Jump to content
Türk Anime TV Forum

Arama yap

'FF' etiketi için arama sonuçları.

  • Etiketlere Göre Ara

    Etiketler, virgülle ayrılır
  • Yazara Göre Ara

İçerik türü


Kategoriler

  • Duyuru & Kurallar
    • Forum Kuralları & Yardım
    • İstek, Şikayet ve Öneri
    • Tanışın Kaynaşın
    • Türk Anime TV Etkinlikleri
    • E-dergi
  • Türk Anime Çeviri Ekibi (TAÇE)
    • Tamamlanan Projelerimiz
    • Devam Eden Projelerimiz
    • Gelecek Projelerimiz
    • Askıya Alınanlar
    • TAÇE Duyuruları
    • Üye Çevirileri
  • Anime GENEL
    • Anime Genel
    • Anime Geyik
    • Animeler & Karakter Anketleri
    • Anime Tanıtım ve İncelemeleri
    • Anime Serileri Bölüm Tartışma Alanı
  • Manga GENEL
    • Manga Genel
    • Manga Geyik
    • Manga Tanıtım ve İncelemeleri
  • Fansub Takımları
    • Fansub Yapımı
    • Türk Fansub Takımları
    • Yabancı Fansub&Scanlation Takımları
    • Türk Manga/Scanlation Takımları
    • Üye Site Tanıtımları
  • Anime Manga Live-Action Download
    • RAW Download
    • Live Action Download
    • Anime Download
    • Anime Muzik Dünyası
    • Anime Resimleri - Avatarlar
  • Fan Kulübü
    • Fan Art
    • Fan Fiction
    • FanClubs
    • Cosplay
    • Doujinshi
    • Organizasyonlar
  • Japonya
    • Japonya ve Japonca
    • Japon Kültürü ve Sanatı
    • J-Drama - J-Sinema - Live Action ve Müzikal
    • Japon Müziği
  • Program Deposu
    • Video Programları
    • Alt Yazı Programları
    • Diğer Programlar
  • Konu Dışı
    • Grafik Tasarım
    • Müzik - Sinema - Tv - Kitap
    • Sohbet - Konu Dışı
    • Kutlamalar-Belirli Gün Ve Haftalar
    • Bilim - Teknoloji - İnternet
    • Oyun Köşesi
    • Soru - Cevap
  • Roronoa Zoro's Roronoa Zoro Kimdir?

Günlükler

Sonuç yok

Sonuç yok


Sonuçlar içinde bul...

Sonuçlarda bul...


Oluşturulma tarihi

  • Start

    End


Son yazılan

  • Start

    End


Filter by number of...

