönerek sorular sormaya başladı. - Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz? Kız kardeşini ohtaya tıkmak da ne demek? Kyats buna nasıl izin verirsin? Kendini geç benim neler yaşadığımı bilmiyor musun? Ame, o senin kız kardeşin ona bunu yaşatamazsın! Kyats sana hiçbir şey anlatmadı mı? - Kuramaun. Sakin ol. dedi Dramul. Hepsi birden kapıya döndü. Belli ki Dramul Kura’nın arkasından gelmişti. - Nasıl sakin olabilirim. - Sana daha olanları tam açıklamadan çıkıp gittin! İnsanları dinlemeyi öğrenmelisin! Ame’nin kız kardeşi ölmemiş olabilir. Jinef de Jan da onun varlığını Pserey köyünde hissedebiliyor. Sadece çok cansız fakat hala orada. Ayrıca kimse kimseyi ricasını almadan ohtaya sokamaz bunu sen de Kyats da çok iyi biliyorsunuz. Şimi otur ve sakinleş! Dramul Kyats’a dönerek; - Üzgünüm olayı doğru dürüst anlamadan yanımızdan kaçtı. Onu Jinef bile durduramadı. dedi Kura’ya dönüp dik dik bakarak. Döndüğümüzde Jinef’e bir özür borçlusun Kura! Daha sonra diğerlerine dönerek; - Sanırım Kyats sizinle konuşmasını henüz bitirmemiş. - Ah bitmek üzereydi. Sadece Jugale’deki Bjer biraz akıllarını karıştırdı. - Jugale'deki Bjeri Netrib bulmuş. Bildiğiniz gibi yer değiştirme büyüsünde en iyi olanımız Kura. Sizi oraya o götürecek. Pserey Köyüne yakın sayılır. Orayı henüz keşfetmediklerini düşündüğümüz için Pserey’e gitmenin en kolay yolu bu gibi görünüyor. - Bir şartım var yoksa kimse hiçbir yere gidemez… diyerek araya girdi Kuramaun. Hepsi birden ona döndü. Dramul neler olduğunu tahmin etmiş gibi ona bakıyordu.Nazik ama isteksiz bir bakışla... - Ben de sizinle geleceğim. - Tamam. Kyats’ın bunu kabul etmesine Dramul bile şaşırmıştı. Karşı çıkacak gibi atıldı ama vazgeçti. Kyats’ın bir gerekçesi olmalıydı. - Bizimle gelebilirsin. Ame’nin yalnız kalacağı bir an olması ihtimali bile beni ürkütüyordu. Fakat benim de şartlarım var. Şartlarım derken Kuramaun’u dikkatle süzüyordu. Ame’nin gölgesi gibi olacaksın. Yanından asla ayrılmayacaksın. Aramızda sahip olduğu yeteneği silahına aktaramayan tek kişi o. Ve herhangi bir karar aşamasına gelindiğinde olayları akışına bırakarak müdahale etmeyeceksin. - Kızın ohtaya girmesi gibi mi? - Aynen. Aksi takdirde yanımızda işin yok. Ayak bağı olduğunu asla düşünmem çünkü çok yeteneklisin fakat duygusallaşmanı da istemem. Kabul ediyorsan gel kabul etmeyeceksen de başka bir yol bulmaya çalışırım. - Tamam kabul ediyorum. Olaylar akışına bırakılacak ve ben herhangi zorunlu bir durum olmadıkça Ame’den bir saniye bile ayrılmayacağım. - Hiç bir surette ayrılmayacaksın. Zorunlu bir durum olmaması için Marşan,Tama ve ben varız. Kafana göre davranmak yok Kura. Kuramaun’un sıkıştığı çok belliydi fakat kabul etmekten başka çaresi yoktu. Ya kabul edecek ve gidecekti, ya sadece sessizce onları Bjere gönderecekti ya da daha kötüsü başka bir yol seçmelerine ki bu Vune ile gitmek veya Jugale'nin etrafından dolaşmak demekti, göz yumacaktı. Gitmek istiyordu. Hem de çok istiyordu. Belki Tama ya da Ame orada annesini hissedebilirdi. İkisinde de aynı yetenek vardı ne de olsa… XXIV. Bölüm 09/11/2016 - Ne annen mi? - Evet. Yani oralarda bir yerlerde yanınızda olmama rağmen benimkine benzer bir güç hissederseniz eğer, bu o civarda olduğu anlamına gelir ve onun için de bir şeyler yapabiliriz… Belki. Tama ve Ame ilk defa Kura’yı bu şekilde mahcup görüyorlardı. Kendisi hissedemediği için onlardan rica etmişti. İkisi de severek kabul ettiler. -Tabii! Kura bakışlarını Kyats’a çevirdi. Tedirgindi. Jugale yakınındaki görevlere giden tüm kahinlere rica ederdi bunu. Hiç reddedilmemişti bu isteği ama Kyats konusunda tedirgindi. - Tamam, Tama ve Ame bu konuda uyanık olacaklar. Fakat Sino meselesinden sonra. Önce Pserey köyüne gidip bu işi halledeceğiz. Anlaştık mı, Kura? - Evet. Tabii diye hevesle atıldı. Birden korkuyla sordu; Peki ya hissederlerse ve bizim zamanımız veya gidecek durumumuz olmazsa ne olacak? - O zaman hemen bizimle iletişime geçilir ve yeni bir ekip hazırlanır. Sadece bu dörtlüden ibaret olmadığımızı biliyorsun, üstelik sana yardıma daima hazırız, diye cevap verdi Dramul. Kuramaun’un eski canlılığı çok geçmeden yerine gelmişti. Ama Ame’yi bir köşeye çekip sıkıştırmayı da unutmadı. - Ame, Knıd ve benimle ilgili bir şeyler söylemişlerdir kesin. Dengesinin ne kadar bozulduğu renklerinin değişiminden belli oluyordu. Saçları rengarenk olmuş gözleri de devamlı renkten renge giriyordu. Öyle ki odadakilerin hepsi aynı durumdaydı. - Evet, olanları biliyorum. - Knıd çok sakin ve cana yakın biriydi. İkimiz de Dramul’a ve Kyats’a hayrandık. Kyats derken sesini iyi ce alçaltmıştı. Gözlerinde endişe dolu bakışlarla devam etti; Kız kardeşin için de kendin için de bu konuyu dikkatle düşünmelisin. Neredeyse iki yıl oldu ama ben hala olanları atlatabilmiş değilim. Farkındaysan Kyats bile o kadar sene geçmesine rağmen bu konuda çok duyarlı. Grubun başına geçmesi ilk önce beni sinirlendirmiş olsa da mantıklı düşününce duruma en kolay hakim olacak kişi de o. - Herkes Bjere toplansın. dedi Marşan. Ame Kuramaun’a bir süre baktı ve elini uzatıp; - Merak etme, Sino hayatta, nasıl bilmiyorum ama bunu hissediyorum. Buna inanmak istiyorum. Sino o ohtaya girmeyecek. İçimdeki sese güveniyorum. - Ben de “sana” güveniyorum. Haydi gidelim. Hepsi Bjerin önünde toplanmıştı. Kura’nın yaptığı taşıma büyüsünün etkisini rahat göstermesi için Jinef ve Karden’in yaptığı Bjeri mühürleyen büyüler bir süreliğine ortadan kaldırılıp, onların oraya gitmesine olanak sağlandı. Kapı normalde gri bir renk alırdı ama bu sefer koyu ve mat bir sarı renge bürünmüştü. İlk geçen Kyats oldu. Arkasından sırayla Tama, Ame, Kura ve son olarak da Marşan geçti. Kura‘nın yorulacağından ya da ters bir etki edeceğinden şüphelendikleri için Ame’de Tama da şifa büyüsü için hazır bekliyordu. Tama, Ame’ye bir bakış atıp; - Gücünü buna harcama. İleride lazım olacak, dedi. Ame biraz utanmıştı. Sonuçta Tama bir şifacıydı ve onun yanında ukalalık eder gibi olmuştu. - Üzgünüm, diyebildi. - Üzülme, bana güven. Diğer şifacılar kadar tecrübeli değilsem de onlar kadar güçlü sayılırım. Aslında alındığı belliydi. Hafiften tersler gibi konuşmuş başını çevirip önden yürümeye başlamıştı. Kura yavaşça yanına yaklaşıp; - Hmmm aslında konuşması bile mucize. Alındığında sessizce işkence eder genelde. Ame Kura’ya dönüp yüzündeki ifadeyi görünce kıpkırmızı olup panikle, - N-Ne demek bu şimdi, dedi. - Kızarmana bakılırsa ne demek istediğmi anlamış gibisin diyerek gülmeye başladı Kura. Gerçekten de neşesi yerine gelmişti Kura’nın. Ame şaşkınlığını üzerinden atınca anlayışla baktı arkadaşına. Kura için zor bir görevdi. Hem Knıd ile olanların ağırlığı hem de annesini bulabilme umudu onu ikiye bölüyor olmalıydı. Bjer onları alabildiğince geniş, yüksek ağaçlarla kaplı ormanlık bir alana çıkarmıştı. Jinef’in rehberliğinde Tama önde yürüyordu. Pserey Köyü normal biri için birkaç günlük mesafedeydi ama onlar birkaç saat içinde orada olabileceklerdi. Ame, hala Kura’nın annesini nasıl hissedeceğini bilemiyordu. Dramul, Jinef ve Netrib’in güçlerinin benzerliği konusunda biraz daha uyanık davransa belki bu kadar yabancı olmayacaktı bu duruma. Acaba Sino’nun yaşadığını hissetmesi gibi bir şey miydi? - Sanki fazla sakin değil mi? dedi Marşan. - Evet. Bu durum çok can sıkıcı ve her an tetikte olmak çok yorucu, dedi Ame birden. İçindeki tedirginlik gittikçe büyüyordu. Ormandaki ağaçlar çok sık değildi bu yüzden birkaç metre ilerisini görmekte zorluk çekmiyorlardı. - Jinef, köyün ileride gördüğümüz tepede olduğunu söyledi, dedi Tama eliyle yaklaşık beş yüz metre kadar ilerideki tepeyi göstererek. Tama’nın bu sözlerinin üzerine hepsinde gözle görülür bir gerginlik hali ortaya çıktı. Hepsi birden Kyats’a dönüp ne diyeceğeni beklediler. Kyats bu beklentiyi fark edip ve onlara dönerek; - Daha önce yaptığımız plana bağlı kalacağız. Tama sen, Ame ve Kura şimdilik burada kalacaksınız. Marşan ve ben gidip her hangi bir tehlike olmadığından emin olana kadar da burada kalın. Saldırıya uğrarsak ne yapacağınızı biliyorsunuz. - Her zamanki gibi düşmanın güç seviyesine göre uzak ya da yakından destek vereceğiz. - Evet Kura. Her zamanki gibi. Düşüncesizce ve ani davranmayın. Buradan en kötü ihtimalle geldiğimiz kadro ile dönmeliyiz. Üçü bir ağızdan; - Tamam! dedi. Marşan ve Kyats göz açıp kapayıncaya kadar ufacık iki nokta haline gelip tepeye yaklaşmışlardı bile. Tama bir yandan Jinef'le konuşup bir yandan Kyats ile iletişim halinde bekliyordu. Karden ve Jan da uzaktan Pserey Köyünü gözetim altında tutup Jinef’i bilgilendiriyordu. Ame’nin zihninde yine bazı görüntüler ortaya çıkmaya başladı. Generallerin ikisini de görebiliyordu. Tama’ya generaller orada dedi. Kura panikle ona döndü. Tama’nın gözlerindeki panikten çok şaşkınlık ifadesiydi. - Ciddi misin? Neredeler, dedi Kura. Tam o esnada Tama; - Az önce Jinef de aynı şeyi söyledi, dedi şaşkınlıkla. Ame transa geçmiş gibiydi. Ne Kura’yı ne de Tama’yı duymuyordu sanki. - İki tanesi burada yanlarında Safon ve güçlü olduğunu düşündüğüm biri daha var ve onların dışında bir çok da Malukh. Generaller ve diğer iki büyücü yanlarında onlarca Malukh ile beraber köyün sağında kalıyor. Sol tarafta sadece Malukhlar var ama sayıca çok fazlalar. Tama, Ame’nin dediklerini zihin kanalları ile Kyats ve Marşan’a aktarıyordu. Buna rağmen Kyats ve Marşan sol tarafa yönelmediler. Bunu gören Kura; - Neden sol taraftan gitmiyorlar? - Bilmiyorum. Belki Maluklarla uğraşarak güçlerini harcamak yerine onları merkezde bir yerde gizlenerek beklemek istiyor olabilirler. Şu durumda ilk hamleyi bizim yapmamamız çok tehlikeli olacaktır. - Belki de hepsi bir yanılsamadır, dedi Ame sakin bir tavırla. Kura ve Tama ne demek istediğini anlayarak ona hak verdi. Bir çok kez Arigaların tuzağı ile karşılaşmışlardı. Üstelik bunların ikisi Ame ile ilişkiliydi. Kyats'la gittiği ilk görev ve Tobike’nin başına gelenler Ame’yi doğrudan ilgilendiren iki olaydı. Bu kadar kısa aralıklarla üçüncü bir tuzak saçma gibi görünse de olmayacak şey değildi. - Kyats’tan gelecek haberi beklemeliyiz. Üçü de bu konuda aynı fikirdeydi. Çok geçmeden Kyats Kura ile iletişime geçti. - Kura, Ame ve Tama’yla köye gelin. Bizi fark etmemiş olmaları imkansız ama henüz bir hareketlenme olmadı. Ame’ye söyle hissedilmemeniz için bir büyü yapsın. Ayrıca Ame’ye buraya geldiğinizde büyüyü çözmemesini ve Marşan'la benim büyüden etkilenmememizi sağlamasını da söyle. Sen de Bedr ile bizim güçlerimizi hissetiğin yere taşı onları. Acele etme. İşlerin ters gitmesini istemeyiz... Çok dikkatli olun. Kura, Ame ve Tama’ya dönerek Kyats’ın dediklerini iletti. Ame ise yola çıkmadan önce Kyats’ın dediklerini hatırlamıştı. - Kura’ya dikkat et. Onun ele geçirilmesini istemiyorum. Şuan aramızda parlaklığı ile en çok dikkat çekecek olan o. Hala neyi hedeflediklerini bilemiyoruz. Ame hissedilmemeleri için babasının defterinde okuduğu Pse büyüsünü yaptı. Bunu Kunj büyüsü ile birleştirerek gücünü arttırdı. Kura ise onları Kyats ile Marşan'ın bulunduğu, köyün meydanına çok yakın bir çitfliğin ambarına taşıdı. Kunj bu taşıma işlemine etki ederek normalden daha hızlı bir hale getirmişti. Ame oraya gider gitmez, Kyats’ın dediği gibi Pse büyüsünü çözmedi ama büyünün onlara tesir etmesini engellemek için Kunju çözdü. –––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––– - Kunj ha? Akıllıca bir büyü. - Ne diyorsun sen, Safon? diye gürledi Mamgot. Safon, Mamgot'a anlamlı bir bakış atarak yanlarında elleri ve ayakları zincirlenmiş bilinci yarı kapalı adama baktı ve; - Bu büyüyü senden mi öğrendi yoksa? Ha Sohrok? dedi. XXV. Bölüm 09/12/2016 Safon, Kunj büyüsünü hissetmişti fakat büyü kuvvetli olduğundan kaç kişi olduklarını henüz çözememişti. Hala, zaten orada olan iki kişinin varlığını hissedebiliyordu. Yeni gelenlerle ilgili ise bir fikri yoktu. Sadece Sohrok’un yaydığı parlaklığa yakın birini hissettiği için bunun Ame olduğunu kesitrebiliyordu. - Acaba Dramul ya da Jinef de onlarla olabilir mi? - Jinef… diye tısladı Mamgot. Yerde yatan Sohrok kıpırdanmaya başlayınca Safon ona yine sersemletme büyüsü yapmayı düşündü ama vazgeçti. Bir şekilde karşıdakileri harekete geçirmeliydi. Sol tarafta yoğunlaşmayarak, onları oradaki tuzağa çekmeyi düşünseler de akıllıca davranarak bu tuzaktan kurtulmuşlardı. Sohrok hafiften kendine gelmeye başlamıştı. - Ne var biliyor musun Sohrok? Dedi adamın bitap yüzüne bakıp. - …. -Hala konuşamıyorsun bile. Ama korkma artık oğlun burada. Seni kurtaracak. dedi ve kahkaha atmaya başladı. Kımıldayacak hali bile olmayan Sohrok'un gözlerindeki bakıştan, Safon’un söylediklerine şaşırdığı belli oluyordu. - Ame, diyebildi. –––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––– Ame oturduğu yerde doğruldu. - Tlogur ve Mamgot. İçerideki generaller onlar. Safon’un yanında onlar gelmiş. Sanki onları görmemde biri bana yardımcı oluyor gibi. - Ya diğer güçlü büyücü? - Güçlü fakat hissiyatı diğerleri gibi değil. - Düşük rütbelilerden biri olmalı. General dediklerimizin ast ve üstleri de vardır. Mesela Safon. Hiçbir general onun sözüne karşı gelemez. - İyi de “general” asırlardır süre gelen bir rütbe. Safon sadece bir süredir onlarla beraber. dedi Marşan Kyats’a bakıp. - Evet ama Safon yeterince parlaklığı olsa Tseirk olacak güce sahip. - O kadar güçlü mü yani? diye homurdandı Kuramaun. - Evet güçlü. dedi Kyats. Marşan’a bakarak devam etti. Yaptığımız saldırı planında ufak bir değişiklik yapmamız gerekiyor sanırım. - Değişiklik mi? diye çıkıştı Ame. - Ame seni hissetmiş olmalılar. Safon senin onları görmene bu kadar kolay izin verecek biri değildir. - Acaba Sino’dan dolayı olabilir mi? dedi Kuramaun. Diğerlerine dönerek açıkladı; Hatırlarsanız sizden annemi yani bana benzer bir gücü hissederseniz beni bilgilendirmenizi istemiştim. Acaba onlar da yanlarında bulunan Sino’nunkine benzer gücü olan Ame’yi hissetmiş olabilirler mi? - Çok mantıklı. dedi Kyats. - Şu durumda ayrılmalıyız, değil mi? - Evet Marşan. Sen, Tama ve Kura ile birlikte kuzey uca gideceksin. Böylece biz onlara göre sizden daha güneyde kalacağız. Bulundukları yeri iki farklı kutuptan izlemiş oluruz böylece.Diğer bölgelerin aksine kendilerine bu kadar yaklaşmamızı beklemiyorlardır. Tama, güvenli bir yer bulmaya çalış. - Tamam. - Kura, sen de onları kuzeydeki güvenli bir yere taşı. - Tama’nın işi bitince sizi hissedilemez hale getirir ve beraber gidersiniz. Marşan, ilk saldırıyı bir açık yakaladığımızda senin gerçekleştirmeni istiyorum. Kura’yı elinden geldiğince bu işe dahil etmemeye çalış. Safon ve generallerden çok, şu düşük rütbeli canımı sıkıyor. Çünkü o hariç diğer üçüne karşı nasıl savaşacağımızı az çok kestirebiliyorum. Ame, senden bir süre daha görüntüler yakalamak için kendini zorlamanı istiyorum. Bu Marşan’a, saldırıya geçmesi için fırsat yaratabilir. - Peki. - İşte geldim. Fark eden olmadı. İzlenme belirtileri yoktu hiç. Kuzeyde köyün çıkışında bir kulübe var. Çok küçük bir yer değil. Fakat şuan onların bulundukları yere çok yakın. Senin de dediğin gibi oraya gidebileceğimizi hesaba katmamış olmalılar ki, izlendiğimi hissetmememi buna bağlıyorum. Kulübenin altında bir kat daha var. Sığınak ya da depo olarak kullanılmış olsa gerek ama şimdi boş. Ayrıca girişi de belli olmuyor. Oraya gidebiliriz. - Tamam, siz kulübeye doğru gidin. Benden haber bekleyin. Büyük ihtimalle uzun sürmeyecek çünkü Safon daha fazla beklemeyecektir. Oyun oynamayı sevdiğini biliyorsunuz. Tama Marşan ve Kura ile birlikte, Jan gibi köyün etrafını gezip bulduğu kulübeye gitti. Kyats ve Ame ambarda kalmıştı. - Ame, onlar gider gitmez varlığını açık hale getir. Safondaki iki kişi hissiyatı değişmemeli. - Tamam. dedi ve Ame üzerindeki büyüyü kaldırarak Marşan’a uyguladı. - Bu Safon’u kandırabilir mi bilmiyorum ama umut etmeliyiz. –––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––– - Biri gitti biri geldi. Bunlar beni aptal mı sanıyor? - Ne diyorsun yine Safon? - Kafası sadece savaş büyülerine çalışan generaller için zor bir durum tabii Mamgot. Hissettiğim büyücülerden biri, hissedemediğim diğerleri ile kayıplara karıştı. Bu ne demek biliyor musun? - Başka bir taraftan saldıracaklar. - Bingo! Aferin Mamgot. Safon Mamgot'un ismini basstıra bastıra söylüyordu. Generallerin kendisini sevmediğini biliyor, bu yüzden de devamlı en kolay sinirlendirebildiği Mamgot'a saldırıyordu. - Sence arkamızdan dolanma ihtimalleri nedir? diye sordu bu sefer Tlogur'a dönüp. - Aslında düşünmedim değil ama bize yaklaşmaktansa uzaklaşmayı tercih edip öncelikle köyün diğer yakasındaki Malukhları da hallecek olabilirler. Tabii geldikleri yönün aksi olan uçurumu hesaba katmamak lazım. Kendilerini köşeye sıkıştırmayacaklardır. dedi Tlogur. - Haklısın, tüm ihtimaller mümkün. Kimlerin geldiğini bilsem işime o kadar çok yarardı ki. dedi Safon sinirle. - Hnnm… - Ne o Sohrok… Bakıyorum da ses çıkaracak kadar kendine gelmişsin. Oğluna merhaba demek istemez misin? İstersen hissiyatını belirginleştirebilirim. Sohrok hala konuşacak kadar güçlenmemişti. Olduğu yerde kımıldayamadan homurdanıyordu. “Bir şeyler yapmalıyım” diye düşündü. “Büyü gücüm kısıtlanıyor. Neredeyse hiç halim yok. Hapis tutulduğum mahzenden çıktığımdan bu yana sersemletme büyüsü yapılıyor. Mahzendeki pranga yüzünden enerjim emiliyordu zaten bir de sersemletme ve kısıtlama büyüleri beni tamamen çaresiz hale getirdi. Bir şey yapmalıyım ama ne?” diye durumunu değerlendirmeye başladı. “Neresinden bakarsam bakayım durumum umutsuz.” Tam o sırada birinin zihnine girmeye çalıştığını hissetti. Bu parlaklığı tanıyordu. - Ame? –––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––– Ame birden irkildi. Kyats’a seslendi. - Kyats sanırım diğer büyücünün kim olduğunu… Kyats, o babam. Başta Sino olabileceğini düşünmüştü ama bu babasıydı. Kyats şaşkınlıktan kocaman olmuş gözlerle Ame’ye bakıyordu. - Ne…? Nasıl…? Seninle iletişime mi geçti. - Hayır, bir süredir onun zihnine girmeye çalışıyorum. Diğerlerinden daha zayıf gibi geldiği için yapabileceğimi düşündüm. - Zayıf mı? Sohrok mu? - Evet, sanki bilinci kapalı gibi. - Mümkün olabilir mi böyle bir şey? Sohrok burada olabilir mi? Ya Sino? Ona dair bir iz var mı? Hissiyat, görüntü her hangi bir şey…! - Hayır. - Çok ilginç. Keşke Sohrok’un kendini toparlayabilmesi için bir yol olsa. Bize büyük yardımı olurdu. diye yakınmaya başladı Kyats - Aslında var.dedi Ame. XXVI. Bölüm 19/12/2016 “Bu çocuk büyüler hakkında daha ne kadar bilgi sahibi?” diye düşünmeden edemedi Kyats. Uzaktan birine büyü yapmak sadece kendini şifacı veya kahin olarak geliştirenlere özel bir yetenekti. - Dramul’un bunu söylemiş olması çok işimize yarayacak.dedi Ame'ye. Yüzündeki memnuniyet belli oluyordu ama ciddiyetini de koruyordu. - Sanırım bu büyüyü Sino için düşündüler. ”Yaşıyor olması ihtimalini göz ardı etmemeliyiz.” demişti Dramul... –––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––– - Ame, seninle konuşmalıyım. demişti gitmeden önce yanına gelip. Beraber antrenman sahasının kenarındaki izleyici bölümüne oturdular. - Ame, eğer şansımız varsa Sino hala hayattadır. Senden öncelikle bundan emin olmanı istiyorum. Zihin bağlanma ve öngörü konusunda bir kahin kadar yeteneklisin. Jan sana Nır büyüsünü bilip bilmediğini sormamı istedi. - Evet, hakkında okudum ama hiç yapmadım. - En azından ne olduğu ile ilgili bir fikrin var. Gittiğinize de bu büyüyü kullanma ihtimaline karşın diğerlerine büyü konusunda sana fazla yüklenmemelerini söyleyeceğim. Yüksek derecede enerji kaybına neden olacaktır. Eğitimlerinden sonra bir süre en yakın köydeki hasta insanların ve hayvanların iyileşmesinde bu büyüyü kullanmanı istiyorum. Normalde onların üzerinde parlak bir büyücüye göre çok kolay tesir eden bir büyü ama büyük ihtimalle civar köylerin buraya olan mesafesi Pserey köyünde Sino’nun tutulduğu yerden daha uzak olacağı için hemen hemen eşit derecede enerji harcamana neden olacak. - Tamam, Kyats gidişimizi bir gün erteledi zaten. Bu yüzden dört gün çalışabilirim. - Hayır, son gün dinlenmelisin. Hem silah eğitimi hem de bu, fazla enerji kaybına neden olur. Buradaki işini bitirince başlarsın. Akşama kadar burada kalıp seni izleyeceğim. - Peki. Ame üç gün boyunca antrenmandan sonra civar köylerdeki hastaları tedavi etmekle uğraştı. Gerçekten de Nır insanın enerjisini çok harcıyordu. İlk gün yemek masasında uyuya kalmıştı. İkinci gün en azından yemeği bitirip odasına çıkacak kadar enerjisi vardı. Üçüncü gün de ikinci gün gibi olmuştu. “Umarım bu işin altından kalkabilirim” diye düşünmüştü o gece yatağa girdiğinde. –––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––– - Baba. - Ame! Bu gerçekten sen misin? - Evet, baba. Birazdan sana Nır büyüsü yapacağım. Bu yüzden iyileşme belirtilerini yanındakilerden gizleyebilir misin? - Biraz güçlenebilirsem, evet. - Peki başlıyorum. “Ame’nin burada ne işi var. Yanlış hatırlamıyorsam ona bu büyüyü öğretmemiştim. İkisine de öğretmemiştim. Yazdığım notlardan mı öğrendi acaba?” Sohrok çok şaşırmıştı. Ame en son beklediği kişiydi. Yavaş yavaş güçlenmeye başlamıştı. - Safon ve generalleri kandırmak için görünüşümde değişiklik olmaması için uğraşacağım. Vücudumdaki berelenmelerin geçtiği belli olmamalı. Büyüyü bir süre daha, biraz daha az enerji kullanarak yapmaya devam et Ame. Safon’un buradaki büyü yoğunluğunu anlamasını istemiyorum. - Peki. Zaten birazdan diğerleri saldırıya geçecek. Oradakilerin sana dikkati az da olsa dağılacak. –––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––– - Tama, Marşan birazdan saldırıya geçecek. Onların bulunduğu yere kadar ona güçlendirme ve gizlenme büyüsü yap. Fakat bunu yaptığını biraz da olsa belli et. - Tamam ama bu Marşan’ın yerini belli etmez mi? - Onları içten vuracak bir silahımız var artık. - İçten vurmak mı? Nasıl? - Sen dediklerimi yap. Bana güven. Marşan bunu duyar duymaz harekete geçti. Kuramaun Tama ile kalmaktan memnun görünmese de bir şey söylemiyordu. - Bu kadar surat asma yoksa benden hoşlanmadığını düşüneceğim Kura. - Neden surat astığımı biliyorsun. - Sen de neden ileride olamayacağını biliyorsun. O yüzden dikkatini topla her an sana ihtiyaç olabilir. Burada olmanın tek nedeninin bizi taşımak olduğunu düşünüyorsan o ayrı. - Tabii ki de hayır! Ben de savaşmak istiyorum. - O zaman tetikte ol. Karşımızdaki düşman hafife alınır türden değil. –––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––– - Ahaaa! Harekete geçtiler. Ve Kuzeyden saldırıyorlar. Sanırım yanlarında yeteneksiz bir büyücü getirmişler. Çok uğraşmasına rağmen gizleme büyüsünün içindeki güçlendirme büyüsünü saklayamıyor. Bu yüzden de gelenin sadece bir kişi olduğunu anlayabiliyorum. - Safon bekliyor muyuz? Harekete geçelim mi? Mamgot bunu o kadar aksi bir tavırla sormuştu ki Safon’un kendilerini yönetmesinden hoşlanmadığı çok açıktı. - Tlogur sen git. Yanına Malukhlardan da al. Tlogur hiçbir şey söylemeden ayrıldı. - Ah bana saygı duymayı asla öğrenemeyeceksiniz. diye söylendi Safon. Bu söylediği Mamgot’un homurdanmasına neden oldu ama Safon çok üzerinde durmadı. “Şuan bu ikisiyle uğraşamam. İşime bakmalıyım.” diye düşündü. Tam bu sırada güneyden köyün merkezinde saklananların tarafından da bir saldırı başladı. Hem de hiçbir gizlenme büyüsü olmadan tek bir kişi. –––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––– - Ame ben de saldırıya geçeceğim. Üzerimde herhangi bir büyü yapmana gerek yok. Sadece buradan çıkana kadar beni gizle ve sonrasında büyüyü kaldır. Geldiğimi bilmelerini istiyorum. - Bu çok tehlikeli olmaz mı? - Bu kadarını göze almalıyız. dedi ve ambardan çıktı. Ame kısa bir süre ona gizlenme büyüsü yapıp geri babasına döndü. - Ame, bu kadar yeterli. Kalanını kendim halledebilirim. Bu gidişle senin hiç enerjin kalmayacak. “Gerçekten de enerjim çok düştü. Asaliya’daki köylere yaptığım büyüden daha kısa sürmesine rağmen şuan yaptığım büyü beni neredeyse tüketti.” diye söylendi Ame. Kyats gizlilik büyüsünü kaldırıp belirdiği an Mamgot da birçok Malukhla beraber bulundukları yerden çıkmıştı. Safon ortalarda yoktu. Kyats’ı da Marşan’ı da izlemeye başladı. Özellikle de Kyats’ın silahını çok yakından ve ilgiyle izliyordu. Ohtadan sadece kırmızı ışık yayılıyordu. Kyats ve Mamgot’un ikisi de çok güçlü olduğundan dolayı savaşları geniş bir alanın tahrip olmasına neden oluyordu. Mamgot hamlelerinde ne kadar sert ve kaba ise Kyats da bir o kadar esnek ve akıllıca davranıyordu. Kyats, Mamgot’un kalkanı ile sertçe vurmasıyla neredeyse yüz metre uçmuş ve arkasındaki bir evin duvarına hasar vererek sertçe çarpıp düşmüştü. Bir anlık dalgınlık mücadelenin Kyats’ın aleyhine dönmesine neden olmuştu. Çok zeki değilse de savaş tecrübesi çok olan Mamgot bundan yararlanmayı iyi bilmişti ve çok güçlü bir saldırı gerçekleştirmişti. Ame hızla bir iyileştirme büyüsü yaptı. Kura’da Kyats’ı başka bir yere taşıdı. Tama, Kura’ya dönüp gülümsedi. Kura utanmıştı başını kaşıyarak utandığını belli etmemeye çalıştı. Kyats’ın dikkatinin dağılma nedeni; Marşan’ın, Tlogur’un karşısında çok güç duruma düşmüş olmasıydı. Çok yaklaşmamaya çalışarak Tama ve Kura, Marşan’ın Tlogur ile olan mücadelesini izleyerek ona destek oluyorlardı. Tlogur’un daha iyi durumda olduğu belliydi. Esnek ve hızlı hareketleri ile savuşturmayı başarsa da Tlogur’un ohtasının büyü parçalarına kılıçla karşı koyamıyordu. Kyats ise Mamgot’la savaşma konusunda artık daha rahattı. Darbeden sonra epey toparlanmıştı. Ame, Kyats’a güçlü bir şifa ve güçlendirme büyüsü yapıp Marşan’a döndü. Tama zorlanıyor olmalıydı. Ona yardım edip etmemek arasında kaldı. Neyse ki yaptığı bazı büyülerin etkisi Marşan’a yaklaşan Malukhların etkilenmesine neden olduğu için devre dışı kalmışlardı. Malukhlar büyünün etkisiyle kuruyarak toprağa dönüyor ya da çamurlaşıyorlardı. “Bu büyüyü ondan öğrenmeliyim. Çok işime yarayacaktır.” diye düşündü. Büyüyü biliyor olsaydı Kyats da Malukhlarla uğraşmayıp sadece Mamgot’a yoğunlaşabilirdi. Tama, Marşan’a ne kadar iyileştirme büyüsü yaparsa yapsın Tlogur’un ohtasından fırlayıp Marşan’a saplanmış olan büyü parçacıkları iyileşmeyi