Üyelik tarihi

  • Start

    End


Grup


Hakkımda


Outlook


Web Sitesi


ICQ


Yahoo


Jabber


Skype


Konum


İlgi Alanları


IPB Sürüm

11 sonuç bulundu

  1. Misafir

    Yeni Kullanıcı

    Hepinize merhaba arkadaşlar ^^ Ben Akif. 17 yaşındayım ve genelde doğum tarihlerini sallarım. Ama doğum günüm 19 kasım. :smile_oleyo: İmla polisiyim. Polisim ama soyguncuyum. Payday hayranıyım. The Heist de, 2 de mevcut bende. Garrys Mod ve Counter Strike; Global Offensive oyuncusu da olduğum doğrudur. Diğer hedeflerim de TESV: Skyrim ve H1Z1. Ehem animeleri bir iki gün önce bir arkadaşımdan öğrendim. Manga da anime tarzı çizgi roman anlamına geliyormuş ^_^ Ehem kullanıcı adım ve fotoğrafım şu anlama geliyor, Payday: The Heist'teki soygun ekibinde 4 kişi vardır, Dallas,Wolf,Chains,Hoxton. Bunlardan sonuncusu Hoxton, Payday 2 de yer almıyor. Sebebi iki oyun arasında senaryoda FBI tarafından yakalanması. Sonra Hox yerine Houseton (hüystın diye okunuyor) geçiyor. Sonra bunlar Hox'u kurtarıp yollarını ayırıyorlar(sanırım).Sonra bu Hox 2. oyunda resmimdeki maskeyi takıyor. Oynanabilir karakter olduğunu duymuştum. Daha fazla(ve aksiyonlu) bilgi için: Biraz gülmek isterseniz diye :S Ehem wattpad hesabım var. Dilerseniz buradan ulaşabilirsiniz. Yakın zamanda bir Payday Fan-Fiction'u çıkarmayı düşünüyorum zaten. Ne derler bilirsiniz, müzik ruhun gıdasıdır. Ben de ruhumun özetini çıkardım. Bu kadar mükkemel bir özet arasam bile zor bulurdum :huh: Sakin sakin giderken silahları çıkarıp "Get down on the ground!" diye bağırmak çok güzeldi. Teşekkürler Viklund. Hımm... aklıma şimdilik birşey gelmiyor. Rica etsem tanışırken kendisine hitap etme şeklim hakkında fikir verebilir mi ^^ tumblr hesabım vardı galiba... aham evet buldum. Ya aslında ben biraz takıntılıyım. Bir yerde nickname değiştirince diğer heryerde değiştiriyorum. Mükkemeliyetçiyim biraz. tumblr hesabımı buldum ama bomboş. Bana takip edilebilecek bloglar önerirseniz sevinirim ^^ İşte bu da tumblr hesabım. Aklıma daha başka bir şey gelmiyor. Aaa kendimden bahsederken animeleri unuttum. Evet animeye Naruto ile başladım. Tam 3 gün önce. Hala da başka anime izlemedim. Şu an da Fruko gazoz içerek de bu konuyu yolluyorum. Ehem merhabalar :whistling:
  2. Merhabalar arkadaşlar, bu yazıyı okuyan eski veya yeni her okuyucuyu selamlıyorum. :hi-onion-head-emoticon: Birkaç hafta önce ilk sezonu bitirmiştim ve bir süre ara vereceğimi söylemiştim. Ve beceremedim. Yazmak çok eğlenceli geldi ve epey alıştığımı söylemem gerekiyor. Boş zamanlarımda az bir şey yazarım derken bir bölümü daha bitirdim ve bunu yayınlamaya karar verdim. :happy-onion-head-emoticon: Yorumlarınızı bekliyorum ve şimdiden ikinci sezon hayırlı olsun! Bölüm 1: Çaresiz Savunma Sesli Mesaj 1: 27 Kasım 2067 "Bazen kendime soruyorum. Acaba yaptıklarımın bir önemi var mı? Kimse görmüyorsa, yaptıklarımdan haberleri yoksa ya da takdir bile etmeyeceklerse neden bu kadar uğraşıyorum. Boş bir hayat yaşamak için mi? Bu soruları sordukça içine düştüğüm karanlık çukur sanki daha derinleşiyor. Bazı günler tek istediğim konuşacak bir insan oluyor. Konuşacak birilerini hayal ediyorum ama hayallerimde bile konuşacak bir şey bulamıyorum karşımdaki insanla. Konuşacak bir konu ararken aniden hayalim soluyor ve kendimi tekrar ıssız Dünya'da tek başıma buluyorum. Bugün bir başka poster gördüm. Yıkıntıların arasında Bay Robot ile beraber dolaşırken fark ettim. Posteri ona gösterdiğimde tepki vermedi, Bay Robot. Demek ki annem bu poster hakkında bir mesaj yüklememiş. Bu sefer ki poster biraz daha farklıydı. Parmaklıkların ardında çok güzel bir kadın oturuyor ve parmaklıklara yaslanıyordu. Hemen altında 'Onu kurtaracak prens siz olun.' yazmışlardı. Ne demek istediğini anlamadım ama kızın durumu üzdü beni. Bende onu kurtarmak isterdim. Bay Robot eşyaları topladı ve şimdi tekrar yola koyulacağız. Bu sefer 32.Sektöre doğru ilerleyeceğiz. En kısa sürede tekrar konuşacağım burada." *Sesli Mesajın Sonu* Sessizlik. Bu basit kelimeyi bir gün bu kadar güçlü bir şekilde hissedeceğimi hiç düşünmezdim. Elimde susturucusu takılı AK-47 ile bir siperin içerisinde beklerken, etrafımdaki insanların kalp atışlarını dinliyordum. Ufuk çizgisinin ucunda bir karaltı olarak gözükmelerinden daha önce haber verildi geldikleri. Daha önceki iki savaşta olduğu gibi bir tanesi PL-01 Rusya Modeli bir tanka biniyordu. Bir çok savaşta karargahları yıkan, radarlara yakalanmayan ve gözlem kulelerini bombalayan tank buydu. Oyunda sadece bir tane vardı, prototip olarak testleri yapılıyordu ve onlar test yapılan karargahı basarak bu tankı ellerine almıştı. Diğer tarafta ağır zırhlı Arma tipi saldırı aracı vardı. Bu zırhlı aracı alt etmenin tek yolu bir bazuka ya da tank savar ile vurmaktı. Ancak tankın ilk hedefleri bu silahları olan kişiler oluyordu ve çoğunlukla bu araç savaş alanına daldığında her taraf toz duman içinde kalıyordu. Bir kişi daha vardı ki, daha onun yüzünü bile göremedik. Savaş alanında birisi aniden öldüğünde uzaktan bir yerden gülümsediğini biliyoruz. Savaş alanına günler öncesinden gizlice gelip, en uygun pusu kurabileceği yere yerleşiyordu. Ardından elindeki keskin nişancı tüfeği ile kilit adamları indiriyordu uzaktan. Hemen arkalarında kiralık askerler ve etraftan topladıkları serseriler vardı. Normalde bunun gibi eğitimsiz çerezler bizi korkutmazdı ama bu sefer çok kalabalıklardı. Kalabalıkların arasından ufak tefek tanklar ya da arka tarafta bekleyen araçlar gözüküyordu ama onlar pek sorun çıkarmazdı. O an bizim birlikler ile birlikte ileri atılmayı ve saldırmayı çok istedim ama her şeyin bir usulü vardı. İlk önce tüm tecrübeli kişiler, komutanlar toplanacak ve bir karara varılacaktı. Saldırı stratejisi oluşturulduktan sonra ateşkes için elçi gönderilecek ve şartlar sunulacaktı. Bu hem zaman kazanmak için bir yöntemdi, hem de savaşı başlamadan bitirebilirdi. "Onlar barış yapmayacaklar. Bence ilk işimiz tanklarını ve araçlarını indirmek olmalı." dedim ama benim sesim büyük tartışmanın ortasında eridi gitti. Kimse beni dinlemedi ve bir elçi gönderildi. Adam gibi bir savaş planı yapılmamıştı ama buna karşı hazırlıklıydım. Askerlerin yarısı savaş başladığında benden emir alacaktı. Elçi eski bir kamyonetin için gönderildi ve beklemeye başladık. Geçen iki seferde yaptıkları basitti. Elçiyi öldürüp, kafasını bir tankın namlusu ile üzerimize yolluyorlardı. Bunun çok iğrenç ve moral kırıcı olduğunu biliyorum ama bu onların yöntemiydi. Az sonra tanktan bir ateş gelirdi. Ama gelmedi. Onun yerine elçimiz ve askerimiz kamyonetin içinde gelmeye başladı. Tek parça halindeydiler. Elçi neşe içinde el sallıyordu. Onlarda kendi şartlarını ileri sürmüşlerdi. Bunun anlamı biraz daha zaman kazanmış ve bir barış imkanı oluşmuştu. Tabi öyle bir şey olabilirse. "Sorun değil." dedi General kendini beğenmiş bir şekilde. "Onları biraz oyalayalım ve hava desteği geldiğinde bir anda saldıralım. Neye uğradıklarını şaşırsınlar." diye güldü. "Bunda bir bit yeniği var. Bir tuzağa çekiliyoruz!" diye bağırdım bu sefer ama yine itimat edilmedim. Elçiye yeniden yapılandırılmış şartlar verilirken, hava desteği için izin ve koordinatlar verildi. Elçi yeni mesajları alınca hevesle arabaya doğru koşturdu. Bu sefer başka bir asker onun kapısını bekliyordu. Bir saniye... Neden başka bir asker bekliyordu ki? O an anladım. Tuzak buydu. Elçiye doğru bağırdım ama artık çok geçti. Eski kamyonet büyük bir gümbürtü ile patlayıverdi. Eğer biraz daha ilerde dursaydım, patlama beni bile içine alacaktı! Birkaç el ateş sesi duyuldu ama o hengamede kimse bunları önemsemedi. Bu sırada alarmlar ötmeye başladı. Karşı taraf bunu bekliyormuş gibi saldırıya geçmişti. Daha fazla oyalanacak vakit yoktu. "Herkes görev yerlerine, plan Eagle!" diye bağırdım. Bu işaretimizdi. Askerlerin yarısı hemen altlarındaki bazukaları çıkardı. Bunların bir çoğu sahteydi ama içlerinde gerçek olanlar vardı. Anında tank ve diğer zırhlı araca saldırdılar. 8 tanesi tanka, dört tanesi zırhlı araca saldıracaktı. Tanka pek bir zararımız olmayacaktı belki ama zırhlı aracı yere indirecektik. "Hazır!" diye bağırdım ve herkes elindeki sahte ya da gerçek bazuka ile nişan aldı. Ateş emri ile on iki sıra roket araçlara doğru yöneldi. Tankın roket savarları vardı ama iki tane roket ona isabet etmeyi başardı. Ancak Arma havaya uçmuştu. Tüm askerler sevinç içinde bağırmaya başladı ama bir terslik hissediyordum. Ufak bir öksürük ile birlikte adamlarımdan hiç birisi ölmemişti. Kimse keskin nişancının kurbanı olmamıştı. Bunda bir terslik vardı. "Savaş düzeni alın." diyerek askerleri hizaya getirdim. Acilen Generallerden birine durumu ikaz edip, askerleri stratejik bir yerlere yerleştirmeliydik. Yakında tankların menzillerine girerdik ve bizim tanklar ne kadar iyi olursa olsun, karşı tarafın ezici bir sayı üstünlüğü vardı. Koşturarak ilerleyen bir haberciyi kolundan yakaladım. "General nerede, onunla konuşmalıyım." dedim hızlı hızlı. Askerler kara düzen siperlerde emirleri bekliyordu ama telsizlerden gelen bir haber yoktu. "Efendim tüm generaller öldürüldü." dedi haberci korku ile. "Şu anda bende binbaşılardan bir tanesini bulmaya çalışıyorum." diye ekledi. "Hay ağzına sıçayım bu nasıl iş lan!?" diye bağırarak karargaha doğru koşturdum. Elçinin yanında arabayı kullanan asker bir suikastçıydı demek ki. Eğer buranın başında birisinin olmayacağını düşünüyorlarsa, çok yanılıyorlar! Koşarak Köprüye geldim. Telsizin başına geçip emirler yağdırmaya başladım. Birkaç defa üst rütbelilerden laf edildiğini duysam da, hiç kimse bir sorun çıkarmadı. Ama geç kalmıştık. Tanklar konuşmaya başlamıştı. İki tarafta birbirini ölesiye bombalıyordu. Karşı tarafın ezici üstünlüğü olsa da az sonra gelecek hava desteği ile işler değişecekti. Radarlardan nerede olduklarına bakınca adamları tebrik etmek geldi içimden. Hava Üssü uçakları gizlice düşmanın arkasına geçirmişti. Bu sayede arkalarından bir anda saldırabileceklerdi. Savaş gitgide kızışmaya başladı. Karşı tarafın üç adamına bedel savaşıyorduk ama buna rağmen karargahın çelik temelleri sallanıyor, askerlerimiz giderek azalıyordu. Eğer biraz daha erken davranmış olsaydık durumumuz biraz daha iyi olabilirdi ama o patlama ve Generallerin ölmesi işi berbat etmişti! Bu sırada gitgide telsiz bağlantılarım kopuyordu. Suikastçı iş başındaydı. Benimle diyalog kuran yüksek rütbeli kimi varsa indiriyordu. Birkaç askeri onu bulmaları için görevlendirdim ama bir sonuç çıkmayacağından emindim. Bu sırada karşı taraftan uçaklar görüldü, ufuk çizgisinde. Onlarca farklı farklı uçak karışık bir düzende seyrediyordu. Sadece en öndeki, lider uçağın pilotu uzman gibi görülüyordu. Manevraları, diğer uçakları yönlendirmesi harikaydı. Ama bu çok saçmaydı. Bizim bu kadar uçağımız yoktu ve pilotlar çok iyi eğitim almış olmalıydı. Tabi eğer... Karşımdaki olayı durduracak elimde hiç bir şey yoktu. Uçak savarlara haber vermeyi denedim ama karşıma kimse çıkmadı. Suikastçının hedeflerinden biriside orasıydı anlaşılan. Karşıdaki uçaklar savaş alanına geldi ve karargahı bombalamaya başladı. Kaçamadım. Hareket edemedim. Gemisi yanarken içinde oturup, izleyen bir kaptan gibi bekledim öylece. Bir bombanın Köprüye gelmesi ile her şey karardı. Gözümü tekrar açtığımda bir panelden savaşın gidişatı gözüküyordu. Uçaklar işlerini çok iyi bir şekilde yapmış, tüm düzenimizi bozmuştu. Askerler ya çaresizce savaşıyor ya da kaçmaya çalışıyordu. Karşı taraf ilerlemeye devam ederken oyundan çıktım. Bu oyunu da onlar kazanmıştı. Evergreen'e geçerken içten içe kendimi yiyordum. Beni yine alt etmişler, yine bir oyunu bitirmişlerdi. Biraz sonra World War III adlı oyunun sisteminin çöktüğü haberi gelecek ve sistemler sıfırlanacaktı. Ve bu insanlar başka bir oyunda tekrar karşımıza çıkacaktı. Tüm oyuncuları acımasızca öldürecek ve oyunu çökertene kadar durmayacaklardı. En sonunda Evergreen'i de çökertene kadar. Ama ben pes etmeyeceğim. Herkesin yaşamak için bir amacı olması gerekiyordu ve benim amacımda buydu. Onları yenmek. Hayalet Oyuncuları. Bölüm 2: Üstün Bir Plan Sesli Mesaj 2: 31 Aralık 2067 "Bugün yılbaşı. Belki de yılbaşına sevinmeyen tek insan benim şu koca dünyada. Diğer herkes aileleri ile yılbaşını kutlarken ben, bana Jingle Bells'i bozuk bir tonda söyleyen Bay Robot'u dinliyorum. Eskiden bu şarkıyı daha güzel çalıyordu ama ses devreleri giderek paslanıyor herhalde. Yılbaşı bir şeyleri kutlama imkanım olan tek gün çünkü ne doğum günümü ne de başka özel bir tarihi biliyorum. O yüzden yılbaşı olduğunda başka bir yaşıma girmiş sayıyorum kendimi. Bugün 12. doğum günümü kutluyorum. Bay Robot'un kayıtlarına göre 5 yaşımdan beri geziyorum yani şu anda 17 yaşında olmalıyım. Bugün Bay Robot ile 32.Sektörü gezmeyi bitirdik. Burası da terk edilmişti. Ancak etrafta bırakılmış çok malzeme vardı. Bir çok eski eşya tozlar içerisinde etrafta yatıyordu. Duvarlarda yırtılmış posterler ve çok eskiden kalan ilanlar vardı. Hatta kayıp bir kedinin resmini gördüm ve yanıma aldım. Kedi çok tatlıydı. Bugün başka bir poster daha buldum ama tam anlamıyla göremedim. Duvara monte edilmiş bir silindir gözüküyordu. Ön tarafı camdan yapılmıştı ve içindeki rahat koltuğu gösteriyordu. Altında yazan yazıyı okumaya çalıştığım sırada Bay Robot aniden beni yere düşürdü ve posteri duvardan söktü. Sadece sökmekle kalmadı ama. Ardından ufak alev tabancası ile yakmaya başladı. O bir parça kağıdın yanışını boş gözlerle izledim. Bay Robot'un yaktığı ilk poster değildi bu. Küçüklüğümden beri bazı özel posterleri ben görmeyeyim diye yakıyordu. İlk bunu yaptığında annemden bir mesaj bile almıştım. "Bazı şeyleri görmeye hazır değilsin." demişti annem. Ama ne zaman hazır olacaktım? Şu koca dünyada tek başıma yaşarken içimi yiyen yalnızlık dışında bana ne zarar verebilirdi ki? Bay Robot'a bu soruları sorsam bile verebileceği bir cevap yoktu. Bende cevap verilemez sorularımı bir kenara bıraktım her zaman yaptığım gibi. Bugün 32.Sektördeki son gecem ve doğum günüm. Bay Robot bulduğu kremalı bir çöreğin üzerine ufak bir çubuktan mum bile koymuş ve bana Happy Birthday şarkısını söylüyordu. O gıcırtılı sesi dinlerken bir dilek tuttum ve çubuğun üstündeki alevi söndürdüm. Dileğimi söylemeyeceğim çünkü eğer söylersem gerçekleşmezmiş. Ama ben gerçekleşmesini istiyorum. Umarım dileğimi duyan kişi onu çabucak gerçekleştirir. 45.Sektöre doğru yola koyulurken daha ne kadar dayanabileceğimi bilmiyorum. Biliyor musun, sana konuşmak aslında iyi geliyor. Bunu daha sık yapmalıyım. *Sesli Mesajın Sonu* Tekrar ortaya çıkmışlardı. Bu sefer ki oyun daha çok sosyalleşme ve hayatta kalmaya dayalıydı. Uçsuz buçaksız bir çölde binlerce kişi ile beraber hayatta kalmaya çalışıyordun. Bunun için bilinen birkaç köy ve diğer insanlarla ticaret yapıyor, vahalarda konaklıyor, kuyu kazıyor ve bazen karşına çıkan yaratıklarla kapışıyordun. Diğer oyunlardan farklı olarak bu oyundaki büyüler çok zor kullanılıyordu ve bir yaratığın ortaya çıkması bir felaket olarak anılıyordu. Tek başına yaratık öldürmek çok zordu. Silahlarınız çoğunlukla onların sert derilerine pek bir zarar veremiyordu. Ama yaratıklardan pek korkulmuyordu. Oyuna yankesici ve hırsız olarak başlamış diğer oyuncular daha büyük tehditti bu oyunda. Oyunu bitirmenin bir yolu vardı ama herkes tarafından imkansız gözü ile bakılıyordu. Çölün merkezine gidecek ve bu çölün sorumlusu olan yaratığı yenecektin. Arabundra The Son of Anubis. Otuz metrelik devasa köpek kafalı bir yaratık. Elinde istediğinde yakıcı güneş ışıkları çıkarabileceği ya da kafanıza indirebileceği 20 metrelik devasa bir asa ile tahtında kurbanlarını bekliyordu. Bir aralar yaratığı yenmek için yaklaşık 350 kişilik bir grup toplanmıştı ama yaratığı yenmek şöyle dursun, zarar bile verememişti bu adamlar. Yaratığın bir yere saldırdığı yoktu, bu yüzden kimse ilgilenmiyordu. Ama Hayalet Oyuncular onu yenmek için gelecekti. Sıradan oyunculardan daha güçlü oldukları için bir şansları bile olabilirdi o yaratıkla. Ama ben buradayken böyle bir şey olmayacaktı. Onları bu sefer köşeye sıkıştıracaktım. "Birlikten kaç kişi geldi?" diye sordum Will'e. "Yaklaşık 400 kişi giriş yapacak bugün. Kasılmaları yaklaşık bir hafta alır." dedi. Birlik sırf benim gibi Hayalet Oyuncuları avlamak için toplanmış insanlardı. İlk başlarda pek kalabalık değildik ama sayımız gitgide artıyordu. "Beş günleri var. Daha sonra Tüm Komutanlar ile toplantı yapacağız." dedim Will kafasını sallayıp, dışarı çıktı. Önümdeki haritaya döndüm ve işaretlenmiş yerlere baktım. En büyük üç kasabanın başkanları ile konuşmalara başlamıştım. Ama daha fazla desteğe ihtiyacımız vardı. ***** "Ellerini kaldır!" diye bağırdı karşımdaki oyuncu korku ile. Korkması çok doğaldı çünkü üzerimde Kızıl Akbabanın Büyülü Elbisesi ve Fırtına Birliğinin Kılıcı vardı. Arkasında en güçlü iki birliğin desteği olan birisinden korkulması gerekirdi. Geldiğim haberi kısa sürede hızla yayıldı ve beni hemen başkanlarının çadırına çıkardılar. Başkanları beni görmesi ile şaşırdı ama kendini diğerlerinden daha hızlı toparladı. "Kimsin sen?" diyerek direk konuya girdi. "Saygılarımı sunarım Bula Kızıl Balta." diyerek önünde referans yaptım. Bu işi kurallarına göre yapacaktım. "Sana kim olduğunu sordum." diye bağırdı Bula. "Kendimi tanımama gerek yok." dedi sinirle. "Ben o zaman direk konuya gireyim..." dedim ve ayağa kalktım. "Ben Nazim. Oyuna yabancı, yeni katılan bir birliğiz." dedim. "Yeni katılan birine göre çok iyi giyinmişsin." dedi gülerek. "Oyuna katılmamızın bir amacı var ve onun için bize yardımcı olabilecek herkes ile anlaşma yapmaya niyetliyiz." dedim. "Seninle ne diye anlaşma yapacakmışım peki? Bana ne teklif ediyorsun?" diye sordu. "İlk olarak bir canavar karargahınıza saldırdı ve şu anda acil bir yardıma ihtiyacınız var. Eğer bana tüm gücünüzle yardım ederseniz size bir karargah parası sunuyorum. Dört yüz kişinin giriş parası bu iş için fazla bile." dedim. "Ayrıca görüldüğü üzere diğer büyük yankesici kabileleri çoktan bana yardım etmeyi kabul ettiler." diyerek konuşmasına izin vermedim ve üzerimdeki elbiseleri gösterdim. "Ayrıca erzak yardımı için üç büyük kasaba ile anlaştım. Ayrıca gönüllülerden oluşan bir asker yardımı alacağız ve 400 kişilik kendi birliğimizde bulunuyor." dedim. Şaşkınlığı gözlerinden okunuyordu. "Neyin peşindesin peki?! Kimse Arabundra'yı yenmeniz için size yardım etmezdi." diye sordu. Gülerek, "Biz Arabundra'nın peşinde değiliz. Biz ondan daha belalı bir şeyin peşindeyiz. Hayalet Oyuncuların..." dedim. Bir anlık şaşkın bakışları bir anda kahkahaya dönüştü. "Boş bir işin peşindesiniz. Arabundra onları ezecektir. Ama size yardım edeceğiz. Ve sonunda bize karargah için gereken parayı vereceksiniz." diyerek anlaşmayı onayladı ve bana kabilesinin simgesi olan kırmızı bir baltayı verdi. Dışarı çıktım ve karargaha doğru yola koyuldum. Artık hazırdık. Onları burada durduracaktık! Sadece dört kişiye karşı -ki ikisi ölmüş olmalı çünkü son birkaç oyunda hiç gözükmediler- 900 kişilik koca bir ordu. Ayrıca Arabundra'da onlar varken bize saldırmayacaktı. Bu savaşı kazanmalarının hiç bir yolu yoktu! Bölüm 3: Büyük Zafer Sesli Not 3: 6 Ocak 2068 "Burada hiç söylemedim değil mi? O zaman söyleyeyim şimdi. Ben çok kitap okurum. Ama çoğunlukla yanımızda fazla ağırlık taşıyamayacağımız için okudukça gittiğim sektörlerde ya da yolda bırakırım kitapları. Bunu şimdi söylememin bir sebebi bir kitapta okuduğum bir sözden alıntı yapmak istemem. Bu söz en çok sevdiğim sözdür. 'İki ihtimal var. Ya evrende yalnızız ya da değiliz. İkisi de eşit derecede korkunç. Arthur Clarke.' Bu sözün beni anlattığını düşünmüşümdür hep. Ama şu anda bu söz bana uzak geliyor. Bugün benim dışımda yaşayan bir insan gördüm. Ancak beklediğim gibi değildi bu buluşma. Hayır, hayallerimdeki gibi olmamıştı hiç bir şey. Yaşadığını düşünmemin sebebi nefes alıp verirken ağzındaki solunum cihazından kabarcıklar çıkıyordu. Daha önce o yakılan posterde gördüğüm makinenin içindeydi. İlk başta içi suyla dolu olduğu için boğulacağını düşünmüştüm ama makine ona hava sağlıyordu. "Senin dışında yaşayan birisini ilk defa gördün, kızım." dedi annem arkamdan. Bay Robot kayıtlı bir başka mesajı oynatıyordu. Göğsündeki ekranda annemin donuk bakışlarını görmeden hissedebiliyordum. "Onlar yarı-ölüler kızım. Kendilerini bir makineye bağladılar ve gerçek dünyada yaşamanın nasıl bir şey olduğunu unuttular. Bu makineler onları besliyor, temizliyor, hayatta tutuyor ve üremelerini sağlıyor artık. Senin dışında başka birisini bulduğun için mutlu oldun mu?" diye sordu. Ses tonu kızgın gibiydi ama bu kızgınlık bana karşı değildi. Annem diğer tüm insanlara kızıyordu. Cevabım hayırdı. Mutlu olmak mı? Karşımdaki şey nefes alan bir heykeldi! Konuşmuyordu, gülmüyor, gerçek dünyayı bilmeden sadece hayallerinde yaşıyordu. Mutlu olmak mı? Daha önce bu kadar üzülmemiştim. Yere düştüğümü hatırlıyordum ama ne kadar süre ağladığımı bilmiyordum. Ağlamamın sebebi bu insanlara acımam değildi. Onlarla beraber olamadığım için ağlıyordum. Onlar sahte bir mutluluk içinde yaşıyorlardı ama yinede mutluydular. Sahte bir mutluluk mu daha güzeldi yoksa gerçek bir acımı. Şu anda bunu cevaplayacak durumda değilim ne yazık ki. *Sesli Mesajın Sonu* Güneyden geleceklerdi. Her zaman güneyden gelirlerdi. Her oyuna güneyden başlar ve kuzeye doğru ilerlerdi. İlk önce bir kasabaya saldırır, biraz bilgi alır, ondan sonrada oyunu bitirmeye çalışırlardı. Her zaman aynı kafadaydılar. Arabundra'nın devasa taht odasının Doğu ve Batı girişlerine askerlerimi yerleştirdim. Tüm okçu ve büyücüleri ise Kuzey taraflarına aldım. Yanlarına en iyi savaşçılarımı verdim. Onların saldırıları bir fark yaratabilirdi ve korunmaya ihtiyaçları vardı. Normalde birisi bunun gibi bir boss'a saldırdığında kapılar kapanırdı ama bu normal oyuncular için geçerliydi. Hayalet Oyuncular saldırdığında kapılar kapanmazdı. İstenirse başka oyuncular saldırabilirdi bu sayede. Ve hiç bir canavar Hayalet Oyuncu varken diğer oyunculara saldırmazdı. Hayalet Oyuncular birinci öncelikleriydi tüm canavarların ve askerlerin. Tüm askerler yerini aldığında beklemeye başladık. Güneyden yaklaşan bir kabartı ve toz bulutu haberleri geldiğinde bir gün geçmişti. Her şey planıma uygun olarak ilerliyordu. En keskin gözlemcilerime bilgi vermeleri için ileri mevkilere yollamıştım. Biraz sonra hepsi koşarak geldiler. İki kişi bir çift Çöl Panterinin üstünde buraya doğru geliyorlardı. Bir tanesinin üzerinde sıradan deri kıyafetler vardı. Diğeri ise bir suikastçı gibi birkaç kat kumaş ile her yerini kapamıştı. Suikastçının kafasına sardığı bez siyah, diğer bezleri bej rengindeydi. Ama bu kadar değildi. Arkalarında yaklaşık bir düzine kadar Çöl Solucanı onları izliyordu. Bu sürü halinde yaşayan ve taş yiyen canlılar onları çoktan yere indirmiş olurlardı ama Çöl Panterinden korkuyordu Solucanlar. Tabi iki tane 2 metrelik panterden korkan, 15 metrelik dev solucanlar çok mantıklı bir şey değildi ama oyunun mekaniklerini tartışmayacağım burada. Hiç bir şeyden şüphelenmeden kapıların önüne geldiler ve Panterleri bıraktılar. Bu oyunda kullanılabilecek en pahalı binek hayvan bu Panterlerdi ama tüm binekler gibi bunlarda bir zindana giremiyor ya da herhangi bir şekilde savaşamıyordu. Onları kapının önünde bıraktılar ve içeri gelmeye başladılar. Onları şüphelendirmek istemezdim ama girişe birkaç tane tuzak koydum. Bu sayede içlerinden birini saf dışı bırakabilirdim hem tüm zindanlarda bunun gibi girişte birkaç tane tuzak olurdu değil mi? Bir şeyden şüphelenmeyeceklerine emindim. Suikastçı aniden kuma gömülerek kaybolması ile neredeyse kahkaha atacaktım. Bitmişti! Bir tanesinden daha kurtulmuştuk bu serserilerin. Kum Kapanına düşen kişi bir anda yakalanır ve kumun içine çekilirdi. Kurtuluş yoktu bu tuzaktan. Üç kasabanın yardımı ile bir tanesini zar zor almıştım ve o da işe yaramıştı! Diğer adam durdu ve beklemeye başladı. Arkadaşının peşinden koşturmayışı beni aniden şüpheye düşürdü. Bir oyunda bu adam arkadaşını kurtarmak için iki Ogreyi yere devirdiğini kendi gözlerim ile görmüştüm. Peki, neden şimdi bir şey yapmıyordu!? Aniden koyduğumuz tüm tuzaklar teker teker tetiklenmeye başladı. Ortada hiç bir neden yokken tuzaklarımız ortaya çıkmaya ve bozulmaya başladı. Ve en sonunda sebebi ortaya çıktı. Suikastçı aniden kumların içinden geri çıktı. O bir Kum Askeriydi! Oyunda karakter açanlara çok küçük olasılıkla özel yetenekler gelirdi. Çok vardı bu yeteneklerden ama gelme ihtimali çok düşüktü. Canavar Kanı, Canavar Eğitmeni, Kum Askeri, Kum Bükücü, Çöl Gezgini, Mezarlıkçı ve Alev Lordu bunlardan bazılarıydı. Ve bu adam en iyi güçlerden birini almıştı! Kum Askeri'nin çok fazla özelliği vardı. İnsanlara serap gördürebilir ve bunun sayesinde kısa süreli görünmez olabilirdi. Kuma dönüşebilir ve önünde engel yoksa başka bir yere gidebilirdi bu halde. Ya da aniden ışınlanabilirdi. Hatta kumdan silahlar çıkarabildiğini söyleyenler bile vardı. Oyundaki en nadir özelliklerden birisiydi bu. Daha önce bu özelliği olan sadece 3 kişi vardı oyunun tarihinde. Ama onlarda özellik varsa, bizde daha iyisi vardı! Bir Alev Lordumuz, Canavar Kanı taşıyan bir savaşçımız ve Çöl Gezginimiz vardı. Ayrıca dün gecenin yarısında bir Mezarlıkçı geldi ve ölüleri toplayacağını söyledi. Onunda desteğini aldım, ölen herkesin onun mülkü olduğunu söyleyerek. Kendimi bu düşünceler ile avuttum. Bu sırada ikisi de Boss'un bulunduğu yere yaklaşmışlardı. Normalde Boss'a saldırmanız gerekirdi ama Hayalet Oyuncuların yeterince yakın durması yeterliydi. Tüm Bosslar anında onlara saldırırdı. Bu seferde aynı şekilde oldu. Arabundra'nın onları görmesi ile gözlerine kırmızı bir ışık yerleşti. Anında gözünü öfke bürüyen canavar ayağa kalktı ve karşılarına dikildi. Planım Arabundra'nın etrafından onları sıkıştırmaktı aslında. Arabundra'nın saldırılarına yakalanmak tüm planı bozabilirdi. Ama Arabundra'nın aniden kükremesi tüm planı değiştirdi. Tüm askerlerin etrafını altından bir halka sarıverdi. Halkanın ne olduğunu saniyesinde çözmüştüm. Arabundra'dan hasar görmeyecektik! "SALDIRIN!" diye bağırdım ve tüm askerler anında hücuma geçti. Yine Arabundra'dan uzak duruyorlardı ama devasa canavarın saldırıları onların içinden geçip gidiyordu. Kum Askeri anında ileri atıldı ve kuma dönüşerek gözden kayboldu. Ama önemi yoktu. İlk hedefimiz diğer adamdı. Yanında bir silah taşımaması bir planı olduğunu gösteriyordu. Geçen sefer Prototip Tankı çalmayı akıl etmesi ya da bombalı kamyoneti düşünmesi onun dehasına işaret ediyordu. Ama bu sefer onda gözle görülür bir şey yoktu. Ne bir büyü yapacak gibi duruyordu, ne de kaçma eğilimi gösteriyordu. Arabundra'nın asasından ileri atılarak kurtuldu ve