geciktiriyordu. Tama onun vücudundaki bu parçaların olduğu yerleri büyü ile kapatıp iyileştiremediği için kanama devam ediyordu. Mor parlaklıkların olduğu büyü kalıntıları açıkça görülüyor ama nedense tedavi edilemiyordu. Kura, Kyats’a yaptığı gibi Marşan’ı da taşıdı ama Tlogur büyü izlerini takip etmekte zorlanmıyordu. “Ne de olsa kendi büyü gücü zorlanmaması normal. Acaba Marşan’a yardıma mı gitsem?” diye düşündü Kura. Kyats’ın bu fikirden hoşlanmayacağını biliyordu ama Maşan’ın Tlogura karşı çok zorlandığı da açık bir şekilde ortadaydı. Tlogur, bir kez daha Kura’nın taşıma büyüsünün yerini Marşan’daki kendi büyü parçacıklarının hissini izleyerek rahatlıkla bulmuştu. Kura, Marşan’ı bir at harasına taşımıştı. Tlogur neredeyse Marşan’la aynı anda oraya varmıştı. Tama’nın da Kura’nın da elinden gelen çok bir şey kalmamıştı. Zaten yeterince yaralı olan Marşan birkaç darbe daha alırsa hayatı tehlikeye girecekti. Kura Tama’ya dönüp; - Buna daha fazla dayanamam. Sırf ben ortaya çıkmayayım diye Marşan’ı ölüme mi terk edeceğiz, deyip atılacağı sırada Tlogur, sol omzuna isabet eden kalın ve uzun bir bir ok ile yaralanmıştı. Tlogur’a ok atan kişiyi her iki tarafın da tanımadığı şaşkınlıklarından belli oluyordu. - Sizler de kimsiniz? dedi adam sinirle. Bölüm 27 09/01/2017 Tlogur hızla dönüp yeni gelen adama saldırdı. Tlogur kadar olmasa da uzun boylu ve kaslı biriydi. Tlogur’un kendisine tek kelime etmeden saldırması biraz şaşırtmış olsa da anında elindeki yayı bir mızrağa dönüştürerek saldırıyı karşılayabildi. - Bu saldırıyı karşıladı ha? diye şaşkınlık içinde Tama’ya döndü Kura. Tama’da kendisi gibi çok şaşırmıştı. Sadece o değil Kyats ve Mamgot da olan bitene bir anlam verememiş gibi bakıyordu. Mamgot hızla Tlogur’u püskürtmüş olan bu yabancıya doğru atıldı. Tam uzaklaşmak üzereyken Kyats önüne geçerek; - Burada bir şeyler unutmuyor musun? dedi. Kura bu boşluktan yararlanarak Marşan’ı yanlarına taşıdı ve Tama ona şifa büyüsü yapmaya başladı. - Acele edin bu yeni gelenin kim olduğunu bilmiyoruz. Tlogur’la bu şekilde dövüşebildiğine göre çok güçlü olmalı. Bize karşı nasıl davranacağından emin olamayız. dedi Kyats. Yabancı sayesinde Mamgot’a karşı üstünlüğünü arttırmıştı. Mamgot o kadar şaşkındı ki Kyats’a odaklanamıyordu. “Neredeyse Safon kadar güçlü bu adam” diye düşünmekten kendini alamamıştı Mamgot. “Tlogur’un fırlattığı büyü parçalarının hiç biri denk gelmiyor hatta elindeki Kurama’nın ki gibi her şekle giren silahı kalkan haline getirerek geri bile püskürtüyor.” diye geçirdi içinden Kyats da. - Marşan’ın kalkanı aynı işlevi görmemişti ondaki fark ne? diye sordu Tama. - Farklı bir büyü kullanıyor olmalı. Ben daha çok güce dayalı bir saldırı gerçekleştiririm onunki Jilya’nın saldırısına daha çok benziyor. diye cevap verdi Marşan. Konuşurken çok acı çektiği beli oluyordu. - Evet, gerçekten de Jilya gibi kendi silahına ve karşısındakinin silahına büyü yaparak güç dengesini değiştiriyor. Bunu Netrib’de de görmüştüm. dedi Kura düşünceli bir tavırla. Ardından Marşan’a dönerek; - Kendini fazla yorma bir çaresine bakacağız. diye ekledi. –––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––– - Kura, Tama! Neler oluyor orada? diye sordu her şeyden uzak olan Ame. Onların yanına gitmek istiyor ama babasını bırakamıyordu. Babasına yaptığı büyüye devam etti. –––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––– Tlogur’la çarpışan yabancı birden ortadan kayboldu. Kimse bir şey anlayamamıştı. Bu kısa aralık Marşan’ın iyileştirilmesine yetmemişti. Tama panikle şifa büyüleri yapmaya ve Marşan’ın bedenindeki büyü parçalarını etkisiz hale getirmeye devam ediyordu. “Tlogur yabancının peşini bırakıp bize saldırabilir.” diye düşündü Beklediği gibi de olmuştu. Tlogur büyü parçalarının izlerini takip ederek Tama, Kura ve Marşan’ın yanına gelmişti. Elindeki silahı bir kez daha aktif hale getirdiği esnada bir ok daha, onlar nereden geldiğini dahi anlayamadan önce Tlogur’a ardından tam Tlogur’un karşısında duran Marşan’a saplandı. Okun karnını delip geçtiği Tlogur da, koluna saplanan Marşan da acı içinde bağırdılar. - Kimsiniz bilmiyoruz ama buradan gidin! diyen sesini duydular yabancının. Tama ve Kura aynı anda; - Marşan! diye bağırdı. Marşan’ın bilinci kapanmaya başlamıştı. Tlogur yabancıya saldırdı. Fakat o da fazla dayanacak gibi görünmüyordu. Yarası hareketlerinin yavaşlamasına neden oluyordu. Bu durumdan yararlanan Kura hemen Tama ve Marşan’ı Ame’nin yanına taşıdı. - Ame, Tama ile birlikte daha hızlı olabilirsiniz. Marşan’ı iyileştirmeyi denemelisiniz. dedi. Ame; - Tama ile birlikte büyü yapabilmek için babamın üzerinde kullandığım büyünün gücünü azaltmalıyım. Safon’un babam tam toparlanamadan durumunu fark etmesini istemiyorum. dedi. - Daha Tlogur’un büyü parçaları temizlenememişken bir de bu yabancının okunda bulunan büyünün eklenmesi Marşan’ı iyileştirmemizi çok yavaşlatıyor. Daha güçlü biri gerekli. Ame, Dramul ile iletişime geçmelisin! Marşan’ın durumu ağırlaşıyor. İkimizin müdahalesi yeterli olmuyor! dedi Tama. - Tamam! - Ame, Safon gitti. dedi Sohrok birden. - Gitti mi? dedi. Sonra Tama ve Kura’ya dönerek babasının dediklerini onlara da söyledi. - Gitmiş mi? diye sordu ikisi de bir ağızdan. Nereye? - Bilmiyorum ama az önce birden ortadan kaybolmuş. Yakınlarda varlığına dair bir hissiyat da yokmuş. Diye Tama ve Kura’yı yanıtladıktan sonra babasına; - Baba artık oradan çıkacak kadar güçlendin mi? - Sandığından daha iyiyim. Yaralarımın kapanması bile yeterliydi ama sayende büyü yapabilecek enerjim de oldu. Biraz daha dayanın. Kısa bir süre daha… Ame babasının üzerindeki büyüyü kaldırarak Marşan’a tüm gücü ile büyü yapmaya başladı. Tama ortaya çıkan güce şaşırmıştı. “En az Netrib kadar güçlü ve Kura kadar dengesiz” diye düşündü. –––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––––– Mamgot elinden geldiğince Kyats’ın kendisine yaklaşmasına izin vermiyordu. “Şaşkın olan sadece ben değilim. Eğer ortalık bu kadar karışmasa ona kesinlikle yenilmiştim. Üstesinden gelemeyeceğim kadar güçlü. Üstelik o elindeki şey! Tam bir baş belası. Yaydığı enerji yüzünden Malukhların hepsi ziyan oldu!” Tlogur yabancı yüzünden yaralıydı ve ok onu delip geçmiş arkasında da iyileşme engelleyen bir çeşit büyü bırakmıştı. “Safon hala Sohrok’un yanında mı? Neden bir şeyler yapmıyor?” diye düşünürken kadın birden yanında bitiverdi. - Şuna bir el atmalıyım artık. Tlogur’un durumu kötü iyileşmesi zaman alacak bir de sen çıkma başıma. dedi. Ellerini pelerininden çıkararak havaya kaldırdı. Gökyüzü bulutlanmaya başlamıştı. Şiddetli bir fırtına çağırıyordu. Gök gürüldemeye şimşekler çakmaya başlamıştı. Tek tük damlalarla başlayan yağmur birden hızlandı. Kyats hemen büyük bir ağacın sık dalları altına girdi. Safon’un gücü doğadaki her şeyi zehirlemekti. - Tama, sakın olduğunuz yerden çıkmayın. Safon harekete geçti. - O zaman biz de geçeriz. dedi Sohrok. Kyats’ın hemen yanında duruyordu. - Sohrok…! - Hala şu saçma tozlardan yapıyor musun? - Evet. dedi Kyats gülümseyerek ve küçük bir kese çıkarıp Sohrok’a uzattı. Sohrok kesedeki tozdan çok az bir miktar aldı. - Tahmin ettiğim gibi güçlendirmişsin. Ame’nin bu kadar dayanıklı olma nedeni de bu mu? Başını evet şeklinde sallarken Kyats’ın yüzündeki gülümseme hala olduğu yerde duruyordu. Safon, Sohrok’u Kyats’ın yanında görünce yüzünde büyük bir şaşkınlık belirdi. - Demek yapmaya çalıştığınız buydu ha? - Evet ve şu sonradan gelen de işimizi kolaylaştırdı. Hey Safon! Bir kez daha kapışmaya ne dersin? dedi Sohrok ve elinin bir hareketi ile tüm bulutları dağıttı. - Sanırım bu teklifini geri çevirmek zorundayım Sohrok. diyerek geriye çekildi. - Bu halde bile beni yenemeyeceğini mi düşünüyorsun yoksa? Bak ne kadar da güçsüzüm. - Seni tanırım Sohrok. Oyununa gelmeyeceğim. Artık gidiyoruz. dedi. Üçü birden yok olmuştu. Kyats ve Sohrok hemen diğerlerinin bulunduğu ambara gittiler. Sohrok içeri girer girmez Marşan’ın yanına gitti. - Kenara çekilin. dedi. Elini Marşan’ın başına koydu. Marşan’ın bilinci daha hızlı yerine geliyordu. - Çok güzel doğru büyüleri kullanmışsınız. Ama daha gidecek yolunuz var. dedi Tama ve Ame’ye bakarak. - Baba… Ame, Marşan’ın tedavisini bitirip elini başından çeken Sohrok’a doğru tedirgin adımlarla ilerlemeye başladı. Sohrok daha sabırsız davranarak onu kolundan tutup kendine çekti ve sarıldı. - On beş yıl. Bu inanılmaz. dedi. Gözyaşları sessizce akmaya başlamıştı. Babasına sımsıkı sarılan Ame gürültülü bir şekilde ağlamaya başladı. Sohrok hala kendi kendine mırıldanıyordu… - On beş yıl… Kyats Kura’ya dönerek; - Hemen Bjere gitmeliyiz. Bizi oraya taşıyabilir misin Kura? dedi. - Tamam. Kura hemen taşımak için gereken büyüyü yaptı elerinden ruhunun sahip olduğu karışık renkler yayılmaya başlamıştı ama olmuyordu. Şaşkınlıkla Kyats’a baktı. - Olmuyor. dedi. Sadece büyünün olmaması değil ambarda Kura’nın dengesizliği ile değişmesi gereken renkler bile normalde oldukları gibiydi. Şaşkınlıkla Kuraya döndü; - Ne? Nasıl olmuyor? - Önce burada olanları “bize” anlatmaya ne dersiniz? Hepsi birden sesin geldiği yere döndü. Az önceki yabancı ambarın kırık dökük ıvır zıvırlarla dolu asma katında duruyordu. - “Siz” kimsiniz? dedi Kyats etrafta başka biri daha var mı diye bakınarak. - Bence onu biz sormalıyız. - Daağue diye bir şey duydunuz mu? dedi Sohrok araya girerek. - Daağue mi? Siz onlardan mısınız? - Evet. Bizler Daağueyiz. Karşılarındaki yabancının arkasından biri daha çıktı. - Bir çocuk ha! dedi şaşkınlıkla Sohrok. - Hey onlar Daağueymiş. Duydun mu bunu? dedi heyecanla yanındakine. Kocaman olmuş gözlere ve büyük bir gülümsemeyle karşısındakilere bakıyordu. Kura’nın dengesizliği işe yarıyormuş gibi saçları kırmızının birçok tonunda gözlerinin de biri sarı diğeri turkuaz rengindeydi. - Evet duydum. dedi diğeri terslercesine. Sert ve yabani bakışlarını onlara dikmişti. Gözleri simsiyahtı. - Gördün mü gerçekten varlar! Gördün mü? Doğru söylüyormuşum değil mi? Artık bana inanırsınız! - Güzel bir saklanma büyüsü. Kimden öğrendiniz bunu? diye araya girdi Sohrok. - Siz, bizi biliyor musunuz? Biz- - Hey! Fazla konuşma. Önce emin olmalıyız. Şu tanıştığın çocuğu sor onlara. - Ah! Evet! Adı neydi? Hmmm… Eeee… Hatırlayacağım. Bekle biraz. - Yeşil saçlı ve yeşil gözlü bir çocuk. İlk defa yaklaşık dokuz yıl önce gelmiş ve beş yıl öncesine kadar ara ara buraya gelmeye ve bizimkiyle oynamaya devam etmiş. Daağue olduğunu söylemiş. Yıllardır onu sayıklayıp ilerideki o garip yerde onu bekler. - Netrib mi yoksa? diye atıldı Kura. - Evet. Netrib. O nerede? Gelmedi mi? - Hayır o gelmedi. deyiverdi Kura karşısındakinin hevesini görünce. - Ahh! Çok yazık! Oysa onu görmeyi çok istemiştim. - Gitmeliyiz. Çocuk yaralı. dedi Sohrok Marşan’ı işaret ederek. - Bizimle gelin. Okun büyüsü çok güçlüdür. Şuan rahatlamış gibi görünse de içerde kalan bir parça dahi büyü varsa onu içten içe zehirler. Zeze büyüyü çıkarmanıza yardım edecektir. - Zeze mi? Sohrok ve Kyats bir ağızdan bağırmışlardı. - Evet. Bizi buraya o gönderdi...
  3. Merhabalar arkadaşlar, bu yazıyı okuyan eski veya yeni her okuyucuyu selamlıyorum. :hi-onion-head-emoticon: Birkaç hafta önce ilk sezonu bitirmiştim ve bir süre ara vereceğimi söylemiştim. Ve beceremedim. Yazmak çok eğlenceli geldi ve epey alıştığımı söylemem gerekiyor. Boş zamanlarımda az bir şey yazarım derken bir bölümü daha bitirdim ve bunu yayınlamaya karar verdim. :happy-onion-head-emoticon: Yorumlarınızı bekliyorum ve şimdiden ikinci sezon hayırlı olsun! Bölüm 1: Çaresiz Savunma Sesli Mesaj 1: 27 Kasım 2067 "Bazen kendime soruyorum. Acaba yaptıklarımın bir önemi var mı? Kimse görmüyorsa, yaptıklarımdan haberleri yoksa ya da takdir bile etmeyeceklerse neden bu kadar uğraşıyorum. Boş bir hayat yaşamak için mi? Bu soruları sordukça içine düştüğüm karanlık çukur sanki daha derinleşiyor. Bazı günler tek istediğim konuşacak bir insan oluyor. Konuşacak birilerini hayal ediyorum ama hayallerimde bile konuşacak bir şey bulamıyorum karşımdaki insanla. Konuşacak bir konu ararken aniden hayalim soluyor ve kendimi tekrar ıssız Dünya'da tek başıma buluyorum. Bugün bir başka poster gördüm. Yıkıntıların arasında Bay Robot ile beraber dolaşırken fark ettim. Posteri ona gösterdiğimde tepki vermedi, Bay Robot. Demek ki annem bu poster hakkında bir mesaj yüklememiş. Bu sefer ki poster biraz daha farklıydı. Parmaklıkların ardında çok güzel bir kadın oturuyor ve parmaklıklara yaslanıyordu. Hemen altında 'Onu kurtaracak prens siz olun.' yazmışlardı. Ne demek istediğini anlamadım ama kızın durumu üzdü beni. Bende onu kurtarmak isterdim. Bay Robot eşyaları topladı ve şimdi tekrar yola koyulacağız. Bu sefer 32.Sektöre doğru ilerleyeceğiz. En kısa sürede tekrar konuşacağım burada." *Sesli Mesajın Sonu* Sessizlik. Bu basit kelimeyi bir gün bu kadar güçlü bir şekilde hissedeceğimi hiç düşünmezdim. Elimde susturucusu takılı AK-47 ile bir siperin içerisinde beklerken, etrafımdaki insanların kalp atışlarını dinliyordum. Ufuk çizgisinin ucunda bir karaltı olarak gözükmelerinden daha önce haber verildi geldikleri. Daha önceki iki savaşta olduğu gibi bir tanesi PL-01 Rusya Modeli bir tanka biniyordu. Bir çok savaşta karargahları yıkan, radarlara yakalanmayan ve gözlem kulelerini bombalayan tank buydu. Oyunda sadece bir tane vardı, prototip olarak testleri yapılıyordu ve onlar test yapılan karargahı basarak bu tankı ellerine almıştı. Diğer tarafta ağır zırhlı Arma tipi saldırı aracı vardı. Bu zırhlı aracı alt etmenin tek yolu bir bazuka ya da tank savar ile vurmaktı. Ancak tankın ilk hedefleri bu silahları olan kişiler oluyordu ve çoğunlukla bu araç savaş alanına daldığında her taraf toz duman içinde kalıyordu. Bir kişi daha vardı ki, daha onun yüzünü bile göremedik. Savaş alanında birisi aniden öldüğünde uzaktan bir yerden gülümsediğini biliyoruz. Savaş alanına günler öncesinden gizlice gelip, en uygun pusu kurabileceği yere yerleşiyordu. Ardından elindeki keskin nişancı tüfeği ile kilit adamları indiriyordu uzaktan. Hemen arkalarında kiralık askerler ve etraftan topladıkları serseriler vardı. Normalde bunun gibi eğitimsiz çerezler bizi korkutmazdı ama bu sefer çok kalabalıklardı. Kalabalıkların arasından ufak tefek tanklar ya da arka tarafta bekleyen araçlar gözüküyordu ama onlar pek sorun çıkarmazdı. O an bizim birlikler ile birlikte ileri atılmayı ve saldırmayı çok istedim ama her şeyin bir usulü vardı. İlk önce tüm tecrübeli kişiler, komutanlar toplanacak ve bir karara varılacaktı. Saldırı stratejisi oluşturulduktan sonra ateşkes için elçi gönderilecek ve şartlar sunulacaktı. Bu hem zaman kazanmak için bir yöntemdi, hem de savaşı başlamadan bitirebilirdi. "Onlar barış yapmayacaklar. Bence ilk işimiz tanklarını ve araçlarını indirmek olmalı." dedim ama benim sesim büyük tartışmanın ortasında eridi gitti. Kimse beni dinlemedi ve bir elçi gönderildi. Adam gibi bir savaş planı yapılmamıştı ama buna karşı hazırlıklıydım. Askerlerin yarısı savaş başladığında benden emir alacaktı. Elçi eski bir kamyonetin için gönderildi ve beklemeye başladık. Geçen iki seferde yaptıkları basitti. Elçiyi öldürüp, kafasını bir tankın namlusu ile üzerimize yolluyorlardı. Bunun çok iğrenç ve moral kırıcı olduğunu biliyorum ama bu onların yöntemiydi. Az sonra tanktan bir ateş gelirdi. Ama gelmedi. Onun yerine elçimiz ve askerimiz kamyonetin içinde gelmeye başladı. Tek parça halindeydiler. Elçi neşe içinde el sallıyordu. Onlarda kendi şartlarını ileri sürmüşlerdi. Bunun anlamı biraz daha zaman kazanmış ve bir barış imkanı oluşmuştu. Tabi öyle bir şey olabilirse. "Sorun değil." dedi General kendini beğenmiş bir şekilde. "Onları biraz oyalayalım ve hava desteği geldiğinde bir anda saldıralım. Neye uğradıklarını şaşırsınlar." diye güldü. "Bunda bir bit yeniği var. Bir tuzağa çekiliyoruz!" diye bağırdım bu sefer ama yine itimat edilmedim. Elçiye yeniden yapılandırılmış şartlar verilirken, hava desteği için izin ve koordinatlar verildi. Elçi yeni mesajları alınca hevesle arabaya doğru koşturdu. Bu sefer başka bir asker onun kapısını bekliyordu. Bir saniye... Neden başka bir asker bekliyordu ki? O an anladım. Tuzak buydu. Elçiye doğru bağırdım ama artık çok geçti. Eski kamyonet büyük bir gümbürtü ile patlayıverdi. Eğer biraz daha ilerde dursaydım, patlama beni bile içine alacaktı! Birkaç el ateş sesi duyuldu ama o hengamede kimse bunları önemsemedi. Bu sırada alarmlar ötmeye başladı. Karşı taraf bunu bekliyormuş gibi saldırıya geçmişti. Daha fazla oyalanacak vakit yoktu. "Herkes görev yerlerine, plan Eagle!" diye bağırdım. Bu işaretimizdi. Askerlerin yarısı hemen altlarındaki bazukaları çıkardı. Bunların bir çoğu sahteydi ama içlerinde gerçek olanlar vardı. Anında tank ve diğer zırhlı araca saldırdılar. 8 tanesi tanka, dört tanesi zırhlı araca saldıracaktı. Tanka pek bir zararımız olmayacaktı belki ama zırhlı aracı yere indirecektik. "Hazır!" diye bağırdım ve herkes elindeki sahte ya da gerçek bazuka ile nişan aldı. Ateş emri ile on iki sıra roket araçlara doğru yöneldi. Tankın roket savarları vardı ama iki tane roket ona isabet etmeyi başardı. Ancak Arma havaya uçmuştu. Tüm askerler sevinç içinde bağırmaya başladı ama bir terslik hissediyordum. Ufak bir öksürük ile birlikte adamlarımdan hiç birisi ölmemişti. Kimse keskin nişancının kurbanı olmamıştı. Bunda bir terslik vardı. "Savaş düzeni alın." diyerek askerleri hizaya getirdim. Acilen Generallerden birine durumu ikaz edip, askerleri stratejik bir yerlere yerleştirmeliydik. Yakında tankların menzillerine girerdik ve bizim tanklar ne kadar iyi olursa olsun, karşı tarafın ezici bir sayı üstünlüğü vardı. Koşturarak ilerleyen bir haberciyi kolundan yakaladım. "General nerede, onunla konuşmalıyım." dedim hızlı hızlı. Askerler kara düzen siperlerde emirleri bekliyordu ama telsizlerden gelen bir haber yoktu. "Efendim tüm generaller öldürüldü." dedi haberci korku ile. "Şu anda bende binbaşılardan bir tanesini bulmaya çalışıyorum." diye ekledi. "Hay ağzına sıçayım bu nasıl iş lan!?" diye bağırarak karargaha doğru koşturdum. Elçinin yanında arabayı kullanan asker bir suikastçıydı demek ki. Eğer buranın başında birisinin olmayacağını düşünüyorlarsa, çok yanılıyorlar! Koşarak Köprüye geldim. Telsizin başına geçip emirler yağdırmaya başladım. Birkaç defa üst rütbelilerden laf edildiğini duysam da, hiç kimse bir sorun çıkarmadı. Ama geç kalmıştık. Tanklar konuşmaya başlamıştı. İki tarafta birbirini ölesiye bombalıyordu. Karşı tarafın ezici üstünlüğü olsa da az sonra gelecek hava desteği ile işler değişecekti. Radarlardan nerede olduklarına bakınca adamları tebrik etmek geldi içimden. Hava Üssü uçakları gizlice düşmanın arkasına geçirmişti. Bu sayede arkalarından bir anda saldırabileceklerdi. Savaş gitgide kızışmaya başladı. Karşı tarafın üç adamına bedel savaşıyorduk ama buna rağmen karargahın çelik temelleri sallanıyor, askerlerimiz giderek azalıyordu. Eğer biraz daha erken davranmış olsaydık durumumuz biraz daha iyi olabilirdi ama o patlama ve Generallerin ölmesi işi berbat etmişti! Bu sırada gitgide telsiz bağlantılarım kopuyordu. Suikastçı iş başındaydı. Benimle diyalog kuran yüksek rütbeli kimi varsa indiriyordu. Birkaç askeri onu bulmaları için görevlendirdim ama bir sonuç çıkmayacağından emindim. Bu sırada karşı taraftan uçaklar görüldü, ufuk çizgisinde. Onlarca farklı farklı uçak karışık bir düzende seyrediyordu. Sadece en öndeki, lider uçağın pilotu uzman gibi görülüyordu. Manevraları, diğer uçakları yönlendirmesi harikaydı. Ama bu çok saçmaydı. Bizim bu kadar uçağımız yoktu ve pilotlar çok iyi eğitim almış olmalıydı. Tabi eğer... Karşımdaki olayı durduracak elimde hiç bir şey yoktu. Uçak savarlara haber vermeyi denedim ama karşıma kimse çıkmadı. Suikastçının hedeflerinden biriside orasıydı anlaşılan. Karşıdaki uçaklar savaş alanına geldi ve karargahı bombalamaya başladı. Kaçamadım. Hareket edemedim. Gemisi yanarken içinde oturup, izleyen bir kaptan gibi bekledim öylece. Bir bombanın Köprüye gelmesi ile her şey karardı. Gözümü tekrar açtığımda bir panelden savaşın gidişatı gözüküyordu. Uçaklar işlerini çok iyi bir şekilde yapmış, tüm düzenimizi bozmuştu. Askerler ya çaresizce savaşıyor ya da kaçmaya çalışıyordu. Karşı taraf ilerlemeye devam ederken oyundan çıktım. Bu oyunu da onlar kazanmıştı. Evergreen'e geçerken içten içe kendimi yiyordum. Beni yine alt etmişler, yine bir oyunu bitirmişlerdi. Biraz sonra World War III adlı oyunun sisteminin çöktüğü haberi gelecek ve sistemler sıfırlanacaktı. Ve bu insanlar başka bir oyunda tekrar karşımıza çıkacaktı. Tüm oyuncuları acımasızca öldürecek ve oyunu çökertene kadar durmayacaklardı. En sonunda Evergreen'i de çökertene kadar. Ama ben pes etmeyeceğim. Herkesin yaşamak için bir amacı olması gerekiyordu ve benim amacımda buydu. Onları yenmek. Hayalet Oyuncuları. Bölüm 2: Üstün Bir Plan Sesli Mesaj 2: 31 Aralık 2067 "Bugün yılbaşı. Belki de yılbaşına sevinmeyen tek insan benim şu koca dünyada. Diğer herkes aileleri ile yılbaşını kutlarken ben, bana Jingle Bells'i bozuk bir tonda söyleyen Bay Robot'u dinliyorum. Eskiden bu şarkıyı daha güzel çalıyordu ama ses devreleri giderek paslanıyor herhalde. Yılbaşı bir şeyleri kutlama imkanım olan tek gün çünkü ne doğum günümü ne de başka özel bir tarihi biliyorum. O yüzden yılbaşı olduğunda başka bir yaşıma girmiş sayıyorum kendimi. Bugün 12. doğum günümü kutluyorum. Bay Robot'un kayıtlarına göre 5 yaşımdan beri geziyorum yani şu anda 17 yaşında olmalıyım. Bugün Bay Robot ile 32.Sektörü gezmeyi bitirdik. Burası da terk edilmişti. Ancak etrafta bırakılmış çok malzeme vardı. Bir çok eski eşya tozlar içerisinde etrafta yatıyordu. Duvarlarda yırtılmış posterler ve çok eskiden kalan ilanlar vardı. Hatta kayıp bir kedinin resmini gördüm ve yanıma aldım. Kedi çok tatlıydı. Bugün başka bir poster daha buldum ama tam anlamıyla göremedim. Duvara monte edilmiş bir silindir gözüküyordu. Ön tarafı camdan yapılmıştı ve içindeki rahat koltuğu gösteriyordu. Altında yazan yazıyı okumaya çalıştığım sırada Bay Robot aniden beni yere düşürdü ve posteri duvardan söktü. Sadece sökmekle kalmadı ama. Ardından ufak alev tabancası ile yakmaya başladı. O bir parça kağıdın yanışını boş gözlerle izledim. Bay Robot'un yaktığı ilk poster değildi bu. Küçüklüğümden beri bazı özel posterleri ben görmeyeyim diye yakıyordu. İlk bunu yaptığında annemden bir mesaj bile almıştım. "Bazı şeyleri görmeye hazır değilsin." demişti annem. Ama ne zaman hazır olacaktım? Şu koca dünyada tek başıma yaşarken içimi yiyen yalnızlık dışında bana ne zarar verebilirdi ki? Bay Robot'a bu soruları sorsam bile verebileceği bir cevap yoktu. Bende cevap verilemez sorularımı bir kenara bıraktım her zaman yaptığım gibi. Bugün 32.Sektördeki son gecem ve doğum günüm. Bay Robot bulduğu kremalı bir çöreğin üzerine ufak bir çubuktan mum bile koymuş ve bana Happy Birthday şarkısını söylüyordu. O gıcırtılı sesi dinlerken bir dilek tuttum ve çubuğun üstündeki alevi söndürdüm. Dileğimi söylemeyeceğim çünkü eğer söylersem gerçekleşmezmiş. Ama ben gerçekleşmesini istiyorum. Umarım dileğimi duyan kişi onu çabucak gerçekleştirir. 45.Sektöre doğru yola koyulurken daha ne kadar dayanabileceğimi bilmiyorum. Biliyor musun, sana konuşmak aslında iyi geliyor. Bunu daha sık yapmalıyım. *Sesli Mesajın Sonu* Tekrar ortaya çıkmışlardı. Bu sefer ki oyun daha çok sosyalleşme ve hayatta kalmaya dayalıydı. Uçsuz buçaksız bir çölde binlerce kişi ile beraber hayatta kalmaya çalışıyordun. Bunun için bilinen birkaç köy ve diğer insanlarla ticaret yapıyor, vahalarda konaklıyor, kuyu kazıyor ve bazen karşına çıkan yaratıklarla kapışıyordun. Diğer oyunlardan farklı olarak bu oyundaki büyüler çok zor kullanılıyordu ve bir yaratığın ortaya çıkması bir felaket olarak anılıyordu. Tek başına yaratık öldürmek çok zordu. Silahlarınız çoğunlukla onların sert derilerine pek bir zarar veremiyordu. Ama yaratıklardan pek korkulmuyordu. Oyuna yankesici ve hırsız olarak başlamış diğer oyuncular daha büyük tehditti bu oyunda. Oyunu bitirmenin bir yolu vardı ama herkes tarafından imkansız gözü ile bakılıyordu. Çölün merkezine gidecek ve bu çölün sorumlusu olan yaratığı yenecektin. Arabundra The Son of Anubis. Otuz metrelik devasa köpek kafalı bir yaratık. Elinde istediğinde yakıcı güneş ışıkları çıkarabileceği ya da kafanıza indirebileceği 20 metrelik devasa bir asa ile tahtında kurbanlarını bekliyordu. Bir aralar yaratığı yenmek için yaklaşık 350 kişilik bir grup toplanmıştı ama yaratığı yenmek şöyle dursun, zarar bile verememişti bu adamlar. Yaratığın bir yere saldırdığı yoktu, bu yüzden kimse ilgilenmiyordu. Ama Hayalet Oyuncular onu yenmek için gelecekti. Sıradan oyunculardan daha güçlü oldukları için bir şansları bile olabilirdi o yaratıkla. Ama ben buradayken böyle bir şey olmayacaktı. Onları bu sefer köşeye sıkıştıracaktım. "Birlikten kaç kişi geldi?" diye sordum Will'e. "Yaklaşık 400 kişi giriş yapacak bugün. Kasılmaları yaklaşık bir hafta alır." dedi. Birlik sırf benim gibi Hayalet Oyuncuları avlamak için toplanmış insanlardı. İlk başlarda pek kalabalık değildik ama sayımız gitgide artıyordu. "Beş günleri var. Daha sonra Tüm Komutanlar ile toplantı yapacağız." dedim Will kafasını sallayıp, dışarı çıktı. Önümdeki haritaya döndüm ve işaretlenmiş yerlere baktım. En büyük üç kasabanın başkanları ile konuşmalara başlamıştım. Ama daha fazla desteğe ihtiyacımız vardı. ***** "Ellerini kaldır!" diye bağırdı karşımdaki oyuncu korku ile. Korkması çok doğaldı çünkü üzerimde Kızıl Akbabanın Büyülü Elbisesi ve Fırtına Birliğinin Kılıcı vardı. Arkasında en güçlü iki birliğin desteği olan birisinden korkulması gerekirdi. Geldiğim haberi kısa sürede hızla yayıldı ve beni hemen başkanlarının çadırına çıkardılar. Başkanları beni görmesi ile şaşırdı ama kendini diğerlerinden daha hızlı toparladı. "Kimsin sen?" diyerek direk konuya girdi. "Saygılarımı sunarım Bula Kızıl Balta." diyerek önünde referans yaptım. Bu işi kurallarına göre yapacaktım. "Sana kim olduğunu sordum." diye bağırdı Bula. "Kendimi tanımama gerek yok." dedi sinirle. "Ben o zaman direk konuya gireyim..." dedim ve ayağa kalktım. "Ben Nazim. Oyuna yabancı, yeni katılan bir birliğiz." dedim. "Yeni katılan birine göre çok iyi giyinmişsin." dedi gülerek. "Oyuna katılmamızın bir amacı var ve onun için bize yardımcı olabilecek herkes ile anlaşma yapmaya niyetliyiz." dedim. "Seninle ne diye anlaşma yapacakmışım peki? Bana ne teklif ediyorsun?" diye sordu. "İlk olarak bir canavar karargahınıza saldırdı ve şu anda acil bir yardıma ihtiyacınız var. Eğer bana tüm gücünüzle yardım ederseniz size bir karargah parası sunuyorum. Dört yüz kişinin giriş parası bu iş için fazla bile." dedim. "Ayrıca görüldüğü üzere diğer büyük yankesici kabileleri çoktan bana yardım etmeyi kabul ettiler." diyerek konuşmasına izin vermedim ve üzerimdeki elbiseleri gösterdim. "Ayrıca erzak yardımı için üç büyük kasaba ile anlaştım. Ayrıca gönüllülerden oluşan bir asker yardımı alacağız ve 400 kişilik kendi birliğimizde bulunuyor." dedim. Şaşkınlığı gözlerinden okunuyordu. "Neyin peşindesin peki?! Kimse Arabundra'yı yenmeniz için size yardım etmezdi." diye sordu. Gülerek, "Biz Arabundra'nın peşinde değiliz. Biz ondan daha belalı bir şeyin peşindeyiz. Hayalet Oyuncuların..." dedim. Bir anlık şaşkın bakışları bir anda kahkahaya dönüştü. "Boş bir işin peşindesiniz. Arabundra onları ezecektir. Ama size yardım edeceğiz. Ve sonunda bize karargah için gereken parayı vereceksiniz." diyerek anlaşmayı onayladı ve bana kabilesinin simgesi olan kırmızı bir baltayı verdi. Dışarı çıktım ve karargaha doğru yola koyuldum. Artık hazırdık. Onları burada durduracaktık! Sadece dört kişiye karşı -ki ikisi ölmüş olmalı çünkü son birkaç oyunda hiç gözükmediler- 900 kişilik koca bir ordu. Ayrıca Arabundra'da onlar varken bize saldırmayacaktı. Bu savaşı kazanmalarının hiç bir yolu yoktu! Bölüm 3: Büyük Zafer Sesli Not 3: 6 Ocak 2068 "Burada hiç söylemedim değil mi? O zaman söyleyeyim şimdi. Ben çok kitap okurum. Ama çoğunlukla yanımızda fazla ağırlık taşıyamayacağımız için okudukça gittiğim sektörlerde ya da yolda bırakırım kitapları. Bunu şimdi söylememin bir sebebi bir kitapta okuduğum bir sözden alıntı yapmak istemem. Bu söz en çok sevdiğim sözdür. 