tekrar geriye döndü. Ama artık çok geçti. İlk sıra seçkin piyade askerleri etrafını kuşatmıştı. Elime düşmüştü ve hiç bir kaçışı yoktu bu sefer! Aniden toprak sallandı ve devasa bir sütun havaya kalktı. Kalın bir kabuk ve et yığını, onlarca bıçak gibi keskin bacaklarla beraber ortaya çıktı. Şaşkınlıkla bu yeni gelen davetsiz misafire bakakaldım. Bir planı vardı. Özel bir gücüde vardı. O bir Canavar Eğitmeniydi ve yanında Dev Kırkayaklardan birini eğitmeyi başarmıştı! Canavar Eğitmeni, Kum Askeri kadar nadir bir özellik değildi aslında. Bizde bile birkaç tane Canavar Eğitmeni vardı ama büyük Canavarları Eğitmek neredeyse imkansızdı. Birkaç tane Akrep ya da Kobrayı kontrol etmek bile çok büyük bir başarıydı bir eğitici için. Ama Dev Kırkayak. İşte bu bir mucizeydi. Dev Kırkayaklardan normalde çok bulunmazdı ve bilinen iki tanesinin yakınından bile geçilmezdi. İri cüssesi, onlarca bıçak gibi ayağı, aşırı sert ve yanmaz pulları ile tam bir ölüm makinesiydiler. Dev Kırkayak, askerleri pek umursamadan doğruca Arabundra'ya saldırdı. Bacakları ile asasını kontrol etmesini engellerken bir yandan da iri cüssesi ile onu yere indirmeye çalışıyordu. Efendisi ise hemen başının üstünde gururlu bir şekilde dikilmiş, bekliyordu. Açık hedef olarak! "Menzilliler! Hedefiniz, Eğitici!!" diye haykırdım ve duyanlar bağırarak haberi iletmeye başladılar. Ama beklediğim saldırı bir türlü gelmedi. Neler olduğuna bakmak için dönünce anladım, ne olduğunu. Kum Askeri seri bir şekilde menzil birliğimi alt etmişti. Şimdi de savaşçılarla dövüşüyordu. "Alev Lordu, Kum Askerine yönel. Mezarlıkçı sana yardım etsin." diye iş bölümü yapmaya başladım. "Canavar ve Gezgin. İkiniz şu Eğitmeni halledin." diyerek özel yeteneklileri görev yerlerine yerleştirdim. Eğitmen kendinden emin bir şekilde evcil hayvanın üzerinde dikiliyordu. Arabundra o devasa yaratıktan bir kurtulsa anında onu kızartıp, yenebilirdi ama yaratık üstülüğü ve asayı hiç bırakmıyordu. Ta ki Çöl Gezgini olaya el atana kadar. Çöl Gezgininin özelliği biraz karışıktı. Kum Bükücü gibi kum bükebiliyordu ama tam kontrol sahibi değildi ve sadece etrafındaki kumları şekillendirebiliyordu. Canavar Kanı taşıyormuş gibi biraz dayanıklıydı ama bir Canavar ile karşı karşıya kalacak kadar güçlü değildi. Ateş çıkarabiliyordu ama hakimiyeti yoktu. Kuma dönüşüp, kaçabiliyordu ama çok uzağa gidemiyordu. Aniden Kırkayağın yanında belirdi ve az bir şey olan eğitici gücü kullanıp, hayvanın kafasını bulandırmaya başladı. Normalde bir Kırkayağı kontrol birisi onun cılız gücüne karşılık verebilirdi. Ama aniden devasa bir adam onu tutup, tek yumrukla bir tarafa uçurunca bunu yapamadı tabi. Canavar kahkaha atarak kurbanının peşinden aşağı atladı. Eğitmen bir köşeye savrulmuştu ve tüm askerler onun düştüğü yere doğru ilerlemeye başlamıştı bile. Canavar onlara katıldı ve ayağa kalkmaya çalışacak kadar gücü kalmış eğitmene bir tekme daha salladı. Mağaraya o kadar sert vurdu ki, taşlar kırılıp onu molozların altında bıraktı. "Bu bir!" diye bağırdım neşe ile. İşte işi bitmişti bir tanesinin daha. Kum Askeri'de yakında düşecekti. Adrenalinin damarlarımda gezdiğini hissedebiliyordum. Bir çok asker Arabundra ile beraber Kırkayağa saldırmıştı. Yakında bu savaş bitecekti hatta belki sonra Arabundra'yı bile alabilirlerdi. Aniden Eğitimcinin içinde olduğu molozlar kıpırdamaya başladı. Şaşkınlıkla o tarafa bakakaldım. Bu olamazdı. O hayatta kalamazdı. Bunun bir yolu yoktu! O ölmüştü. Ölmüş olması gerekiyordu. Aniden molozlar havaya uçtu ve devasa bir şey zıplayıp, Canavarın üzerine düştü. Bu Eğitimciydi ama az önceki gibi değildi. Canavar gibi tüm kasları şişmiş, cüssesi iki katına çıkmış ve derisi gri bir renge çalmıştı. Onu görmem ile ne olduğunu anlamıştım. O Hayalet Oyuncu sadece Canavar Eğitmeni değildi. Ayrıca Canavar Kanı'da taşıyordu! Arabundra, Çöl Gezgini sayesinde Kırkayaktan biraz kurtulmuştu ve şimdi karşı saldırıya geçmişti. Ancak aniden Eğitici koşarak Kırkayağı üstüne çıkmaya başladı. Ardından Kırkayağın tepesinden zıplayarak Arabundra'nın suratına esaslı bir yumruk indirdi. Çöl Gezgini Kırkayağı kendi haline bırakıp, Eğiticiye döndü. Bu sırada Canavar ve diğer askerler onun yardımına koştu. Kırkayak hemen Arabundra'ya saldırdı ve tekrar onunla boğuşmaya başladı. Bu savaş giderek daha kızışıyordu. Bu sırada Kum Askeri, Ateş Lordu ve Mezarlıkçı ile kapışıyordu. Savaşçılardan hala hayatta olanları onlara destek veriyordu. Kum Askerinin işi zordu. Alev Lordunun saldırılarından kurtulduğunda ölü bir adam ayaklarına takılıyor ya da askerlerden birisi karşısına çıkıyordu. Kum Askeri bu şekilde bir yere varamayacağını anlayarak aniden geriye doğru kaçmaya başladı. Amacı açıkça Eğitici ile buluşmaktı ama buna izin vermemeliydik. Ateş Lordu alevden iri bir kuş çıkardı ve Kum Askerinin üzerine doğru yolladı. Bu saldırıyı Kum Askeri hemen savuştururdu ama bu sırada Arabundra'nın üzerine doğru salladığı asasını göremezdi. Asa onu ıskaladı ama dengesini bozup, yere düşürmeyi başardı. Mezarlıkçının dört tane ölü askeri topraktan fırlayıp, onu metal dikişli bir ağın içine aldılar. Kum Askeri olsanız bile bu ağdan hemen kurtulamadınız. Biraz zamana ihtiyacınız olurdu ama Ateş Lordu'nun alevli kılıcı bu zamanı vermeyecekti. "AÇILIN ŞEREFSİZLER!" diye bir bağırtı ile aniden Ateş Lordu'nun suratına ateşli bir yumruk indi. Savaş alanına o kadar hızlı girmişti ki, ne zaman geldiğini anlamamıştım bile. Onun gelmesi tüm dengelerin içine etmişti. Öldüğü sanılan bir başka Hayalet Oyuncu! Hem de görünüşe bakılırsa Ateş Lordunun güçlerine sahipti. Üstünde ağır plaka zırhlar vardı ki. Bu zırhları eski imparatorluk zamanında Kraliyet Muhafızları kullandığını duymuştum ve ilk görüşümdü bir tanesini. Çok ağır olduğunu tek görüşte anlayabiliyordum ama karşımızdaki adam hiç bir ağırlığı yokmuş gibi taşıyordu. Bu adamı daha önce görmemiştim ama onunda güçlü olduğunu biliyordum. Ben daha Hayalet Oyuncuları kovalamadan önce öldüğü söylenmişti ama şimdi karşımdaydı işte. Tek bir hareketi ile metal ağı tutan zombileri halletti ve arkadaşını kurtardı. Ama henüz her şey bitmemişti. Ateş Lordu olan tek onlar değildi. Canavar ile Eğitmen bire bir kapışıyorlardı ve Çöl Gezgininin pek bir faydası olmuyordu. Ama yeni gelen adama doğru saldırdı. Kum Bükücülüğü sayesinde hemen adamın ayaklarını toprağa gömmeye başladı. Adam çıkmak için herhangi herhangi bir çaba harcamıyordu ama bu ona pahalıya mal oldu. Ateş Lordunun ateşli tekmesi tam sırtında patladı. Ancak adam gıkını bile çıkarmadı. Hatta birazcık bile kıpırdamadı. Canavar Kanı olduğundan şüpheleniyordum biraz ama henüz Canavar ya da Eğitmen gibi devleşmeden bu kadar güçlü durabilmesinin bir yolu yoktu. Bu sırada Arabundra, Kırkayağı bir yumrukla alt etti ve kafasına asasını geçirerek işini bitirdi. Yaratık can figan toprağa girdi ve kaçmaya başladı. Artık Arabundra'yı tutan herhangi bir güç yoktu. Arabundra bir bağırtı ile saldırdı. Ama sıradan bir saldırı değildi bu. Tüm toprak havalandı ve kumlar yerlerinde kalktı. Herkesi tapınağın dışına atmıştı! Üzerimdeki toprağı silkelerken durum analizi yapmaya başladım. Hiç kimseye bir şey olmamıştı. Herkes Arabundra'nın mekanının dışına sürüklenmişti sadece. Hayalet Oyuncular teker teker ortaya çıkmaya başladılar. Nasıl becermişlerdi bilmiyorum ama hepsi aynı yerdeydi. Ve dört kişiydiler! İçlerinden bir tanesi yeni katılmıştı savaşa. Havada uçuyor ve diğerleri ile sohbet ediyordu neşeli bir şekilde. Onu daha önce görmüştüm ama Planetshide adlı oyunda bulunduğu gezegeni havaya uçurduğumda öldüğünden emindim! Üzerinde beyaz bir cüppe ile havada süzülüyordu. Ufak kahkahalar atıyordu neşeli neşeli. Onu izledikçe sinirlenmedim. Çıldırdım!! İleri çıkıp, "ASKERLER SALDIRIN!!" diye bağırdım. Ve istediğim tepkiyi aldım. Elinde silah tutabilecek herkes bir haykırışla ileri atıldı. Arabundra tekrar kükredi ve hepimizin içine daha önce görmediğimiz bir güç doldu. Tüm oyun bizimleydi! ***** Bu sırada diğer tarafta başka bir konuşma dönüyordu. İlk düşünceleri işleri hemen halletmekti ama bu kadar hazırlıklı gelinmiş bir savaşın karşısında yapacak bir şey yoktu. "Bu işin bu noktaya gelmesini istemiyordum ama artık elimde başka bir seçenek yok. Arkadaşlar..." dedi zırhı adam ve karşıdan üzerlerine doğru ilerleyen askerlere acıklı bir bakış attı. "...artık ciddileşebilirsiniz." ***** Suikastçı aniden askerlerin karşısında belirdi ve kollarını kavuşturarak beklemeye başladı. Hemen etrafında ufak bir kum fırtınası oluştu ama bizim askerlerimiz onu umursamayacak kadar gaza gelmişlerdi. Koşarak ileri atıldılar. Ve uçağın motoruna giren kuşlar gibi dilim dilim olmaya başladılar. Etrafındaki şey fırtına değildi. Kumdan oluşmuş ve durmadan dönen onlarca bıçaktı! "BENİM SADIK HAYVANLARIM! USTANIZ KONUŞUYOR. SALDIRIN!!!" diye bir bağırış duyuldu savaş alanının öteki ucunda. Eğitici devasa cüssesi ile avazı çıktığı kadar bağırıyordu ama Canavar onu susturmak için ileri atıldı. Ve aniden bir Çöl Solucanı tarafından toprağa gömüldü. Sabahın erken saatlerinde kovaladığını sandığımız bir düzine solucan savaş alanında aniden terör estirmeye başladı. Binek olduğunu sandığım iki Panter ileri fırladı ve tüm askerlere solucanların neden panterlerden korktuğunu gösterdi. Bu sırada kumdan bir düzine kol fırlayıp askerleri teker teker halletmeye başladı. "Pyro ciddileşmemizi söyledi ama... Olmuyor be! Ciddileşirsem ne eğlencesi kalır ki!?" diyerek aniden tepemde belirdi. Bu az önceki beyaz cüppeli uçan herifti. Ne gücü vardı bilmiyorum ama ayağıma kadar gelen bu şansı kaçırmayacaktım. Kılıcımı hızla çekebilirdim, tek yapmam gereken bir zıplayıştı. Ama ayaklarımdan beni çeken kum yüzünden zıplayamadım. Ayaklarıma bir bakış attığımda ne olduğunu çözmüştüm, altındaki sızan kumlara göz atmama gerek yoktu. O bir Kum Bükücüydü. Oyun boyunca bir tane bile çıkmamış, çıkması en düşük ihtimalli güçlerden bir tanesine sahipti. "Sen benimsin!" diyerek ona alevli birkaç kum parçası fırlattı, Çöl Gezgini karşısındakinin kim olduğunu bilmeden. Ancak kumlar ona ulaşmadan Çöl Gezgininin alanından çıktıkları gibi havada asılı kaldılar. "Kendini beğenmiş küçük melez. Her türden bir gücün var. Ama bir gücün, tam gücünü hiç bilmiyorsun." dedi Kum Bükücü ve aniden her tarafı kumlar kapladı. Çöl Gezgini kendini korumak istediğine eminim ama aniden göğsünü delen bir düzine kumdan mızrak yüzünden pek bir şey yapamadı. Bu sırada ani bir kükreme duyuldu ve kör edici bir ışık etrafı aydınlatmaya başladı. Arabundra asası ile güneş ışığı saldırısı yapacaktı. Bakışlarını Pyro denilen zırhlı herifin üzerine sabitledi ve güç toplamaya devam etti. Pyro kollarını kavuşturmuş, Kum Askeri gibi bekliyordu ancak kaçmak istediği an bu saldırıdan kaçabileceğini biliyordum. Ama o kaçmadı. Güneşin yakıcı ışığı sapsarı renkli bir alev sütunu olarak onun üzerine boşaldı. Parlaklık yüzünden o tarafa bakamıyordum tam olarak ama orada dikili olarak kaldığını biliyordum. Kesinlikle ölmüştü. Gücünüzün ne olduğunun önemi yoktu eğer o saldırının size dokunması bile ölmeniz anlamına gelirdi. Güç Seviyesinde 'Tanrısal Ceza' olarak geçecek kadar güçlüydü bu saldırı. "KORKMAYIN! ARABUNDRA BİZİMLE!!" diye bağırdım ve askerler yeniden gaza geldiler. Kum Bükücü ve diğerleri cesedi kavrulmaya devam eden arkadaşlarının olduğu tarafa doğru duygusuz gözlerle bakıyorlardı. Üzüntü, kader, endişe yoktu bakışlarında. Korkmuyorlardı hayır. Eğleniyorlardı bunlardan. Arabundra'nın güneş ışığı bittiğinde geriye toprağı yakmaya devam eden sarı alevler kaldı. Herkes tezahüratlar ve haykırışlar yapıyordu ama ben o kadar sevinmiyordum. Bu işte bir şey vardı. Adam belki son saniye yerin içine girerek kaçmıştı. Ama bu imkansızdı, o saldırı kilitleninceye kadar kaçmamışsanız, kaçamazdınız. İlk önce sadece bir karartıydı. En fazla cesedidir dedim o alevlerin içindeki. Ama karartı yavaş yavaş ilerlemeye başladı. Ve sarı alevlerin içinden tek parça içerisinde dışarı çıktı. Üzerinde sarı renkli bir parlaklık vardı. Zırhında da, vücudunun herhangi bir yerinde de en ufak bir iz yoktu. Kollarını hala kavuşturmuş bir şekilde bekliyordu. Sanki az önce o alevlerin içinde kalmamışta, duş almıştı pezevenk!! "Normalde buna karışmak istemiyordum ama..." diyerek elini kaldırdı. Herkes olduğu yerde kalmış, Arabundra'nın solumalarını dinleyerek adamın yapacağı şeyi bekliyorduk. "Ya cidden bu sözler çok saçma!" diye aniden yüzünü kapadı. "Bunları söylemesem olmaz mı!?" diye haykırdı canı sıkkın bir şekilde. "Hadi ama. Alt tarafı bir mısra söyleyeceksin." diye cevap verdi Kum Bükücü. Adam derin bir nefes vererek, "Gücümü kısıtladığım için bana verilen cezalandırma yetkisini kullanıyor ve bu Şeytani yaratığı geldiği yere geri gönderiyorum." dedi canı bezgin bir şekilde ve elini indirdi. Az önce şahit olduğum halde aniden gökte bir başka güneş ışığının ortaya çıkması beni şaşırtmıştı yine. Gökten az önceki gibi bir ışık sütunu halinde sarı renkli alevler çıktı ve Arabundra'nın üzerine düştü. Canavar hayatımda duyduğum en kötü yanık et kokusunu ve ciyaklamayı çıkararak yanmaya başladı. İlk önce tüyleri kül oldu ardından derisi yanmaya başladı. Tüm kas liflerinin yavaş yavaş yok olduğunu izledik. Acı içinde ciyaklayarak geri dönmeye, kaçmaya çalıştı. Ancak aniden kumdan bir duvar önünü kapadı. "Hiç bir yere gidemezsiniz Bay Ababundara" dedi Kum Bükücü, canavarın ismini bile doğru söyleyemeden ve onu kumun içinde boğmaya başladı. Kumdan dört duvarın içinde yavaş yavaş batıyordu ama Pyro buna izin vermedi. Aniden zıpladı ve etrafında az önceki gibi güneş ışıkları şeklinde bir patlama oldu. Arabundra'nın cansız parçaları etrafa yayıldı. Hepimizi öldürdüler. Kum Bükücü beni toprağa gömdü, diğerlerini de aralarında paylaştılar. Hızlı bir biçimde işlerini bitirdiler ve ben öldükten birkaç dakika sonra serverın çökme haberi geldi. Daha mesajlar gelmeden ne olacağını biliyordum. Bu yenilgi tüm forumlarda çok hızlı bir şekilde yayılacaktı. İki senedir zorlukla topladığım birliğim bir günde dağılacaktı ve Evergreen'i savunmak için daha büyük bir Birlik kurulacaktı. Bana göstermelik bir birlik tahsis edilecek ve yenilmiş bir lider olarak anılacaktım. Evergreen'e girerken yüzlerce mesaj gelmeye başlamıştı bile. Bazıları söz verdiğim şeyleri nasıl yapacağımı soruyor, bir çoğu birliğin bir anlamının kalmadığını söyleyerek çıkmalarının bir bahanesini söylüyorlardı. Hiç biri umurumda değildi. Onları burada durduracaktım ve bunun için elimden geleni yapacaktım. Burayı geçemeyeceklerdi. "Buna emin misin?" diye sordu karşımdaki kadın. Yapacağım şeyin dehşeti yüzünden okunuyordu. "Evet, eminim." dedim. Emindim. Bu benim yaşam amacımdı. Ve onu gerçekleştirmeden bırakmayacaktım bu işin peşini. Bölüm 4: Krallara Karşı Tek Sesli Not 4: 3 Şubat 2068 "Alıştım artık. Bunu söylemek ne kadar tuhaf gelse de bu doğru. Alıştım. Yolda yaşayan heykeller -onlara bu şekilde sesleniyorum- görmeye alıştım, posterlerdeki mutlu insanları görmeye alıştım ve en önemlisi yalnızlığıma alıştım. Bay Robot ile ufak konuşmalar yapıyorum, kendimle konuşuyorum ve kitap okuyorum. Dün çalışan bir USB buldum. Daha öncede bulmuştum ama hiçbiri çalışmıyordu. Bu seferki çalıştı ve içinden bir çok eski film çıktı. "Fight Club, Cast Away, The Shawshank Redemption, The Godfather..." diye uzuyordu filmler. Ufacık bir cihazın içinde bu kadar çok filmin olması tuhaftı. Daha önce ben çok küçükken bir film izlediğimi hatırlıyorum. Annemde yanımdaydı o zamanlar. Bir çocuk filmiydi ve hiç bir şey anlamamıştım filmden. Ama annem yanımdaydı sadece bu bile filmleri sevmem için yeterdi. Bugün Bay Robot'un ekranından bir film izledim. Dün Fight Club'ı izlemiştim ve çok sevmiştim. Eski bir filmdi ama kurgusu bir harikaydı! Aktörleri de beğenmiştim. Bugün ise Cast Away'i izledim. Ve bayıldım... Düşen bir uçaktan sağ kurtulan bir adamın ıssız bir adada yaşam mücadelesi anlatılıyordu filmde. Adam bir top ile konuşuyordu. Acaba bende bu duruma gelecek miydim? Bir kitapta insanların sosyal varlıklar olduğu ve başkaları ile iletişim kurmadan yaşayamayacağı yazıyordu. Peki ben daha ne kadar yaşacaktım öyleyse?" *Sesli Mesajın Sonu* Birlik bozuldu ve Hayalet Oyuncular artık hiç bir engelle karşılaşmadan ilerlemeye başladılar. Bu sırada ben Evergreen'de hazırlık yapıyordum. Hala sarsılmadan beni takip eden kişilerle beraber onları burada durdurmayı kafamıza koymuştuk. Evergreen aşırı gerçekçi, büyük bir oyundu. Öldüğünüzde geri gelmezdiniz oyuna. Eşyalarınız öylece kalır ve yeni bir karakter açarak girebilirdiniz oyuna. Oyuna her başladığınızda farklı bir hikaye ile başlardınız. Bu oyunda sadece yaratıklar ve hayvanlar insan değildi. Geriye kalan her şeyi bir insan kontrol ediyordu. Sadece oyundan çıktığınızda yerinize başka bir bilgisayar bakıyordu. Oyunu bitirmek için 7 Bilge Kral'ı yenmeniz ve Sonsuz Dağlarda ki oyun sonu canavarını yenmeniz gerekiyordu. Sonsuz Dağlar oyunun en kuzeyinde kalıyordu. Çıkılamayacak kadar yüksekti ve bir uçtan bakıldığında diğer ucu gözükmeyecek kadar uzun bir sıra dağdı. Dağların eteklerinde devasa Alberion Krallığı duruyordu. Şehir o kadar büyüktü ki, bir ucundan diğerine gitmek yaklaşık yarım gününüzü alıyordu. Bunun dışında krallığın ortasında Kralın Sarayı vardı. Dağlar kadar devasa olan bu yapının içerisinde en güçlü Bilge Kral Arthur ve Oval Masa Şövalyeleri duruyordu. Şehirden güneye gidildikçe binalar daha küçülüyor ve onun yerine küçük kasabalarla karşılaşıyorduk. Alberion dışında iki krallık daha vardı. Bir tanesi Korsan Kral Sinbad'ın ülkesi Baghdad, diğeri ise Büyücü Kraliçe Morigiana'nın ülkesiydi. Daha da güneye indikçe yolunuzu Yoltıkayan Sıradağları kesiyordu ve sizi Güvenli Patika adlı uzun bir yola mahkum ediyordu. Patikayı izlediğiniz sürece bir süre sorununuz yoktu. Ama yeterince güneye ilerlediğinizde Angst Geçidi karşınıza çıkıyordu. Bu geçit Felword Ormanlarına girişiniz oluyordu. Bir çok oyundan daha büyük, balta girmemiş bir orman. İçerisinde kabuslardan fırlamış binlerce yaratığın cirit atması bir yana buraya girmenin bir anlamı yoktu. Ormanın en sonunda ufak bir kasaba ve Sonsuzluk Çağlayanları vardı. Ayrıca kasabaya çok gitmek istiyorsanız bir büyücü kulesinden ışınlanabiliyordunuz. Daha güneyde ne var diye sorarsanız hiç bir şey olmadığını söylemek zorundayım. Evergreen'in son noktasına gelmiş bulunuyordunuz. Koskoca iki denizin suyu bu noktada sonsuz bir uçurumdan aşağı düşüyordu. İşte bu yüzden buraya Sonsuzluk Çağlayanları deniyordu. "Onları o küçük kasabada durdurmalıyız." dedi Markont. "Diğer türlü Felword'ün içinde dağılırlar ve diğer taraftan çıktıklarında onları durduramayacağımız kadar gelişmiş olurlar." diye ekledi. Haklıydı. "Ama kimse bize desteğini vermiyor!" diye bağırdı Will. Son yenilmeden sonra çok değişmişti. Benim kadar kararlı birisi varsa, o kişi Will'di. "Hepsi kuyruklarını kıstırmış köpekler gibi onlardan kaçınmaya çalışıyor! Sadece karakterleri sıfırlanmasın diye..." "Bilmiyorum ama bir yolunu bulmak zorundayız." dedim. Kimseden bir cevap beklemiyordum ama arkamdan tanımadığım bir ses, "Ama bir yolu var. Bunun peşini bırakabilirsiniz." dedi. Aniden hepimiz şaşkınlık ile odanın ucunda belirmiş adama döndük. Üzerinde abartılı denecek kadar çafçaflı elbiseler vardı. O kadar farklı kıyafetleri bir arada giymişti ki, onun bir ozan mı; tüccar mı yoksa bir soylu mu olduğunu anlayamıyordu insan. Ama görünüşün bizi yanıltmaması gerektiğini zor yoldan öğrenmiştik. Silahlarımızı çekip, duruşumuzu aldık ama o istifini bile bozmadı. Kuş tüylü şapkasını çıkarıp, simsiyah saçlarını taramaya başladı. Kendini beğenmiş ifadesine ayrı bir hava katarken kahverengi gözleri zevkle bizi süzüyordu. "Kabalığımı bağışlayın... Kendimi tanıtmadım. Ben Edwin. Edwin Thumper." diyerek önümüzde reverans yaptı. Açıkça dalga geçiyordu bizimle. Kılıcımı anında kullanabileceğim şekilde duruşumu aldım ve ileri bir adım attım. "Kimsin sen? Ve bizden ne istiyorsun?" diye sordum. Bu birliğin lideri bendim ve bu konuşmayı benim yapmam gerekiyordu. Güneşte fazla pişmiş bir goblin kafası gibi sırıtarak, "Galiba az önce adımı söylediğimi işitmediniz. O zaman kendimi tekrar tanıtayım. Ben Edwin." dedi ve gözlerimin önünden kayboldu saniyeler içerisinde. Daha ne olduğu bile anlamadan, kılıcım elimden fırlamış ve boğazıma bir hançer tutulmuştu bile! "Edwin Thumper. Ama siz bana Hırsızların Kralı'da diyebilirsiniz." dedi hançerini her an boğazımı kesecek bir şekilde tutmaya devam ederek. Diğer adamlarım anında korku ile bir adım geriye attılar. Karşımızda 7 Bilge Kraldan birisi vardı! "Şimdi şöyle yapacağız. Siz bana bu -Hayalet Oyuncular- denilen adamlar hakkında bildiğiniz her şeyi söküleceksiniz. Ve bende buradan sağ çıkmanızı düşüneceğim. İlk yanlış hareketinizde bu arkadaşınız ölür. Ardından sizlerde onu takip edersiniz." dedi sert bir şekilde. Diğerleri korku ile donakalmış, öylece bekliyordu. "Silahlarınızı bırakın!" emri geldiğinde hepsi denileni yaptı. Hançerin ucunda kaderimin ne olacağını beklerken, bugüne kadar çabaladığım her şeyin çalınmasını görmek istemiyordum! Elimi yavaş yavaş arkama atmaya ve yedek silahımı -ufak bir kamayı- çekmek için hazırlık yapmaya başladım. "Edwin, yeter. Onları rahat bırak." diyerek odaya girdi. Adını söylemeden önce bile tanımıştık onu. Üzerindeki mithrilden yapılma, aslan motifli zırhı ondan başkası giyemezdi. "Arthur. Arthur Pendragon. Albion Krallığının Kralı." diyerek kendini tanıttı ve rahat bir tavırla yanımıza geldi. "Edwin, çık dışarı." diye kızdı, Hırsızlar Kralına. Boğazımı deşebilecek hançer gevşedi ve yakamı sıkan eller, serbest kaldı. Bir şeyler homurdanarak dışarı çıktı Edwin ve bizi bir başka Bilge Kral ile yalnız bıraktı. Şaşkınlıkla hepimiz Arthur'a bakakalmıştık. Oda bizi süzüyordu. Yaşlıydı biraz Arthur. Zamanında çok şey yaşamış birilerinin derin gözlerine sahip olmasının dışında, hafif beyazlamış saçlarından ve ufak kırışıklardan anlıyordunuz bunu. Ama dinç duruşu, fit vücudu ve geniş omuzları yaşlı olmaya pek aldırmıyordu. "Sizin hakkınızda çok şey duydum ve sizlerle tanışmaktan onur duydum." diyerek başladı konuşmasına. "Arkadaşım Edwin'nin kusuruna bakmayın. Onu sizi bulması için yollayan benim ama o işleri kendi biçiminde halletmeyi daha çok seviyor. Burada olma sebebimize gelince, sizden kişisel bir ricada bulunmaya geldim." dedi. "Karşımızda küçümseyemeyeceğimiz bir tehdit var." dedi endişeli bir ses tonu ile. "Hayalet Oyuncular'ın buraya ulaşması artık an meselesi. Bu yüzden 7 Kral birleşip, bir ordu kurmak niyetindeyiz. Ama bu orduyu yönlendirecek komutanlara, generallere ihtiyacımız var." "O generaller savaşla yıkanmış, sadık ve kararlı olmak zorunda. Bu uğurda ölmeyi göze alacak birileri lazım. Ve eğer bu -canavarlar- ile savaşmış, tecrübe sahibi kişiler bulabilirsek harika olur." dedi ve gülerek hepimize teker teker baktı. "Beyler ve Bayanlar. Tüm kralların ortak yardımı ile bu tehdidi durdurmak için bir Birlik oluşturuyoruz. Ve sizleri başına geçireceğiz." dedi. Arkadaşlarımın ve sadık adamlarımın aniden sevinç ile çılgına dönmesini boş gözlerle izledim. Bu özel bir yardım aldığımız ilk oyun değildi. Arthur daha olacakları anlatmaya başlamadan ne söyleyeceğini az buçuk tahmin ediyordum. "Hepiniz savaş tecrübenize göre rütbelere ayrılacaksınız ve emrinizde bunlara göre askerler olacak. Yedi Kralın her birinden özel armağanlar ve yardımlar göreceksiniz. Ayrıca savaş yetenekleriniz ve seviyeleriniz hızlı bir biçimde arttırmak için özel eğitmenlerden eğitim göreceksiniz." diye konuşmasına devam etmeye devam ediyordu. Ancak aniden masaya yumruğumu vurmam ile bir sessizlik oluştu. "Adımızı da Ghost Buster koyarız birde!" diye dalga geçtim ama Arthur dudak bükerek, "Benim aklımda Spectral Knights adı vardı ama siz nasıl isterseniz adınız o olsun, High General." dedi. High General rütbesini duymamla yutkundum. Bu Evergreen'de sıradan bir oyuncunun özel bir olay veya eşya olmadan alabileceği en büyük rütbe ve güçtü. "Buradaki kimse toplanmadan önce Infinite World adlı bir oyunda karşı karşıya geldim onlarla. Oyunun amacı hayal edebildiğin büyüleri ve güçleri kullanarak oyunun atadığı rakiplerle savaşmaktı. Oyundaki tek kısıtlama kendi aşacak şeyleri hayal ettiğinde gerçekleşmemesiydi. Bunun dışında ne kadar yaratıcı olursan o kadar güçlüydü. Hayalet Oyuncular geldiğinde oyun yapımcıları onlarla başa çıkmamız için o küçük kısıtlamayı bizim için kaldırdı ve tüm oyunda ki tek düşmanı onlar olarak bıraktı. Herkes çok güçlü şeyler hayal etti ve çok güçlüydük. Onlarla haksız bir şekilde savaşmaya başladık ve ezici bir şekilde üstün geldik. Onlarda kısıtlamalar varken, bizde hiç bir bağlayıcılık yoktu. Adaletsizliğin yanı sıra haksız güç elde etmiştik. Ve onları köşeye sıkıştırdık. O savaşta savaşan kişi sayısı yüzden fazla değildi. Ancak orada yaşananlardan sonra Netro Gear'ı bırakanlar oldu. Hepimiz haftalarca kabus gördük ve bazıları halen o oyunun kabuslarını görüyor. O oyunun serverları bir daha asla gelmeyecek çünkü o savaşta olanlar yüzünden tüm data banklarının silinmesi gerekti. O adamları buradaki herkesten iyi biliyorum ve eğer bildiğim bir şey varsa o da onlarla Adaletli bir şekilde dövüşmeniz gerektiği. Hakkınız olmayan güçlerle değil, sizin olanla saldırmanız gerekiyor. Yoksa bu oyun, son oyununuz olur." dedim ve dışarı çıktım. Kapıyı arkamdan kapatırken beni takip edecek arkadaşlarım ile beraber iyi bir plan yapmayı düşüyordum. Ama biraz ilerledikten sonra kapının neden hala açılmadığını merak ediyordum. Bulunduğumuz kasabanın çıkışına gelirken arkama son bir defa daha baktım. Birlikte bu kadar şey yaşadığım insanların beni yalnız bıraktığını görünce içim sızladı. Hayalet Oyuncuları avlamakla o kadar takıntılı olmuştum ki, etrafımdakilerin aslında gerçek arkadaşım olmadıklarını anlayamamıştım. Hayalet Oyuncuları bu sefer alt edebileceğimi düşünmüş, bunun için harika bir plan bile kurgulamıştım kafamda. Ama artık onlarla uğraşmayacaktım. Kendimi bir tavernaya attım ve bir içki söyledim. Normalde içki içmenin oyunda bile olsa berbat bir şey olduğunu söylerdim. Ama şu anda iyi bir insan olamayacak kadar kötü durumdaydım. Bölüm 5: Ölümün Eşiğinde Sesli Not 5: 7 Şubat 2068 "Bağımlı olduğumu fark etmem için Bay Robot'un ekranının ufak ışıklar çıkararak sönmesi gerekmişti. O filmleri izlemeye o kadar kendimi kaptırmıştım ki, Bay Robot'un şarjının azaldığını ya da erzakımızın azaldığını fark edememiştim. Bay Robot'u bir enerji panosuna bağlarken, etrafta dolaşmaya çıktım. Elimdeki ufak torbayı bulduğum konserve ve kapsüller ile doldurmaya başladım. Epey bir dolaştıktan sonra kamp yaptığımız yere dönmeye başladım ve onlardan birini tekrar gördüm. Yaşayan