'İki ihtimal var. Ya evrende yalnızız ya da değiliz. İkisi de eşit derecede korkunç. Arthur Clarke.' Bu sözün beni anlattığını düşünmüşümdür hep. Ama şu anda bu söz bana uzak geliyor. Bugün benim dışımda yaşayan bir insan gördüm. Ancak beklediğim gibi değildi bu buluşma. Hayır, hayallerimdeki gibi olmamıştı hiç bir şey. Yaşadığını düşünmemin sebebi nefes alıp verirken ağzındaki solunum cihazından kabarcıklar çıkıyordu. Daha önce o yakılan posterde gördüğüm makinenin içindeydi. İlk başta içi suyla dolu olduğu için boğulacağını düşünmüştüm ama makine ona hava sağlıyordu. "Senin dışında yaşayan birisini ilk defa gördün, kızım." dedi annem arkamdan. Bay Robot kayıtlı bir başka mesajı oynatıyordu. Göğsündeki ekranda annemin donuk bakışlarını görmeden hissedebiliyordum. "Onlar yarı-ölüler kızım. Kendilerini bir makineye bağladılar ve gerçek dünyada yaşamanın nasıl bir şey olduğunu unuttular. Bu makineler onları besliyor, temizliyor, hayatta tutuyor ve üremelerini sağlıyor artık. Senin dışında başka birisini bulduğun için mutlu oldun mu?" diye sordu. Ses tonu kızgın gibiydi ama bu kızgınlık bana karşı değildi. Annem diğer tüm insanlara kızıyordu. Cevabım hayırdı. Mutlu olmak mı? Karşımdaki şey nefes alan bir heykeldi! Konuşmuyordu, gülmüyor, gerçek dünyayı bilmeden sadece hayallerinde yaşıyordu. Mutlu olmak mı? Daha önce bu kadar üzülmemiştim. Yere düştüğümü hatırlıyordum ama ne kadar süre ağladığımı bilmiyordum. Ağlamamın sebebi bu insanlara acımam değildi. Onlarla beraber olamadığım için ağlıyordum. Onlar sahte bir mutluluk içinde yaşıyorlardı ama yinede mutluydular. Sahte bir mutluluk mu daha güzeldi yoksa gerçek bir acımı. Şu anda bunu cevaplayacak durumda değilim ne yazık ki. *Sesli Mesajın Sonu* Güneyden geleceklerdi. Her zaman güneyden gelirlerdi. Her oyuna güneyden başlar ve kuzeye doğru ilerlerdi. İlk önce bir kasabaya saldırır, biraz bilgi alır, ondan sonrada oyunu bitirmeye çalışırlardı. Her zaman aynı kafadaydılar. Arabundra'nın devasa taht odasının Doğu ve Batı girişlerine askerlerimi yerleştirdim. Tüm okçu ve büyücüleri ise Kuzey taraflarına aldım. Yanlarına en iyi savaşçılarımı verdim. Onların saldırıları bir fark yaratabilirdi ve korunmaya ihtiyaçları vardı. Normalde birisi bunun gibi bir boss'a saldırdığında kapılar kapanırdı ama bu normal oyuncular için geçerliydi. Hayalet Oyuncular saldırdığında kapılar kapanmazdı. İstenirse başka oyuncular saldırabilirdi bu sayede. Ve hiç bir canavar Hayalet Oyuncu varken diğer oyunculara saldırmazdı. Hayalet Oyuncular birinci öncelikleriydi tüm canavarların ve askerlerin. Tüm askerler yerini aldığında beklemeye başladık. Güneyden yaklaşan bir kabartı ve toz bulutu haberleri geldiğinde bir gün geçmişti. Her şey planıma uygun olarak ilerliyordu. En keskin gözlemcilerime bilgi vermeleri için ileri mevkilere yollamıştım. Biraz sonra hepsi koşarak geldiler. İki kişi bir çift Çöl Panterinin üstünde buraya doğru geliyorlardı. Bir tanesinin üzerinde sıradan deri kıyafetler vardı. Diğeri ise bir suikastçı gibi birkaç kat kumaş ile her yerini kapamıştı. Suikastçının kafasına sardığı bez siyah, diğer bezleri bej rengindeydi. Ama bu kadar değildi. Arkalarında yaklaşık bir düzine kadar Çöl Solucanı onları izliyordu. Bu sürü halinde yaşayan ve taş yiyen canlılar onları çoktan yere indirmiş olurlardı ama Çöl Panterinden korkuyordu Solucanlar. Tabi iki tane 2 metrelik panterden korkan, 15 metrelik dev solucanlar çok mantıklı bir şey değildi ama oyunun mekaniklerini tartışmayacağım burada. Hiç bir şeyden şüphelenmeden kapıların önüne geldiler ve Panterleri bıraktılar. Bu oyunda kullanılabilecek en pahalı binek hayvan bu Panterlerdi ama tüm binekler gibi bunlarda bir zindana giremiyor ya da herhangi bir şekilde savaşamıyordu. Onları kapının önünde bıraktılar ve içeri gelmeye başladılar. Onları şüphelendirmek istemezdim ama girişe birkaç tane tuzak koydum. Bu sayede içlerinden birini saf dışı bırakabilirdim hem tüm zindanlarda bunun gibi girişte birkaç tane tuzak olurdu değil mi? Bir şeyden şüphelenmeyeceklerine emindim. Suikastçı aniden kuma gömülerek kaybolması ile neredeyse kahkaha atacaktım. Bitmişti! Bir tanesinden daha kurtulmuştuk bu serserilerin. Kum Kapanına düşen kişi bir anda yakalanır ve kumun içine çekilirdi. Kurtuluş yoktu bu tuzaktan. Üç kasabanın yardımı ile bir tanesini zar zor almıştım ve o da işe yaramıştı! Diğer adam durdu ve beklemeye başladı. Arkadaşının peşinden koşturmayışı beni aniden şüpheye düşürdü. Bir oyunda bu adam arkadaşını kurtarmak için iki Ogreyi yere devirdiğini kendi gözlerim ile görmüştüm. Peki, neden şimdi bir şey yapmıyordu!? Aniden koyduğumuz tüm tuzaklar teker teker tetiklenmeye başladı. Ortada hiç bir neden yokken tuzaklarımız ortaya çıkmaya ve bozulmaya başladı. Ve en sonunda sebebi ortaya çıktı. Suikastçı aniden kumların içinden geri çıktı. O bir Kum Askeriydi! Oyunda karakter açanlara çok küçük olasılıkla özel yetenekler gelirdi. Çok vardı bu yeteneklerden ama gelme ihtimali çok düşüktü. Canavar Kanı, Canavar Eğitmeni, Kum Askeri, Kum Bükücü, Çöl Gezgini, Mezarlıkçı ve Alev Lordu bunlardan bazılarıydı. Ve bu adam en iyi güçlerden birini almıştı! Kum Askeri'nin çok fazla özelliği vardı. İnsanlara serap gördürebilir ve bunun sayesinde kısa süreli görünmez olabilirdi. Kuma dönüşebilir ve önünde engel yoksa başka bir yere gidebilirdi bu halde. Ya da aniden ışınlanabilirdi. Hatta kumdan silahlar çıkarabildiğini söyleyenler bile vardı. Oyundaki en nadir özelliklerden birisiydi bu. Daha önce bu özelliği olan sadece 3 kişi vardı oyunun tarihinde. Ama onlarda özellik varsa, bizde daha iyisi vardı! Bir Alev Lordumuz, Canavar Kanı taşıyan bir savaşçımız ve Çöl Gezginimiz vardı. Ayrıca dün gecenin yarısında bir Mezarlıkçı geldi ve ölüleri toplayacağını söyledi. Onunda desteğini aldım, ölen herkesin onun mülkü olduğunu söyleyerek. Kendimi bu düşünceler ile avuttum. Bu sırada ikisi de Boss'un bulunduğu yere yaklaşmışlardı. Normalde Boss'a saldırmanız gerekirdi ama Hayalet Oyuncuların yeterince yakın durması yeterliydi. Tüm Bosslar anında onlara saldırırdı. Bu seferde aynı şekilde oldu. Arabundra'nın onları görmesi ile gözlerine kırmızı bir ışık yerleşti. Anında gözünü öfke bürüyen canavar ayağa kalktı ve karşılarına dikildi. Planım Arabundra'nın etrafından onları sıkıştırmaktı aslında. Arabundra'nın saldırılarına yakalanmak tüm planı bozabilirdi. Ama Arabundra'nın aniden kükremesi tüm planı değiştirdi. Tüm askerlerin etrafını altından bir halka sarıverdi. Halkanın ne olduğunu saniyesinde çözmüştüm. Arabundra'dan hasar görmeyecektik! "SALDIRIN!" diye bağırdım ve tüm askerler anında hücuma geçti. Yine Arabundra'dan uzak duruyorlardı ama devasa canavarın saldırıları onların içinden geçip gidiyordu. Kum Askeri anında ileri atıldı ve kuma dönüşerek gözden kayboldu. Ama önemi yoktu. İlk hedefimiz diğer adamdı. Yanında bir silah taşımaması bir planı olduğunu gösteriyordu. Geçen sefer Prototip Tankı çalmayı akıl etmesi ya da bombalı kamyoneti düşünmesi onun dehasına işaret ediyordu. Ama bu sefer onda gözle görülür bir şey yoktu. Ne bir büyü yapacak gibi duruyordu, ne de kaçma eğilimi gösteriyordu. Arabundra'nın asasından ileri atılarak kurtuldu ve tekrar geriye döndü. Ama artık çok geçti. İlk sıra seçkin piyade askerleri etrafını kuşatmıştı. Elime düşmüştü ve hiç bir kaçışı yoktu bu sefer! Aniden toprak sallandı ve devasa bir sütun havaya kalktı. Kalın bir kabuk ve et yığını, onlarca bıçak gibi keskin bacaklarla beraber ortaya çıktı. Şaşkınlıkla bu yeni gelen davetsiz misafire bakakaldım. Bir planı vardı. Özel bir gücüde vardı. O bir Canavar Eğitmeniydi ve yanında Dev Kırkayaklardan birini eğitmeyi başarmıştı! Canavar Eğitmeni, Kum Askeri kadar nadir bir özellik değildi aslında. Bizde bile birkaç tane Canavar Eğitmeni vardı ama büyük Canavarları Eğitmek neredeyse imkansızdı. Birkaç tane Akrep ya da Kobrayı kontrol etmek bile çok büyük bir başarıydı bir eğitici için. Ama Dev Kırkayak. İşte bu bir mucizeydi. Dev Kırkayaklardan normalde çok bulunmazdı ve bilinen iki tanesinin yakınından bile geçilmezdi. İri cüssesi, onlarca bıçak gibi ayağı, aşırı sert ve yanmaz pulları ile tam bir ölüm makinesiydiler. Dev Kırkayak, askerleri pek umursamadan doğruca Arabundra'ya saldırdı. Bacakları ile asasını kontrol etmesini engellerken bir yandan da iri cüssesi ile onu yere indirmeye çalışıyordu. Efendisi ise hemen başının üstünde gururlu bir şekilde dikilmiş, bekliyordu. Açık hedef olarak! "Menzilliler! Hedefiniz, Eğitici!!" diye haykırdım ve duyanlar bağırarak haberi iletmeye başladılar. Ama beklediğim saldırı bir türlü gelmedi. Neler olduğuna bakmak için dönünce anladım, ne olduğunu. Kum Askeri seri bir şekilde menzil birliğimi alt etmişti. Şimdi de savaşçılarla dövüşüyordu. "Alev Lordu, Kum Askerine yönel. Mezarlıkçı sana yardım etsin." diye iş bölümü yapmaya başladım. "Canavar ve Gezgin. İkiniz şu Eğitmeni halledin." diyerek özel yeteneklileri görev yerlerine yerleştirdim. Eğitmen kendinden emin bir şekilde evcil hayvanın üzerinde dikiliyordu. Arabundra o devasa yaratıktan bir kurtulsa anında onu kızartıp, yenebilirdi ama yaratık üstülüğü ve asayı hiç bırakmıyordu. Ta ki Çöl Gezgini olaya el atana kadar. Çöl Gezgininin özelliği biraz karışıktı. Kum Bükücü gibi kum bükebiliyordu ama tam kontrol sahibi değildi ve sadece etrafındaki kumları şekillendirebiliyordu. Canavar Kanı taşıyormuş gibi biraz dayanıklıydı ama bir Canavar ile karşı karşıya kalacak kadar güçlü değildi. Ateş çıkarabiliyordu ama hakimiyeti yoktu. Kuma dönüşüp, kaçabiliyordu ama çok uzağa gidemiyordu. Aniden Kırkayağın yanında belirdi ve az bir şey olan eğitici gücü kullanıp, hayvanın kafasını bulandırmaya başladı. Normalde bir Kırkayağı kontrol birisi onun cılız gücüne karşılık verebilirdi. Ama aniden devasa bir adam onu tutup, tek yumrukla bir tarafa uçurunca bunu yapamadı tabi. Canavar kahkaha atarak kurbanının peşinden aşağı atladı. Eğitmen bir köşeye savrulmuştu ve tüm askerler onun düştüğü yere doğru ilerlemeye başlamıştı bile. Canavar onlara katıldı ve ayağa kalkmaya çalışacak kadar gücü kalmış eğitmene bir tekme daha salladı. Mağaraya o kadar sert vurdu ki, taşlar kırılıp onu molozların altında bıraktı. "Bu bir!" diye bağırdım neşe ile. İşte işi bitmişti bir tanesinin daha. Kum Askeri'de yakında düşecekti. Adrenalinin damarlarımda gezdiğini hissedebiliyordum. Bir çok asker Arabundra ile beraber Kırkayağa saldırmıştı. Yakında bu savaş bitecekti hatta belki sonra Arabundra'yı bile alabilirlerdi. Aniden Eğitimcinin içinde olduğu molozlar kıpırdamaya başladı. Şaşkınlıkla o tarafa bakakaldım. Bu olamazdı. O hayatta kalamazdı. Bunun bir yolu yoktu! O ölmüştü. Ölmüş olması gerekiyordu. Aniden molozlar havaya uçtu ve devasa bir şey zıplayıp, Canavarın üzerine düştü. Bu Eğitimciydi ama az önceki gibi değildi. Canavar gibi tüm kasları şişmiş, cüssesi iki katına çıkmış ve derisi gri bir renge çalmıştı. Onu görmem ile ne olduğunu anlamıştım. O Hayalet Oyuncu sadece Canavar Eğitmeni değildi. Ayrıca Canavar Kanı'da taşıyordu! Arabundra, Çöl Gezgini sayesinde Kırkayaktan biraz kurtulmuştu ve şimdi karşı saldırıya geçmişti. Ancak aniden Eğitici koşarak Kırkayağı üstüne çıkmaya başladı. Ardından Kırkayağın tepesinden zıplayarak Arabundra'nın suratına esaslı bir yumruk indirdi. Çöl Gezgini Kırkayağı kendi haline bırakıp, Eğiticiye döndü. Bu sırada Canavar ve diğer askerler onun yardımına koştu. Kırkayak hemen Arabundra'ya saldırdı ve tekrar onunla boğuşmaya başladı. Bu savaş giderek daha kızışıyordu. Bu sırada Kum Askeri, Ateş Lordu ve Mezarlıkçı ile kapışıyordu. Savaşçılardan hala hayatta olanları onlara destek veriyordu. Kum Askerinin işi zordu. Alev Lordunun saldırılarından kurtulduğunda ölü bir adam ayaklarına takılıyor ya da askerlerden birisi karşısına çıkıyordu. Kum Askeri bu şekilde bir yere varamayacağını anlayarak aniden geriye doğru kaçmaya başladı. Amacı açıkça Eğitici ile buluşmaktı ama buna izin vermemeliydik. Ateş Lordu alevden iri bir kuş çıkardı ve Kum Askerinin üzerine doğru yolladı. Bu saldırıyı Kum Askeri hemen savuştururdu ama bu sırada Arabundra'nın üzerine doğru salladığı asasını göremezdi. Asa onu ıskaladı ama dengesini bozup, yere düşürmeyi başardı. Mezarlıkçının dört tane ölü askeri topraktan fırlayıp, onu metal dikişli bir ağın içine aldılar. Kum Askeri olsanız bile bu ağdan hemen kurtulamadınız. Biraz zamana ihtiyacınız olurdu ama Ateş Lordu'nun alevli kılıcı bu zamanı vermeyecekti. "AÇILIN ŞEREFSİZLER!" diye bir bağırtı ile aniden Ateş Lordu'nun suratına ateşli bir yumruk indi. Savaş alanına o kadar hızlı girmişti ki, ne zaman geldiğini anlamamıştım bile. Onun gelmesi tüm dengelerin içine etmişti. Öldüğü sanılan bir başka Hayalet Oyuncu! Hem de görünüşe bakılırsa Ateş Lordunun güçlerine sahipti. Üstünde ağır plaka zırhlar vardı ki. Bu zırhları eski imparatorluk zamanında Kraliyet Muhafızları kullandığını duymuştum ve ilk görüşümdü bir tanesini. Çok ağır olduğunu tek görüşte anlayabiliyordum ama karşımızdaki adam hiç bir ağırlığı yokmuş gibi taşıyordu. Bu adamı daha önce görmemiştim ama onunda güçlü olduğunu biliyordum. Ben daha Hayalet Oyuncuları kovalamadan önce öldüğü söylenmişti ama şimdi karşımdaydı işte. Tek bir hareketi ile metal ağı tutan zombileri halletti ve arkadaşını kurtardı. Ama henüz her şey bitmemişti. Ateş Lordu olan tek onlar değildi. Canavar ile Eğitmen bire bir kapışıyorlardı ve Çöl Gezgininin pek bir faydası olmuyordu. Ama yeni gelen adama doğru saldırdı. Kum Bükücülüğü sayesinde hemen adamın ayaklarını toprağa gömmeye başladı. Adam çıkmak için herhangi herhangi bir çaba harcamıyordu ama bu ona pahalıya mal oldu. Ateş Lordunun ateşli tekmesi tam sırtında patladı. Ancak adam gıkını bile çıkarmadı. Hatta birazcık bile kıpırdamadı. Canavar Kanı olduğundan şüpheleniyordum biraz ama henüz Canavar ya da Eğitmen gibi devleşmeden bu kadar güçlü durabilmesinin bir yolu yoktu. Bu sırada Arabundra, Kırkayağı bir yumrukla alt etti ve kafasına asasını geçirerek işini bitirdi. Yaratık can figan toprağa girdi ve kaçmaya başladı. Artık Arabundra'yı tutan herhangi bir güç yoktu. Arabundra bir bağırtı ile saldırdı. Ama sıradan bir saldırı değildi bu. Tüm toprak havalandı ve kumlar yerlerinde kalktı. Herkesi tapınağın dışına atmıştı! Üzerimdeki toprağı silkelerken durum analizi yapmaya başladım. Hiç kimseye bir şey olmamıştı. Herkes Arabundra'nın mekanının dışına sürüklenmişti sadece. Hayalet Oyuncular teker teker ortaya çıkmaya başladılar. Nasıl becermişlerdi bilmiyorum ama hepsi aynı yerdeydi. Ve dört kişiydiler! İçlerinden bir tanesi yeni katılmıştı savaşa. Havada uçuyor ve diğerleri ile sohbet ediyordu neşeli bir şekilde. Onu daha önce görmüştüm ama Planetshide adlı oyunda bulunduğu gezegeni havaya uçurduğumda öldüğünden emindim! Üzerinde beyaz bir cüppe ile havada süzülüyordu. Ufak kahkahalar atıyordu neşeli neşeli. Onu izledikçe sinirlenmedim. Çıldırdım!! İleri çıkıp, "ASKERLER SALDIRIN!!" diye bağırdım. Ve istediğim tepkiyi aldım. Elinde silah tutabilecek herkes bir haykırışla ileri atıldı. Arabundra tekrar kükredi ve hepimizin içine daha önce görmediğimiz bir güç doldu. Tüm oyun bizimleydi! ***** Bu sırada diğer tarafta başka bir konuşma dönüyordu. İlk düşünceleri işleri hemen halletmekti ama bu kadar hazırlıklı gelinmiş bir savaşın karşısında yapacak bir şey yoktu. "Bu işin bu noktaya gelmesini istemiyordum ama artık elimde başka bir seçenek yok. Arkadaşlar..." dedi zırhı adam ve karşıdan üzerlerine doğru ilerleyen askerlere acıklı bir bakış attı. "...artık ciddileşebilirsiniz." ***** Suikastçı aniden askerlerin karşısında belirdi ve kollarını kavuşturarak beklemeye başladı. Hemen etrafında ufak bir kum fırtınası oluştu ama bizim askerlerimiz onu umursamayacak kadar gaza gelmişlerdi. Koşarak ileri atıldılar. Ve uçağın motoruna giren kuşlar gibi dilim dilim olmaya başladılar. Etrafındaki şey fırtına değildi. Kumdan oluşmuş ve durmadan dönen onlarca bıçaktı! "BENİM SADIK HAYVANLARIM! USTANIZ KONUŞUYOR. SALDIRIN!!!" diye bir bağırış duyuldu savaş alanının öteki ucunda. Eğitici devasa cüssesi ile avazı çıktığı kadar bağırıyordu ama Canavar onu susturmak için ileri atıldı. Ve aniden bir Çöl Solucanı tarafından toprağa gömüldü. Sabahın erken saatlerinde kovaladığını sandığımız bir düzine solucan savaş alanında aniden terör estirmeye başladı. Binek olduğunu sandığım iki Panter ileri fırladı ve tüm askerlere solucanların neden panterlerden korktuğunu gösterdi. Bu sırada kumdan bir düzine kol fırlayıp askerleri teker teker halletmeye başladı. "Pyro ciddileşmemizi söyledi ama... Olmuyor be! Ciddileşirsem ne eğlencesi kalır ki!?" diyerek aniden tepemde belirdi. Bu az önceki beyaz cüppeli uçan herifti. Ne gücü vardı bilmiyorum ama ayağıma kadar gelen bu şansı kaçırmayacaktım. Kılıcımı hızla çekebilirdim, tek yapmam gereken bir zıplayıştı. Ama ayaklarımdan beni çeken kum yüzünden zıplayamadım. Ayaklarıma bir bakış attığımda ne olduğunu çözmüştüm, altındaki sızan kumlara göz atmama gerek yoktu. O bir Kum Bükücüydü. Oyun boyunca bir tane bile çıkmamış, çıkması en düşük ihtimalli güçlerden bir tanesine sahipti. "Sen benimsin!" diyerek ona alevli birkaç kum parçası fırlattı, Çöl Gezgini karşısındakinin kim olduğunu bilmeden. Ancak kumlar ona ulaşmadan Çöl Gezgininin alanından çıktıkları gibi havada asılı kaldılar. "Kendini beğenmiş küçük melez. Her türden bir gücün var. Ama bir gücün, tam gücünü hiç bilmiyorsun." dedi Kum Bükücü ve aniden her tarafı kumlar kapladı. Çöl Gezgini kendini korumak istediğine eminim ama aniden göğsünü delen bir düzine kumdan mızrak yüzünden pek bir şey yapamadı. Bu sırada ani bir kükreme duyuldu ve kör edici bir ışık etrafı aydınlatmaya başladı. Arabundra asası ile güneş ışığı saldırısı yapacaktı. Bakışlarını Pyro denilen zırhlı herifin üzerine sabitledi ve güç toplamaya devam etti. Pyro kollarını kavuşturmuş, Kum Askeri gibi bekliyordu ancak kaçmak istediği an bu saldırıdan kaçabileceğini biliyordum. Ama o kaçmadı. Güneşin yakıcı ışığı sapsarı renkli bir alev sütunu olarak onun üzerine boşaldı. Parlaklık yüzünden o tarafa bakamıyordum tam olarak ama orada dikili olarak kaldığını biliyordum. Kesinlikle ölmüştü. Gücünüzün ne olduğunun önemi yoktu eğer o saldırının size dokunması bile ölmeniz anlamına gelirdi. Güç Seviyesinde 'Tanrısal Ceza' olarak geçecek kadar güçlüydü bu saldırı. "KORKMAYIN! ARABUNDRA BİZİMLE!!" diye bağırdım ve askerler yeniden gaza geldiler. Kum Bükücü ve diğerleri cesedi kavrulmaya devam eden arkadaşlarının olduğu tarafa doğru duygusuz gözlerle bakıyorlardı. Üzüntü, kader, endişe yoktu bakışlarında. Korkmuyorlardı hayır. Eğleniyorlardı bunlardan. Arabundra'nın güneş ışığı bittiğinde geriye toprağı yakmaya devam eden sarı alevler kaldı. Herkes tezahüratlar ve haykırışlar yapıyordu ama ben o kadar sevinmiyordum. Bu işte bir şey vardı. Adam belki son saniye yerin içine girerek kaçmıştı. Ama bu imkansızdı, o saldırı kilitleninceye kadar kaçmamışsanız, kaçamazdınız. İlk önce sadece bir karartıydı. En fazla cesedidir dedim o alevlerin içindeki. Ama karartı yavaş yavaş ilerlemeye başladı. Ve sarı alevlerin içinden tek parça içerisinde dışarı çıktı. Üzerinde sarı renkli bir parlaklık vardı. Zırhında da, vücudunun herhangi bir yerinde de en ufak bir iz yoktu. Kollarını hala kavuşturmuş bir şekilde bekliyordu. Sanki az önce o alevlerin içinde kalmamışta, duş almıştı pezevenk!! "Normalde buna karışmak istemiyordum ama..." diyerek elini kaldırdı. Herkes olduğu yerde kalmış, Arabundra'nın solumalarını dinleyerek adamın yapacağı şeyi bekliyorduk. "Ya cidden bu sözler çok saçma!" diye aniden yüzünü kapadı. "Bunları söylemesem olmaz mı!?" diye haykırdı canı sıkkın bir şekilde. "Hadi ama. Alt tarafı bir mısra söyleyeceksin." diye cevap verdi Kum Bükücü. Adam derin bir nefes vererek, "Gücümü kısıtladığım için bana verilen cezalandırma yetkisini kullanıyor ve bu Şeytani yaratığı geldiği yere geri gönderiyorum." dedi canı bezgin bir şekilde ve elini indirdi. Az önce şahit olduğum halde aniden gökte bir başka güneş ışığının ortaya çıkması beni şaşırtmıştı yine. Gökten az önceki gibi bir ışık sütunu halinde sarı renkli alevler çıktı ve Arabundra'nın üzerine düştü. Canavar hayatımda duyduğum en kötü yanık et kokusunu ve ciyaklamayı çıkararak yanmaya başladı. İlk önce tüyleri kül oldu ardından derisi yanmaya başladı. Tüm kas liflerinin yavaş yavaş yok olduğunu izledik. Acı içinde ciyaklayarak geri dönmeye, kaçmaya çalıştı. Ancak aniden kumdan bir duvar önünü kapadı. "Hiç bir yere gidemezsiniz Bay Ababundara" dedi Kum Bükücü, canavarın ismini bile doğru söyleyemeden ve onu kumun içinde boğmaya başladı. Kumdan dört duvarın içinde yavaş yavaş batıyordu ama Pyro buna izin vermedi. Aniden zıpladı ve etrafında az önceki gibi güneş ışıkları şeklinde bir patlama oldu. Arabundra'nın cansız parçaları etrafa yayıldı. Hepimizi öldürdüler. Kum Bükücü beni toprağa gömdü, diğerlerini de aralarında paylaştılar. Hızlı bir biçimde işlerini bitirdiler ve ben öldükten birkaç dakika sonra serverın çökme haberi geldi. Daha mesajlar gelmeden ne olacağını biliyordum. Bu yenilgi tüm forumlarda çok hızlı bir şekilde yayılacaktı. İki senedir zorlukla topladığım birliğim bir günde dağılacaktı ve Evergreen'i savunmak için daha büyük bir Birlik kurulacaktı. Bana göstermelik bir birlik tahsis edilecek ve yenilmiş bir lider olarak anılacaktım. Evergreen'e girerken yüzlerce mesaj gelmeye başlamıştı bile. Bazıları söz verdiğim şeyleri nasıl yapacağımı soruyor, bir çoğu birliğin bir anlamının kalmadığını söyleyerek çıkmalarının bir bahanesini söylüyorlardı. Hiç biri umurumda değildi. Onları burada durduracaktım ve bunun için elimden geleni yapacaktım. Burayı geçemeyeceklerdi. "Buna emin misin?" diye sordu karşımdaki kadın. Yapacağım şeyin dehşeti yüzünden okunuyordu. "Evet, eminim." dedim. Emindim. Bu benim yaşam amacımdı. Ve onu gerçekleştirmeden bırakmayacaktım bu işin peşini. Bölüm 4: Krallara Karşı Tek Sesli Not 4: 3 Şubat 2068 "Alıştım artık. Bunu söylemek ne kadar tuhaf gelse de bu doğru. Alıştım. Yolda yaşayan heykeller -onlara bu şekilde sesleniyorum- görmeye alıştım, posterlerdeki mutlu insanları görmeye alıştım ve en önemlisi yalnızlığıma alıştım. Bay Robot ile ufak konuşmalar yapıyorum, kendimle konuşuyorum ve kitap okuyorum. Dün çalışan bir USB buldum. Daha öncede bulmuştum ama hiçbiri çalışmıyordu. Bu seferki çalıştı ve içinden bir çok eski film çıktı. "Fight Club, Cast Away, The Shawshank Redemption, The Godfather..." diye uzuyordu filmler. Ufacık bir cihazın içinde bu kadar çok filmin olması tuhaftı. Daha önce ben çok küçükken bir film izlediğimi hatırlıyorum. Annemde yanımdaydı o zamanlar. Bir çocuk filmiydi ve hiç bir şey anlamamıştım filmden. Ama annem yanımdaydı sadece bu bile filmleri sevmem için yeterdi. Bugün Bay Robot'un ekranından bir film izledim. Dün Fight Club'ı izlemiştim ve çok sevmiştim. Eski bir filmdi ama kurgusu bir harikaydı! Aktörleri de beğenmiştim. Bugün ise Cast Away'i izledim. Ve bayıldım... Düşen bir uçaktan sağ kurtulan bir adamın ıssız bir adada yaşam mücadelesi anlatılıyordu filmde. Adam bir top ile konuşuyordu. Acaba bende bu duruma gelecek miydim? Bir kitapta insanların sosyal varlıklar olduğu ve başkaları ile iletişim kurmadan yaşayamayacağı yazıyordu. Peki ben daha ne kadar yaşacaktım öyleyse?" *Sesli Mesajın Sonu* Birlik bozuldu ve Hayalet Oyuncular artık hiç bir engelle karşılaşmadan ilerlemeye başladılar. Bu sırada ben Evergreen'de hazırlık yapıyordum. Hala sarsılmadan beni takip eden kişilerle beraber onları burada durdurmayı kafamıza koymuştuk. Evergreen aşırı gerçekçi, büyük bir oyundu. Öldüğünüzde geri gelmezdiniz oyuna. Eşyalarınız öylece kalır ve yeni bir karakter açarak girebilirdiniz oyuna. Oyuna her başladığınızda farklı bir hikaye ile başlardınız. Bu oyunda sadece yaratıklar ve hayvanlar insan