heykellerden birisi daha buradaydı. Kendi küçük dünyasında durmuş, buğulu camların arkasında sadece yüzü seçilen bir kız çocuğuydu. Makinenin dışına hiç çıkmamış gibi bir izlenime kapıldım onu görünce. Soluk teninin altındaki damarları belli oluyordu zavallının. Onun adına üzüldüm. İzlediğim filmim yarıda kesilince ancak kendime gelebilmiş ve bağımlı olduğumu idrak edebilmiştim. Ama onun Dünya'sında bir kesinti yoktu. O hayallerini, zevklerini ve rüyalarını gerçekleştiriyordu ancak bunların hiç biri gerçek değildi. Ama o kadar bağımlıydı ki, bunu göremiyordu. O kızı orada bırakıp, kampıma geri dönerken kendime söz verdim. Bağımlı olmayacaktım hiç bir şeye. Hayır bu demek değildi sevdiğim hiç bir şeyi yapmayacaktım. Sevdiğim şeyleri yaparken abartmayacaktım. Haftada bir film izlemek yeterliydi. Bu düşünceler ile kampa vardım ve Bay Robotu eşyaları toplarken buldum. Burada yeterince kalmıştık ve artık gitme zamanıydı. Ama giderken kendimi yalnız bir çocuk gibi hissetmiyordum. Daha çok ayaklarının üzerine basan bir yetişkin gibi görüyordum kendimi. *Sesli Mesajın Sonu* Karşımdaki NPC'nin kadehimi doldurmasını bekledim ama o bana dik dik bakmaya devam etti. Yarım saattir silmekte olduğu bardağa doğru tükürdüm ve kendimi dışarının buz gibi havasına attım. Bu gece hava ayrı bir soğuktu. İnsanın ciğerini kesen bir soğuk vardı. Üzerimdeki eski kabana daha sıkı sarılırken yavaş yavaş bulunduğum yere gelen bir ses duydum. Sesler bir atın taşa vuran nallarından geliyordu ve gelen kişi atını ustalıkla kontrol ediyordu. Böyle bir soğukta hayvan zerre kadar huysuzlaşmıyordu. Arkamı dönmeden anladım kimin geldiğini ama istifimi bozmadan bekledim. İllaki içlerinden birinin beni görmeye geleceğini biliyordum ama o kişinin kim olacağı muammaydı. O günden beri hiç biriyle konuşmamış, mesajlarına yanıt vermemiş, davetlerine gitmemiş ya da mektuplarına geri dönmemiştim. Beni burada bulmaları bile şaşırtıcıydı. "Komutan Maxemillian..." diyerek alıştığı şekilde eğildi, Vetta. Eskiden birlikte benim koruyucularımdan birisiydi. Sadıklığının sarsılmayacağına inandığım çok az kişiden birisiydi ve arkadaşım olarak atfediyordum onu. Tabi şu son zamanlarda hepsini ölü sayıyordum, o ayrı. "Lütfen!" diye bağırdım. Sarhoş değildim ama sarhoş taklidi yapmak konusunda üstüme yoktu. "Artık her hangi bir komutanlık rütbem yok ki, önümde eğilesiniz Bayan Violetta." dedim sert bir şekilde. Gözleri şaşkınlıkla açılırken, yanakları kızardı. Gerçek adı buydu ama bunun yerine Vetta denilmesini istiyordu. Kollarında ölen babaannesinin ismi de Violetta olduğu içindi herhalde ama şu anda onun ne geçmişine, ne de ona saygı gösterecek bir durumdaydım. "Hatta durun, çok özür dilerim..." diyerek önünde eğilmeye çalıştım ama ayağım daha tutmaya başlamamış karda kaydı ve yere kapaklandım. Vurduğum kafamın acısını ya da dizlerim sarsıntısını gizleyerek, "Büyük Komutan Violetta hanımefendi! Bu sıradan köpek leşi sizin asaletiniz karşısında diz çöküyor!" diye haykırdım tüm gücümle. "L-Lütfen..." dedi kısık bir ses ile ama beni durduramadı. Kafamı kaldırmadan avazım çıktığı kadar bağırmaya devam ettim. "Spectral Knights'ın büyük komutanlarından birisini gerektiği gibi karşılayamadığım için affedin beni! Şimdi bu zavallı mahlukat sizi doğru bir şekilde selamlamak için gereken her şeyi yapa-" dedim. "Kesin şunu!" diye bağırarak sözümü kesti. Gözyaşları yanaklarından kaymaya başlamıştı bile. Derin derin nefesler almaya ve hafiften sarsılmaya başlamıştı bile. Sessizce ayağa kalktım ve ağzımdaki içki tadını atmak için bir kenara tükürdüm. "Zaten daha fazla konuşmak istemiyordum." diyerek arkamda kalan otele doğru yürümeye başladım. "Ba-Başınız... Başınız kanıyor." dedi hıçkırıklar ve titremeler ile. Elimi alnıma koyduğumda kuru bir ıslaklık geldi. Kafamı sert çarpmış olmalıydım. Elimdeki kanı bir silkeleme ile temizledim ve yürümeye devam ettim. "B-Beni bir dinleyemez misiniz?" diye sordu. Kendini biraz daha toparlamıştı ama halen titreyen dudakları konuşmasını etkiliyordu. "Senin gibilerden dinleyecek bir şeyim yok." diyerek yürümeye devam ettim. Ama bu sefer Vetta peşimi kolay kolay bırakmayacaktı. "Lütfen bize katılın Komutan Maxemillian! Herkes sizi bekliyor. Yeriniz, rütbeniz ve silahlarınız çoktan hazır. Tüm krallar yardım gönderiyorlar. Daha şimdiden asker sayımız, daha önceki oyunlarda topladığımız adamlardan daha fazla. Komutanım eğer siz-" dedi ama benim daha fazla dinleyecek halim kalmamıştı. "KES ŞUNU!" diye hışımla bağırdım. Şaşkınlıkla bakakaldı. "Arkadaşlarımın, kardeşlerimin ve adamlarımın gururla taşıdığı bir komutanlığım yok benim. Ben... ihanete uğramış bir komutanım. Güç peşinde koşan ikiyüzlülerin kaptanı olacağıma, tek başıma hepinizin katledilişini izlerim!" diye devam ettim. Yüz ifadesini çözemedim o an için. Hayal kırıklığı, şaşkınlık, korku ve daha ne olduğunu bile bilmediğim duygular yüzünde dört dönüyordu. "Beni görmek için yanıma gelen ilk kişi sensin. Keşke bunu o şerefsizlerden ayrıldığını söylemek için yapsaydın. Biliyor musun? Ben seni, benim Silent Watcher'ımken daha çok seviyordum." dedim. Silent Watcher benim eski birliğimde korumalığımı yapanlara verdiğim ünvandı. Daha fazla arkamdan gelmedi ve bende arkama bakmadım. Kendimi otelin kötü yatağına attığım gibi battaniyemi üstüme çektim. Gözümde zerre kadar uyku yoktu ama yapmam gereken bir şey yardı. Yatağımda uzanmış, kendi düşüncelerimle baş başa kalmıştım. Bir korku filmi izlemekten bile daha korkunç bir deneyimdi bu. Yapacaktım. Dün fırlatıp attığım beni çağıran kağıt, baş ucumdaki küçük masada duruyordu. Elime aldım ve buruşmuş, inci gibi yazıları tekrar okumaya başladım. Beni nereden bulduklarını veya neden beni bulduklarını bilmiyordum. Ama eğer bu notları her tarafa dağıtıyorlarsa salak olmalıydılar. Söyledikleri ücret çok fazlaydı ve istedikleri diğer malzemelerin hiç bir krallıkta yasal olduğunu sanmıyordum. Hem o kadar ücreti versem bile karşılığında elime hiç bir şey geçmeye de bilirdi. Ama yapacaktım. Çaresizlikten ya da başka bir şeyden değildi bu, kendi isteğimdi. Hayalet Oyuncuları yenememiştim işte, onlar kazanmıştı. Onlar dört kişi her şeye rağmen bir arada kalırken, ben yanımda duracak tek kişi bulamamıştım. Eğer yanımda güvenebileceğim birileri olmayacaksa, kendime güvenecektim. Daha fazla güçsüz olmayacaktım artık. Güçlenecektim. ***** Kaldığım dağ kasabasından çıktığım gibi güneye güvenli patikaları izlemeye başladım. Güvenli Patikalar aslında tek bir yoldu. Sıradağların arasında ilerleyen ve Felword Ormanlarının girişine kadar ilerleyen bir yoldu. Yol üzerindeki bir çok kasabada konaklayabilirdiniz ve bu yollardan çıkmadığınız sürece başınıza kolay kolay bir şey gelmezdi. Bazı malzemeler az bir para ile bulunabilecek şeylerdi. Karanokta, Maviböcek, Sarıfatma vb şeyleri ben topladım ama daha nadir bitkileri satın aldım. Ancak bazı malzemeleri almak o kadar kolay olmayacaktı. Bir dağ trolünün kürkü, Felword dev sümüklü böceğinin artıkları veya bir cücenin ayak kılları! Bunlar ne saçma, ne boktan şeylerdi!? Kimin bunun gibi malzemelere ihtiyacı olurdu ki? Hayır, yani ben nasıl temin edebilirdim ki... İlk olarak Cücelerin dağların içine kurdukları büyük krallık Valdhud'un devasa kapılarına geldim. Burası diğer krallıklar gibi değildi. Cüceler size düşmandı ve sıradan insanlardan daha sorun çıkarıyorlardı. Ellerindeki ağır silahları kolayca taşıyorlar, harika bir şekilde kullanıyorlardı. Daha önce kimse Cüce bir büyücü görmemişti ama devasa bir alev topuna ciddi ciddi kafa atan bir cücenin hikayesini her tavernada dinleyebilirdiniz. Ama bu adamlarla uğraşmanın biraz pahalı ama güvenli bir yolu vardı. Kapıların yakınına geldim ve ufak bir kamp kurdum. Bir süre sonra devasa kapıların yanındaki küçük kapılardan birkaç cüce devriyesi buraya gelecekti. Ve içine bolca uyku ilacı koyduğum içki fıçılarına yumulacaklardı. Ve dediğim gibi oldu. Cüceler konuşa konuşa geldiler ve kampı görmeleri ile sesleri kesildi. Savaşmak için ileri atıldılar ama karşılarında ağzına kadar dolu bir fıçı içki çıktı. Şahsen bir yaratığın, bir fıçıyı bu kadar hızlı bitireceğini bilemezdim ama üç cüce koca fıçıyı 10 dakikada bitirmişti. Ondan sonrası kolay ama bir o kadar acı vericiydi. Gökgürültüsü gibi horlayan bir cücenin ayakkabısını çıkartırken, burnumu tıkamaya çalışmak cidden şu ana kadar yaptığım en zor şeylerdendi. Bundan sonraki malzeme en zoruydu. Dağ Trollerini öldürmek söylendiği gibi kolay yapılmıyordu. Soğuk hava sizin dişlerinizi titretirken, ayaklarınız kara batıyordu her adımda. Ve üç metrelik koca yaratık kafanıza iri bir kütük indirince kıpırdayacak bir durumunuz olmuyordu. Ama ben bir parça kürk almak için koca bir trolle karşı karşıya gelmeyecektim. Bunun yerine dağa tırmandım ve kuru ağaçların kabuklarını kontrol etmeye başladım. Trollerin sırtı kaşınınca bu tip ağaçlara sürtünürlerdi ve bir parça kürkleri ağaçta kalmış olurdu. Epey bir aramadan sonra bu aramam da sonuç verdi ve bir parça kürk buldum. Kürkü elime aldığımda büyük bir patlama oldu. Aslında ben patlama oldu sandım. Ama bu sadece beni fark etmiş bir trolün bağırmasıydı. "BOG'UN KILLARI!!" diye ileri atıldı kocaman yaratık ve üzerinde durduğu çıkıntıdan aşağı atladı. Yaklaşık on metrelik bir serbest düşüşten sonra yere çakıldı. Bu yaratığa zarar veremeyeceğini bildiğim için koşmaya çalıştım ama kara bata çıka ilerlerken ondan kaçmak mümkün gibi görülmüyordu. Ama kaçmama gerek kalmadı. Yaratığın oluşturduğu çığ aniden ayaklarımın altındaki karı ve beni aşağı doğru kaydırmaya başladı. Koca yaratık arkamdan koşturuyor ve "BOG! BOG'UN KILLARI!!!" diye bağırıyordu. Ancak ben hızla ilerleyen çığın içinde yaşam mücadelesi verirken, o çoktan geride kalmıştı. Hayatta nasıl kaldığımı ya da o karışıklıkta nasıl o bir parça Trol kürkünü elimde tuttum bilmiyorum. Ama dağın yamacında uyandım ve üzerimdeki karları silkelediğimde sağ elimde kürkü tutmaya devam ediyordum. Son malzeme için ne yaptığımı heyecanla bekliyor ve meraklanıyorsunuz değil mi? Meraklanmayın. Bir büyücüden 11 Gümüşe bir şişe Dev Sümüklü Böceğin artığını aldım. Açık ve net, o ormana dalmayacaktım. Tüm malzemeleri toplamam iki haftamı almıştı ama her şeyi toparlayıp, yola koyuldum en sonunda. Tüm malzemelerin ağzı kapalı ufak keselerde ya da şişelerdeydi. Yanımda 7 Altın ve 38 Gümüş ile Pearlside Limanına doğru yola koyuldum. Furnitch adlı bir dükkana gidecektim. Pearlside Limanına öğleden sonra varabildim. Burası Ortshillder dağlarının hemen kuzeyinde, Güvenli Patikaların girişine birkaç saatlik uzaklıktaki bir liman kentiydi. Elimde buruşuk bir kağıtla etrafta gezmeye başladım. Ancak Furnitch denilen dükkan yoktu. Kimse öyle bir dükkanı daha önce duymamıştı. İşte o zaman kızdım. Birisi bana şaka yapmıştı! Saçma salak şeyler istemiş, elimdeki her şeyi satıp abartılı bir parayı hazırlamamı sağlamış ve var olmayan bir adres vermişlerdi! "Affedersiniz... Acaba Furnitch diye bir yeri duydunuz mu?" diye birisi yol tarifi sordu bana. Benden daha genç bir kızdı bu. Elinde sadece adres yazılı bir kağıt tutuyordu. Demek benim gibi kazıklanan başkaları da vardı. "Hayır, kime sorduysam öyle bir yer olmadığını söyledi. Anlaşılan sizi de kazıkladılar." dedim sinirle. Ama kız gülerek, "Çünkü yanlış kişilere sordunuz." dedi ve elimi yakaladığı gibi beni şehrin dışına doğru çekmeye başladı. "Gelin, bende sizi arıyordum." Ne olduğunu anlamadan kızın beni sürüklemesine izin verdim. Şehrin güneyindeki dağ yamaçlarına geldik ve ufak bir koruluğa doğru ilerledik. İrice bir kayanın altındaki ufak bir boşluğa gelince elini taşa koydu. Taşın yanında yerin derinliklerine inen merdivenler ortaya çıktı. Bunun gibi gizli örgütler, yeraltı işletmeleri olduğunu duymuştum ama bunun gibi bir tanesini göreceğimi hiç tahmin etmezdim. Karanlık merdivenlerle şehre bu sefer yeraltından giriyordum. Dar koridoru takip ederek devam ettim. Ve karşıma bambaşka bir şehir çıktı! Bu sefer onlarca irili, ufaklı dükkan genişlemiş koridorun yanlarına kurulmuştu. Hepsinde ya ucuz malzemeler, silahlar ya da yasaklı uyuşturucu vb şeyler vardı. Bir çok alıcı etrafta dolaşıyor ve dükkanlardaki malları inceliyordu. "Bu taraftan!" diyerek beni sokağın ilerleyen yerlerine çekti kız. Onu takip ederek sonsuz bir labirent gibi uzayan koridorlarda ilerlemeye başladım. Aniden yön değiştiriyor, bazen merdivenlerden daha derin sokaklara geçiş yapıyor ama hiç durmadan ilerliyorduk. En sonunda karanlık kocaman bir dükkanın önünde durduk. Eski Roma kiliselerini andıran bir yapısı vardı binanın. Ama dışı böyleydi. İçeriye girdiğinizde daracık bir dükkana geliyordunuz. Bir çok yaratığın parçaları, iksirler ve otlar odanın her yerine asılmış sizi gözlüyordu. Beni buraya getiren kız hemen kısa bir tezgahın arkasına geçti ve " Furnitch'e hoş geldiniz." dedi. "Ya, evet merhaba. Çok... tuhaf bir dükkanınız var. Burayı kendim asla bulamazdım galiba." dedim ve sırt çantamı tezgahın üstüne koydum. Bu sırada arka duvardaki bir aslan postu kenara kaydı ve içeri orta yaşlı bir bayan girdi. Üzerinde abartılı çingene kıyafetleri ve hafif makyajı ile pazarlardaki falcılara benzemişti. Saçlarını koyu bir kırmızıya boyatmıştı ve gözleri ile hızla odayı taradı. Elimdeki kağıdı görünce abartılı bir gülümseme ile yanıma doğru sekerek geldi. Bir serçeyi kıskandıracak kadar güzel bir ses ile, "Hoş geldiniz küçük dükkanımıza! Size nasıl yardımcı olabiliriz?" diye sordu. Elimdeki kağıdı uzatırken, "Bunun için geldim." dedim. Kadın elimdeki kağıdı hızla çekip aldı ve okumaya başladı. Okudukça suratındaki gülümseme giderek silinmeye başladı. En sonundaki malzeme listesine ve fiyata baktığında şaşkınlıkla faltaşı gibi açıldı gözleri. Genç kıza kağıdı uzatırken, "Şu malzemelerin olduğunu onayla ve yerleştirmeye başla. Ben bu genç adamla biraz konuşacağım." dedi soğuk bir ses ile ve beni içeri davet etti. Aslan postundan ulaştığım merdivenlerden yukarı çıkıp, kadını takip etmeye başladım. Kısa bir koridordan geçtikten sonra oturma odasına çıktık. Burası rahat koltuklarla döşenmiş, ufak bir şöminenin çıtırtılarının etrafı sardığı bir yerdi. "Ayakkabıları çıkar lütfen hayatım." diye uyardı içeri girmeden önce. Bende ayakkabılarımı çıkarıp, kabarık halılarda yürüyerek kendimi bir koltuğa attım. Kadın koşarak ateşin başına geldi ve bir metal parçası ile biraz ateşi oynattıktan sonra kenardaki bir demliği ateşin üzerine koydu. "Biraz önce kendime çay kaynatıyordum. Çay alırsın değil mi?" diye sordu. "Hiç gerek yok, teşekkür ederim." diye geri çevirdim ama teklifi. Omuz silkip, ateşi kurcalamaya devam etti. Bir süre sonra kaynamış suya birkaç kuru yaprak atarak çayını hazırladı ve ufak bir fincana koyup, içmeye başladı. İlk yudumunu alırken beni iyice bir süzdü. "Seninle tanışmadık. Ben Alennia Hothgar." diyerek elini uzattı kibarca. "Ben Maxemillian Drafder. Tanıştığımıza memnun oldum." diyerek elini sıktım. "Acaba bu sürecin nasıl olacağını bana biraz anlatabilir misiniz?" "Bir süreç olmayacak hayatım çünkü o notta yazan şeyi yapmayacağım." dedi sakin bir ses tonu ile. "Affedersiniz, anlamadım. Ne demek yapmayacağım?" diye sordum şaşkınlıkla. Ses tonum istemeden yüksek çıkmıştı. "Size bu notların nasıl işlediğini anlatayım. Bir NPC'ye büyülü boş kağıtlar veririm. Bu kağıtların özelliği birisinin bize ihtiyacı olması durumunda çözümü, bunun karşılığında dükkan için gereken birkaç malzemeyi ve iş için gereken tutar üzerinde ortaya çıkar. Eğer güvenilir bir kişi ise kağıt şehre girdiğinde haberimiz olur. Ancak orada yazan her şeyi kontrol edemiyoruz ve bu yazı bir yanlışlık sonucu ortaya çıkmış olmalı. Yıllardır orada yazan şeyi yapmadım ve bir daha da yapmayı düşünmüyorum. Ancak çabanı takdir ediyorum. O malzemeleri bulmak tam bir eziyettir ve sana bir servete mal olmuştur. Zararını sana ödeyeceğim ve sende istersen başka bir hizmetimizden yararlanabileceksin. Nasıl bir anlaşma?" diye sordu mantıklı bir ses tonu ile. "Anlaşma falan olmaz! Benim burada yazan şeye ihtiyacım var. Eğer bunun gibi başka bir hizmetiniz varsa, sorun yok. Ama yoksa ben bu hizmeti alacağım." diye bağırdım. Ses tonumu kontrol edemiyordum artık. Öfkeli, sinirli ve kızgındım. "Bunun ne anlama geldiğini biliyor musun? Bu saçma şey için ölebilirsin! Sence buna değer mi?" diye karşılık verdi Alennia. "Evet, değer. Ne yaptığınızı biliyorsanız ve bir amaç uğruna yapıyorsanız, buna değer." diye cevap verdim soğukkanlı bir şekilde. "Unut bunu!" diye bağırdı. "Bunu yapmıyorum ve beni buna zorlayamazsın!" diye ekledi sinirli bir şekilde. "Hayır, bunu yapacaksın. Malzemeleri ve paranı alacaksın; ve bu işi yapacaksın." dedim ve üzerimdeki deri yeleğin düğmelerini çözmeye başladım. "Yoksa bunu kullanmaktan çekinmem..." diyerek göğsümü açtım. Alennia korku ile geri çekilirken, göğsüme damgalanmış kırmızı işaret hafifçe parlamaya başladı. Üç tane çizgili bir haç, ateşin ortasında duran bu işaretin anlamını az buçuk herkes bilirdi. 'Ruh Bombası' diğer adıyla Kamikaze. Kendini feda ederek ya da öldüğünde ortaya çıkan büyüydü. Kullanıldığında yaklaşık 30 metrekarelik bir çevrede nükleer füze patlatmışsın etkisi yaratıyordu bu mühür. Buraya geldiğimizde tüm paramız ile Birlikteki herkese bu mühürden yaptırmıştım. Bizim planımız buydu ilk başta. Kamikaze saldırısı ile onları geldikleri an havaya uçurmak. "Tüm dükkanı benimle beraber yok ederim. Sağ çıkamazsınız. Ayrıca kaçmayı başarsanız bile bu yeraltı tesislerinin işi biter. Tüm şehir burada yapılanlardan haberi olur." diye tehdit ettim Alennia'yı. Sözlerimde ciddiydim ve bunu yapardım. "Demek bu kadar kararlısın güçlenmek konusunda..." diye sessizce fısıldadı Alennia. Elindeki fincanı düşürdü ama bunun farkına bile varmadı. "Peki... Peki bunu yapacağım. Ama ölürsen ya da başına başka bir şey gelirse sorumluluk kabul etmiyorum. Ve bir daha bu dükkana geldiğinde benden alacağın en iyi şey ufak merhem olur." diye cevap verdi. Gülerek, "Kabul ediyorum." dedim. Anında elini açarak, "Şimdi o altınları gönder." dedi. Artık ilk zamanki kibarlığının yerine rahat bir kabalık almıştı. Belimdeki ufak bir keseden tüm birikimimi ona verdim ve yeleğin düğmelerini bağlamaya başladım. Alennia bu sırada hızla altınları saydı ve kesenin ağzını kapatıp, elbisesinin içlerinde kaybetti. "Sen otur, ben hazırlıkları yapacağım." diyerek sol taraftaki bir kapıdan dışarı çıktı. Koltukta oturup, beklemeye başladım. Çok geçmedi. Alennia girdiği odadan adımı bağırdı ve bende içeri girdim. Ve aniden karşıma çıkan manzara yüzünden bir adım geriye çekildim. Bir Balor! Sadece kafası ve omuzlarının tüm odayı kapladığı devasa bir şeytan. Kendine çok güvenen bir büyücünün bile Oblivion Gate kullanmadan çağırmayacağı aşırı güçlü yaratıklardan bir tanesi. Sadece bir tanesi koca bir krallığı tek başına yıkabilirdi ve onu bağlı tutmak neredeyse imkansız olurdu. Ama bir tanesi Alennia'nın bir ameliyat odası gibi görünen odasında ortaya çıkmıştı işte! Kırmızı alevlerin etrafını kapladığı mor gözlerle beni süzüyordu. "Bana bahsettiğin genç bu mu? Hiç bir şeye benzemiyor oysaki..." dedi yankılanan güçlü bir ses ile. Artık neyime güvendiğimi bilmiyorum, belki fazla gaza gelmiştim ya da Alennia'nın yerdeki büyücü çemberine güveniyordum. "Sen sanki çok yakışıklısın da, bana laf atıyorsun!" diye çıkıştım, Balor'a. Balor'un suratına şaşkınlık dolu bir ifade yerleşirken, Alennia kahkahalar atmaya başladı. Onun bu kahkahasına Balor'da eşlik etmeye başladı. "Anlattığın gibi olduğunu hiç çaktırmıyor ama dediğin gibi Alennia, cidden taşaklıymış bu oğlan! Koruma çemberi olmayan bir yerdeki Balor'a laf sokacak kişinin malı bir mamudun ki kadar olmalı zaten..." diyerek kahkahalarla gülmeye başladı. Şaşkınlıkla bu manzarayı ve konuşmayı dinlerken sırtımdan soğuk terler akıyordu. Ne demek lan, koruma çemberin olmadan bir Balor çağırmak! Bu kadının kesin balataları eksik olmalı. Herhalde ben Ruh Bombasını yaptırırken bana deli diyen kadın şu anda bunları görse kafayı sıyırırdı herhalde. "Yıllardır bu kadar gülmemiştim ya! Çok iyi geldi..." dedi Balor yavaş yavaş sakinleşmeye başlarken. "Teklifini kabul ediyorum Alennia. Bu çocuk hoşuma gitti." diyerek kafasını hafifçe salladı. Onlarca simsiyah metal parçaları ortaya çıktı ve tıngırtılar eşliğinde yere düştü. "Kocana selamlarımı söylersin. Bir gün çayınızı içmeye gelirim." dedi Balor. Alennia sakince "Elbette söylerim. Eşine benden selam söyle!" diyerek kırmızı dumanların içinde kaybolan Balor'a el salladı. Benim şaşkınlıkla onu izlediğimi görünce tekrar gülmeye başladı. "Bir Balor'u korumasız bir şekilde çağırmakla kalmadın, birde benden 'çok taşaklı' diye mi bahsettin?!" diye bağırdım şaşkınlıkla. "Ne yani yalan mı, söyledim? Karşında bir Balor dururken laf atmak nedir?" diye karşılık verdi gülerek. "Peki bu parçalar ne?" diye sordum merakla yerdeki siyah metalleri işaret ederek. "Yapacağımız iş için parçalar. Sen hemen soyun ve şu yatağa yat." dedi ve bir kabın içerisine masanın üzerindeki malzemeleri sıra ile atmaya başladı. Dediklerini yaparak sadece iç çamaşırım kalacak şekilde tüm eşyalarımı çıkardım ve taştan yapılma yatağa uzandım. "Hadi o zaman başlayalım. Ama seni tekrar uyarıyorum. Çok acılı bir şeydir ve seni öldürebilir. Hala emin misin bunu yapmaktan." diye sordu. Kafamı salladım ve derin bir nefes verdim. Hazırdım! "Sen bilirsin..." dedi ve elinin tek aleviyle içine az önce malzemeler attığı kap yeşil alevlerle parlamaya başladı. Büyülü bir sözcük dizisini fısıldaması ile altımdaki taş masa aniden canlanıverdi. Gölgelerden fırlayan simsiyah ipler Ayaklarımı ve ellerimden yakalayıp, havaya kaldırdı beni. "Ne-?!" diye bağıracaktım ama Alennia "Sessiz ol artık. Kaderin çizilirken susmasını bil." dedi. Bir transa geçmişti ve gözleri kırmızı bir şekilde parlamaya başlamıştı. Yerdeki siyah metaller havaya yükseldi ve teker teker kabın içindeki yeşil alevlerde ısınmaya başlandı. Metallerin kenarlarındaki ufak çiviler iyice yeşil alevlerle ısıtıldıktan sonra tekrar havalanmaya ve benim etrafımda dans etmeye başladı. Ne olacağını anlamak için bu sahneyi izliyordum. Tüm metaller ısıtıldıktan sonra bir tanesi hariç hepsi benim etrafımda dönüyordu. "Her şeyin bir bedeli var. Acı çekmeden bir şeyleri kazanamazsın ve güç istiyorsan ölümü göze alacaksın. İçindeki sönmeyen ateşi, bitmeyen bir açlığa dönüştürüyor ve seni daha büyük bir güç ile lanetliyorum..." dedi ve son sözü ile dans eden metal parçaları durdu. Hepsi çivili yerleri beni hedef alacak şekilde durmuştu. O anda anlamıştım bunların ne olduğunu. Bu bir zırhtı! Ve üzerime dağlayarak bunu giydirmek istiyordu. Tek kelime edemedim. O an için bu işi bırakmak istedim ama ağzımı açacak fırsatı bile bulamadım. " Færa út djöfullinn herra!" diye bağırdı ve metaller aniden üzerime kapaklandı. Metalin kızgın alevlere değerken çıkarttığı koku aniden etrafı sararken, çığlığım beni duyan herkesi sağır edecek şekilde duyuldu. Yaralarım saniyeler içinde kavlarken artık derime geçmiş, siyah, metal bir zırhım vardı. Acı. Azalmasını beklediğim ama bir türlü geçmeyen bir yük halini almıştı artık. Bağırmaktan dolayı sesim kısıldı birkaç dakika içerisinde. Nefes almak bir işkenceye dönüşmüştü artık. Üzerime aniden binen ağırlık beni aşağı çekiyordu. Ama bitmişti. Dayanmam yeterliydi. En azından öyle düşünüyordum. Bu sırada bir parçanın Alennia'nın etrafında turlar attığını gördüm. O parçanın nereye ait olduğunu çözmek için etrafıma bakındım ve fark ettim hemen. Sol tarafımda, kalbimin olduğu yerde herhangi bir parça yoktu. Kalbim güm güm atıyordu korku ile o bir parçanın yeri orasıydı. "Acı verici kısmı geçtin ve bilincini kaybetmedin..." diyerek yaklaştı ve kalbimin üzerine tırnağı ile bir şey çizmeye başladı. Bulunduğum yerden siyah bir şey çizmekte olduğunu biliyordum ama tam göremiyordum. "... ama şimdi ölümcül kısma geldik. Umarım başarırsın. İyi birine benziyorsun." dedi üzgün bir ses tonu ile. Parmağını daire şeklinde döndürüp, dairenin etrafında dalgalar yapmaya başladı. En sonunda işini bitirdiğinde ne çizdiğini görebildim. Güneş şeklinin ortasına bir yıldız çizmişti. Havada dönen metal parçayı kaptı ve tekrar yeşil alevlerde ısıttı çivilerini. Üzerine masadaki ufak bir iksiri ilave etti ve elinde bir iki defa çevirdi. "Dayan..." diyerek aniden kalbimin üzerine bastırdı metal parçasını. Kalbimi delen çivileri canlı canlı hissettim. Çektiğim şeyi acı diye basit bir şekilde tarif edemeyecektim. Bu başka bir şeydi. Tüm bedenim sallanmaya başlarken damarlarıma doğru ilerleyen bir sıcaklığı fark ettim. Sadece o sıcaklığa odaklanarak direndim. Bütün bedenimi sarmaya başlayan acı, ateş ve güç ile sarsıldım. Tüm iç organlarım sökülüyormuş hissi ile karşı karşıya kaldığım zaman az önceki Balor'un kahkahalarını duymaya başladım. Tüm yaptıklarım aniden aklıma hücum etmeye başladı. Ölüyordum galiba. Bağırdım. Dayanmak için bağırdım. O eski anılara inat hayatta kalmak için bağırdım. İntikam almak için, bir daha yenilmemek için, daha güçlü olmak için bağırdım. Beni tutan ipler parçalanırken, ufak bir şok dalgası etrafı dağıttı. Bayıldım. ***** "Yeterince dayandın küçük adam..." dedi Alennia sertçe düşen Maxemillian'nın nabzını ölçerken. "Hala hayattasın bak!" diye gülümsedi. Maxemillian'nın vücudu artık bambaşka görünüyordu. Boyu hafifçe uzamış; başı, uyluğu, el ve ayakları dışındaki her yeri siyah metaller kaplamıştı. Ama bu sadece bir anlık bir görüntüydü. Saniyeler içerisinde metallerin üstünde kabarmalar oldu ve deri parçaları metallerin üzerlerini kaplamaya başladı. Hızla yayılan bu sahte deri, tüm zırhı kapladı ve geriye hiç iz bırakmadı. Sağlam bir kılıç darbesi ile metaller tekrar görünür olurdu ama bir süre sonra şu anki gibi bir deri gelirdi yerine. Maxemillian'ın görünüşü artık hafif antrenman yapmış genç bir sporcu gibiydi. "Hayatta kaldı, ha? Başarabileceğini biliyordum." diye yeni bir ses duyuldu odada. Odanın köşesindeki ufak bir cam parıltılar saçmaya başlamıştı. Alennia aynaya doğru döndü ve kızgın bir ses tonu ile, "Demek o notu çocuğa veren sendin!?" diye bağırdı. "Evet bendim ama çocuğun buna ihtiyacı vardı." dedi adam camın arkasından. "Bu onu öldürebilirdi! Dayanması mümkün değildi!!" diye haykırdı Alennia öfkeli bir şekilde. Adam gülerek, "Mümkün değildi diyorsun ama şu anda hayatta olmasını nasıl açıklıyorsun?" diye sordu. "Bilmiyorum ve umurumda da değil! Bir daha beni bu işlerin içerisine karıştırmayacaksın." diye kestirip attı. Adam gülerek, "Peki, hanımefendim nasıl isterseniz..." dedi ve kıkırdayarak sesi yavaş yavaş azaldı. En sonunda sıradan bir cam ile sessizlik odayı kapladı. Alennia, Max'a bakarak iç geçirdi ve parmağını şıklatması ile baygın beden havada süzülmeye başladı. Ateşin karşısına geldiğinde başka bir parmak şıklatma ile yavaşça yere geri konuldu. Alennia koltuklardaki bir yastığı çocuğun kafasının altına yerleştirdi, bir tane battaniye ile üzerini örttü. Ufak bir gülümseme ile çocuğu süzdü. "Umarım önünde seni bekleyen kadere hazırsındır küçüğüm. Devilbrand önünde bela olmayan hiç kimseyi seçmez çünkü..." dedi fısıltıyla. Bölüm 6: Yeni Bir Başlangıç Sesli Not 6: 27 Eylül 2068 "Bunca zaman boyunca seni unuttum biliyor musun günlük? Evet seni unuttum çünkü sana ihtiyacım yoktu. Kendi ayaklarımın üzerinde duruyordum artık. Her gün ayrı bir uğraş ediniyor, yeni bir şeyler deniyordum ve mutluydum. Şimdi diyeceksin, "Yine ne değişti de yanıma geldin? Bir sinir krizi mi yoksa eski bir anımı?" diye. Hiç sormadan söyleyeyim bu sefer ki ne eski anıların sızısı, ne de anlamsız sinir krizlerimden birisi. Bu sefer ki eskide olan şeylerden değil. Bu seferki şimdiki zamanlarda oluyor. Benim gezdiğim sektörler vardı ya. Onlara verilen bir ad varmış. Çemberler. Üç farklı şekilde ayrılıyor bu çemberler. İç, Orta ve Dış Çemberler. Ben küçüklüğümden beri Bay. Robot ile Dış Çemberin sektörlerinde gezmişim meğersem. Dış Çemberler yakıt ikmali, yiyecek dağıtımı vb otomatik sistemlerin geçtiği yermiş. Bir nevi depolar. Tüm olaylar Orta ve İç Çemberlerde dönüyormuş meğersem. Sık sık yaşayan heykellerden birkaçına denk geliyor ve onların arkalarında bıraktıklarına rastlıyorduk. Mesela şimdi ufak bir sırt çantam vardı! İçine sevdiğim kitapları ya da yeni bulduğum eşyaları koyuyordum. 