değildi. Geriye kalan her şeyi bir insan kontrol ediyordu. Sadece oyundan çıktığınızda yerinize başka bir bilgisayar bakıyordu. Oyunu bitirmek için 7 Bilge Kral'ı yenmeniz ve Sonsuz Dağlarda ki oyun sonu canavarını yenmeniz gerekiyordu. Sonsuz Dağlar oyunun en kuzeyinde kalıyordu. Çıkılamayacak kadar yüksekti ve bir uçtan bakıldığında diğer ucu gözükmeyecek kadar uzun bir sıra dağdı. Dağların eteklerinde devasa Alberion Krallığı duruyordu. Şehir o kadar büyüktü ki, bir ucundan diğerine gitmek yaklaşık yarım gününüzü alıyordu. Bunun dışında krallığın ortasında Kralın Sarayı vardı. Dağlar kadar devasa olan bu yapının içerisinde en güçlü Bilge Kral Arthur ve Oval Masa Şövalyeleri duruyordu. Şehirden güneye gidildikçe binalar daha küçülüyor ve onun yerine küçük kasabalarla karşılaşıyorduk. Alberion dışında iki krallık daha vardı. Bir tanesi Korsan Kral Sinbad'ın ülkesi Baghdad, diğeri ise Büyücü Kraliçe Morigiana'nın ülkesiydi. Daha da güneye indikçe yolunuzu Yoltıkayan Sıradağları kesiyordu ve sizi Güvenli Patika adlı uzun bir yola mahkum ediyordu. Patikayı izlediğiniz sürece bir süre sorununuz yoktu. Ama yeterince güneye ilerlediğinizde Angst Geçidi karşınıza çıkıyordu. Bu geçit Felword Ormanlarına girişiniz oluyordu. Bir çok oyundan daha büyük, balta girmemiş bir orman. İçerisinde kabuslardan fırlamış binlerce yaratığın cirit atması bir yana buraya girmenin bir anlamı yoktu. Ormanın en sonunda ufak bir kasaba ve Sonsuzluk Çağlayanları vardı. Ayrıca kasabaya çok gitmek istiyorsanız bir büyücü kulesinden ışınlanabiliyordunuz. Daha güneyde ne var diye sorarsanız hiç bir şey olmadığını söylemek zorundayım. Evergreen'in son noktasına gelmiş bulunuyordunuz. Koskoca iki denizin suyu bu noktada sonsuz bir uçurumdan aşağı düşüyordu. İşte bu yüzden buraya Sonsuzluk Çağlayanları deniyordu. "Onları o küçük kasabada durdurmalıyız." dedi Markont. "Diğer türlü Felword'ün içinde dağılırlar ve diğer taraftan çıktıklarında onları durduramayacağımız kadar gelişmiş olurlar." diye ekledi. Haklıydı. "Ama kimse bize desteğini vermiyor!" diye bağırdı Will. Son yenilmeden sonra çok değişmişti. Benim kadar kararlı birisi varsa, o kişi Will'di. "Hepsi kuyruklarını kıstırmış köpekler gibi onlardan kaçınmaya çalışıyor! Sadece karakterleri sıfırlanmasın diye..." "Bilmiyorum ama bir yolunu bulmak zorundayız." dedim. Kimseden bir cevap beklemiyordum ama arkamdan tanımadığım bir ses, "Ama bir yolu var. Bunun peşini bırakabilirsiniz." dedi. Aniden hepimiz şaşkınlık ile odanın ucunda belirmiş adama döndük. Üzerinde abartılı denecek kadar çafçaflı elbiseler vardı. O kadar farklı kıyafetleri bir arada giymişti ki, onun bir ozan mı; tüccar mı yoksa bir soylu mu olduğunu anlayamıyordu insan. Ama görünüşün bizi yanıltmaması gerektiğini zor yoldan öğrenmiştik. Silahlarımızı çekip, duruşumuzu aldık ama o istifini bile bozmadı. Kuş tüylü şapkasını çıkarıp, simsiyah saçlarını taramaya başladı. Kendini beğenmiş ifadesine ayrı bir hava katarken kahverengi gözleri zevkle bizi süzüyordu. "Kabalığımı bağışlayın... Kendimi tanıtmadım. Ben Edwin. Edwin Thumper." diyerek önümüzde reverans yaptı. Açıkça dalga geçiyordu bizimle. Kılıcımı anında kullanabileceğim şekilde duruşumu aldım ve ileri bir adım attım. "Kimsin sen? Ve bizden ne istiyorsun?" diye sordum. Bu birliğin lideri bendim ve bu konuşmayı benim yapmam gerekiyordu. Güneşte fazla pişmiş bir goblin kafası gibi sırıtarak, "Galiba az önce adımı söylediğimi işitmediniz. O zaman kendimi tekrar tanıtayım. Ben Edwin." dedi ve gözlerimin önünden kayboldu saniyeler içerisinde. Daha ne olduğu bile anlamadan, kılıcım elimden fırlamış ve boğazıma bir hançer tutulmuştu bile! "Edwin Thumper. Ama siz bana Hırsızların Kralı'da diyebilirsiniz." dedi hançerini her an boğazımı kesecek bir şekilde tutmaya devam ederek. Diğer adamlarım anında korku ile bir adım geriye attılar. Karşımızda 7 Bilge Kraldan birisi vardı! "Şimdi şöyle yapacağız. Siz bana bu -Hayalet Oyuncular- denilen adamlar hakkında bildiğiniz her şeyi söküleceksiniz. Ve bende buradan sağ çıkmanızı düşüneceğim. İlk yanlış hareketinizde bu arkadaşınız ölür. Ardından sizlerde onu takip edersiniz." dedi sert bir şekilde. Diğerleri korku ile donakalmış, öylece bekliyordu. "Silahlarınızı bırakın!" emri geldiğinde hepsi denileni yaptı. Hançerin ucunda kaderimin ne olacağını beklerken, bugüne kadar çabaladığım her şeyin çalınmasını görmek istemiyordum! Elimi yavaş yavaş arkama atmaya ve yedek silahımı -ufak bir kamayı- çekmek için hazırlık yapmaya başladım. "Edwin, yeter. Onları rahat bırak." diyerek odaya girdi. Adını söylemeden önce bile tanımıştık onu. Üzerindeki mithrilden yapılma, aslan motifli zırhı ondan başkası giyemezdi. "Arthur. Arthur Pendragon. Albion Krallığının Kralı." diyerek kendini tanıttı ve rahat bir tavırla yanımıza geldi. "Edwin, çık dışarı." diye kızdı, Hırsızlar Kralına. Boğazımı deşebilecek hançer gevşedi ve yakamı sıkan eller, serbest kaldı. Bir şeyler homurdanarak dışarı çıktı Edwin ve bizi bir başka Bilge Kral ile yalnız bıraktı. Şaşkınlıkla hepimiz Arthur'a bakakalmıştık. Oda bizi süzüyordu. Yaşlıydı biraz Arthur. Zamanında çok şey yaşamış birilerinin derin gözlerine sahip olmasının dışında, hafif beyazlamış saçlarından ve ufak kırışıklardan anlıyordunuz bunu. Ama dinç duruşu, fit vücudu ve geniş omuzları yaşlı olmaya pek aldırmıyordu. "Sizin hakkınızda çok şey duydum ve sizlerle tanışmaktan onur duydum." diyerek başladı konuşmasına. "Arkadaşım Edwin'nin kusuruna bakmayın. Onu sizi bulması için yollayan benim ama o işleri kendi biçiminde halletmeyi daha çok seviyor. Burada olma sebebimize gelince, sizden kişisel bir ricada bulunmaya geldim." dedi. "Karşımızda küçümseyemeyeceğimiz bir tehdit var." dedi endişeli bir ses tonu ile. "Hayalet Oyuncular'ın buraya ulaşması artık an meselesi. Bu yüzden 7 Kral birleşip, bir ordu kurmak niyetindeyiz. Ama bu orduyu yönlendirecek komutanlara, generallere ihtiyacımız var." "O generaller savaşla yıkanmış, sadık ve kararlı olmak zorunda. Bu uğurda ölmeyi göze alacak birileri lazım. Ve eğer bu -canavarlar- ile savaşmış, tecrübe sahibi kişiler bulabilirsek harika olur." dedi ve gülerek hepimize teker teker baktı. "Beyler ve Bayanlar. Tüm kralların ortak yardımı ile bu tehdidi durdurmak için bir Birlik oluşturuyoruz. Ve sizleri başına geçireceğiz." dedi. Arkadaşlarımın ve sadık adamlarımın aniden sevinç ile çılgına dönmesini boş gözlerle izledim. Bu özel bir yardım aldığımız ilk oyun değildi. Arthur daha olacakları anlatmaya başlamadan ne söyleyeceğini az buçuk tahmin ediyordum. "Hepiniz savaş tecrübenize göre rütbelere ayrılacaksınız ve emrinizde bunlara göre askerler olacak. Yedi Kralın her birinden özel armağanlar ve yardımlar göreceksiniz. Ayrıca savaş yetenekleriniz ve seviyeleriniz hızlı bir biçimde arttırmak için özel eğitmenlerden eğitim göreceksiniz." diye konuşmasına devam etmeye devam ediyordu. Ancak aniden masaya yumruğumu vurmam ile bir sessizlik oluştu. "Adımızı da Ghost Buster koyarız birde!" diye dalga geçtim ama Arthur dudak bükerek, "Benim aklımda Spectral Knights adı vardı ama siz nasıl isterseniz adınız o olsun, High General." dedi. High General rütbesini duymamla yutkundum. Bu Evergreen'de sıradan bir oyuncunun özel bir olay veya eşya olmadan alabileceği en büyük rütbe ve güçtü. "Buradaki kimse toplanmadan önce Infinite World adlı bir oyunda karşı karşıya geldim onlarla. Oyunun amacı hayal edebildiğin büyüleri ve güçleri kullanarak oyunun atadığı rakiplerle savaşmaktı. Oyundaki tek kısıtlama kendi aşacak şeyleri hayal ettiğinde gerçekleşmemesiydi. Bunun dışında ne kadar yaratıcı olursan o kadar güçlüydü. Hayalet Oyuncular geldiğinde oyun yapımcıları onlarla başa çıkmamız için o küçük kısıtlamayı bizim için kaldırdı ve tüm oyunda ki tek düşmanı onlar olarak bıraktı. Herkes çok güçlü şeyler hayal etti ve çok güçlüydük. Onlarla haksız bir şekilde savaşmaya başladık ve ezici bir şekilde üstün geldik. Onlarda kısıtlamalar varken, bizde hiç bir bağlayıcılık yoktu. Adaletsizliğin yanı sıra haksız güç elde etmiştik. Ve onları köşeye sıkıştırdık. O savaşta savaşan kişi sayısı yüzden fazla değildi. Ancak orada yaşananlardan sonra Netro Gear'ı bırakanlar oldu. Hepimiz haftalarca kabus gördük ve bazıları halen o oyunun kabuslarını görüyor. O oyunun serverları bir daha asla gelmeyecek çünkü o savaşta olanlar yüzünden tüm data banklarının silinmesi gerekti. O adamları buradaki herkesten iyi biliyorum ve eğer bildiğim bir şey varsa o da onlarla Adaletli bir şekilde dövüşmeniz gerektiği. Hakkınız olmayan güçlerle değil, sizin olanla saldırmanız gerekiyor. Yoksa bu oyun, son oyununuz olur." dedim ve dışarı çıktım. Kapıyı arkamdan kapatırken beni takip edecek arkadaşlarım ile beraber iyi bir plan yapmayı düşüyordum. Ama biraz ilerledikten sonra kapının neden hala açılmadığını merak ediyordum. Bulunduğumuz kasabanın çıkışına gelirken arkama son bir defa daha baktım. Birlikte bu kadar şey yaşadığım insanların beni yalnız bıraktığını görünce içim sızladı. Hayalet Oyuncuları avlamakla o kadar takıntılı olmuştum ki, etrafımdakilerin aslında gerçek arkadaşım olmadıklarını anlayamamıştım. Hayalet Oyuncuları bu sefer alt edebileceğimi düşünmüş, bunun için harika bir plan bile kurgulamıştım kafamda. Ama artık onlarla uğraşmayacaktım. Kendimi bir tavernaya attım ve bir içki söyledim. Normalde içki içmenin oyunda bile olsa berbat bir şey olduğunu söylerdim. Ama şu anda iyi bir insan olamayacak kadar kötü durumdaydım. Bölüm 5: Ölümün Eşiğinde Sesli Not 5: 7 Şubat 2068 "Bağımlı olduğumu fark etmem için Bay Robot'un ekranının ufak ışıklar çıkararak sönmesi gerekmişti. O filmleri izlemeye o kadar kendimi kaptırmıştım ki, Bay Robot'un şarjının azaldığını ya da erzakımızın azaldığını fark edememiştim. Bay Robot'u bir enerji panosuna bağlarken, etrafta dolaşmaya çıktım. Elimdeki ufak torbayı bulduğum konserve ve kapsüller ile doldurmaya başladım. Epey bir dolaştıktan sonra kamp yaptığımız yere dönmeye başladım ve onlardan birini tekrar gördüm. Yaşayan heykellerden birisi daha buradaydı. Kendi küçük dünyasında durmuş, buğulu camların arkasında sadece yüzü seçilen bir kız çocuğuydu. Makinenin dışına hiç çıkmamış gibi bir izlenime kapıldım onu görünce. Soluk teninin altındaki damarları belli oluyordu zavallının. Onun adına üzüldüm. İzlediğim filmim yarıda kesilince ancak kendime gelebilmiş ve bağımlı olduğumu idrak edebilmiştim. Ama onun Dünya'sında bir kesinti yoktu. O hayallerini, zevklerini ve rüyalarını gerçekleştiriyordu ancak bunların hiç biri gerçek değildi. Ama o kadar bağımlıydı ki, bunu göremiyordu. O kızı orada bırakıp, kampıma geri dönerken kendime söz verdim. Bağımlı olmayacaktım hiç bir şeye. Hayır bu demek değildi sevdiğim hiç bir şeyi yapmayacaktım. Sevdiğim şeyleri yaparken abartmayacaktım. Haftada bir film izlemek yeterliydi. Bu düşünceler ile kampa vardım ve Bay Robotu eşyaları toplarken buldum. Burada yeterince kalmıştık ve artık gitme zamanıydı. Ama giderken kendimi yalnız bir çocuk gibi hissetmiyordum. Daha çok ayaklarının üzerine basan bir yetişkin gibi görüyordum kendimi. *Sesli Mesajın Sonu* Karşımdaki NPC'nin kadehimi doldurmasını bekledim ama o bana dik dik bakmaya devam etti. Yarım saattir silmekte olduğu bardağa doğru tükürdüm ve kendimi dışarının buz gibi havasına attım. Bu gece hava ayrı bir soğuktu. İnsanın ciğerini kesen bir soğuk vardı. Üzerimdeki eski kabana daha sıkı sarılırken yavaş yavaş bulunduğum yere gelen bir ses duydum. Sesler bir atın taşa vuran nallarından geliyordu ve gelen kişi atını ustalıkla kontrol ediyordu. Böyle bir soğukta hayvan zerre kadar huysuzlaşmıyordu. Arkamı dönmeden anladım kimin geldiğini ama istifimi bozmadan bekledim. İllaki içlerinden birinin beni görmeye geleceğini biliyordum ama o kişinin kim olacağı muammaydı. O günden beri hiç biriyle konuşmamış, mesajlarına yanıt vermemiş, davetlerine gitmemiş ya da mektuplarına geri dönmemiştim. Beni burada bulmaları bile şaşırtıcıydı. "Komutan Maxemillian..." diyerek alıştığı şekilde eğildi, Vetta. Eskiden birlikte benim koruyucularımdan birisiydi. Sadıklığının sarsılmayacağına inandığım çok az kişiden birisiydi ve arkadaşım olarak atfediyordum onu. Tabi şu son zamanlarda hepsini ölü sayıyordum, o ayrı. "Lütfen!" diye bağırdım. Sarhoş değildim ama sarhoş taklidi yapmak konusunda üstüme yoktu. "Artık her hangi bir komutanlık rütbem yok ki, önümde eğilesiniz Bayan Violetta." dedim sert bir şekilde. Gözleri şaşkınlıkla açılırken, yanakları kızardı. Gerçek adı buydu ama bunun yerine Vetta denilmesini istiyordu. Kollarında ölen babaannesinin ismi de Violetta olduğu içindi herhalde ama şu anda onun ne geçmişine, ne de ona saygı gösterecek bir durumdaydım. "Hatta durun, çok özür dilerim..." diyerek önünde eğilmeye çalıştım ama ayağım daha tutmaya başlamamış karda kaydı ve yere kapaklandım. Vurduğum kafamın acısını ya da dizlerim sarsıntısını gizleyerek, "Büyük Komutan Violetta hanımefendi! Bu sıradan köpek leşi sizin asaletiniz karşısında diz çöküyor!" diye haykırdım tüm gücümle. "L-Lütfen..." dedi kısık bir ses ile ama beni durduramadı. Kafamı kaldırmadan avazım çıktığı kadar bağırmaya devam ettim. "Spectral Knights'ın büyük komutanlarından birisini gerektiği gibi karşılayamadığım için affedin beni! Şimdi bu zavallı mahlukat sizi doğru bir şekilde selamlamak için gereken her şeyi yapa-" dedim. "Kesin şunu!" diye bağırarak sözümü kesti. Gözyaşları yanaklarından kaymaya başlamıştı bile. Derin derin nefesler almaya ve hafiften sarsılmaya başlamıştı bile. Sessizce ayağa kalktım ve ağzımdaki içki tadını atmak için bir kenara tükürdüm. "Zaten daha fazla konuşmak istemiyordum." diyerek arkamda kalan otele doğru yürümeye başladım. "Ba-Başınız... Başınız kanıyor." dedi hıçkırıklar ve titremeler ile. Elimi alnıma koyduğumda kuru bir ıslaklık geldi. Kafamı sert çarpmış olmalıydım. Elimdeki kanı bir silkeleme ile temizledim ve yürümeye devam ettim. "B-Beni bir dinleyemez misiniz?" diye sordu. Kendini biraz daha toparlamıştı ama halen titreyen dudakları konuşmasını etkiliyordu. "Senin gibilerden dinleyecek bir şeyim yok." diyerek yürümeye devam ettim. Ama bu sefer Vetta peşimi kolay kolay bırakmayacaktı. "Lütfen bize katılın Komutan Maxemillian! Herkes sizi bekliyor. Yeriniz, rütbeniz ve silahlarınız çoktan hazır. Tüm krallar yardım gönderiyorlar. Daha şimdiden asker sayımız, daha önceki oyunlarda topladığımız adamlardan daha fazla. Komutanım eğer siz-" dedi ama benim daha fazla dinleyecek halim kalmamıştı. "KES ŞUNU!" diye hışımla bağırdım. Şaşkınlıkla bakakaldı. "Arkadaşlarımın, kardeşlerimin ve adamlarımın gururla taşıdığı bir komutanlığım yok benim. Ben... ihanete uğramış bir komutanım. Güç peşinde koşan ikiyüzlülerin kaptanı olacağıma, tek başıma hepinizin katledilişini izlerim!" diye devam ettim. Yüz ifadesini çözemedim o an için. Hayal kırıklığı, şaşkınlık, korku ve daha ne olduğunu bile bilmediğim duygular yüzünde dört dönüyordu. "Beni görmek için yanıma gelen ilk kişi sensin. Keşke bunu o şerefsizlerden ayrıldığını söylemek için yapsaydın. Biliyor musun? Ben seni, benim Silent Watcher'ımken daha çok seviyordum." dedim. Silent Watcher benim eski birliğimde korumalığımı yapanlara verdiğim ünvandı. Daha fazla arkamdan gelmedi ve bende arkama bakmadım. Kendimi otelin kötü yatağına attığım gibi battaniyemi üstüme çektim. Gözümde zerre kadar uyku yoktu ama yapmam gereken bir şey yardı. Yatağımda uzanmış, kendi düşüncelerimle baş başa kalmıştım. Bir korku filmi izlemekten bile daha korkunç bir deneyimdi bu. Yapacaktım. Dün fırlatıp attığım beni çağıran kağıt, baş ucumdaki küçük masada duruyordu. Elime aldım ve buruşmuş, inci gibi yazıları tekrar okumaya başladım. Beni nereden bulduklarını veya neden beni bulduklarını bilmiyordum. Ama eğer bu notları her tarafa dağıtıyorlarsa salak olmalıydılar. Söyledikleri ücret çok fazlaydı ve istedikleri diğer malzemelerin hiç bir krallıkta yasal olduğunu sanmıyordum. Hem o kadar ücreti versem bile karşılığında elime hiç bir şey geçmeye de bilirdi. Ama yapacaktım. Çaresizlikten ya da başka bir şeyden değildi bu, kendi isteğimdi. Hayalet Oyuncuları yenememiştim işte, onlar kazanmıştı. Onlar dört kişi her şeye rağmen bir arada kalırken, ben yanımda duracak tek kişi bulamamıştım. Eğer yanımda güvenebileceğim birileri olmayacaksa, kendime güvenecektim. Daha fazla güçsüz olmayacaktım artık. Güçlenecektim. ***** Kaldığım dağ kasabasından çıktığım gibi güneye güvenli patikaları izlemeye başladım. Güvenli Patikalar aslında tek bir yoldu. Sıradağların arasında ilerleyen ve Felword Ormanlarının girişine kadar ilerleyen bir yoldu. Yol üzerindeki bir çok kasabada konaklayabilirdiniz ve bu yollardan çıkmadığınız sürece başınıza kolay kolay bir şey gelmezdi. Bazı malzemeler az bir para ile bulunabilecek şeylerdi. Karanokta, Maviböcek, Sarıfatma vb şeyleri ben topladım ama daha nadir bitkileri satın aldım. Ancak bazı malzemeleri almak o kadar kolay olmayacaktı. Bir dağ trolünün kürkü, Felword dev sümüklü böceğinin artıkları veya bir cücenin ayak kılları! Bunlar ne saçma, ne boktan şeylerdi!? Kimin bunun gibi malzemelere ihtiyacı olurdu ki? Hayır, yani ben nasıl temin edebilirdim ki... İlk olarak Cücelerin dağların içine kurdukları büyük krallık Valdhud'un devasa kapılarına geldim. Burası diğer krallıklar gibi değildi. Cüceler size düşmandı ve sıradan insanlardan daha sorun çıkarıyorlardı. Ellerindeki ağır silahları kolayca taşıyorlar, harika bir şekilde kullanıyorlardı. Daha önce kimse Cüce bir büyücü görmemişti ama devasa bir alev topuna ciddi ciddi kafa atan bir cücenin hikayesini her tavernada dinleyebilirdiniz. Ama bu adamlarla uğraşmanın biraz pahalı ama güvenli bir yolu vardı. Kapıların yakınına geldim ve ufak bir kamp kurdum. Bir süre sonra devasa kapıların yanındaki küçük kapılardan birkaç cüce devriyesi buraya gelecekti. Ve içine bolca uyku ilacı koyduğum içki fıçılarına yumulacaklardı. Ve dediğim gibi oldu. Cüceler konuşa konuşa geldiler ve kampı görmeleri ile sesleri kesildi. Savaşmak için ileri atıldılar ama karşılarında ağzına kadar dolu bir fıçı içki çıktı. Şahsen bir yaratığın, bir fıçıyı bu kadar hızlı bitireceğini bilemezdim ama üç cüce koca fıçıyı 10 dakikada bitirmişti. Ondan sonrası kolay ama bir o kadar acı vericiydi. Gökgürültüsü gibi horlayan bir cücenin ayakkabısını çıkartırken, burnumu tıkamaya çalışmak cidden şu ana kadar yaptığım en zor şeylerdendi. Bundan sonraki malzeme en zoruydu. Dağ Trollerini öldürmek söylendiği gibi kolay yapılmıyordu. Soğuk hava sizin dişlerinizi titretirken, ayaklarınız kara batıyordu her adımda. Ve üç metrelik koca yaratık kafanıza iri bir kütük indirince kıpırdayacak bir durumunuz olmuyordu. Ama ben bir parça kürk almak için koca bir trolle karşı karşıya gelmeyecektim. Bunun yerine dağa tırmandım ve kuru ağaçların kabuklarını kontrol etmeye başladım. Trollerin sırtı kaşınınca bu tip ağaçlara sürtünürlerdi ve bir parça kürkleri ağaçta kalmış olurdu. Epey bir aramadan sonra bu aramam da sonuç verdi ve bir parça kürk buldum. Kürkü elime aldığımda büyük bir patlama oldu. Aslında ben patlama oldu sandım. Ama bu sadece beni fark etmiş bir trolün bağırmasıydı. "BOG'UN KILLARI!!" diye ileri atıldı kocaman yaratık ve üzerinde durduğu çıkıntıdan aşağı atladı. Yaklaşık on metrelik bir serbest düşüşten sonra yere çakıldı. Bu yaratığa zarar veremeyeceğini bildiğim için koşmaya çalıştım ama kara bata çıka ilerlerken ondan kaçmak mümkün gibi görülmüyordu. Ama kaçmama gerek kalmadı. Yaratığın oluşturduğu çığ aniden ayaklarımın altındaki karı ve beni aşağı doğru kaydırmaya başladı. Koca yaratık arkamdan koşturuyor ve "BOG! BOG'UN KILLARI!!!" diye bağırıyordu. Ancak ben hızla ilerleyen çığın içinde yaşam mücadelesi verirken, o çoktan geride kalmıştı. Hayatta nasıl kaldığımı ya da o karışıklıkta nasıl o bir parça Trol kürkünü elimde tuttum bilmiyorum. Ama dağın yamacında uyandım ve üzerimdeki karları silkelediğimde sağ elimde kürkü tutmaya devam ediyordum. Son malzeme için ne yaptığımı heyecanla bekliyor ve meraklanıyorsunuz değil mi? Meraklanmayın. Bir büyücüden 11 Gümüşe bir şişe Dev Sümüklü Böceğin artığını aldım. Açık ve net, o ormana dalmayacaktım. Tüm malzemeleri toplamam iki haftamı almıştı ama her şeyi toparlayıp, yola koyuldum en sonunda. Tüm malzemelerin ağzı kapalı ufak keselerde ya da şişelerdeydi. Yanımda 7 Altın ve 38 Gümüş ile Pearlside Limanına doğru yola koyuldum. Furnitch adlı bir dükkana gidecektim. Pearlside Limanına öğleden sonra varabildim. Burası Ortshillder dağlarının hemen kuzeyinde, Güvenli Patikaların girişine birkaç saatlik uzaklıktaki bir liman kentiydi. Elimde buruşuk bir kağıtla etrafta gezmeye başladım. Ancak Furnitch denilen dükkan yoktu. Kimse öyle bir dükkanı daha önce duymamıştı. İşte o zaman kızdım. Birisi bana şaka yapmıştı! Saçma salak şeyler istemiş, elimdeki her şeyi satıp abartılı bir parayı hazırlamamı sağlamış ve var olmayan bir adres vermişlerdi! "Affedersiniz... Acaba Furnitch diye bir yeri duydunuz mu?" diye birisi yol tarifi sordu bana. Benden daha genç bir kızdı bu. Elinde sadece adres yazılı bir kağıt tutuyordu. Demek benim gibi kazıklanan başkaları da vardı. "Hayır, kime sorduysam öyle bir yer olmadığını söyledi. Anlaşılan sizi de kazıkladılar." dedim sinirle. Ama kız gülerek, "Çünkü yanlış kişilere sordunuz." dedi ve elimi yakaladığı gibi beni şehrin dışına doğru çekmeye başladı. "Gelin, bende sizi arıyordum." Ne olduğunu anlamadan kızın beni sürüklemesine izin verdim. Şehrin güneyindeki dağ yamaçlarına geldik ve ufak bir koruluğa doğru ilerledik. İrice bir kayanın altındaki ufak bir boşluğa gelince elini taşa koydu. Taşın yanında yerin derinliklerine inen merdivenler ortaya çıktı. Bunun gibi gizli örgütler, yeraltı işletmeleri olduğunu duymuştum ama bunun gibi bir tanesini göreceğimi hiç tahmin etmezdim. Karanlık merdivenlerle şehre bu sefer yeraltından giriyordum. Dar koridoru takip ederek devam ettim. Ve karşıma bambaşka bir şehir çıktı! Bu sefer onlarca irili, ufaklı dükkan genişlemiş koridorun yanlarına kurulmuştu. Hepsinde ya ucuz malzemeler, silahlar ya da yasaklı uyuşturucu vb şeyler vardı. Bir çok alıcı etrafta dolaşıyor ve dükkanlardaki malları inceliyordu. "Bu taraftan!" diyerek beni sokağın ilerleyen yerlerine çekti kız. Onu takip ederek sonsuz bir labirent gibi uzayan koridorlarda ilerlemeye başladım. Aniden yön değiştiriyor, bazen merdivenlerden daha derin sokaklara geçiş yapıyor ama hiç durmadan ilerliyorduk. En sonunda karanlık kocaman bir dükkanın önünde durduk. Eski Roma kiliselerini andıran bir yapısı vardı binanın. Ama dışı böyleydi. İçeriye girdiğinizde daracık bir dükkana geliyordunuz. Bir çok yaratığın parçaları, iksirler ve otlar odanın her yerine asılmış sizi gözlüyordu. Beni buraya getiren kız hemen kısa bir tezgahın arkasına geçti ve " Furnitch'e hoş geldiniz." dedi. "Ya, evet merhaba. Çok... tuhaf bir dükkanınız var. Burayı kendim asla bulamazdım galiba." dedim ve sırt çantamı tezgahın üstüne koydum. Bu sırada arka duvardaki bir aslan postu kenara kaydı ve içeri orta yaşlı bir bayan girdi. Üzerinde abartılı çingene kıyafetleri ve hafif makyajı ile pazarlardaki falcılara benzemişti. Saçlarını koyu bir kırmızıya boyatmıştı ve gözleri ile hızla odayı taradı. Elimdeki kağıdı görünce abartılı bir gülümseme ile yanıma doğru sekerek geldi. Bir serçeyi kıskandıracak kadar güzel bir ses ile, "Hoş geldiniz küçük dükkanımıza! Size nasıl yardımcı olabiliriz?" diye sordu. Elimdeki kağıdı uzatırken, "Bunun için geldim." dedim. Kadın elimdeki kağıdı hızla çekip aldı ve okumaya başladı. Okudukça suratındaki gülümseme giderek silinmeye başladı. En sonundaki malzeme listesine ve fiyata baktığında şaşkınlıkla faltaşı gibi açıldı gözleri. Genç kıza kağıdı uzatırken, "Şu malzemelerin olduğunu onayla ve yerleştirmeye başla. Ben bu genç adamla biraz konuşacağım." dedi soğuk bir ses ile ve beni içeri davet etti. Aslan postundan ulaştığım merdivenlerden yukarı çıkıp, kadını takip etmeye başladım. Kısa bir koridordan geçtikten sonra oturma odasına çıktık. Burası rahat koltuklarla döşenmiş, ufak bir şöminenin çıtırtılarının etrafı sardığı bir yerdi. "Ayakkabıları çıkar lütfen hayatım." diye uyardı içeri girmeden önce. Bende ayakkabılarımı çıkarıp, kabarık halılarda yürüyerek kendimi bir koltuğa attım. Kadın koşarak ateşin başına geldi ve bir metal parçası ile biraz ateşi oynattıktan sonra kenardaki bir demliği ateşin üzerine koydu. "Biraz önce kendime çay kaynatıyordum. Çay alırsın değil mi?" diye sordu. "Hiç gerek yok, teşekkür ederim." diye geri çevirdim ama teklifi. Omuz silkip, ateşi kurcalamaya devam etti. Bir süre sonra kaynamış suya birkaç kuru yaprak atarak çayını hazırladı ve ufak bir fincana koyup, içmeye başladı. İlk yudumunu alırken beni iyice bir süzdü. "Seninle tanışmadık. Ben Alennia Hothgar." diyerek elini uzattı kibarca. "Ben Maxemillian Drafder. Tanıştığımıza memnun oldum." diyerek elini sıktım. "Acaba bu sürecin nasıl olacağını bana biraz anlatabilir misiniz?" "Bir süreç olmayacak hayatım çünkü o notta yazan şeyi yapmayacağım." dedi sakin bir ses tonu ile. "Affedersiniz, anlamadım. Ne demek yapmayacağım?" diye sordum şaşkınlıkla. Ses tonum istemeden yüksek çıkmıştı. "Size bu notların nasıl işlediğini anlatayım. Bir NPC'ye büyülü boş kağıtlar veririm. Bu kağıtların özelliği birisinin bize ihtiyacı olması durumunda çözümü, bunun karşılığında dükkan için gereken birkaç malzemeyi ve iş için gereken tutar üzerinde ortaya çıkar. Eğer güvenilir bir kişi ise kağıt şehre girdiğinde haberimiz olur. Ancak orada yazan her şeyi kontrol edemiyoruz ve bu yazı bir yanlışlık sonucu ortaya çıkmış olmalı. Yıllardır orada yazan şeyi yapmadım ve bir daha da yapmayı düşünmüyorum. Ancak çabanı takdir ediyorum. O malzemeleri bulmak tam bir eziyettir ve sana bir servete mal olmuştur. Zararını sana ödeyeceğim ve sende istersen başka bir hizmetimizden yararlanabileceksin. Nasıl bir anlaşma?" diye sordu mantıklı bir ses tonu ile. "Anlaşma falan olmaz! Benim burada yazan şeye ihtiyacım var. Eğer bunun gibi başka bir hizmetiniz varsa, sorun yok. Ama yoksa ben bu hizmeti alacağım." diye bağırdım. Ses tonumu kontrol edemiyordum artık. Öfkeli, sinirli ve kızgındım. "Bunun ne anlama geldiğini biliyor musun? Bu saçma şey için ölebilirsin! Sence buna değer mi?" diye karşılık verdi Alennia. "Evet, değer. Ne yaptığınızı biliyorsanız ve bir amaç uğruna yapıyorsanız, buna değer." diye cevap verdim soğukkanlı bir şekilde. "Unut bunu!" diye bağırdı. "Bunu yapmıyorum ve beni buna zorlayamazsın!" diye ekledi sinirli bir şekilde. "Hayır, bunu yapacaksın. Malzemeleri ve paranı alacaksın; ve bu işi yapacaksın." dedim ve üzerimdeki deri yeleğin düğmelerini çözmeye başladım. "Yoksa bunu kullanmaktan çekinmem..." diyerek göğsümü açtım. Alennia korku ile geri çekilirken, göğsüme damgalanmış kırmızı işaret hafifçe parlamaya başladı. Üç tane çizgili bir haç, ateşin ortasında duran bu işaretin anlamını az buçuk herkes bilirdi. 'Ruh Bombası' diğer adıyla Kamikaze. Kendini feda ederek ya da öldüğünde ortaya çıkan büyüydü. Kullanıldığında yaklaşık 30 metrekarelik bir çevrede nükleer füze patlatmışsın etkisi yaratıyordu bu mühür. Buraya geldiğimizde tüm paramız ile Birlikteki herkese bu mühürden yaptırmıştım. Bizim planımız buydu ilk başta. Kamikaze saldırısı ile onları geldikleri an havaya uçurmak. "Tüm dükkanı benimle beraber yok ederim. Sağ çıkamazsınız. Ayrıca kaçmayı başarsanız bile bu yeraltı tesislerinin işi biter. Tüm şehir burada yapılanlardan haberi olur." diye tehdit ettim Alennia'yı. Sözlerimde ciddiydim ve bunu yapardım. "Demek bu kadar kararlısın güçlenmek konusunda..." diye sessizce fısıldadı Alennia. Elindeki fincanı düşürdü ama bunun farkına bile varmadı. "Peki... Peki bunu yapacağım. Ama ölürsen ya da başına başka bir şey gelirse sorumluluk kabul etmiyorum. Ve bir daha bu dükkana geldiğinde benden alacağın en iyi şey ufak merhem olur." diye cevap verdi. Gülerek, "Kabul ediyorum." dedim. Anında elini açarak, "Şimdi o altınları gönder." dedi. Artık ilk zamanki kibarlığının yerine rahat bir kabalık almıştı. Belimdeki ufak bir keseden tüm birikimimi ona verdim ve yeleğin düğmelerini bağlamaya başladım. Alennia bu sırada hızla altınları saydı ve kesenin ağzını kapatıp, elbisesinin içlerinde kaybetti. "Sen otur, ben hazırlıkları yapacağım." diyerek sol taraftaki bir kapıdan dışarı çıktı. Koltukta oturup, beklemeye başladım. Çok geçmedi. Alennia girdiği odadan adımı bağırdı ve bende içeri girdim. Ve aniden karşıma çıkan manzara yüzünden bir adım geriye çekildim. Bir Balor! Sadece kafası ve omuzlarının tüm odayı kapladığı devasa bir şeytan. Kendine çok güvenen bir büyücünün bile Oblivion Gate kullanmadan çağırmayacağı aşırı güçlü yaratıklardan bir tanesi. Sadece bir tanesi koca bir krallığı tek başına yıkabilirdi ve onu bağlı tutmak neredeyse imkansız olurdu. Ama bir tanesi Alennia'nın bir ameliyat odası gibi görünen odasında ortaya çıkmıştı işte! Kırmızı alevlerin etrafını kapladığı mor gözlerle beni süzüyordu. "Bana bahsettiğin genç bu mu? Hiç bir şeye benzemiyor oysaki..." dedi yankılanan güçlü bir ses ile. Artık neyime güvendiğimi bilmiyorum, belki fazla gaza gelmiştim ya da Alennia'nın yerdeki büyücü çemberine güveniyordum. "Sen sanki çok yakışıklısın da, bana laf atıyorsun!" diye çıkıştım, Balor'a. Balor'un suratına şaşkınlık dolu bir ifade yerleşirken, Alennia kahkahalar atmaya başladı. Onun bu kahkahasına Balor'da eşlik etmeye başladı. "Anlattığın gibi olduğunu hiç çaktırmıyor ama dediğin gibi Alennia, cidden taşaklıymış bu oğlan! Koruma çemberi olmayan bir yerdeki Balor'a laf sokacak kişinin malı bir mamudun ki kadar olmalı zaten..." diyerek kahkahalarla gülmeye başladı. Şaşkınlıkla bu manzarayı ve konuşmayı dinlerken sırtımdan soğuk terler akıyordu. Ne demek lan, koruma çemberin olmadan bir Balor çağırmak! Bu kadının kesin balataları eksik olmalı. Herhalde ben Ruh Bombasını yaptırırken bana deli diyen kadın şu anda bunları görse kafayı sıyırırdı herhalde. "Yıllardır bu kadar gülmemiştim ya! Çok iyi geldi..." dedi Balor yavaş yavaş sakinleşmeye başlarken. "Teklifini kabul ediyorum Alennia. Bu çocuk hoşuma gitti." diyerek kafasını hafifçe salladı. Onlarca simsiyah metal parçaları ortaya çıktı ve tıngırtılar eşliğinde yere düştü. "Kocana selamlarımı söylersin. Bir gün çayınızı içmeye gelirim." dedi Balor. Alennia sakince "Elbette söylerim. Eşine benden selam söyle!" diyerek kırmızı dumanların içinde kaybolan Balor'a el salladı. Benim şaşkınlıkla onu izlediğimi görünce tekrar gülmeye başladı. "Bir Balor'u korumasız bir şekilde çağırmakla kalmadın, birde benden 'çok taşaklı' diye mi bahsettin?!" diye bağırdım şaşkınlıkla. "Ne yani yalan mı, söyledim? Karşında bir Balor dururken laf atmak nedir?" diye karşılık verdi gülerek. "Peki bu parçalar ne?" diye sordum merakla yerdeki siyah metalleri işaret ederek. "Yapacağımız iş için parçalar. Sen hemen soyun ve şu yatağa yat." dedi ve bir kabın içerisine masanın üzerindeki malzemeleri sıra ile atmaya başladı. Dediklerini yaparak sadece iç çamaşırım kalacak şekilde tüm eşyalarımı çıkardım ve taştan yapılma yatağa uzandım. "Hadi o zaman başlayalım. Ama seni tekrar uyarıyorum. Çok acılı bir şeydir ve seni öldürebilir. Hala emin misin bunu yapmaktan." diye sordu. Kafamı salladım ve derin bir nefes verdim. Hazırdım! "Sen bilirsin..." dedi ve elinin tek aleviyle içine az önce malzemeler attığı kap yeşil alevlerle parlamaya başladı. Büyülü bir sözcük dizisini fısıldaması ile altımdaki taş masa aniden canlanıverdi. Gölgelerden fırlayan simsiyah ipler Ayaklarımı ve ellerimden yakalayıp, havaya kaldırdı beni. "Ne-?!" diye bağıracaktım ama Alennia "Sessiz ol artık. Kaderin çizilirken susmasını bil." dedi. Bir transa geçmişti ve gözleri kırmızı bir şekilde parlamaya başlamıştı. Yerdeki siyah metaller havaya yükseldi ve teker teker kabın içindeki yeşil alevlerde ısınmaya başlandı. Metallerin kenarlarındaki ufak çiviler iyice yeşil alevlerle ısıtıldıktan sonra tekrar havalanmaya ve benim etrafımda dans etmeye başladı. Ne olacağını anlamak için bu sahneyi izliyordum. Tüm metaller ısıtıldıktan sonra bir tanesi hariç hepsi benim etrafımda dönüyordu. "Her şeyin bir bedeli var. Acı çekmeden bir şeyleri kazanamazsın ve güç istiyorsan ölümü göze alacaksın. İçindeki sönmeyen ateşi, bitmeyen bir açlığa dönüştürüyor ve seni daha büyük bir güç ile lanetliyorum..." dedi ve son sözü ile dans eden metal parçaları durdu. Hepsi çivili yerleri beni hedef alacak şekilde durmuştu. O anda anlamıştım bunların ne olduğunu. Bu bir zırhtı! Ve üzerime dağlayarak bunu giydirmek istiyordu. Tek kelime edemedim. O an için bu işi bırakmak istedim ama ağzımı açacak fırsatı bile bulamadım. " Færa út djöfullinn herra!" diye bağırdı ve metaller aniden üzerime kapaklandı. Metalin kızgın alevlere değerken çıkarttığı koku aniden etrafı sararken, çığlığım beni duyan herkesi sağır edecek şekilde duyuldu. Yaralarım saniyeler içinde kavlarken artık derime geçmiş, siyah, metal bir zırhım vardı. Acı. Azalmasını beklediğim ama bir türlü geçmeyen bir yük halini almıştı artık. Bağırmaktan dolayı sesim kısıldı birkaç dakika içerisinde. Nefes almak bir işkenceye dönüşmüştü artık. Üzerime aniden binen ağırlık beni aşağı çekiyordu. Ama bitmişti. Dayanmam yeterliydi. En azından öyle düşünüyordum. Bu sırada bir parçanın Alennia'nın etrafında turlar attığını gördüm. O parçanın nereye ait olduğunu çözmek için etrafıma bakındım ve fark ettim hemen. Sol tarafımda, kalbimin olduğu yerde herhangi bir parça yoktu. Kalbim güm güm atıyordu korku ile o bir parçanın yeri orasıydı. "Acı verici kısmı geçtin ve bilincini kaybetmedin..." diyerek yaklaştı ve kalbimin üzerine tırnağı ile bir şey çizmeye başladı. Bulunduğum yerden siyah bir şey çizmekte olduğunu biliyordum ama tam göremiyordum. "... ama şimdi ölümcül kısma geldik. Umarım başarırsın. İyi birine benziyorsun." dedi üzgün bir ses tonu ile. Parmağını daire şeklinde döndürüp, dairenin etrafında dalgalar yapmaya başladı. En sonunda işini bitirdiğinde ne çizdiğini görebildim. Güneş şeklinin ortasına bir yıldız çizmişti. Havada dönen metal parçayı kaptı ve tekrar yeşil alevlerde ısıttı çivilerini. Üzerine masadaki ufak bir iksiri ilave etti ve elinde bir iki defa çevirdi. "Dayan..." diyerek aniden kalbimin üzerine bastırdı metal parçasını. Kalbimi delen çivileri canlı canlı hissettim. Çektiğim şeyi acı diye basit bir şekilde tarif edemeyecektim. Bu başka bir şeydi. Tüm bedenim sallanmaya başlarken damarlarıma doğru ilerleyen bir sıcaklığı fark ettim. Sadece o sıcaklığa odaklanarak direndim. Bütün bedenimi sarmaya başlayan acı, ateş ve güç ile sarsıldım. Tüm iç organlarım sökülüyormuş hissi ile karşı karşıya kaldığım zaman az önceki Balor'un kahkahalarını duymaya başladım. Tüm yaptıklarım aniden aklıma hücum etmeye başladı. Ölüyordum galiba. Bağırdım. Dayanmak için bağırdım. O eski anılara inat hayatta kalmak için bağırdım. İntikam almak için, bir daha yenilmemek için, daha güçlü olmak için bağırdım. Beni tutan ipler parçalanırken, ufak bir şok dalgası etrafı dağıttı. Bayıldım. ***** "Yeterince dayandın küçük adam..." dedi Alennia sertçe düşen Maxemillian'nın nabzını ölçerken. "Hala hayattasın bak!" diye gülümsedi. Maxemillian'nın vücudu artık bambaşka görünüyordu. Boyu hafifçe uzamış; başı, uyluğu, el ve ayakları dışındaki her yeri siyah metaller kaplamıştı. Ama bu sadece bir anlık bir görüntüydü. Saniyeler içerisinde metallerin üstünde kabarmalar oldu ve deri parçaları metallerin üzerlerini kaplamaya başladı. Hızla yayılan bu sahte deri, tüm zırhı kapladı ve geriye hiç iz bırakmadı. Sağlam bir kılıç darbesi ile metaller tekrar görünür olurdu ama bir süre sonra şu anki gibi bir deri gelirdi yerine. Maxemillian'ın görünüşü artık hafif antrenman yapmış genç bir sporcu gibiydi. "Hayatta kaldı, ha? Başarabileceğini biliyordum." diye yeni bir ses duyuldu odada. Odanın köşesindeki ufak bir cam parıltılar saçmaya başlamıştı. Alennia aynaya doğru döndü ve kızgın bir ses tonu ile, "Demek o notu çocuğa veren sendin!?" diye bağırdı. "Evet bendim ama çocuğun buna ihtiyacı vardı." dedi adam camın arkasından. "Bu onu öldürebilirdi! Dayanması mümkün değildi!!" diye haykırdı Alennia öfkeli bir şekilde. Adam gülerek, "Mümkün değildi diyorsun ama şu anda hayatta olmasını nasıl açıklıyorsun?" diye sordu. "Bilmiyorum ve umurumda da değil! Bir daha beni bu işlerin içerisine karıştırmayacaksın." diye kestirip attı. Adam gülerek, "Peki, hanımefendim nasıl isterseniz..." dedi ve kıkırdayarak sesi yavaş yavaş azaldı. En sonunda sıradan bir cam ile sessizlik odayı kapladı. Alennia, Max'a bakarak iç geçirdi ve parmağını şıklatması ile baygın beden havada süzülmeye başladı. Ateşin karşısına geldiğinde başka bir parmak şıklatma ile yavaşça yere geri konuldu. Alennia koltuklardaki bir yastığı çocuğun kafasının altına yerleştirdi, bir tane battaniye ile üzerini örttü. Ufak bir gülümseme ile çocuğu süzdü. "Umarım önünde seni bekleyen kadere hazırsındır küçüğüm. Devilbrand önünde bela olmayan hiç kimseyi seçmez çünkü..." dedi fısıltıyla. Bölüm 6: Yeni Bir Başlangıç Sesli Not 6: 27 Eylül 2068 "Bunca zaman boyunca seni unuttum biliyor musun günlük? Evet seni unuttum çünkü sana ihtiyacım yoktu. Kendi ayaklarımın üzerinde duruyordum artık. Her gün ayrı bir uğraş ediniyor, yeni bir şeyler deniyordum ve mutluydum. Şimdi diyeceksin, "Yine ne değişti de yanıma geldin? Bir sinir krizi mi yoksa eski bir anımı?" diye. Hiç sormadan söyleyeyim bu sefer ki ne eski anıların sızısı, ne de anlamsız sinir krizlerimden birisi. Bu sefer ki eskide olan şeylerden değil. Bu seferki şimdiki zamanlarda oluyor. Benim gezdiğim sektörler vardı ya. Onlara verilen bir ad varmış. Çemberler. Üç farklı şekilde ayrılıyor bu çemberler. İç, Orta ve Dış Çemberler. Ben küçüklüğümden beri Bay. Robot ile Dış Çemberin sektörlerinde gezmişim meğersem. Dış Çemberler yakıt ikmali, yiyecek dağıtımı vb otomatik sistemlerin geçtiği yermiş. Bir nevi depolar. Tüm olaylar Orta ve İç Çemberlerde dönüyormuş meğersem. Sık sık yaşayan heykellerden birkaçına denk geliyor ve onların arkalarında bıraktıklarına rastlıyorduk. Mesela şimdi ufak bir sırt çantam vardı! İçine sevdiğim kitapları ya da yeni bulduğum eşyaları koyuyordum. 27. Sektörde dolaşırken Bay Robot aniden cızırtılar çıkarmaya başladı. Bu bir arıza işareti değildi ama. Bu tehlike işaretiydi. En son iri bir fare ile karşılaştığımızda bu sesi çıkarmıştı. Mekanik kollarının yanında iki tane ufak elektro tabancanın namlusu ortaya çıkıp, etrafı taradı.Bir tıkırtı geliyordu ilerideki köşeden. Köşeyi dönerken kalbim kulaklarımda atıyordu. Ortada bir makine vardı. Camı kalkmıştı ve birkaç ufak örümceğimsi makine içinde geziyordu. Boruları söküyorlar, çivilerle uğraşıyorlardı. Ama benim ilgimi çeken bu makineler değildi, hayır. Kapsülün dışında mavi bir battaniye yumağıydı dikkatimi çeken şey. Bir kız çocuğu, makineden kurtulmuş başka bir insan! Hissettiklerimi her hangi bir şeyle açıklayamam. Ne anlatabilirim, ne de cümleler ile açıklayabilirim. Yıllardır içimde büyüyen özlem ve hasret bir anda çözüldü. Gözlerimin neden dolduğunu bilmiyordum bile. Sadece karşımda benim gibi sistemin dışında duran birisi vardı. Ve bunu görmek bile dizlerimin bağını çözmüştü. Topallayarak ileri atıldım ve saldırıya hazırlanan Bay Robot'un önüne geçtim. Kıza doğru koşturdum ve ağlamak ile kahkaha atmak arasında bir ses çıkardım. Ve kıza sarıldım. Beni görünce aniden korkarak geriye çekildi ama sarılmama engel olamadı. Biraz sakinleştikten sonra konuşmaya başladık. Ben ona dış dünyada büyüdüğümden bahsettim. O bana içinde olduğu makineden ve oradaki olaylardan bahsetti. Adı Serphine'miş ve kendini bildi bileli Netro Gear denilen bu makinenin içindeymiş. Bana Netro Gear'ın nasıl bir yer olduğundan bahsetti. Bir çok farklı Dünya vardı. Hepsinde amacın farklıydı ve eğer özel bir şey arıyorsan kendi Dünya'nı kurabiliyordun. Herhangi bir Dünya'ya geçiş yapabiliyordun. Her dünyanın eğlenceli yanları ve kendine ait kuralları vardı elbette. Her oyunda farklı bir isim kullanabiliyordun ve istediğin birisini canlandırabiliyordun. Büyüleyici bir yerdi ona göre. Dediklerine karşı çıkmadım veya sözünü kesmedim. Sadece onu dinledim. Başka birisini dinlemek bile iyi geliyordu. Netro Gear'ı bozulduğu için bir süre ara vermesi gerekmiş ve onun dış dünyadan gördüğü tek kişi benmişim. Bana dış dünyanın nasıl olduğunu sordu ve bende ona anlatmaya başladım. Ona Çemberlerden, Sektörlerden, Filmlerden ve kitaplardan bahsettim. Meğersem tüm bunlar Netro Gear'ın içinde de varmış. Onunla uzun uzun konuştum. Annemi kaybettiğimden, 12 senedir bir robot ile birlikte buralarda dolaştığımdan, yalnızlığımdan ve sıkıntılarımdan bahsettim. Tüm hayatım boyunca gördüğüm ikinci insan olduğunu söyledim. Ağladım, ona sarıldım ve konuştum. Ne kadar süre konuştum bilmiyorum ama en sonunda karnımız guruldamaya başladığında çok uzun süredir konuştuğumuzu fark ettim. Bay Robot etrafta görünmediğinden Serphine'ye yiyecek bir şey bulacağımı söyleyerek, Bay Robot'u aramaya çıktım. Onu çabucak buldum. Serphine'nin kapsülünün ilerisinde etrafı inceliyordu. Ona Serphine ve benim karnımızın acıktığını söyledim. Tatlı bir düdük sesi ile Bay Robot benimle beraber koşmaya başladı. Onun bir duygusunun olmadığını biliyorum ama benim başka bir insanı bulmam hoşuna gitmiş gibiydi. Ama oraya vardığımızda onun yerinde olmak isterdim. Bilirsiniz robotları, duygusuzdurlar. Filmlerde hep robotik ve matematiksel düşünürler. Mantıkları ile hareket ederler. Bende onlar gibi olmak isterdim o an. Bu sayede Serphine beni bırakıp, Netro Gear'ına girdiğini gördüğümde yıkılmazdım. Bir köşede oturmuş Bay Robot'un şarj olmasını bekliyorum. Beni eğlendirmek için tüm gün uğraştı zavallı şey ama beni eğlendiremezdi artık. Bunun yerine biraz uzaklaşıp, dolaştım. Serphine'nin Netro Gear'daki hali gözümün önünden gitmesi için elimden geleni yaptım. Ona kızmıyordum. O hep hayaller dünyasında yaşamıştı ve gerçek dünyaya hiç ihtiyacı olmamıştı. Şimdi bir arıza olması burada kalmasını gerektirmezdi. Burada olmak ona bir şey kazandırmazdı. Ona kalması için hiç bir şey verememiştim ben. Seni uzun süredir ihmal ettiğimi ve sadece sorunum olduğunda sana geldiğimi biliyorum günlük. Ve seninle canlı birisiymişsin gibi konuşmanın saçmalık olduğunun da farkındayım. Ama bu iyi geliyor. Toparlanmamı sağlıyor. Serphine'nin olayından bir süre sonra annemin bıraktığı bir mesajı gösterdi Bay Robot. Bu sefer annemin sesi daha bir yumuşaktı ve biraz yorgun çıkıyordu. "Bay Robot seni bir yere götürecek. Yolda kendine dikkat et, olur mu?" dedi. İlk defa bir mesajında beni gerçekten umursuyormuş gibi hissettim. Yarın yola çıkacağız ve 27.Sektöre bir daha dönmemek üzere arkamızda bırakacağız. Bu sırada seninle daha fazla konuşacağız. İçimi dökmem gerekecektir bir süre. Ama en sonunda tüm bu olanları unutacağım elbet. Zaman her şeyi yavaş yavaş öğütüyor gördüğün gibi. Tüm acıları götürüyor. Güzel şeylerle beraber. *Sesli Mesajın Sonu* Güneş yeni yeni yukarıya tırmanıyor ve halen sabahın tatlı serinliği yüzüme vuruyordu. Derin bir nefes çektim ve kılıcımı sırtıma dayayarak karşımdaki dağa tırmanmaya başladım. Normalde tırmanması zordu ama şimdi üzerimdeki fazla ağırlıklar ile daha da zorlaşmıştı benim için. Ufak keçi yolları ve patikalardan giderek dağın iyice yukarı bölümlerine çıktım. Benim bulunduğum noktaya çoğu kişi gelmek istemezdi çünkü bu bölgeler Orc'ların mekanıydı. Ve Orcların bir çoğu salak botlar değildi. Bazıları gerçek insandı. Şimdi size oyunun bir sisteminden bahsedeyim. Oyunda yakalanmadığınız sürece her türlü suçu işleyebilirdiniz. Hırsızlık, adam öldürme, saldırı, yankesicilik ve rüşvet gibi şeyleri yapabiliyordunuz. Ancak eğer görülür, kaçamaz ve yakalanırsanız işler biraz çığırından çıkıyordu. Ceza olarak hapse atılma ya da idam cezası alıyordunuz. Ama insanları oyuna kapatıp, günlerce bir hücrede bekletemeyeceğiniz için bu cezaları başka türlü çektiriyordu oyun size. Ceza süreleri boyunca bir Orc ya da başka bir insancıl yaratık oluyorlardı. Ve ölmeleri bir şey değiştirmiyordu. Ceza süresi boyunca durmadan o yaratıklardan birisi olarak kalıyorlardı. Ama ceza süresi bitince kendi karakterlerini kullanabiliyorlardı. Ama idam edildiğinizde ceza süresinden sonra yeni bir karakter açmanız gerekiyordu. Bu yüzden Evergreen'de suçlu olmak biraz profesyonellik isteyen bir işti. Şimdi bende ceza süresinin bitmesini bekleyen mahkumların Orc olarak durdukları bir kampa yaklaşıyordum işte. Bu taraflara gelen pek kimse olmazdı. Düzgün bir patikaya çıktığımda Orcları görmeye başladım. Bir çoğu yolun kenarındaki taşların arkasında beni süzüyordu. Bir orc kasabasına silahını çekmemiş ve yalnız olarak gelirseniz saldırmadan önce sizinle konuşuyorlardı. Ama ben konuşmak istemiyordum. Kılıcımı çektim. Kılıcım basit demir bir kılıçtı. İlk verilen silahlar kadar kötü değildi ama bu orclar bile daha iyisini alabilirlerdi. Ama silahımın kötü olması onları durdurmadı. Silahımı çekmem ile birlikte kükreme ve savaş çığlıkları ile üzerime üşüştüler. Yokuşun kenarında savaşacak kadar salak değildim. Koşarak ileri atıldım ve önümü kesen orclardan birinin boğazına kılıcımı geçirdim. Kılıcım boynunun yarısını kopardıktan sonra üzerime atlayan bir diğerinin omzuna indi. Adamı tekmeleyerek yokuştan aşağı yuvarladım ve kılıcımı alıp, koşmaya devam ettim. Az ilerde orcların kasabasını görebiliyordum. Tahta kapıları kapalıydı ve etrafında atlılara engel olmak için dikili kazıklar vardı. Kasabanın içerisine girersem, dövüşebileceğim açık bir alan bulmuş olacaktım. Bu yüzden oraya doğru koşmaya devam ettim. Bu sırada kasabanın yan taraflarından iki gardiyan fırladı. Bu Orclar soydaşlarının aksine tam anlamıyla zırhlı ve 3 metrelik devasa kertenkeleleri ustalıkla kullanacak kadar yetenekliydiler. Altlarındaki hızla ilerleyen dev sürüngenler ile aramızdaki mesafeyi kapatırken, ellerindeki mızrakları hazırladılar. Sağ tarafımdan bana yaklaşan orcun mızrağının önünden son saniye kaçtım. Mızrak sol kolumun altından geçti ama orcun onu daha fazla kullanmasına izin vermeyecektim. Kılıcı yere saplayıp, mızrağı iki elimle kavradım. Tüm gücüm ile mızrağı sol taraftan gelen diğer orkun üzerine doğru çektim. Diğer tarafta bana karşı koyan orcun dengesi aniden bozulurken havaya fırladı ve diğer taraftan kertenkelesini koşturan orcun üzerine yıkıldı. İkili ile daha fazla uğraşmadan kılıcımı saplandığı topraktan kurtarıp, boşta kalan kertenkelenin üzerine atladım. Normalde oyunda at kullanmak uzmanlık işiydi. Atları idare etmek, yön vermek ve koşturmak uzun süre eğitim ile mümkün oluyordu. Ama at dışında başka bir canlıyı -mesela Dev Kertenkele, Bataklık Boğa Kurbağası, Kaplan vb- şeyleri binek olarak kullanmak daha da zordu. Sadece iri bir kurdu eğitip, binek olarak satmanız size ömrünüz boyunca yetecek parayı kazandırıyordu siz düşünün. Ama kertenkelenin üzerine çıkmam ile onun kontrol edebilmem bir oldu. Kertenkele benden korkuyordu. Hem de saldıracak ya da kaçmaya çalışacak kadar değil; itaat edecek kadar korkuyordu. Bu sayede karnına aldığı hafif bir tekme ile hızla ilerlemeye başladı. Doğruca kasabaya gidiyorduk. Kertenkele kasabanın tahtadan surlarına vardı ve yapışkan ayakları ile surların üzerinden kasabaya girdi. Kasabanın ortasındaki geniş meydana gelene kadar onlarca orc sokaklardan çıkıp, beni takip etmeye başlamıştı. Bir çoğu silahlıydı ama hiçbirisi daha fazla beni öldürmek için gelmiyordu. Neler olacağı ile ilgiliydiler daha çok. Kasabanın ortasına geldim ve kertenkeleden indim. Kasaba halkı hızla etrafımda geniş bir halka oluştururken, Şeflerinin ortaya çıkmasını bekledim. Kasabanın meydanı şeflerinin çadırının biraz ilerisinde ama tam karşısındaydı. Bu yüzden çok beklemeden şefleri karşıma çıktı. "Uzun zamandır birileri kasabamıza saldırgan bir şekilde gelip, meydana çıkmamıştı. Ve ondan daha uzun zamandır yalnız bir savaşçı buraya gelmemişti hiç." dedi şef beni süzerken. Bende bir şeyler olduğunu anlamıştı ama bunu çözemiyordu bir türlü. "Kimsin ve buraya düşmanca gelmenin sebebi nedir?" diye sordu. "Benim adım Max. Ve buraya düşmanca gelmemin sebebi kendimi test etmek istemem. Orcların arenasına çıkmaya niyetliyim." dedim. Etrafta bir uğultu patlak verdi. Hiç birisi bir insanın böyle saçma bir ölüm isteğiyle gelmeyeceğini düşünüyordu. "Bizim arenalarımızda sadece Orc kanı akar. Senin burada bir işin yok." dedi şef. Aslında benim nasıl dövüştüğümü görmek için yanıp tutuşuyordu -bunu gözlerinden anlayabiliyordum- ama buna izin veremezdi. Her şeyin bir usulü vardı ve onlara uymak zorundaydı. "O zaman bu kasabadaki her kendine savaşçı diyen Orc'a meydan okuyorum!" diye bağırdım. Bilerek 'savaşçı diyen' sözüne vurgu yapmıştım. "Gelin ve benimle dövüşün!" diyerek iyice kışkırttım onları. Anında bir çok yerden uluma ve silahların birbirine çarpma sesi geldi. Her ne kadar bazı oyuncular savaşmak istemese de, bu oyundaki hiç bir orc böyle bir müsabakanın altında kalamazdı. "Eğer bir düello yapılacaksa ucunda bir ödül olmak zorunda. Sen bize ne teklif ediyorsun yabancı?" diye araya girdi şef. Bunu söyleyeceğini bildiğimden üzerimdeki deri ceketin iç cebinden bir kese çıkardım ve herkesin gözü önünde elime boşalttım. "Altı altın!" diye bağırdım. Gözlerine ayrı bir parıltı geldi her birinin. Bu çok büyük bir meblağdı. Bu kadar para ile burayı bir adım öteye taşıyabilir ve yeterince geliştiklerinde kasabalara saldırabilirlerdi. Yol kesebilir ve bu duruma düşmelerinin sebeplerini tekrar yapabilirlerdi. "Peki siz bana ne teklif ediyorsunuz?!" diye bağırarak tatlı hayallerini böldüm şefin. Yüzüne gaddar bir gülümseme yerleşirken, "Sana en büyük onuru teklif ediyorum. Orsanier'in Şampiyonluğu!" diye bağırdı. Herkes derin bir sessizliğe bürünüverdi. Orsanier, orcların bu dağlara verdiği isimdi. "Eğer tüm savaşçıları yener ve ayakta kalırsan, bu topraklarda serbestçe dolaşabileceksin. Gerçek bir orc gibi yaşayacaksın ve o şekilde sana muamele edilecek. Tüm imkanlardan yararlanacaksın. Ama kaybedersen..." dedi ve kıkırdadı hafifçe. "CESEDİN ORSANİER'İN DUVARLARINI SÜSLEYECEK!!" diye bağırdı ve herkesi gaza getirdi. Haykırışlar, savaş çığlıkları, bağırışlar etrafı kapladı bir anda. Şef getirilen yüksek bir tahta çıkarken kalabalığın arasından eli silahlı onlarca ork, şefin önünde toplanmaya başladı. Kalabalıktan başka kimse gönüllü olmayana kadar beklenildi ve bu süre zarfında bağırtılar hiç susmadı. Ama en sonunda savaş borularının sesi etrafı doldurdu ve herkesi susturdu. Ben bir açılış ya da bir duyuru bekliyordum ama öyle bir şey olmadı. Aniden tüm savaşçılar kükredi ve teker teker koşturmaya başladılar. Etrafımı çevirdiler ve teker teker saldırmaya başladılar. Hiçbirisi benim çok dayanacağımı düşünmüyordu özellikle ilk gelen iri kıyım orcun karşısında. Ama bu orc bilgisayar kontrolündeydi bu yüzden gerçek bir insan gibi savaşamazdı. Sıradan bir orc gibi elindeki kocaman sopayı sallayarak üzerime doğru koşturdu. Tam üzerime doğru savurduğu sopasından sağa doğru hızlı bir takla açarak kaçtım. Ve hızla arkasına geçerken parçaladım. İşimi uzatmaya hiç niyetim olmadığından kılıcımı hızla savurup, kafasını boynundan kurtardım. Birkaç saniyelik o bilindik fırtına önceki sessizlik yaşandı. Bu adamın beni ezeceğini düşünen herkes birkaç saniyeliğine az önce olan şeyi hazmetmeye çalıştılar. Ancak hiç kimsenin böyle bir şeyi midesi kaldırmazdı. Onlarınki de kaldırmadı ve sindiremedikleri öfkelerini teker teker üzerime kusmaya başladılar. Topluca saldırdıklarını söylemeyeceğim. Ama bir tanesini atlattığımda başka birisi silahını savuracak kadar yakınıma gelmiş oluyordu. Ancak ilk silahı karşılamam ile kendimi içgüdülerimin içine bıraktım. İlk baltayı karşıladıktan sonra orcun uyluğuna bir tekme attım ve onu yerde kıvranmaya bıraktım. Bir başka gelen orcun balyozundan kaçtım. Boşta kalan elimle açıkta kalan suratına esaslı bir yumruk indirip, etrafımda bir tur attım. Üzerime zıplayan bir başka orcun kılıcını engelledim ve üzerimden attım. Bu sırada başka bir orc -ancak bu seferkinin daha iyi bir zırhı ve samuray kılıcı vardı- kılıcını saplamaya çalıştı. Göğsüme gelen kılıcı durduramadım aslında ama derimin altındaki zırh beni öldürmesini engelledi. Bende bir adım geri çekilip, duruşumu aldım. Karşımdaki orc gaza gelip, saldırıya geçti. Kılıcım ile saldırısını engelledim ama karşı saldırı yapmama izin vermeden saldırmaya devam etti. Durmadan aralıksız saldırılar yapıyordu ama bu amaçsız saldırıları karşılamakta zorlanmıyordum. Öylesine, bilindik şekillerde sallıyordu kılıcını. Aniden yüzümü sıyırarak geçen bir metal parçası neler olduğunu anlamamı sağladı. Geriye kaçmak istedim ama artık çok geçti. Son bir defa daha saldırdı ve kılıcımı iki parçaya ayırdı. Kötü yapım kılıcımı parçalamaktı demek ki tüm çabası. "Benimsin!" diye bağırıp kılıcını üzerime doğru havadan savurdu. Kılıcımın kabzası ile saldırısını durdurdum ve sol kolumla destek verdim. Bana doğru delice sırıtarak, "Buraya gelirken bu kadar kötü bir kılıç ile ne yapabileceğini sanıyordun ki? Şimdi seni kurbanlık koyun gibi keseceğim!" diyerek iyice baskı yaptı kılıcına. "Bu kadar mı güçlüsün seni fazla gelişmiş ot kafalı serseri!" diyerek iyice kızdırdım adamı. Kendini aniden geriye çekti ve kükreyerek tekrar saldırdı. Ancak bu sefer yanlış yaptı, direk üzerime zıpladı. Aniden kenara çekildim ve suratına yumruğumu oturttum. Ancak hiç hız kesmeden saldırmaya devam ettim. Yumruk üstüne yumruk attım suratına. Kendinden geçene kadar yumruklayınca elinden samuray kılıcını aldım ve ayağa kalktım. Etraftaki tezahüratlar kesilmiş, benim derin derin aldığım nefeslerin sesi kaplamıştı her yeri. Etrafımdaki şaşkın ve öfkeli yüzlere bir göz gezdirdim. En sonunda gözlerim artık daha sert bakan şefin gözleri ile buluştu. Sakin görünmeye çalışıyordu ama gözbebeklerindeki alevin farkındaydım. "Saldırın!" diye bağırdı şef öfkesini gizlemeye çalışarak. Etrafımı çeviren savaşçılar tekrar gaza geldiler ve ileri atıldılar. Bir başka gelenle kılıcım çarpıştı, bir baltanın sapını kavrayıp, kılıcımın bir kavis çizerek onu boğazını deşmesini sağladım. Kılıçlı olanın kafasına yeni aldığım baltayı geçirdim ve bu sırada üzerime zıplayan bir tanesinin havadayken karnına bir tekme indirdim. Baltayı kurtarmam ile koşan birisine fırlatmam bir oldu. Kılıcımı çekip, bana koşarak balyozunu savurmaya çalışan başka bir iri kıyımın karnına sapladım. Ardından koşarak arkasına geçtim ve bacaklarını etkisiz hale getirdim. Ani bir tepki ile kendimi bir kenara fırlattım. Saniyeler içerisinde az önce durduğum yere iki mızrak saplandı. İki uluma meydanın diğer tarafından bana seslendi. Karşımda iki Savaş Çığırtkanı vardı. Sırtlarındaki kefelerde fırlatmalık mızraklar ve bıçaklar taşırlardı. Zincir zırh giymeleri ve bir sırtlan gibi sesler çıkarmalarından anlıyordunuz ne olduklarını. Ellerine birer mızrak daha aldılar ve beni şişlemek için hazırlandılar. Ancak kendimi o kadar kolay satmayacaktım. Hızlıca etrafımızdaki ölülere bir göz gezdirdim. Adamların yanına gitmek istesem bile yoldaki cesetler yüzünden bunu yapamazdım. Ben gideyim diyene kadar en az iki açık atışın hedefi olurdum. O yüzden yeni bir plan yaptım. Atış yapacakları zamanı kolladım ve atış yaptıklarında yere eğildim. Aniden üstümden geçen mızrağın bir tanesi yakaladım ve arkama doğru dönerek gelişine geriye fırlattım. Mızrak doğruca sahibine doğru ilerledi ve omzunu deşerek yere mıhladı. Diğer ikizi öfke ile uluyarak bir mızrak daha çıkardı sırtındaki küfesinden. Ama onu atmaya fırsat bulamadan, yerden alıp fırlattığım balyozu kafasına yedi. Aniden etrafım sakinleşmiş ve sesler kesilmişti. O zaman anladım ki daha fazla savaşçı kalmamıştı. Tüm kendini savaşçı diye çağıranlar ya yerde baygındı ya da ölmüştü. Yeni kılıcımı belindeki kına taktım ama tam oturmadı, biraz sallanıyordu. "Evet, anlaşmanın sana düşen kısmını yerine getirmen gerekiyor büyük şef. Başka savaşçı kalmadı." dedim. Sesimde onu kızdıracak bir ton ya da kelime kullanmamaya dikkat etmiştim. O da zaten bana kızmadı. Deliye döndü. "Hayır..." diye sayıkladı. Dişlerini gıcırdatırken çıkardığı sesi duyabiliyordum. "...hala bir savaşçı ayakta!" dedi bağırarak ve üzerindeki şef elbisesini yere attı. Üzerinde ağır deriden uzun bir kıyafet vardı. Onun üzerine fazladan birde çelik yelek giymişti. Belindeki iki tahtadan sopayı sallayarak ayakta dikilmeye başladı. Tahtadan sopaları salladıkça içlerinden şıkırtılar duyuluyordu. "Meydanı temizleyin!" diye emretmesi üzerine bizi izleyen herkes aniden meydana akın etti. Etraftaki ölüleri ve yaralıları topladılar. Hiçbiri ile göz teması kurmamaya çalışıyordum ama bana attıkları pis bakışları görebiliyordum. Kısa sürede meydanı temizlediler. Geriye sadece yerlere sıçramış kan lekeleri kalmıştı az önceki kargaşadan. "Şimdi seni ezelim!" diyerek bağırdı ve elinde salladığı sopaları aniden birbirine vurdu. Aniden sert rüzgarlar esmeye başladı her bir taraftan. Toprak yavaş yavaş sallanmaya başladı. Adamın ellerindeki sopaların alev aldığını görmem ile beraber bir şamana çattığımı anlamış oldum. Aniden altımdaki toprak beni yakalamak için hamle yaparken, şef üzerime doğru beklenmeyecek bir hızla saldırdı. Son saniyede kendimi bir kenara atıp, ayağa kalktım. Saniyeler içerisinde alevli iki sopa hızla üzerime doğru ilerledi. İlk önce geriye çekilerek kendimi savundum ama kaçmanın bir faydasını görmeyince kılıcım ile karşılık vermeye çalıştım. Ancak kollarını insan üstü bir hızda kullanıyordu. Sopalarını eğer bilindik şekillerde sallamasa böyle birisini durduramazdınız. Ama onun en büyük zayıflığı buydu. Hareketleri görülebiliyordu, basitti ve tekrarlanıyordu. Bir yerden sonra bir sonraki hareketini tahmin edebilecek hale gelmiştim bile. Karşı saldırı yaptım bir iki kere ama sopaları hızla kılıcımı engelledi ve ateşten halkalar çıkarmaya başladı. Derin bir nefes alıp, aniden suratıma doğru alevden bir sütun üfledi. Yüzümü koruduğum için bir şey olmadı ama çıplak kalan kolumun derisi aniden kavruldu ve dökülmeye başladı. Bu sayede altındaki zırh ortaya çıkmış oldu. "Bu da ne böyle?!" diye bağırdı şaşkınlıkla şef. Ortaya çıkan zırhıma bir göz attım. Yüzümü korumak için elimi kaldırdığımda üzerimdeki ceket sıyrılmış ve kolumun bir parçasını açıkta bırakmıştı. Şimdi simsiyah parıldayan zırh bana bakıyordu. Zırhı ceketimin kolunu çekerek gizlerken, kılıcımı kaldırdım. "Senin bilmen gereken bir şey değil." diyerek hızla ileri atıldım. Damarlarımda yeni bulduğum bir güç geziyordu şimdi. Etrafında bir tur attım ve hızlanmasını araştırdım. Anlaşılan sadece kolları fazla hızlıydı. Ayakları o hızı yakalayamıyordu. Aniden ileri atıldım ve bacağına saldırdım. İki sopası ile bunu karşıladı hızlıca ama ben bu kadar kolay pes edecek değildim. Bir daha saldırdım ve bu sefer dizini hedef aldım. Hızla arkasını dönerken bir sopası ile kılıcımı karşıladı. Bu sırada diğer sopasının ucundan ufak bir alev topu fırlattı ama onu atlatmak diğer saldırılardan daha kolaydı. Hızla tekrar ileri çıktım ve tekrar bel altından saldırdım. Artık etrafında hızla koşarak daireler çiziyor ve saldırıyordum. Aniden manevralar yaparak, eğilerek saldırıyordum. Artık ayaklarını korumak için dizlerini kırmak zorunda kaldı. Aniden soldan atıldım ve sağa doğru kaydım. Ne yaptığımı bile anlayamadan arkasına geçmiştim! Hızlıca yanına koşturdum ve kılıcımın yüzeyini boğazına doğru tuttum. Aniden boğazına dayanan kılıç yüzünden şaşkınlıkla kalakaldı. "Anlaşılan ben kazandım." dedim ve kılıcımı geri çektim. Sopalarını kaplayan alevler sönmüştü. Hava tekrar normale dönmeye başlarken şaman kendini geriye attı. Tek kelime etmeden meydanı terk etmesini iyiye yoruyordum. Ancak aniden bana attığı o öfkeli bakışı görünce hiçte iyi bir durumda olmadığımı anladım. "Şefinize onun kellesini getirin!" diye haykırması ile meydandaki herkesin silahını çekmesi neredeyse aynı anda oldu. Ona bağırmak istedim, üzerime doğru gelen adamların arasından. 'Anlaşmamız vardı!' ve ya 'Onurun nerede senin?!' gibi bir şeyler söyleyebilirdim ama buna gerek kalmadı. "Kesin şunu!" diye bir gök gürültüsü herkesi durdurdu. Ses o kadar güçlü ve yoğundu ki, bir fırtınadan fırlamış gibi geliyordu kulağa. Etrafta aniden, "Büyük Patron, Büyük Patron..." fısıltıları duyulmaya başlandı ve herkes istemsiz bir şekilde silahını bırakarak eğildi. "Büyük Patron..." diyerek gelen kişi karşısında yere eğildi şaman. Şef olmasına karşın sesi süt dökmüş bir kedinin miyavlamasını andıracak kadar çaresiz çıkıyordu. Gelen kişi aşırı kaslı ve ortalamadan biraz daha iri bir orctu. Saçları beyazlayacak ve uzun bir sakalı çıkacak kadar yaşlıydı ama. Üzerinde sadece basit bir peştamal vardı. Bir elinde tıpkı benim elimdeki gibi bir samuray kılıcı tutuyordu. Ama onun kılıcı simsiyah cam gibi bir madde ile açık gri bir başka madenden yapılmıştı. Daha önce bu madenleri görmüştüm ama bunları kullanıp, bir silah yapacak bir demirci tanımıyordum. Gerçek Gümüş ve Obsidyen denilen bu madenler mithril gibi işlenmesi çok zordu. Gerçek Gümüş silahları bulabilirdiniz ve oyundaki bir çok canavarın canını yakabilirdiniz bununla. Ama Obsidyen gerçek anlamda imkansızdı. Aktif bir volkan bulsanız bile işlemek ayrı bir işti. Şu anda mithril ile aynı kaliteye sahip olduğu söyleniyordu. Mitril sadece zırh yapımında kullanıldığında iyiydi. Obsidyen ise silahların kralıydı. Yaşlı orc ileri çıktı ve şefi bir çocuk gibi azarlamaya başladı. "Sen ne bok yediğini zannediyorsun?! Anlaşma yapılan birisini öldürecek kadar düştün mü, Zingrua? Bana cevap ver!" diye kükredi. Sesi ciddi anlamda gök gürültüsünü andırıyordu. "Büyük Patron, ben çok pişmanım. Öfkeme kapıldım..." dedi ama Büyük Patron onun konuşmasına izin vermeden yumruğunu suratına oturttu. "Seni şef yapmamın sebebi, aklına güvenmemdi! Eğer öfkesine yenik düşecek bir şef isteseydim, oğlumu başa geçirirdim." dedi ve Zingrua'yı bir kenara savurdu. "Bir dahaki hatanda, oğlun şef olur. Babasının Sonsuz Çayırlara uğurlanmasını beklemeden, başa geçer hem de." dedi ve Zingrua'yı bir kenara bırakarak bana doğru gelmeye başladı. Ellerim ve dizlerim onun karşısında titremeye başlamıştı ama yapacak bir şey yoktu. Karşımdaki kişinin gücünü hissedebiliyordum. "Silahın yabancı..." diyerek elini uzattı. O zaman elimde sallanan samuray kılıcını fark ettim. Silahımı istiyordu. Ona neden verdiğimi bilmiyorum ama silahı ona uzattım. Silahı elinde bir iki kez çevirdikten sonra yanında eğilmiş bir orca verdi. "Bunu benim salak oğluma verin ve bir daha elinden düşürmemesini tembihleyin." dedi. "Sana gelince Orsanier'in Şampiyonu... Benimle gel." dedi ve yürümeye başladı. Aniden kopan gürültü ve tezahürat olmasaydı asla az önce Orcların şampiyonu olduğumu anlamazdım. Şaşkın bir şekilde etrafıma bakındım ve sonra gözden kaybolmaya başlayan Büyük Patronun peşinden koşturdum. Orc kasabasından kısa süre içerisinde çıktık ve kayalıkların içindeki bir mağaranın ağzına geldik. Biz gelirken kapıda orta yaşlı bir orc kadını bizi karşıladı. Bize bir bakış attıktan sonra mağaraya geri döndü. Büyük Patron mağaranın girişine geldi ve ayaklarını altındaki dağa doğru uzatarak oturdu. Yanına oturmamı söylediğinde dediğini yaptım. Bu sırada güneş hafiften batmaya başladığını fark edince ne kadar süredir savaştığımı anladım. "Alın bakalım, midenize bir şeyler girsin." diyerek bir sürahi ile iki bardak getirdi, az önceki orc kadını. "Teşekkürler hayatım..." diyerek sürahiyi hanımının elinden aldı Büyük Patron ve bardağın içine bulanık bir sıvı döktü. Benim bardağımı da doldurduktan sonra tek kelime etmeden sıvıyı yudumlamaya başladı. Bende ayıp olmasın diye sıvıyı içmeye başladım. İlk başta kötü bir şey olduğundan korktum ama bir yudum alınca ballı, şekerli bir su olduğunu anladım. Tatlı ama gazı kaçmış soğuk bir gazoz gibiydi bu şey. İkinci yudumda bardağı boşaltmıştım. "Az önceki olay için üzgünüm. Kasabayı şimdilik eski şamanım Zingrua yönetiyor ve gördüğün gibi pek iyi bir iş çıkardığı söylenemez." dedi ve kendi kendine güldü. Bardağından bir yudum daha alırken düşünceli görünüyordu. "Peki, sen neden buradasın?" diye sordu. "Şey... Yeni bir -yetenek- elde ettim ve onu denemek istedim. Bana burayı tavsiye ettiler. Bende, ne çıkar diyerek kabul ettim." dedim. Konuşmam bitince hafif bir kahkaha atarak, "Yani bir 'yeteneği' test etmek için orc kasabasına dalmanı tavsiye ettiler öyle mi? İşte bu komikti." Bir süre düşünceli bir şekilde oturduktan sonra, "Seni arenaya çıkartırdım, eğer ben başta olsaydım ve bu kadar kaybın yaşanmamasını sağlardım. Ve böyle bir anlaşma asla yapılmazdı. Ancak artık Orsanier'in Şampiyonusun ve bunu elinden alamam." diyerek bardağını bitirdi. "Orsanier'in Şampiyonu olarak bu topraklarda özgürce dolaşabileceksin. Tabi yanında düşmanlar getirmediğin sürece. Bunun dışında az sonra birileri senin onuruna dövülmüş bir kılıç getireceklerdir. Hediye olarak kabul et. Ama sana ufak bir teklim, hayır; ricam olacak. O elindeki altı altın ciddi anlamda bu kasabayı güçlendirebilir. Onun karşılığında sana bir şeyler vermemize izin ver. Bu kasabanın madenleri artık satılmıyor ve para kazanamıyoruz. Saldırı yapacak kadar gelişmiş bir kasaba olmadığımızdan da, oyun saldırmamıza izin vermiyor. Ama o altınlar ile tekrar bu kasabayı canlandırabilirim." dedi. Sesi hafif kırgın ama sakin çıkmıştı. Beni oracıkta öldürebilir ve üzerimdeki her şeyi alabilirdi. Bunu daha öncede yapabilirdi. Ama bunun yerine nazik bir şekilde rica ediyordu. Kafamı sallarken şaşkınlığım suratımdan geçmemişti. "Sizden kılıcınız gibi bir kılıç istiyorum. Obsidyen bir silahı ilk defa görüyorum da." dedim. İstediğim şeye gülerek, "Ama sana bir silah verileceğini söyledim. Buradan iki silahla ayrılman kötü gözükür. Başka bir şey isteyebilirsin." dedi. Ancak aklım fikrim o silahtaydı. Onun gibi bir silah benim olmalıydı. Öyle bir silahla önüme çıkan herkesi yenebilirdim! Hayalet Oyuncuları durdurabilirdim!! Kafamı sallayarak kendime geldim. Artık Hayalet Oyuncular umurumda değildi benim. Onlar nasıl olsa durdurulacaklardı bir şekilde. Ben kendimi geliştirmek derdindeydim ve Obsidyen kılıcım olmasa da olurdu. "Gerçekten aklıma isteyecek hiç bir şey gelmiyor." dedim. Gülümseyerek, "O zaman ben sana bir teklif yapayım. Buraya gelirken kullandığın Dev Kertenkelelerden bir tanesini yanına alabilirsin. Bir tanesi altı altın!" dedi. Düşündüm biraz ama yaptığı teklif çok iyiydi. Eğer istersem Kertenkeleyi başka birisine doksan altına satabilirdim. Ama yapmayacağımı biliyordum. En sonunda oradan ayrılırken yanımda bir matara Orc Tatlı Suyu ve beni hızla geldiğim yoldan geri götüren yeni arkadaşım Lizar vardı. Güçlerimi denemiştim ve Alennia'nın söz verdiği gibi güçlüydüm. Ama güçlerimi başka bir yerde de denemek istiyordum. Bölüm 7: Eski Dostlar ve Yeni Güçler (Sezon Finali) Sesli Not 7 : 13 Kasım 2068 "Her şey 2041 yılında başladı. Bir grup bilim adamı kendi kendine yenilenen, sorunsuz çalışan bir sanal gerçeklik sistemi kurdular. Sistemin özelliği belirli insanların hayallerindeki şeyleri gerçeğe çevirmekti. Gerçekleşen, hayallerin özellikleri yine hayallerinizden alınıyordu ve hayallerinizde yaşıyordunuz. Ama bu sistemi oluşturduktan sonra kontrolü kaybettiler. Sistem o kadar popüler oldu ki, herkes sistemin içinden çıkmak istememeye başladı. Bunun için bir seferberlik başladığını söyleyebiliriz. Kısa sürede kendi kendine yeten ve insanların tüm ihtiyaçlarını otomatik olarak karşılayacak bir Sanal Gerçeklik Modülü oluşturuldu. Netro Gear. Netro Gear'lar kısa sürede hızla yayıldı. Artık her işi robotların yaptığı, sıkıcı bir dünyada yaşamak istemiyordu insanlar. Bunun yerine hayallerini gerçekleştirebilecekleri bir sisteme ve Netro Gear'lara geçtiler. Dünya hızlıca Netro Gear'ların etkisi altına girdi. Bir çok ülkede sırf Netro Gear'lardan oluşan şehirler kuruldu. Yüz binlerce insan sanal dünyayı, gerçek dünyaya tercih etti. Artık makinelerin içinde, rüyalar içinde yaşayan canlılara döndük. İlk başlarda bazıları itiraz etti ve isyan çıkardılar. Ama onlarında sesi çabucak kesildi. Eğer bu mesajı görüyor ve insanların sahte hayaller içinde yitip gitmesini istemiyorsanız, bize kulak verin. Onları durdurmamıza yardım edin. Oyundayken bize vereceğiniz her desteğe ihtiyacımız olacak. Bizi, Hayalet Oyuncuları bulun." dedi karanlık figür ve ince bir cızırtı ile yayın kesildi. Az sonra bir bip sesi ile tekrar başlayacaktı. Bu, bu mesajı ikinci izleyişimdi. Çemberlerden birinde ufak bir depo bulduğumda pek ilgilenmemiştim ilk başta. Bu bulduğum ilk depo değildi ama en ilginciydi. İçeri artık tozlanmıştı ama bir zamanlar buralarda birilerinin yaşadığını anlıyordunuz. Köşede bir yer yatağı, sert bir yastık, bir kaç boş kavanoz ve ufak bir televizyon. Televizyonda sadece bu mesaj vardı. Tüm kanallarda bu mesaj oynuyordu. İlk izlediğimde hiç bir şey anlamamıştım ama şimdi her şey aklımda canlanabiliyordu. Dünya'da neler olduğunu artık biliyordum. Öyle bir dalmıştım ki, Bay Robot'un ısrarlı biplemeleri duyamamıştım. Ona döndüğümde metalik kollarını hızla sallıyordu. Ne olduğunu anlamam biraz zamanımı aldı çünkü halen şaşkındım. Bay Robot'un ekranında bir mesaj işareti vardı. Annemden geliyordu ama bu Bay Robot'un hafızasına kaydettiği ve otomatik oynayan mesajlar gibi değildi. Bu mesajda bir şifre vardı. Harflere bakarak şifrenin ne olması gerektiğini düşündüm. Annemle geçirdiğim zamanlar bunca yıldan sonra artık bulanık bir sudaki siyah balıklar gibiydi. Varlıkları ortadaydı ama neredeyse görünmezdiler. Bilmiyordum! Aklıma hiç bir şey gelmiyordu. Tüm anılarımın kaynağına indim ve annemle konuşmalarımı düşündüm. O çocuk aklımla unuttuğumdan emin olduğum anılar aniden ortaya çıkmaya başladı. Bir gün beraber gezerken, Bay Robot'u oluşturacak bir kaç parça bulmuştu. Yanımızda sürüklediğimiz robot kalıntısı ile o parçaları birleştirdi ve Bay Robot'u oluşturdu. Annem harika bir mühendis ve programcıydı! Bay Robotu kendisi programlamış ve yapmıştı. O gün bana, "Bak senin yeni bir arkadaşın var artık! Adı Bay Robot. Ona iyi bak olur mu? O senin hep yanında olacaktır." demişti. Hızlıca 'Mr. Robot' yazdım ve giriş tuşuna bastım ancak yanlış şifre sesi ile en başa döndüm. Bu sefer iki hakkım kaldığını gösteren ufak bir uyarı kutusu almıştım ama. Eğer iki defa daha şifreyi yanlış girersem bu mesajı açamayacaktım! Kara kara ne olabileceğini düşünmeye başladım. Bay Robot bana doğru endişeli gibi bakıyordu kocaman sarı ışıklar saçan gözleri ile. Düşünmeye ve başka bir anımı hatırlamaya çalıştım. Ve bir başka anı geldi. Okumayı annemden öğrenmiştim. Ama öğrenene kadar bana her gün kitap okurdu. O zamanlar en çok sevdiğim hikaye çocuk bir cadının -Selina'nın- hikayesiydi. O hikayeyi o kadar severdim ki, annemin onu saatlerce anlattığını hatırlayabiliyorum. O kadar okuduktan sonra beni 'Benim küçük Selina'm" diye çağırmaya başlamıştı. Bu sefer her harfine dikkat ederek 'Selina' yazdım ve giriş tuşuna bastım. Ancak yanlış şifre sesi ve son bir hakkımın kaldığını söyleyen ekranla karşı karşıya geldim. Çıldıracağımı hissediyordum. Şifre ne olabilirdi ki!? Televizyondan gelen mesaj yine heyecanlı bölüme gelmişti ve televizyondaki karaltı yine bağırıyordu. "...insanların sahte hayaller içinde yitip gitmesini istemiyorsanız, bize kulak verin. Onları durdurmamıza yardım edin." dediğinde aklımda bir şimşek çaktı. Bu olabilir miydi? Tüm bunların bu şekilde bir araya gelmesi pek mantıklı gelmiyordu. Annemin bu adamlarla ne işi olabilirdi ki. Ama bu şifrenin, mesajı gördükten sonra çıkmasının mantıklı bir açıklaması yoktu. 'Ghost Players' yazdım ve girişe tıkladım. Ekran titredi ilk önce ve açıldığını düşündüm. Ama aniden Bay Robot kapandı. Yanlış mı girmiştim? Şifre bu olması lazımdı ama! Aniden ekran aydınlanırken annemin tanıdık sesi duyuldu. Ama bu sefer bir farklılık vardı sesinde. Bu sefer o artarda çekilmiş, sert ve katı mesajlarındaki gibi konuşmuyordu. Görünüşünde göze çarpan değişiklikler vardı. Bu mesaj sonradan çekilmişti. Beni bıraktıktan sonra çekmişti bu mesajı. "Merhaba hayatım. Eğer bu mesajı dinliyorsan artık bazı şeyleri öğrenmenin zamanı gelmiş demektir. Artık senden daha fazla sır saklamayacağım." dedi annem. *Sesli Mesajın Sonu* Issız bir gecenin ortasında bir grup asker yaktıkları ateşin etrafına kurulmuşlardı. Normalde bu ıssız topraklarda bir çok terörist, kaçak, yağmacı vb pislikler dolanırdı ama oyuna reset atıldıktan sonra bir çok oyuncu bu oyunu bırakmıştı. Bu askerlerde World War III'nin sadık oyuncularındandı. "Çok ileri bir mevzide ve tedbirsiz bir şekilde bekliyoruz. Bir baskın yememiz an meselesi..." dedi içlerinden bir tanesi. Üzerinde diğerlerinden daha teknolojik görülen elbiseler vardı. Büyük ihtimal bir Hacker ya da Spesiyalistti. "Homurdanmayı bırak artık. Bu oyunda daha fazla korkacak bir şey kalmadı." dedi ateşe ayağını uzatmış sakallı adam. Üzerindeki tüm ağırlıkları ve silahları bir kenara bırakacak kadar rahattı. "Buralarda sadece basit serseriler takılıyordu eskiden.Ve serverlar resetlendikten sonra onlar da gitti. Artık sadece Rusya ve Amerika'nın savaştığı cephelerde canlılık var. Diğer yerler Ölü Bölgeler." diyerek elini sigara içen arkadaşına doğru uzattı. "Sen bir tane yakıp, versene şunlardan." Sigarasından derin bir nefes alıp, hafifçe esen rüzgara dumanını boşalttı. "Yarın basacağımız karargah hakkında endişelenin şimdilik. Rusların o teröristler ile anlaşma yaptıklarını duydum. Ortalık karışabilir yani." dedi. "Ruslardan endişelenmiyorum ben ya. Heriflerin botları biraz deli oynuyor ve bombalara bayılıyorlar ama Amerika'nın bir hava desteği yok onlarda." dedi içlerinden bir tanesi. Kafasındaki kaskette Amerikan bayrağının kötü çizilmiş bir hali vardı. "Onları hafife alıyorsunuz..." diye bir ses geldi köşeden. Anında birisi o tarafa elinin altındaki metal bir kabı fırlattı. "Kes sesini seni fazla gelişmiş fare!" diye bağırdı Amerikan kasketli herif. "Elimde olsa kafana bir tane sıkardım ama dua et, bizim general seni canlı istiyor." "Ama sizleri kimse canlı istemiyor." dedi adam yeniden. Arasında durduğu kutulardan kafasını kaldırdı yavaşça. Üstü başı toz, toprak olmuştu. Elleri bağlı öyle bekliyordu. Birisi onu susturmak için ayağa kalktı ve adamın yakasına yapıştı. "Söylesenize... Şu hava almaya çıkan arkadaşınız nerede?" dedi hafiften sırıtarak. "Korkmayın ya. Birazdan çıkıp geli-" dedi ama sözünü bitiremedi sakallı asker. Aniden kafasının ortasından, burnunun hafif üstünden geçen kurşunun suçuydu bu. Sakallı asker aniden oturduğu yerden bir refleks ile fırladı ve yüzü koyun, kanlar içinde yere yığıldı. Birkaç saniye içerisinde oldu her şey. Siyahlar giymiş birisi ortaya fırladı ve köşedeki su dolu kovayı yanan ateşin üzerine döktü. Aniden ortalık karanlığa kapılırken, birkaç el atış sesi duyuldu havadan. Kısık inlemeler çıktı ortaya. Bir boğuşma sesi duyuldu. Yumruk ve tekme sesleri, karanlıkta yankılandı. Aniden bir köşeden silah sesi geldi artarda. Askerler yavaş yavaş kendine gelmeye başlamış olmalıydı. "Geber seni lanet Rus Domuzu!" diye bir bağırtı kapladı ortalığı ve yarı otomatik savaş tüfeğinin rastgele ateş sesleri gelmeye başladı. Aniden bir boyun kırılması ile Amerikan Fanatiğinin silah sesleri ve çığlıkları sustu. Diğer bir köşeden ateş açıldı ve kurşunların insan etini delerken çıkardığı o tok ses duyuldu. Zafer çığlıkları atıldı saniyesinde ancak aniden açılan bir ateş ile bu seslerde kesildi. Bir köşeden, "Bu olamaz! Yalnız olmalıydık... Hayalet Oyuncular gitmişti!" diye haykırışlar duyuldu. O taraftan rastgele ateş açıldı ve birkaç metalik tıkırtı duyuldu. "GEBER!!" diye bağırdı herif ancak aynı haykırışı bir daha atacağı sırada boğazının parçalanma sesi duyuldu. Ve cesedi yere düştü. Derin sessizlik kapladı artık etrafı. Ne derin soluklar, ne cırcır böcekleri vardı. Sessizlik tıpkı yukarda ayı kapatan kara yağmur bulutları gibi her tarafı kaplamıştı artık. Bir süre sessizlik oldu. Bu sırada bir kıpırtı yaşandı. Askerlerin esiri zorlukla ayağa kalktı ve etrafını inceledi. Gözleri karanlığa alışmaya başladığında ellerinin artık bağlı olmadığını fark etti. Bu sırada bulundukları dağ yamacından aşağı inen karanlık bir figürü fark etti. "Dur biraz! Seni bizimkiler gönderdi, değil mi? Beni kurtarmak için gelmedin mi?" diye bağırdı gizemli kurtarıcısına. Adam arkasına döndü yavaşça ve diğer adamın korku ile bir adım geri atmasını izledi. Adamın üzerinde son teknoloji bir zırh ve kask vardı. Kaskın ön yüzeyi bir camla kaplıydı ama adamı korkutan şey bu siyah zırh veya kask değildi. Adamın sol gözünün olduğu taraftan kırmızı bir ışık gelmesiydi. Adam silahını kaldırdı ve mahkumun duyacağı son sözleri söyledi. "Hastala Vista!" ***** Maxemillian kaskını çıkarırken hafiften gülüyordu. Bunun sebebi en sevdiği klasik filmlerden alıntı yapması değildi. Evergreen'deki yeni aldığı gücün tüm oyunlarda etkili olduğunu öğrenmesindendi gülümsemesi. Ana ekrana girdiğinde daha önceki tüm oyun kayıtlarının silinmiş olduğunu görünce şüphelenmişti ama artık bir şüphesi yoktu. Necromongers'da Lich, Spectra'da Ghost Lord ve World War III'de Terminatör tarzı kaçak bir Cyborg olmuştu. Devilbrand denilen bu zırh tüm hesaplarını etkiliyordu. ***** Tekrar Evergreen'e girerken mutluluk ve heyecan içimi doldurmuştu. Belki eski hesaplarımın hepsi silinmişti ama artık oyunlarda güçlüydüm. Evergreen'deki bir gücün, nasıl oluyor da bütün hesabımı etkiliyordu bilmiyordum. Ama bu harika bir şeydi. Oyuna girdiğimde handaki odamın kapısının şiddetle yumruklanma sesi ile uyandım. Artık beni sabahın köründe uyandırmak isteyecek bir arkadaşımın olmadığını bildiğimden kimin beni istediğini merak ederek kapıyı açtım. İki tam teşekküllü asker ile beraber bir büyücü karşıma çıktı. Hepsinin göğsünde Spectral Knights'ın işareti olan mavi bir at vardı. Gelenlerin hiçbirini tanımadığımdan emin olunca gözlerimi devirdim. "Pekala, çocuklar. Nereye gidiyoruz?" diye sordum. "Sizi Spectra Kalesine götürmemiz emredildi." dedi büyücü samimi bir ses tonu ile. Eğer bu çocuk ile başka bir yerde tanışmış olsaydık, iyi anlaşacağımıza eminim. İyi birisine benziyordu. Normalde olsa anında reddederdim ama bugün eşref saatim gelmiş, çok mutluydum. Kendime sordum, neden olmasın? "Peki, atımı hazırlayayım." dedim ama büyücü sözümü keserek, "Hiç gerek yok efendim. Sizi oraya ışınlamak için buradayım. Konuşmanız bitince geri buraya geleceksiniz." dedi. Kafamı sallayarak, "Pekala..." dedim. Bir şeyler döndüğünü düşündüğümden geçen hafta Orsanier'den gelen kılıcı yanıma aldım. Kılıcı gördüklerinde biraz şaşırdıklarını söylemem lazım. Bende ilk gördüğümde şaşırmıştım. Siyah Demir ve Çelik karışımı koyu gri bir kılıç ortaya çıkmıştı. Kılıcın ucu hafifçe kıvrılıyordu. Kılıcın ortasında ufak delikler açmıştı demirci ve bu sayede kılıcı daha hızlı savurabiliyordum. Kabzasında da kükreyen bir orc motifi ile bence harika bir kılıçtı. Büyücü kendini toparlayıp, yere semboller çizmeye başladı. Birkaç dakika içerisinde geniş bir daire ve bolca tuhaf sembol çizmişti yere. Kusursuzca çizilmiş çemberin -ki buradan bir oyunda olduğumuzu anlıyoruz çünkü hiç bir insan evladı tek bir seferde kusursuz bir çember çizemez- etrafına ufak mavi renkli taşlar dizmeye başladı. Tüm bu işleri bitirince küçük bir kitabı sesli bir şekilde okumaya başladı. Yere dizdiği mavi taşlar parıltılar saçarken ufak bir kasırga koptu ortasında. Büyülü sözler söylenmeye devam ederken yavaş yavaş kasırga sakinleşti ve yerde mavi bir daire bıraktı. Dairenin ortasına geçerken selam verdim. "Ben gelene kadar eşyalarımı karıştırmayın yoksa sizi Dev Kertenkeleme yem yaparım!" derken gözümü kapattım. Bu ilk ışınlanmam değildi ve ani görüntü değişikliği gözümü alacağını biliyordum. Gözümü daha açmadan önce hava değişikliğini hissettim. Daha çok soğuk dağların yamaçlarında kurulmuş kasabalarda takıldığım için aniden sıcak rüzgarlar beni boğuyormuş gibi hissettim. Ancak gözümü açınca bunun sebebinin hava olmadığını anladım. Etrafta onlarca fırın, son hızda çalışıyordu. Spectral Knights'ın kalesini daha çok savunulması zor, devasa bir yapı olarak bekliyordum ama bu tamamen farklıydı. Yuvarlak bir şehirdi burası bildiğin! Etrafta onlarca rastgele dağılmış bina vardı. Az ilerde yer altına inen tünelleri görüyordum. Gökyüzüne çıkan dumanlardan anlaşıldığı kadarı ile hararet ile silah yapıyorlardı buralarda. Ama beni asıl şaşırtan bu küçük binacıkların arasından yükselen devasa kule oldu. Kulenin kendisi apayrı bir şeydi. Şehrin ortasında tüm haşmeti ile dikiliyordu ama sıradan bir şey değildi bu kule. Tamamen metalden yapılmıştı! "Eee nasıl buldun?" diye ortaya çıktı mendebur suratlı, eski dostum. "Tüm oyunlarda giriştiğim en büyük savaş hazırlığı burası herhalde." dedi gülerek Will. " Evet, senin için öyle ama benim için Infinite World'de ki savaş hazırlığının yanına bile yaklaşamaz..." diyerek bir fırının yanına yaklaştım. "Sadece çelik silah mı üretiyorsunuz?" diye sordum sahte bir dehşet ve iğrenme ile. "Başka taraflarda Gerçek Gümüş'de kullanılıyor ama Siyah Demir kullanma taraftarı değiliz..." diyerek kılıcımı işaret etti. Gözleri sıkıntı ile devirirken ilerlememi işaret etti. Onu isteksizce takip ederken, "Bugün çok mutluyum ve bu yüzden buradayım. Lütfen beni çağırma sebebini açıklayıp, daha fazla yormasan olur mu?" dedim. Kafasını sallarken, "Bende seninle gerekmedikçe konuşmak istemiyorum. Ama bu konu önemli..." diyerek beni ufak bir eve soktu. Evin içi, dışı gibi kötü durumda değildi. Etrafta boş zırhlar, asılmış kılıçlar, yumuşak bir yatak ve ortada geniş bir masa vardı. Masanın ortasında Evergreen'nin ayrıntılı bir sürü haritası vardı ama Güney Haritası en yukardaydı. Etraftaki sandalyelerde oturan ve biz girince ayağa fırlayan bir çok tanıdık yüz gördüm. "Ağlamayı çabuk bırakmışsın." dedim Violetta'ya yanından geçerken. Herkes rahatsız bir şekilde homurdandı ben masanın yanına girince ama kimse ağzını açmadı. Will'in geniş koltuğunun -çünkü o koca götünü başka bir yere sığdıramazdı- yanına geçtim ve haritaya bir göz attım ama üzerinde bir karalama yoktu. "Bayanlar ve baylar, kısa keseceğim. Bugün havamdayım ve sizi gördükçe canım sıkılıyor. O yüzden hızlıca beni neden buraya çağırdığınız açıklayın ve bende sizin suratınızı görmekten çabucak kurtulayım." dedim elimden geldiğince kaba bir şekilde. "O zaman kısa keseyim. Başımız dertte. Hayalet Oyuncular geldi." dedi sert bir ses tonu ile. İstemsizce yutkundum. Son oyunu çökertmelerinden bu yana fazla zaman geçmemişti. Buraya bu kadar çabuk gelmelerini beklemiyordum. "Bildiğin gibi Felword Ormanlarının en güneyinde Sonsuzluk Çağlayanları ve Deohend Kasabası var. Ancak kasabanın güneyinde ufak bir uçurum yeri var. Evergreen'in en güney noktası orası olduğu için Spectral Knights'a yardım etmek istemeyen ama Hayalet Oyuncuları avlamaya ant içmiş bir grup orayı ablukaya aldı. Planları ise dörtlüyü ellerindeki her şey ile Çağlayanların aşağısına atmak. Aslında harika bir plan ve bende bunu gerçekleştirmek isterim. Çağlayanlardan düşmek kesin ölümdür çünkü. Phantom Hunters denilen bu grubun planı buydu." dedi Will. Beni kızdırmak için hikayeyi bilerek uzatıyordu. "Esasa gel! Hayalet Oyuncular geldi dedin, ne oldu bu çakma Ghost Busters'a?!" diye bağırdım. "Ağzını topla! Phantom Hunters yeteneklerini ve aklını kullanarak, Hayalet Oyuncuları yakalamaya ant içmiş, ciddi bir organizasyondur!" diye ortaya atladı, tanımadığım bir adam. Kıyafetine bakınca neden ilk baştan dikkatimi çekmediğini anladım. En karanlık köşede oturmuştu ve bir dilenci gibi üstü yırtıklarla doluydu. "Kim bu serseri?" diye sordum. Adam bu sefer belindeki balyozu ortaya çıkararak, "Ağzını topla, pislik herif! Ben Phantom Hunters'ın başkanı Sunnie Balster. Eski başkan demek lazım çünkü tek geriye kalan kişi benim." dedi. Yüzü asılmıştı. "Neler oldu!?" diye sordum merakla. Adam tekrar köşesine çekilirken, "Katliam. Olan şey bu. Çıplak bir katliam!" diye bağırdı. "Her şeyi planlamıştım. Tek planlamadığım şey, geliş zamanlarıydı. Ama onun için gözlemcilerim vardı ve hemen saldırı düzeni aldık. Herifleri tam geldikleri an, çırılçıplak yakalamıştık! İçimizdeki tüm okçular ve büyücüler, onları uzaktan çağlayanlara düşürmek için saldırdı. Ama oklar ve ateş topları onları çeviren sarı renkli bir bariyere çarpıp durdu! Bariyer aniden ortaya çıkması yetmiyormuş gibi saldırıldığında ortaya çıkıyordu! Ama bunun içinde bir plan yapmıştım. Daha önce o küçük çıkıntıya bunun gibi bir durum olursa diye, her tarafına patlayıcı depolamıştım. Bu gösterinin ardından pimi çektim ve o küçük toprak parçasını; daha küçük parçalara ayırdım. Ve düşüşlerini zevkle izledim... Ama aniden uçan iri yarı bir kuş gökyüzüne yükselene kadar! İçlerinden bir tanesi devasa bir kuşa dönüşmüş ve iki arkadaşını kurtarmıştı! Pençelerini üssümüzün ortasında serbest bıraktı ve çıplak iki adam yere indi. Ve dediğim Çıplak Katliamı yaşadık. Anında etraflarını çeviren bir düzine herifi yumrukları ile hallettiler. Hem de zırhları olmadan! Adamların şeyini göre göre yenilmenin nasıl bir his olduğunu anlatmam mümkün değil!!" diye bağırdı herif ve balyozunu alıp, öfke ile karşı duvarda bir delik açtı. Uzun bir solumanın ardından, "Normalde Spectral Knights'a katılmazdım ama... Tek umudumuz burası." dedi zorlukla. Bu adamda benim gibi Spectral fikrinden nefret ediyordu ve pes etmişti. Hayalet Oyuncular başka birisini yenmişlerdi işte. "Hayalet Oyuncuların başka bir mağdurunu ve onun açıklı hikayesini dinlediniz. Ancak bundan bana ne!?" dedim dalga geçerek. Sunnie bu karşılığı beklemediği için gözleri şaşkınlıktan kocaman açıldı. "Maxemillian." dedi Will ciddi bir ses tonu ile. Daha kısa süre önce benim adımı bir saygı eki kullanmadan söyleyemeyen birine göre bu iyi bir ilerlemeydi. "Durum sandığımızdan daha ciddi. Dört Oyuncuda Felword Ormanının güneyinden ilerlemeye başladılar. Bu zamanlar saçma kavgalar ile ayrılmanın zamanı değil. Gel, tekrar başımızda ol. High General olmayı benden daha çok hak ediyorsun. Birlikte bu sefer onları durdurabiliriz!" dedi. Açıkçası etkilenmiştim. Ses tonu bir harikaydı! Cesaret verici, ikna edici ve sıcaktı. Onu halen bir dost olarak kabul edeceğime inanıyordu belki de. Ancak anlamadıkları şey benim istediğim şey güç değildi. Ben dürüst ve sadık dostlar istiyordum. Benim dostluğum güç ya da para gibi şeylerle satın alınmamalıydı. Yavaş tonda, dalga geçerek alkışlamaya başlayınca Sunnie'nin az önceki şaşkın ifadesi suratına oturdu. "Tebrik ediyorum Will. Gerçekten harika bir konuşmaydı. Keşke bunun eğitimini almadan, böyle bir konuşma yapacak yeteneğin olsaydı. O zaman gerçekten bu sirki yönetebilecek bir lider olabilirdin." dedim. Eğleniyordum ve bunu ifadelerimle gösterdim. "Sana her oyunda yardım yapıldı. Bunu neden reddediyorsun!?" dedi elinden geldiğince sakinliğini korumaya çalışarak. "Bu yardımı da kabul et!" diyerek dişlerini gıcırdattı. Cık cık ederek kafamı salladım ve masanın etrafında çeyrek daire tur attım. "Yanlışın var. Ben hiç bir oyunda kendim için bir şey almadım. Beni hak etmediğim bir güç sahibi yapacak hiç bir yardımı almadım. Ve almayacağım da. Evet oyunlarda; oyuncu, erzak, silah vb yardımlar aldım. Ama bu yardımım onun gibi bir şey değil. Sıradan bir oyuncunun 3 senede sahip olacakları yeteneklere, iki hafta içince sahip oldunuz. Birisinin 16 sene boyunca çalışması gereken High General unvanına bir anda sahip oldun! Ben bunu yapmayacağım işte." dedim. Tam gitmeye davranacağım sırada Will yumruğunu masaya vurdu. Ve masayı ikiye ayırdı. "Beni aşağılayacak cesareti nereden buluyorsun, Max?!" diye sordu sinirle. Yeni kazandığı güçlere ve seviyesine güveniyordu. "Beni tehdit ediyorsun demek Will? Anlaşılan High General diye anılmak sadece rütbeni değil, götünü de kaldırmış!" diye güldüm. "Beni korkutmuyorsun Will. Sen daha o arkadaşlarınla Pirate Paradise'da -çocuklar için ufak bir oyun- arkadaşların ile hazine avı yaparken, ben bu adamlarla uğraşıyordum. Onların neler yapabildiğini kendi gözlerimle gördüm. Şu koca Evergreen'de, bu adamları Infinite World'den beri tanıyan tek kişi benim. Onlarla boğuşan ben; senin gibi sümüklü bir çömezden mi korkacağımı sanıyorsun? Rütben ve yeni güçlerin bende sökmez aslanım. Benim için sen halen oyunun çökünce ağlayarak beni bulan, o iki yaş küçük çocuksun." dedim. Sözlerimin her biri sert ve aşağılayan bir ses tonu ile çıkmıştı. Will burnundan soluyordu ama onunla daha fazla bok yarıştıracak havamda değildim. "Şimdi izninizi istemeden evime döneceğim. Umarım gönderdiğin adamlar eşyalarıma dokunmamıştır, yoksa Hayalet Oyunculardan önce askerlerin benimle uğraşır." diyerek arkamı döndüm ve geldiğim yerden çıkmaya davrandım. İki adım atmıştım ki, hislerim aniden normalde olduğundan daha keskin bir hal aldı. Kılıcın kından çıkış sesini ve Will'in arkamdan bağırtısını ağır çekimde duymaya başladım. Bana arkamdan kılıç çekecek kadar düşmüştü anlaşılan bu oğlan. Ama karşısında çocuk yoktu. Elimi hızla kılıcıma attım ve kınından sıyırdım. Sağ elimde hızla bir tur atarken, arkamı dönmeden ve bakmadan havaya kaldırdım. Will basit bir insandı. Kafama saldıracağını biliyordum ve sadece kafamı korumam yeterliydi. Arkama bakmadan kafama gelen kılıcını karşılamıştım işte! Kılıcı ile kılıcım çarpıştığında kıvılcımlar fırladı. Will arkamdan böğürme sesini şaşkın bir nefes alış verişe bırakmıştı. Salak gibi tek elimle havaya kaldırıp, kafamın üzerinde tuttuğum kılıcıma bakıyordu. Onun saldırısını engellemiştim! Aniden arkamı döndüm ve saldırdım. Kılıcımı beceriksizce karşılama zahmetine girdi ama beklediğimde buydu. Yetenekleri bilgisayar destekli olduğu için iyi idare edemiyordu. Bu yüzden tekrar saldırdım. Kılıcım ilk olarak çelik zırhına zararsızca çarptı ama bir sonraki çarpışı daha sert oldu. Karşı saldırı yapmaya çalıştı ama kılıcım şimşek gibi onun zayıf saldırılarına karşılık verip, aynı hızla göğsüne çarpıyordu. Her saldırımda bir adım ileri atarak, onu iyice köşeye sıkıştırıyordum. En sonunda zırhını paramparça ettim. Ani bir öfke ile kaçmayı bıraktı ve ileri atıldı. Kılıcını tüm şevkiyle sağ taraftan savurdu ama halen anlamamıştı kimin burada kendini tuttuğunu. Ama ona göstermek benim için büyük bir zevk olacaktı! Tüm öfkem ve gücüm ile karşılık verdim saldırısına. Etrafta bir patlama etkisi kopardı kılıçlar. Etrafımızdaki alevler bir anlık sönerken kılıçlarımız çarpıştı. Kılıçların çarpışmasından daha önce duyulmadık bir vızıltı ve çatırtı sesi duydum. Aniden karşılık koyma hissi ile kayboldu kılıcım havayı yardı. Bunun sebebi onun kılıcını parçalamamdı! Durabilirdim. Kendimi dizginleyebilirdim ama bunu yapmadım. Kılıcımı savurmaya devam ettim. İlk önce parçalanmış zırhında ufak bir yara ile başladım. Ardından kılıcımı çekip, bu sefer doğruca yüzüne hedef aldım. Yanağından başlayıp, burnunu geçerek sağ kaşının ortasında son bulan bir yara açmıştım yüzünde. Devam ettim. Göğsünde karalama yapan bir çocuk gibi artarda darbeler indirdim. Hiçbirisi ölümcül değildi ama izi kalacak ve çok acıyacaktı. Ama hiç beklemediğim bir şey yapıp, kenarda şaşkınlıkla bunu izleyen bir adamının kılıcını çekerek eline aldı ve ileri atıldı. Daha fazla beklemeyecektim hayır... Artık bu işi bitirmenin zamanı gelmişti! Will'in suratında patlayan yumruk, benim bile canımı acıtmıştı görünce. Will bilincini kaybederek, kıç üstü yere kapaklanırken Violetta yumruğu halen attığı gibi havada bekliyordu. "Daha fazla bu saçmalığa izin veremem..." diye fısıldadı ve bana baktı. Tıpkı herkesin baktığı gibi hafif bir korku ve şaşkınlık vardı yüzünde. Herkesin bakışları arasında, "Bana, 'Komutan' demenizin bir sebebi vardı. Bunu çabuk unutmuş gibisiniz." dedim. Arkama doğru dönerken, "Bu kılıca iyice bir bak, Will. Çünkü seninle bir sonraki karşılaşmamda bunu suratına gömeceğim." dedim ve karşımdaki kapıyı tekmeleyerek açtım ve kendimi dışarı attım. Arkamdan beni öldürmek için asker gönderirler sanıyordum ama bunu yapamayacak kadar şaşırmış olmalıydılar. Ben geldiğim yerdeki portala varmadan önce sadece Violetta koşarak yanıma geldi. Yanakları koşmaktan ve sıcaktan dolayı kızarmıştı. Şaşkınlığını halen atamamıştı üzerinden. "Komutan! Komutan Maxemillian..." diyerek bana yetişti ve önümü kesti. Nefesini toplaması için ona birkaç saniye verdim. "Orada ne oldu öyle!?" diye sordu şaşkınlıkla. "Hiç bir şey. Kendini bir şey sanan patronunuza ufak bir söz verdim." dedim sakince. "Hayır, yani... Siz nasıl-?!" dedi ve derin bir nefes alışverişi yaparak kendine geldi. "Siz nasıl o şekilde dövüşebildiniz? Ben nasıl geldiğini görememiştim bile..." dedi ve devam etmek istedi ancak daha fazla izin vermedim buna. "Bu sizi ilgilendiriyor mu, Bayan Violetta?" diye sordum sert bir ses tonu ile. Bu sert sözlerim onu az önceki olaydan daha fazla şaşırtmıştı. Ve üzmüştü. "Sizi ilgilendiren bir mesele yok, Bayan Violetta. Sizin göreviniz yeni gelen haksız güçleriniz ile yeni patronunuza hizmet etmek. Tabi bu ona da ihanet edecek bir teklif alana kadar geçerli değil mi? O zamana kadar size iyi şanslar, Bayan Violetta!" diyerek ilerlemeye başladım. "Sizin hiç bu kadar kırıcı olabileceğinizi bilmiyordum..." dedi ağlamaklı bir ses ile. Durdum olduğum yerde. Birkaç saniye boyunca esen sıcak rüzgarı dinledim. "Siz birde beni nasıl kırdığınızı görebilseydiniz o gece. Hepinize ayrı ayrı güvenmiştim..." dedim kısık bir ses ile. "Ama yanlış yapmışım." diyerek istemsizce eğdiğim kafamı kaldırdım. "Sizi üzebilecek kadar bana değer verdiğin için size daha fazla kızmıyorum. Ama şu andan itibaren patronunuza verilmiş bir yeminim var. Kılıcım ve onun kafası arasındaki bu yemine lütfen diğerlerini ve sizi dahil etmeyin." dedim ve birkaç adım ilerdeki mavi çemberin içine girdim. Odama geri geldiğim her şeyi bıraktığım gibi buldum. Büyücü ve savaşçılar milim yerlerinden kımıldamamış, bekliyorlardı öyle. Gelişim onları şaşırtmış gibi görünüyordu. Onları kapının önüne doğru kovalayıp, kendimi yatağa attım. Artık güçlüydüm ama bu güç ile ne yapacağımı bilmiyordum. Bir amacım olmadan her şey çok boş geliyordu. II.Sezon Bölüm 1: Sıcak Bir Açılış "Hey! Burada harika bir zırh buldum." diye bir ses yankılandı yıkılmış kasabanın içinde. Bir ceset uçarak kasabanın diğer tarafına uçuverdi. "Sağ ol!" yanıtı geldi diğer taraftan. Başka bir taraftan gür bir ses duyuldu. "Abi içinizde üzerimi örtecek bir şeyler gören var mı?" diye sordu gür ses. Yıkıntının başka bir tarafından farklı birisi "Al kardeşim, burada tam senlik bir şey var." dedi ve bir örtü uçarak az önceki sesin geldiği tarafa gitti. "Teşekkürler dostum." dedi az önceki gür ses. Bu sırada bir çift ayak sesi duyuldu yıkık kasabanın içinden. Ortaya ilk sesin sahibi çıktı. İri bir adamdı. Uzun boylu, kısa saçlıydı. Geniş omuzlarını gererek etrafına bir göz gezdirdi. "Hadi be çocuklar çabuk olun!" diye seslendi arkadaşlarına. "Patlama Pyro. Hahaha! Anladınız mı? Hani patlama, Pyro? Pyro adı..." dedi ve sustu diğer bir gelen adam. Diğer arkadaşına göre biraz daha kısa ve cılızdı. Saçları hafif uzundu ama henüz omuzlarına gelmiyordu. Üzerinde beyaz, uzun bir cüppe vardı ve havada süzülüyordu. "Bir daha lütfen -ama lütfen!- espri yapma, Radian." dedi aniden ortaya çıkarken bir başka adam. Bu adam uzun boyluydu ve hafif kaslı bir vücudu vardı. Yakışıklı bir yüzü ve doğal bir şekli olan saçları vardı. O kadar hızlı hareket ederek ortaya gelmişti ki, o konuşana kadar kimse nasıl geldiğini anlamamıştı. "Biraz abartmadın mı, Shuffler?" diye sordu Radian arkadaşını işaret ederken. Shuffler'ın üzerinde yaklaşık otuz tane bıçak vardı! Deri zırhının her kalışına ve bağladığı her kemere birkaç tane bıçak sıkıştırmıştı. Belinde iki kılıcını tutan kemerin dışında sekiz farklı kemer takmıştı. "Eh, biraz abartmış olabilirim tabi... Ama Morgot'un üzerinde hiç bir şey olmadığı gerçeğini atlıyorsunuz gibime geliyor!" diyerek gelen en son arkadaşını işaret etti Shuffler. Morgot içlerindeki en iri adamdı. Pyro'dan daha geniş omuzları vardı, daha uzun boyluydu ve kilosu da bu cüssesi ile uyumluydu. Ve üzerini uzun bir bez parçası ile örtmüştü sadece. "Giyecek hiç kıyafet bulamadım. Ayrıca ilk dönüşümde üzerimdekiler yırtılacaktır, gerek yok başka bir şey giymeye." dedi Morgot. Diğerlerinden onay ve kafa sallamalar geldi. "Sen silah kullanmayacaksın ama Radian silahsız ne yapmayı planlıyorsun acaba?" diye sordu Pyro. "Benim inancım beni koruyacaktır. Ayrıca seninki gibi kocaman bir kalkanı ve baltayı asla kaldıramazdım..." dedi Radian, Pyro'nun yanında getirdiği silahları işaret ederek. Pyro omuz silkerek, "Nasıl istersen..." diyerek sol koluna taktığı kalkanını sağlamlaştırdı. Biraz uzun ve geniş ağızlı baltayı da sırtına aldı. Hep beraber etrafındaki yıkıntılara ve birbirlerine bir göz gezdirdiler. Her biri o savaşta yaşananları kendi bakış açılarından tekrar yaşadı bir anlığına. Pyro çıplak elleri ile bir savaşçının boğazını parçalıyordu. Kemikleri kırarken çıkan çatırtılar ve eklemlerin parçalanırken yankılanan tıkırtıları hala kulağında yankılanıyordu. Shuffler, yerden bulduğu sivri bir odun parçası ile yaptıklarını gördü etrafına bakarken. Bir adamın yanına koşturup, kaskının altından sapladı odunu tekrar. Çenesini ve burnunun içinden geçti odun ve sıcak kan, oluk oluk akmaya başladı. Üzerine saldıran adamın kılıcını savuşturdu ve onunda boğazını deldi hızla. Üzerine sıçrayan kana aldırmadan sopasını çıkardı ve karşındaki yeni düşmana doğru koşturmaya başladı. Karşısında tam takım zırhlı iri bir adam vardı ama bu Shuffler için bir önem teşkil etmiyordu. Kaskının göz aralığından soktuğu sopası onunda canını almıştı. Morgot ise yıkım yapıyordu. Aniden devasa bir kuşa dönüşüp arka taraflardan saldıran büyücülerden birini kapıyor ve yerçekimine bırakıyordu. Ya da aniden bir panter olup, hazırlıksız yakaladığı iki kişiyi sivri pençelerine yem ediyordu. Ya da aniden iri bir mamut olup, önüne katıyordu ortalığı. Bu köyün yıkılmasının sebebi oydu. Radian ise bunları düşünmeyen tek kişiydi. O etrafına bakarken bu evlerin nasıl kurulduğu, buradan nereye ve nasıl gidecekleri gibi konuları düşünüyordu. Savaşta tek yaptığı arkadaşlarını koruyucu bir kalkan ile korumak olmuştu -ki çoğunlukla buna gerek kalmamıştı. "Hadi o zaman... Yola çıkalım!" dedi Radian ayakları sonunda yere basarken. Sesi neşeli ve canlıydı. Diğerleri gülerek kafalarını salladılar ve yürümeye başladılar. Sanılanın aksine yürürken yeri sarsmıyorlardı. Ama ağır ağır yürürken tüm dünyayı karşılarına alabileceklerini hissediyordunuz. ***** "Evergreen'e giriş yaptığınızda karşınıza çıkacak şeyi anlatayım size. İlk olarak kendinizi yeni bir hayatın içinde buluyordunuz. Oyun geçmişiniz hakkında her şeyi aklınıza yerleştirdiği için hiç zorlanmıyordunuz karşınıza çıkan bu yeni dünyada. Biraz ilerliyordunuz, belki bir tarlada çalışıyordunuz ya da bir bodrum katını basmış farelerle uğraşıyordunuz -olay bu değildi. Kendinizi bunun gibi küçük şeylerden kurtardığınızda aniden tüm oyun geçmişinizin silindiğini göreceksiniz. Ya bir yankesici sürüsü onları boğazlamış olacaktır ya da bir grup orc sizin evinizi basmış olacaktır. Ya da bunlardan farklı binlerce hayattan birinde başlıyordunuz! Oyun o kadar dinamik bir şekilde sizi kendisine çekiyordu ki, içinde olduğunuzu unutmanız bile işten değil. Bazen oyunda ki amacınıza o kadar bağlanırdınız ki, kendinizi unuturdunuz. Oyunun başındaki hayat hikayesini tamamladığınız zaman kendinizi oyunun en heyecanlı noktasında buluyordunuz. Yola çıkıyordunuz. İstediğiniz yöne gidebilir ve istediğiniz kişiler ile birlikte devam edebilirdiniz. İşte o zaman ne istediğime karar vermiştim ben. Avcı olacaktım. Ama sıradan bir avcı olmayacaktım, hayır... En iyisi olacaktım! En büyük canavarları avlayacaktım ve herkese kim olduğumu duyuracaktım. Ancak Felword Ormanının girişine geldiğimde yıkıldım. Burası avcı olduğunuzu içinizde hissedebileceğiniz tek yerdi ancak buranın yakınına bile yaklaşamıyordum. İçindeki hayvanlar ve canavarlar o kadar güçlüydü ki, uzaktan bile gücünü hissedebiliyordunuz. Ama yılmadım. Çalıştım, canımı dişime taktım ve savaştım. Her zaman yalnız kaldım ve tüm başarılarıma sadece benim imzam atıldı. Ancak artık en iyi avcı olmaya çalışmıyorum. Çünkü bu unvanı uzun zaman önce kazandım... Şimdi oyundaki en iyi avcıyım. Felword Ormanında tek başına hayatta kalabilecek, hatta burada birkaç gece geçirebilecek tek insanım. Ve onların geldiği haberini daha büyük anons yapılmadan önce gökyüzüne yükselen dumanlardan öğrendim. Yeni avlarım; Hayalet Oyuncular. Şu anda sizde oluşturduğum izlenimin aksine çok sabırlı birisiydim. Avımın başında saatlerce bekleyebilirdim ufacık bir açık için. Bir tanesini anlamak ve zayıf noktalarını öğrenmek için uzun uzun gözlem yapabilirdim. Planım buydu ama bulunduğum yüksek daldan aşağı ineceğim zaman durdum. Etrafımdaki kokular değişmişti. Daha yoğundu tüm kokular. Sanki tüm orman halkı etrafımı sarmış gibiydi. Yüzlerce farklı ağacın kokusunu bir anda hissediyordum. Ya da bir grup kurt ve ayının nefesini aynı taraftan duyuyordum. İlk hareketlerinde sırtımdaki uzun yayı sonuna kadar çektim ama bunun bir faydası olmazdı. Her taraftan etrafımı çevirmişlerdi. Ormandaki her hayvan. Yüzlerce farklı boyutta kurt, ayı, yaban domuzu, kaplan ve daha bir çok vahşi hayvan etrafımı çevirmişti. Bir avcının kazanamayacağı savaşı bilmesi gerekiyordu. Öldüğünü anlaması gerekiyordu. "Demek benim ormanımda hayatta kalan sensin?" diyene kadar onun varlığını bile fark etmemiştim. Az önce tepesinde durduğum ağacın içinden bir çok hareketli sarmaşık ile birlikte ortaya çıkmıştı. Kuru ağaçlardan yapılmış bir zırhı giyiyor ve kafasına altın bir taç takıyordu. Siyah saçları örgü örgü kafasından taşıyor ve birbirine geçmiş iri bir çift çalıya benziyordu. Yeşil gözleri büyük bir vahşet açlığı ve güç ile parlıyordu. Ona neden Ormanların Kralı dedikleri buradan anlaşılıyordu. "Seninle bir gün karşılaşmayı bekliyordum ama bunun bugün olacağını hiç düşünmemiştim." dedim belimdeki ufak bir şişeyi elime alırken yavaşça. Her şeye karşı hazırlıklı sayılırdım ama elimdeki en iyi şey bu küçük şişenin içindeki zehirdi. Bilinen en güçlü zehir buydu ve bunu yapabilmek için bütün diyarı dolaşmıştım. "Mesele seni öldürmek istemem değil, eğer bunu isteseydim şu anda ölü olurdun. O yüzden o elindeki küçük şişeyi bırak derim." dedi kral ciddi bir ses ile. Etraftaki hayvanlardan hırlama sesleri gelmeye başlayınca şişeyi tekrar aldığım yere koydum. "Seni sadece uyarmak için geldim. Az sonra bu gruba saldırırken hiç kimse ile karşılaşmak istemiyorum. O yüzden burayı terk etmek için sana 3 dakika veriyorum." diye devam etti kral. Sesi kendine aşırı güvendiğini söylüyordu. "Peki ya bende izlemek istersem? Hani her gün birileri Hayalet Oyuncuları yenmiyor, bu izlemesi eğlenceli olacak bir şey. Bırak senin nasıl savaştığını izleyeyim. Hem bittiğinde bunu anlatacak ve ne kadar güçlü olduğunu etrafa yayacak birilerine ihtiyacın olacak..." dedim ikna ediciliğimi ve tüm yalakalığımı kullanarak. O kendini beğenmiş suratına ayrı bir gülümseme yerleşti. İstemsizce bir kasıldı ve kaslı vücudunu ortaya çıkardı. "Haklısın ve madem bu kadar çok istiyorsun bunu, istediğin gibi olsun. Yoluma çıkma ve izle." dedi. Ardından etrafından onlarca sarmaşık çıktı. Saniyeler içinde etrafında fırlayan sarmaşıklarla birlikte kaybolmuştu. Tüm hayvanlar onun gidişi ile birlikte hızla ileri atıldılar ve güney tarafına hücum ettiler. Hiç birisi beni umursamıyordu. Bende onların peşinden gittim. Ama kralla yardım etmek ya da Hayalet Oyunculara saldırmak gibi bir huyum hiç olmamıştı. Ben sadece onların neler yapabildiğini anlamak istiyordum. Ve kral bu imkanı bana bedava vermişti! ***** "Bir şeyler yolunda değil." dedi Pyro. Ormana gireli yaklaşık yarım saat olmuştu ve hala yürüyorlardı. "Ne oldu?" diye sordu Radian dalgın dalgın. İçlerinde en rahatı oydu. Islık çalarak yürüyor ve etrafını izliyordu. "Biz ne zamandan beri yarım saat sorunsuz ilerledik bir oyunda?" diye sordu Pyro sırtına keskin tarafını sıkıştırdığı baltayı eline aldı. Sol kolundaki ağır metal kalkanı biraz oynatarak bekledi. "Bir şeyler oluyor buralarda..." dedi duruşunu alırken. "Ah, hadi ama! Bu ormanda tehlikeli bir şeyin olup, olmadığını bile bilmiyoruz. Belki burası zararsız bir yerdir ve hiç düşman yo-" diye söylenmeye başladı Radian ancak başka bir taraftan gelen kahkaha konuşmasını kesti. "Bir şeylerin olup olmadığını anlamak için artık çok geç..." diyerek ortaya çıktı kahkahanın sahibi. Gövdesinden aşağısı bir ağacın içindeydi. Üzerinde kuru ağaç kabuklarından bir zırh vardı, saçlarını örmüştü ve altın bir taç tarafından başında tutuluyordu. Yeşil gözlerinde delice bir parıltı vardı. "Harika. Ben kimse çıkmaz deyince, birisi fırlıyor... Şom ağzıma sıçayım!" diye küfretti Radian. Diğerleri hemen savunma düzeni aldı ve karşıdan gelecek saldırıyı beklemeye başladılar. Ancak karşılarındaki kişi çok rahattı ve her an saldıracakmış gibi gözükmüyordu. "Kim olduğunu bilmiyorum ama bize bulaşmazsan, senin için daha iyi olur..." dedi Shuffler ciddi ve soğukkanlı bir ses tonu ile. Gözleri, karanlık bir odada yakılan çakmak gibi parıldıyor ve ateş saçıyordu. "Ama bana bulaşan sizsiniz! Benim topraklarıma girdiniz." dedi karşılarındaki herif bağırarak. "Ben bu ormanların ve bütün ağaçların efendisiyim! Ben Nemesis, Ormanlar Kralı!!" diye bağırdı. Tam ateşli konuşmasına devam edeceği sırada Radian sözünü kesti gürültü ile. "Beyler! Bu adam öldürmemiz gereken kral bozuntuların bir tanesi!" diye bağırdı. Diğerlerinden şaşkın bir haykırış duyuldu. "Ne şanslıyız be! Daha oyuna gireli bir saat bile olmadı ama bir kralın paçasını aşağı alacağız." dedi Morgot gülerek. "Kesin sesinizi!" diye bağırdı Nemesis öfkeyle. Alaya alınmak anlaşılan hiç hoşuna gitmemişti. "Buradan hiç biriniz sağ çıkamayacaksınız..." dedikten sonra parmaklarını şaklattı. Ve etraf binlerce atlının toynakları yere vuruyormuş gibi sallanmaya başladı. Toprağı çifteleyen onlarca dev yaratığın sesi hiç birini ürkütmemişti ama. Duruşlarını bozmadan ne çıkacağını bekliyorlardı. Çalılar ve ağaçlar sallanırken, başka bir ses duyuldu. Yeri göğü inleten domuz çığlıkları! En küçüğü iki metrelik devasa yaban domuzları çalılardan fırladı ve son sürat Oyuncuların üzerine atladılar! En azından atlamaya çalıştılar çünkü daha ayakları yere değmeden havada parlak sarıdan bir bariyere çarparak durduruldular. "Bize bunun gibi tuzaklar hazırlayarak durdurabileceğini düşünüyorsan, göründüğünden daha fazla salaksın." dedi Radian ciddi bir ses tonu ile. Bir eli havada duruyor ve bariyeri kontrol ediyordu. "Ya da göründüğün kadar kafan iyi." diye ekledi. Domuzlar hızla toparlanırken Nemesis'in yanına doğru koşturdular. Etrafta başka karaltılar da ortaya çıkmaya başladı. Kurtlar ve kaplanlar birkaç adım ileri çıktı. Arkalarını iki iri ayı çevirdi. İkisi de birbirinden kıllı ve aç gözüküyordu. Kükremeler, hırlamalar ve ciyaklamalar etraflarını sardı, Oyuncuların. Artık dik duruyorlar ve etraftaki hayvanları izliyorlardı. Gözlerinde ayrı bir kararlılık ve canlılık vardı her birinin. Silahları ve güçleri hazır düşmanlarını bekliyorlardı. "Bütün orman şu anda karşınızda duruyor. Ve bende buradayım. Bence savaşmaya gerek yok. Sizin için en acısız şekilde bu bitebilir." dedi Nemesis pis bir gülümseme ile. Hayalet Oyuncular birbirlerine baktılar bir anlık. Ardından tekrar Nemesis'e döndüler. "Ondan kimler nefret ediyor?" diye sordu Pyro ve Morgot ile Shuffler kısık sesle öksürdü bunun üzerine. Üçlü anında Radian'a döndüler ama o bir köşede duran yavru bir kaplanı izliyordu. Pyro kafasını sallayarak, "Kim onu çıkartsın?" diye devam etti. "Ben alırım." dedi Morgot kararlı ve ciddi bir ses ile. "Hem benim güçlerim bu ortama daha çok uyuyor..." diye ekledi. Shuffler kabul eder gibi kafasını salladı ve Pyro'da ona katıldı. "Onu çabuk aşağı indir. Bizi yorduğun her dakika başına ceza işleyecek." dedi gülümserken. Morgot başını salladı ve üzerindeki elbiseyi atarken devasa bir kurda dönüştü. Dört ayağının üzerinde tüm heybeti ile dikilince etraftaki tüm kurtlardan daha iri olduğu belli oluyordu. "O senindir ortak. Ama ona ufak bir ders vereceğim!" dedi Shuffler. Ve ortadan kayboldu. Hava aniden gökyüzündeki dev bir el sıkıştırıyormuş gibi basıklaştı. Etrafta hafif bir rüzgar hissedildi. İnce bir dalgalanma yaşandı havada. Nemesis, Shuffler'ın gözünün önünden silinmesini daha kavrayamadan hemen yanında bir nefes hissetti. "Şu andan itibaren ölüsün..." diye fısıldadı Shuffler, Nemesis'in hemen yanından. Nemesis sesi duyması ile birlikte yanında duran domuzların hepsi içlerinde bir bomba varmış gibi patlaması neredeyse eş zamanda oldu. Beyinleri ve bağırsakları olduğu gibi ortaya döküldü. Eğer bu bir oyun olmasaydı arkasında çok büyük bir pislik bırakırdı bu sahne ama oyundaki öldürdüğün canavarlar hızlıca siliniyor ve ufak para torbalarına dönüyordu. Sadece gerçek oyuncular ve insanımsı yaratıklar öldükten sonra cesetleri bir süre daha kalırdı. Nemesis şaşkınlık ve dehşet ile Shuffler'ın durduğu tarafa döndü. Shuffler'ın iki kılıcı elinde duruyordu ve üzerlerinde az önce deştiği domuzların kanları vardı. "Bana bakma, seni öldürecek kişi ben değilim..." dedi Shuffler ve tekrar ortadan kayboldu. Ancak Nemesis bunun nasıl olduğunu düşünmeye başlamadan Morgot devasa pençelerini ve dişlerini ona geçirdi! Nemesis'in acı çığlıkları onun Morgot'dan kurtulmasını sağlamadı ancak. Morgot devasa kurt hali ile tüm ağırlığını, pençelerini ve dişlerini karşısındaki adamın parçalamak için kullanıyordu. Ardı ardına saldırılar yaparken, Nemesis'in tek yaptığı başka bir uzvunu kaybetmemeye çalışmak olacaktı. Aniden ağacın içinden sarmaşıklar fırladı ve Nemesis'i ağacın içine çekti. Morgot elinden kaçmaya başlayan adamın kafasını koparmak için tüm gücü ile uğraştı ancak her saldırısı sanki bir ağacın kalın köküne vuruyormuş etkisi yaratıyordu. Nemesis ağacın içinde kayboldu ancak Morgot bunun peşini bırakmadı. Aniden bir kuşa dönüşerek gökyüzüne fırladı. Boyu her zamanki devasaydı ve diğer duyuları adrenalin etkisi ile tavan yapmıştı. Eğer Nemesis, Morgot'dan kurtulabileceğini düşünüyorsa çok yanılıyordu. Morgot'un burnu, Nemesis'in korkusunun kokusunu bir mil öteden alabiliyordu. Birkaç kanat çırpışta istediği yüksekliğe ulaştı Morgot ve dalışa geçti. Ağaçların içinden hızla uçtu ve saldırdı. Karşısında koşmaya devam eden adamın boğazına yapıştı. Bu sefer devasa tırnakları ile adamın kafasını sıkıca tuttu ve gagasını adamın kafasına geçirdi. Ancak ufak bir plot sesi ile beraber adam yere düştü. Morgot insan haline dönerken, karşısındaki şeyin ne olduğunu anlamaya çalıştı. Bu az önce koşarak kaçan Nemesis değildi. Az önce insan olan şey şimdi ayaklı bir ağaca dönüşmeye başlamıştı. Kaslı vücudu yavaş yavaş sarmaşıklara dönüşmeye ve toprağa geri dönmeye başlamıştı. "Şaşırdın mı?" diye seslendi bulundukları açıklığın diğer ucundan. Bu Nemesis'ti. Az önceki parçalanma hiç yaşanmamış gibi görünüyordu. "Neler oluyor burada..." diye sordu Morgot. Ancak Nemesis cevap vermek yerine güneşte fazla beklemiş bir kafatası gibi sırıtıyordu. Bu sırada ormanın bir başka köşesinde yüzlerce hayvan Shuffler ve Pyro'ya saldırıyorlardı. Ölen bir tanesinin yerini, hemen bir başkası dolduruyor; bir taraftan saldırıldıysa, arkasında hemen birisi fırlıyordu. Shuffler art arda bıçaklar fırlatıyor ve kılıçları ile karşısına çıkacak kadar şansız her hayvanı becerikli bir kasap gibi kesiyordu. Bu sırada Pyro elindeki geniş ağızlı uzun baltayı ve kalkanını ustaca kullanarak etrafı yıkıyordu. Bir anda ileri atılıyor ve kalkanını savurarak önüne çıkan her hayvanı temizliyordu. Baltasını savururken neredeyse bütün hayvanlar birkaç adım geri kaçıyordu. Ama bütün bunların bir faydası olmuyordu. Hayvanların sonu yoktu! Radian içlerinde en rahatıydı. Ona saldıran hiç bir hayvan etrafını kaplayan büyülü bariyeri geçemediği için etrafta sakince dolaşıyor, Shuffler'ın fırlattığı bıçakları topluyor ya da bir arkadaşının üzerine zıplayacak bir hayvanın karşısına çıkıyor ve hayvanın bariyerine çarpmasını gülerek izliyordu. Morgot bu sırada karşısındaki Nemesis'e tekrar saldırdı. Bu sefer işi daha garanti olsun diye devasa bir ayıya dönüşüp, tek bir pençesi ile adamın kafasını bacaklarına geçirmişti ama bu sefer ki de az önceki gibi sarmaşıklardan bir kopyaydı. "Azimlisin. Akıllı değilsin belki yeterince ama yaptığın işte kararlısın." dedi Nemesis. Gördüklerinden hoşlandığı çok aşikardı. "Dövüşemeyen bir kral bana laf atıyor." diyerek aniden ileri fırladı Morgot. Bu sefer kısa bir süreliğine kaplana dönüşmüştü ama yolun yarısında tekrar normal insan halini aldı ve Nemesis'in suratına esaslı bir dirsek attı. "Sana saldırmadan önce çaresizliğini hissetmek istiyorum. Seni direk yerin dibine gömmek hoşuma gitmez hiç." dedi Nemesis başka bir yerden. Morgot saldırdığı adamın başka bir sarmaşık kopya olduğunu anlayarak, yeni çıkan Nemesis'e döndü. Ve aniden ellerini güçlü bir çift el yakaladı! "Asla arkanı dönme düşmanına!" diye bağırdı arkasından Nemesis. Morgot reflekslerini kullanarak bir kurda dönüştü. Dönüşüm esnasında Nemesis'in ellerinden kurtulmuştu ama sırtına sivri bir şeyin battığını hissetmişti. Arkasına kısa bir bakış ne olduğunu anlamasına yetti. Karşısındaki sarmaşık kopyadan sivri bir kazık çıkmış ve onu arkasından yaralamıştı. Yara derin değildi ama sinir bozucuydu. "Çaresiz hissetmen için daha ne kadar uğraştıracaksın beni?" dedi Nemesis. Ama bu sefer sesi sadece bir yerden gelmemişti. Her taraftan yankılanmıştı. Etrafında ondan fazla sarmaşık kopya vardı. Hepsi birbirinin aynısı gözüküyordu ama sallanan vücutları ve dudaklarındaki uçuk gülümsemeleri ile onların kopya olduklarını hissedebiliyordunuz. "Sana demiştim. Kararlısın ama zeki değilsin!" dedi Nemesis. Aynı anda saldırdı tüm Nemesis'ler ve ellerinden çıkardıkları sarmaşıklarla Morgot'u yakalamaya çalıştılar. Ancak Morgot bunun gibi şeyleri atlatacak kadar hızlıydı. Aniden bir pantere dönüştü ve bir zıplayışla sarmaşıkların arasından kaçtı. Ve karşısına ilk çıkan Nemesis'in kafasını parçaladı. Kopya patlarken, ileri atılmaya devam etti Morgot. Bu sefer küçük bir kuş oldu ve başka bir Nemesis'in üzerine gelene kadar kanat çırptı. Ardından dev bir ayıya dönüşüp, o kopyayı da halletti. Yanlarından ona saldırmaya çalışan iki kopyaya pençeleri ile cevap verirken, bir tanesini de kocaman dişleri ile parçalayarak cevap verdi. Aniden onlarca yerinden etine saplanan sivri odun parçaları ile bir kükreme attı. Tekrar küçük bir kuşa dönüşüp, açık bir alana geçti. İnsan haline geçtiğinde yaralarının ne kadar kötü olduğu açık bir şekilde görülüyordu. Vücudunun bir çok yerinden ince kanlar sızıyordu. Göğsünden, bacaklarından, ayaklarından ve kollarından... "Çaresizliğin kokusu... Beni yenemeyeceğini anlamışsındır umarım. Ne kadar uğraşırsan uğraş, benim gerçek halimi bulamayacaksın ve sarmaşık adamlarıma yem olacaksın." dedi Nemesis başka bir kopyasının ağzından. Morgot bir sarsıldı ancak bu yıkılacağının bir işareti değildi. Alnındaki ve boynundaki bir damar kalbiyle uyumlu bir şekilde atmaya başladı. Ellerini yere koydu ve avının üzerine atlamaya hazırlanan bir kedi gibi yere yaklaştı. Köpek dişleri uzamaya başlamıştı. "Daha hiç bir şey görmedin..." dedi bir fısıltı ile ve ileri atıldı. Yarı yolda aniden bir kurt oldu ve saldırdı. Sarmaşık adamlar ona doğru sivri dallar çıkarttılar ama bu Morgot'u durdurmadı. Vahşi bir uluma ile Nemesis'lerin üzerine atladı. Uluma sesi o kadar yüksekti ki, diğer savaşan Hayalet Oyuncularda duymuştu bunu. Uluma sesinin yankılanması ile tüm savaş birkaç saniyeliğine durdu. Ses yankılanırken, tüm hayvanlar birkaç adım geriye gitti. "Ona yardım edeyim..." dedi Radian, daha önce duyulmamış bir ciddiyetle. Ancak Shuffler onu durdurdu. "O az önceki şaklabana yenilmeyecektir. Bırak bu işi o bitirsin." dedi. Yüzü gülüyordu ama Pyro'nun suratındaki gibi delice bir gülümseme değildi bu. "Hadi burayı halledelim!" dedi Pyro ve saldırdı. Önüne çıkan ilk üç gorilin bağırsaklarını deşti, ondan sonra bir başka kaplanın kafasına geçirdi baltasını. Bu sırada Shuffler gözlerden kaybolmuş, önüne gelen hayvanı sonuyla buluşturuyordu. Bazı yerlerde soluklanmak için durmasa onu takip edemiyordunuz. Ama Radian onlar kadar gaza gelmiş görünmüyordu. Yüzünde hafif bir endişe vardı. Ağaçların arasına baktı ve gözlerini kapattı. Arkadaşına şans dilemekten başka yapabileceği hiç bir şey yoktu. Bir ağacın kütüğüne oturdu ve beklemeye başladı. Bu savaşların çabucak sonuçlanmasını bekliyordu. Bu sıralarda Morgot kurt hali ile önüne çıkan her şeyi parçalıyordu. Eğer karşısındaki tüm adamlar sadece sarmaşıktan oluşan cansız figürler olmasaydı bir orduyu dağıtmış olurdu şimdiye kadar. Ne yaptığını düşünmeden, ayrı bir kanasusamışlık ve açlık ile saldırdı karşısındaki düşmanlara Morgot. Bazen yara alıyordu ama ona zarar veren şey çok yaşamıyordu. Saldırdı, atıldı, parçaladı ve dişledi. Karşısına çıkan her saldırganı yok etti. Vahşiliği geçmek bilmiyordu ve kanasusamışlığı her saldırısında tekrar yenileniyordu. Ama bir yerden sonra artık daha fazla sarmaşık adamlar çıkmadı ve Morgot saldıracak bir şey bulamadığından yavaş yavaş kendine geldi. Yaraları artık herhangi bir sayı verilemeyecek kadar çok ve ciddiydi. İnsan haline geçmeden bile durumun kötü olduğunu anlıyordunuz ama insan haline geçince zararın ciddiyeti gözler önüne seriliyordu. Yüzünden oluk oluk kan boşalmıştı. Sol gözünden boynuna doğru geniş bir kan çizgisi vardı. Kafasının arkasındaki saçlar birbirine yapıştı kan yüzünden. Göğsünün tamamı kırmızıya boyanmıştı ve ayağa kalkmak istediğinde sol ayağı yalpalıyor ve sağ eli ağrıyordu. Ama başarmıştı! Etrafta herhangi bir sarmaşık kopya görünmüyordu ki, bu Nemesis'i yendiğinin göstergesiydi. Hafif bir gülümseme ile başlayan şey, bir süre sonra kahkahaya dönüştü. Başarmıştı ve bunun verdiği zevk içini dolduruyordu. Zorlu bir mücadele olmuştu ama o şerefsize dersini vermişti! "Umarım yeterince mutlu olmuşsundur." dedi o sinir bozucu ses. Morgot'un gülümsemesi anında solarken, "Görüyorsun ya, umut ve güven ile doldun bir an için. Ve şimdi o umut elinden alındığında gerçek çaresizliği hissettin." dedi Nemesis gülerek. Açık alanda, Morgot'un karşısında duruyordu öylece. "Çaresizliğin kokusunu ilk duyduğumda burnumu yakmıştı ama şimdi kendini güçlü zanneden birilerinin çaresizlik kokusu burnumu gıdıklıyor." dedi zevkle ve derin bir nefes çekmeye hazırlandı. "Tıpkı bu koku gi-" dedi ama cümlesinin sonunu getiremedi. Aniden öksürmeye başladı. "Bu koku..." dedi nefesini kazanabildiğinde. Koku tuhaf bir şekilde tanıdık ama beklediği kokudan tamamen bağımsızdı. Çaresizliğin kokusu burnunuzu gıdıklayan karabiber ve tatlı bir acı sos gibi gelirdi. Ama bu koku zift gibi yoğun ve sülfür gibi burnu yakıcıydı. Kokunun ne olduğunu hatırlamıyordu ama tanıdık bir kokuydu bu koku. "Ne oldu..." diye sordu Morgot. Sesi yüksek çıkmıştı ama görünüşü hala zavallı görünüyordu. "Farklı bir koku mu aldın? Daha önce duymadığın bir koku muydu, aldığın koku?!" diye sordu bağırarak ve kafasını kaldırdı. O suratı görünce Nemesis bile korkuyla bir adım geri attı. Gözleri kocaman açılmış ve delilik ışıkları ile parlıyordu. Burun delikleri daha fazla havayı sömürmek için büyümüştü. Dudaklarında karşısındaki düşmanı hafife alan bir gülümseme vardı. Zorlukla doğrulurken bedeni kontrolsüzce sallandı. Ve hafiften korkmuş Nemesis bu fırsatı değerlendirdi. Başka bir sivri dal fırladı ve Morgot'un göğsünde başka bir delik açmak için ileri atıldı. Ancak Morgot'un herhangi görsel teması olmadan üzerine gelen dalın ucunu yakaladı ve çıplak elleri ile parçalayıverdi. Kafasını toparlayıp, Nemesis ile göz göze geldi. Bakışları onu korkutuyordu. "Ne oldu, büyük kral? Dilini bir kedicik mi yuttu!?" diye sordu Morgot dalga geçerek. Nemesis bu kendini bilmişliğe daha fazla tahammül edemedi ve ellerini kaldırdı. "Bundan sonra benimle bu şekilde konuşabilecek misin göreceğiz!" diye bir tehdit fırlattı. Ellerini havaya kaldırırken, "Binbir Gül Bahçesi!" diye bağırdı. Aniden toprak sallanmaya ve kabarmaya başladı ama Morgot'un umurunda değildi. Nemesis'e doğru tehditkar şekilde bakmaya devam ediyordu. Yerden yüzlerce dal fırladı ve saniyeler içerisinde Morgot'un etrafını sıkı bir duvar gibi ördü. Morgot çıkmak için herhangi bir çaba sarf etmeden dalların arasında kayboldu. "Kendini beğenmiş pislik. Bunlar kutsanmış dallar." diyerek parmağını şıklattı Nemesis ve yerden yine onlarca sivri dallar fışkırttı. "Bu dallar sırf hayvanları öldürmek için kutsanmıştır. Ve sende hayvanlara dönüşebildiğine göre, sende de işe yaramalı..." dedi ve işaret verdi Nemesis. Gereksiz yere beklemeden onlarca sivri dal, kapana kısılmış Morgot'un kafesine dalmaya başladı. Durmadan içeri girdiler ve içeriden kimsenin sağ çıkamayacağını Nemesis'e garanti verdiler. "Hayvanlara dönüşebiliyorsun ama basit taktikleri bilmiyorsun. Seni grubundan ayırıp, tek başına avladım. Ve şimdi senden kurtulduğuma göre diğer arkadaşlarını halletmem gerekiyor..." dedi Nemesis kendini bilmiş bir ses tonu ile. "Buraya kadar iyi savaştın ama beni yenmenin bir ihtimali yoktu." diye ekledi. Ardından onlarca sivri dalın deşmiş olduğu kalın sarmaşıktan kafesin yanına geldi. "Burası sana yakışan bir mezar." dedi dalları ovuştururken. "Hadi ya? Bence bu mezar bana hiç yakışmadı..." dedi tanıdık ses. Nemesis'in gözleri yerlerinden çıkacakmış gibi büyüdü. Aniden dallar sallanmaya başladı. Kafesin içinden kırılma sesleri duyulmaya, kafes sert darbelerin etkisi ile sallanmaya başladı. "Bu-Bu mümkün olamaz! O-oradan sağ çıkamazsın!?" diye bağırdı Nemesis sahip olduğunu yeni keşfettiği yeni bir dehşet ile. Kafes birkaç vuruştan sonra sallanmayı kesti ama bu sadece fırtınanın son sessiz çığlıklarıydı. Aniden sarmaşıklar parçalandı ve kafesten Morgot çıktı. Görünüşü daha önce görülen değişimlerinden çok farklıydı ama! İnsan formundaydı ancak artık derisi lacivertti. Vücudunun önemli parçalarını kalın plakalar koruyordu. Kafasındaki saçlar bile değişmiş, hareketli kısa kamçılara dönüşmüştü. Yumruk yaptığı ellerini açtığında sivri tırnaklar ortaya çıktı. Morgot değişmişti ama en büyük değişiklik yüzündeydi. Yüzündeki ifadenin bir tarifi yoktu. Ciddi bir durumda oğlundan utanan ve hayal kırıklığına uğrayan bir ebeveyn ile sakinleşmeye çalışan bir dövüşçünün ifadeleri birbirine girmiş gibiydi. Ciddi ve sakin görünüşlü ama patlamaya hazır bir bombaydı adeta. "Nasıl bir ucube oldun bilmiyorum ama bu bir şeyi değiştirmez! Ölene kadar seni deleceğim..." diyerek elini kaldırdı Nemesis. Yerden tekrar sarmaşıklar fırladı ve onlarca Sarmaşık Adam ortaya çıktı. Ancak daha bir saldırı olmadan Morgot'un sırtından bir kan sütunu fırladı. Aniden fırlayan fazladan birkaç kemik şekil alarak, devasa kanatlara dönüştüler. Birkaç saniye içerisinde Morgot'un sırtında dört metrelik bir çift kartal kanadı oluşmuştu. Kanatlar tüm ihtişamı ile birkaç kez çırpındı. "Seninle daha uğraşamam. Sen Doğal Düzene karşı geliyorsun ve dürüst savaşmıyorsun." dedi Morgot soğukkanlı bir ses ile. Ardından tiz bir ses çıkmaya başladı. Kulak tırmalayan bir şeydi ama sesin kaynağı açık bir şekilde belli oluyordu. Kartal kanatlarından esen havanın çıkardığı sesti bu. Kanatlarını çırptı birkaç kere daha Morgot tüm gücüyle. Tiz ses güçlenmeye başladı ve etrafı dalga dalga hava akımları kapladı. Bu kanatlar Morgot'u havada zar zor tutabilirdi ama amaçları onu havada tutmak değildi zaten. Ses yükselmeye başlarken artık ne ses olduğu belli olmaya başladı. Bu bir çığlıktı. Kartal çığlığı. Çığlık aniden bir kükremeyi aldı ve bir hava patlaması oldu. Morgot havada süzülmeye başlarken, "Bir kartal çığlığına benziyor olabilir ama bir Griffon Çığlığı her zaman aslan kükremesi ile biter. Ve kükreme olduktan sonra tüm büyüsel olaylar bir süreliğine bozulur." dedi. Ve dediği gibi oldu. Aslan kükremesi etrafı kapladı ve kulakları sağır etti. Nemesis'in tüm sarmaşık adamları anında parçalanıverdi. Nemesis şaşkınlıkla dururken kendisi bir anlığına sallandı. Ona etki eden güç çok fazlaydı ama dayanmalıydı. Bu şekilde bitemezdi. O yenilmezdi! Aniden boğazını kaplayan pençelerin varlığı ile dehşete kapıldı. Bu seferki korkusu sahte olamayacak kadar güçlüydü. "Eğer gerçek bir savaş ortaya koysaydın bunu yapmama gerek kalmazdı. Üzgünüm." dedi Morgot. Sesi daha önceki tüm konuşmalarından daha tuhaf çıkıyordu. Sanki Morgot yerine başka birisi konuşuyordu. Daha güçlü, soğukkanlı ve duygusuz birisi... Morgot'un ayaklarının altındaki topraktan tıslama sesleri çıkmaya başladı. Vücudunun üstünden çıkmaya başlayan buharlar iyi bir işaret değildi. "Doğa'daki bozukluklar iki şekilde temizlenir. Parçalanır ya da yakılır. Seni parçalayarak toprağa karıştırmış olmak istedim ama bana bunun dışında başka bir çare bırakmadın." derken vücudundan hafif bir kırmızı ışık süzülmeye başlıyordu. Etrafını kaplayan plakaların arasındaki deri çatlamaya başladı ancak kan çıkmadı. Bunun yerine sıcak lav boşalmaya başladı! Vücudunun her yerini hızla çevirdi bu sıcak, akışkan sıvılar. Morgot çektiği acılar yüzünden derinden ve ağır nefesler alıyor, gözünü kapatıyordu. Ama en sonunda açtığında karşınıza Morgot'un hayat dolu gözleri çıkmadı. Alev çukuru bir çift göz vardı onların yerinde. Ağzını açtı ve tüm gücüyle kükredi Morgot. Ağzından bir alev fırtınası fırladı ve çaresiz Nemesis'i ele geçirdi. Nemesis'in cızırdayan eti ve haykırışlarına aldırmadı ama. Ellerinden ve ağzından çıkarttığı alevler ile fazla kavrulmuş bir ceset ortaya çıkana kadar onu alevlere boydu. En sonunda durduğunda Nemesis'in eski halinde bir şey kalmamıştı Sadece dumanlar çıkan, kömür olmuş bir adam vardı önünde. Cesedi bir kenara attı Morgot ve etrafını incelemeye başladı. Sanki buraya ilk defa geliyormuş gibi görünüyordu. "AHHHHHH!" diye aniden bir çığlık kopardı Morgot. "Hayır... Hayır! Şu anda değil. Şimdi değil!" diye bağırmaya devam etti. Vücudu çıldırmış gibi değişimler geçirmeye başladı. İlk önce lavlar geri çekildi. Derisi bir kabarıyor, aniden kıllanıyor ve daha ne oluyor demeden pullarla kaplanıyordu. Sadece acı çeken yüzü sabit duruyordu. Bir çığlık daha attıktan sonra tüm değişimler kesildi ve Morgot hızla insan haline geri döndü. Boğulacakken yüzeye çıkmış dalgıçlar gibi nefes alıyordu. Etrafın sessizleştiğini sonradan fark etti ama ayağa kalktığında yerde ilk saldırdığında üzerinden düşen uzun örtü vardı. "Kendine geldin mi?" diye sordu Radian. Sesi anlayışla doluydu. Kafasını salladı boş boş Morgot ve örtü ile vücudunu örttü. "Bu duruma geleceğimi hiç zannetmiyordum." dedi fısıltıyla. Radian kafasını salladı. "Önemli olan şu anda kendinde olman. Hadi şimdi gel. Nemesis'i hallettikten sonra hayvanlar dağılmaya başladı ama Pyro hızını alamadı daha. Dev bir ayıyı kovalıyordu en son." dedi Radian ve gülümseyerek işaret etti. "Çabuk olmazsak ayı için çok geç olacak!" İki arkadaş şakalaşarak ve gülerek ormanın farklı bir yerine doğru ilerlediler. Onlar giderlerken bir çift göz dehşet, korku, hırs ve şaşkınlıkla arkalarından bakıyordu. Kendisine en iyi avcı unvanı verildiğinden beri rahata alışmıştı ve şimdi ne büyük bir hata yaptığını anlıyordu. Bu canavarları avlayacaksa daha çok güçlenmesi lazımdı. Ve bunu hızla yapmalıydı! Bunları düşünerek çantasından iri bir kristal çıkardı ve odaklandı. Kyle birkaç dakika içerisinde Cornhill kasabasındaki evine gittiğinde planlamasını yapmıştı. Davetiye aldığı ama zavallı olarak gördüğü bir gruptan yardım isteyecekti. Yalnız avlanmaya devam edecekti elbette ama daha güçlenmezse, avlanacak bir şey kalmayacaktı onun için.
  4. Yo Minnaaa!!! Yine bir Türk Anime Forum etkinliği ile yayındayız :whistling: Ufak bir yarışmamız var açıklamalar ve kurallar aşağıda katılımlarınızı bekliyor şimdiden bol şans diliyorum :head2: FF Nedir? Fanfiction, veya fan-fiction, veya kısaca fanfic, Türkçeleştirilmiş haliyle Hayran Kurgu, hayranların, bir dizi, bir film veya bir kitap gibi, hakları kendilerine ait olmayan orijinal eserler/karakterler üzerinde, herhangi bir kazanç beklentisi olmadan, eğlence amaçlı yazdıkları kurgu hikayelerdir. Bu kurgu hikayeler, tıpatıp orijinal yaratıcılarının kurdukları dünyalar üzerinde de gidebildikleri gibi, tamamen bambaşka dünyalar da yaratabilirler. Kurallar: 1) Konusu size ait olacak veya bitmiş bir Animenin kurgusunu devam ettireceksiniz (bitmemiş bir animenin kurgusunu devam ettiremezsiniz çünkü zaten devam ediyor anca kurgusunu değiştirebilirsiniz oda Fan Fictiona girmez.) 2) Yazarken duyguyu yansıtmalısınız. (sinir, üzüntü, sevinç vb.) 3) Fan Fictionun konusu eğer bitmiş bir Animeye aitse onu tamamen değiştiremezsiniz. (mesela dövüş Animesinden dövüşü kaldırıp romantizm koyamazsınız.) 4) +18 içerik koymamalısınız. (hentai FF veya cinsel bir konu yazamazsınız.) 5) Siyasi içerik koymamalısınız. (örneğin x partisini Fan Fictiona koyamazsınız.) 6) Dini içerikler koyamazsınız. (şöyle ki aslında koyabilirsiniz ama x dinini eleştirecek biçimde olmamalı.) 7) Fan Fiction da sadece anlatım olmamalı diyalog ağırlıklı olmalı. 8) Bu özelikleri taşımayan FF ler dikkate alınmayacaktır. 9) Gerek görüldüğü takdirde FF in sizin tarafınızdan yazıldığını kanıtlamanız istenebilir. 10) Yarışmaya katılmak isteyen üyeler başlığına [ FF yarışması ] ibaresini koyarak FanFiction bölümüne konu açıp yazılarını yayımlayabilirler. FF Konu Linki FF gönderim süresi en son 18 Eylül 2015 Cuma günüdür. Oylama anket usulü olacaktır, yayınlanan FFler kurallara uygun olup olmadığı denetlendikten sonra oylamaya sunulacaktır. En faz 3 (üç) FF için oy kullanabilirsiniz, oylama konusunda usulsüzlük tespit edildiğinde ilgili FF kaldırılacak ve sahibi forumdan uzaklaştırılacaktır, şimdiden katılan arkadaşlara başarılar dilerim, klavyenize kuvvet :D Haa ödül mü, biri ödül ne olacak diye mi sordu Puket adalarına 15 günlük gidiş -dönüş uçak bileti ve konaklama masrafları dahil tatilllll :head2: Ödül burada bakmak isteyenler :LTkJN9u: Okuyan, katılan, katılmayan arkadaşlara şimdiden teşekkürler Olur da yetkililerden biri ödülü kazanırsa kazana düşenlere ödül yok belirteyim dedim :smile_oleyo: Lütfen açıklamaları ve diğer mesajları okuduktan sonra aklınıza takılan şeyleri sorunuz!!!
×
×
  • Yeni Oluştur...