27. Sektörde dolaşırken Bay Robot aniden cızırtılar çıkarmaya başladı. Bu bir arıza işareti değildi ama. Bu tehlike işaretiydi. En son iri bir fare ile karşılaştığımızda bu sesi çıkarmıştı. Mekanik kollarının yanında iki tane ufak elektro tabancanın namlusu ortaya çıkıp, etrafı taradı.Bir tıkırtı geliyordu ilerideki köşeden. Köşeyi dönerken kalbim kulaklarımda atıyordu. Ortada bir makine vardı. Camı kalkmıştı ve birkaç ufak örümceğimsi makine içinde geziyordu. Boruları söküyorlar, çivilerle uğraşıyorlardı. Ama benim ilgimi çeken bu makineler değildi, hayır. Kapsülün dışında mavi bir battaniye yumağıydı dikkatimi çeken şey. Bir kız çocuğu, makineden kurtulmuş başka bir insan! Hissettiklerimi her hangi bir şeyle açıklayamam. Ne anlatabilirim, ne de cümleler ile açıklayabilirim. Yıllardır içimde büyüyen özlem ve hasret bir anda çözüldü. Gözlerimin neden dolduğunu bilmiyordum bile. Sadece karşımda benim gibi sistemin dışında duran birisi vardı. Ve bunu görmek bile dizlerimin bağını çözmüştü. Topallayarak ileri atıldım ve saldırıya hazırlanan Bay Robot'un önüne geçtim. Kıza doğru koşturdum ve ağlamak ile kahkaha atmak arasında bir ses çıkardım. Ve kıza sarıldım. Beni görünce aniden korkarak geriye çekildi ama sarılmama engel olamadı. Biraz sakinleştikten sonra konuşmaya başladık. Ben ona dış dünyada büyüdüğümden bahsettim. O bana içinde olduğu makineden ve oradaki olaylardan bahsetti. Adı Serphine'miş ve kendini bildi bileli Netro Gear denilen bu makinenin içindeymiş. Bana Netro Gear'ın nasıl bir yer olduğundan bahsetti. Bir çok farklı Dünya vardı. Hepsinde amacın farklıydı ve eğer özel bir şey arıyorsan kendi Dünya'nı kurabiliyordun. Herhangi bir Dünya'ya geçiş yapabiliyordun. Her dünyanın eğlenceli yanları ve kendine ait kuralları vardı elbette. Her oyunda farklı bir isim kullanabiliyordun ve istediğin birisini canlandırabiliyordun. Büyüleyici bir yerdi ona göre. Dediklerine karşı çıkmadım veya sözünü kesmedim. Sadece onu dinledim. Başka birisini dinlemek bile iyi geliyordu. Netro Gear'ı bozulduğu için bir süre ara vermesi gerekmiş ve onun dış dünyadan gördüğü tek kişi benmişim. Bana dış dünyanın nasıl olduğunu sordu ve bende ona anlatmaya başladım. Ona Çemberlerden, Sektörlerden, Filmlerden ve kitaplardan bahsettim. Meğersem tüm bunlar Netro Gear'ın içinde de varmış. Onunla uzun uzun konuştum. Annemi kaybettiğimden, 12 senedir bir robot ile birlikte buralarda dolaştığımdan, yalnızlığımdan ve sıkıntılarımdan bahsettim. Tüm hayatım boyunca gördüğüm ikinci insan olduğunu söyledim. Ağladım, ona sarıldım ve konuştum. Ne kadar süre konuştum bilmiyorum ama en sonunda karnımız guruldamaya başladığında çok uzun süredir konuştuğumuzu fark ettim. Bay Robot etrafta görünmediğinden Serphine'ye yiyecek bir şey bulacağımı söyleyerek, Bay Robot'u aramaya çıktım. Onu çabucak buldum. Serphine'nin kapsülünün ilerisinde etrafı inceliyordu. Ona Serphine ve benim karnımızın acıktığını söyledim. Tatlı bir düdük sesi ile Bay Robot benimle beraber koşmaya başladı. Onun bir duygusunun olmadığını biliyorum ama benim başka bir insanı bulmam hoşuna gitmiş gibiydi. Ama oraya vardığımızda onun yerinde olmak isterdim. Bilirsiniz robotları, duygusuzdurlar. Filmlerde hep robotik ve matematiksel düşünürler. Mantıkları ile hareket ederler. Bende onlar gibi olmak isterdim o an. Bu sayede Serphine beni bırakıp, Netro Gear'ına girdiğini gördüğümde yıkılmazdım. Bir köşede oturmuş Bay Robot'un şarj olmasını bekliyorum. Beni eğlendirmek için tüm gün uğraştı zavallı şey ama beni eğlendiremezdi artık. Bunun yerine biraz uzaklaşıp, dolaştım. Serphine'nin Netro Gear'daki hali gözümün önünden gitmesi için elimden geleni yaptım. Ona kızmıyordum. O hep hayaller dünyasında yaşamıştı ve gerçek dünyaya hiç ihtiyacı olmamıştı. Şimdi bir arıza olması burada kalmasını gerektirmezdi. Burada olmak ona bir şey kazandırmazdı. Ona kalması için hiç bir şey verememiştim ben. Seni uzun süredir ihmal ettiğimi ve sadece sorunum olduğunda sana geldiğimi biliyorum günlük. Ve seninle canlı birisiymişsin gibi konuşmanın saçmalık olduğunun da farkındayım. Ama bu iyi geliyor. Toparlanmamı sağlıyor. Serphine'nin olayından bir süre sonra annemin bıraktığı bir mesajı gösterdi Bay Robot. Bu sefer annemin sesi daha bir yumuşaktı ve biraz yorgun çıkıyordu. "Bay Robot seni bir yere götürecek. Yolda kendine dikkat et, olur mu?" dedi. İlk defa bir mesajında beni gerçekten umursuyormuş gibi hissettim. Yarın yola çıkacağız ve 27.Sektöre bir daha dönmemek üzere arkamızda bırakacağız. Bu sırada seninle daha fazla konuşacağız. İçimi dökmem gerekecektir bir süre. Ama en sonunda tüm bu olanları unutacağım elbet. Zaman her şeyi yavaş yavaş öğütüyor gördüğün gibi. Tüm acıları götürüyor. Güzel şeylerle beraber. *Sesli Mesajın Sonu* Güneş yeni yeni yukarıya tırmanıyor ve halen sabahın tatlı serinliği yüzüme vuruyordu. Derin bir nefes çektim ve kılıcımı sırtıma dayayarak karşımdaki dağa tırmanmaya başladım. Normalde tırmanması zordu ama şimdi üzerimdeki fazla ağırlıklar ile daha da zorlaşmıştı benim için. Ufak keçi yolları ve patikalardan giderek dağın iyice yukarı bölümlerine çıktım. Benim bulunduğum noktaya çoğu kişi gelmek istemezdi çünkü bu bölgeler Orc'ların mekanıydı. Ve Orcların bir çoğu salak botlar değildi. Bazıları gerçek insandı. Şimdi size oyunun bir sisteminden bahsedeyim. Oyunda yakalanmadığınız sürece her türlü suçu işleyebilirdiniz. Hırsızlık, adam öldürme, saldırı, yankesicilik ve rüşvet gibi şeyleri yapabiliyordunuz. Ancak eğer görülür, kaçamaz ve yakalanırsanız işler biraz çığırından çıkıyordu. Ceza olarak hapse atılma ya da idam cezası alıyordunuz. Ama insanları oyuna kapatıp, günlerce bir hücrede bekletemeyeceğiniz için bu cezaları başka türlü çektiriyordu oyun size. Ceza süreleri boyunca bir Orc ya da başka bir insancıl yaratık oluyorlardı. Ve ölmeleri bir şey değiştirmiyordu. Ceza süresi boyunca durmadan o yaratıklardan birisi olarak kalıyorlardı. Ama ceza süresi bitince kendi karakterlerini kullanabiliyorlardı. Ama idam edildiğinizde ceza süresinden sonra yeni bir karakter açmanız gerekiyordu. Bu yüzden Evergreen'de suçlu olmak biraz profesyonellik isteyen bir işti. Şimdi bende ceza süresinin bitmesini bekleyen mahkumların Orc olarak durdukları bir kampa yaklaşıyordum işte. Bu taraflara gelen pek kimse olmazdı. Düzgün bir patikaya çıktığımda Orcları görmeye başladım. Bir çoğu yolun kenarındaki taşların arkasında beni süzüyordu. Bir orc kasabasına silahını çekmemiş ve yalnız olarak gelirseniz saldırmadan önce sizinle konuşuyorlardı. Ama ben konuşmak istemiyordum. Kılıcımı çektim. Kılıcım basit demir bir kılıçtı. İlk verilen silahlar kadar kötü değildi ama bu orclar bile daha iyisini alabilirlerdi. Ama silahımın kötü olması onları durdurmadı. Silahımı çekmem ile birlikte kükreme ve savaş çığlıkları ile üzerime üşüştüler. Yokuşun kenarında savaşacak kadar salak değildim. Koşarak ileri atıldım ve önümü kesen orclardan birinin boğazına kılıcımı geçirdim. Kılıcım boynunun yarısını kopardıktan sonra üzerime atlayan bir diğerinin omzuna indi. Adamı tekmeleyerek yokuştan aşağı yuvarladım ve kılıcımı alıp, koşmaya devam ettim. Az ilerde orcların kasabasını görebiliyordum. Tahta kapıları kapalıydı ve etrafında atlılara engel olmak için dikili kazıklar vardı. Kasabanın içerisine girersem, dövüşebileceğim açık bir alan bulmuş olacaktım. Bu yüzden oraya doğru koşmaya devam ettim. Bu sırada kasabanın yan taraflarından iki gardiyan fırladı. Bu Orclar soydaşlarının aksine tam anlamıyla zırhlı ve 3 metrelik devasa kertenkeleleri ustalıkla kullanacak kadar yetenekliydiler. Altlarındaki hızla ilerleyen dev sürüngenler ile aramızdaki mesafeyi kapatırken, ellerindeki mızrakları hazırladılar. Sağ tarafımdan bana yaklaşan orcun mızrağının önünden son saniye kaçtım. Mızrak sol kolumun altından geçti ama orcun onu daha fazla kullanmasına izin vermeyecektim. Kılıcı yere saplayıp, mızrağı iki elimle kavradım. Tüm gücüm ile mızrağı sol taraftan gelen diğer orkun üzerine doğru çektim. Diğer tarafta bana karşı koyan orcun dengesi aniden bozulurken havaya fırladı ve diğer taraftan kertenkelesini koşturan orcun üzerine yıkıldı. İkili ile daha fazla uğraşmadan kılıcımı saplandığı topraktan kurtarıp, boşta kalan kertenkelenin üzerine atladım. Normalde oyunda at kullanmak uzmanlık işiydi. Atları idare etmek, yön vermek ve koşturmak uzun süre eğitim ile mümkün oluyordu. Ama at dışında başka bir canlıyı -mesela Dev Kertenkele, Bataklık Boğa Kurbağası, Kaplan vb- şeyleri binek olarak kullanmak daha da zordu. Sadece iri bir kurdu eğitip, binek olarak satmanız size ömrünüz boyunca yetecek parayı kazandırıyordu siz düşünün. Ama kertenkelenin üzerine çıkmam ile onun kontrol edebilmem bir oldu. Kertenkele benden korkuyordu. Hem de saldıracak ya da kaçmaya çalışacak kadar değil; itaat edecek kadar korkuyordu. Bu sayede karnına aldığı hafif bir tekme ile hızla ilerlemeye başladı. Doğruca kasabaya gidiyorduk. Kertenkele kasabanın tahtadan surlarına vardı ve yapışkan ayakları ile surların üzerinden kasabaya girdi. Kasabanın ortasındaki geniş meydana gelene kadar onlarca orc sokaklardan çıkıp, beni takip etmeye başlamıştı. Bir çoğu silahlıydı ama hiçbirisi daha fazla beni öldürmek için gelmiyordu. Neler olacağı ile ilgiliydiler daha çok. Kasabanın ortasına geldim ve kertenkeleden indim. Kasaba halkı hızla etrafımda geniş bir halka oluştururken, Şeflerinin ortaya çıkmasını bekledim. Kasabanın meydanı şeflerinin çadırının biraz ilerisinde ama tam karşısındaydı. Bu yüzden çok beklemeden şefleri karşıma çıktı. "Uzun zamandır birileri kasabamıza saldırgan bir şekilde gelip, meydana çıkmamıştı. Ve ondan daha uzun zamandır yalnız bir savaşçı buraya gelmemişti hiç." dedi şef beni süzerken. Bende bir şeyler olduğunu anlamıştı ama bunu çözemiyordu bir türlü. "Kimsin ve buraya düşmanca gelmenin sebebi nedir?" diye sordu. "Benim adım Max. Ve buraya düşmanca gelmemin sebebi kendimi test etmek istemem. Orcların arenasına çıkmaya niyetliyim." dedim. Etrafta bir uğultu patlak verdi. Hiç birisi bir insanın böyle saçma bir ölüm isteğiyle gelmeyeceğini düşünüyordu. "Bizim arenalarımızda sadece Orc kanı akar. Senin burada bir işin yok." dedi şef. Aslında benim nasıl dövüştüğümü görmek için yanıp tutuşuyordu -bunu gözlerinden anlayabiliyordum- ama buna izin veremezdi. Her şeyin bir usulü vardı ve onlara uymak zorundaydı. "O zaman bu kasabadaki her kendine savaşçı diyen Orc'a meydan okuyorum!" diye bağırdım. Bilerek 'savaşçı diyen' sözüne vurgu yapmıştım. "Gelin ve benimle dövüşün!" diyerek iyice kışkırttım onları. Anında bir çok yerden uluma ve silahların birbirine çarpma sesi geldi. Her ne kadar bazı oyuncular savaşmak istemese de, bu oyundaki hiç bir orc böyle bir müsabakanın altında kalamazdı. "Eğer bir düello yapılacaksa ucunda bir ödül olmak zorunda. Sen bize ne teklif ediyorsun yabancı?" diye araya girdi şef. Bunu söyleyeceğini bildiğimden üzerimdeki deri ceketin iç cebinden bir kese çıkardım ve herkesin gözü önünde elime boşalttım. "Altı altın!" diye bağırdım. Gözlerine ayrı bir parıltı geldi her birinin. Bu çok büyük bir meblağdı. Bu kadar para ile burayı bir adım öteye taşıyabilir ve yeterince geliştiklerinde kasabalara saldırabilirlerdi. Yol kesebilir ve bu duruma düşmelerinin sebeplerini tekrar yapabilirlerdi. "Peki siz bana ne teklif ediyorsunuz?!" diye bağırarak tatlı hayallerini böldüm şefin. Yüzüne gaddar bir gülümseme yerleşirken, "Sana en büyük onuru teklif ediyorum. Orsanier'in Şampiyonluğu!" diye bağırdı. Herkes derin bir sessizliğe bürünüverdi. Orsanier, orcların bu dağlara verdiği isimdi. "Eğer tüm savaşçıları yener ve ayakta kalırsan, bu topraklarda serbestçe dolaşabileceksin. Gerçek bir orc gibi yaşayacaksın ve o şekilde sana muamele edilecek. Tüm imkanlardan yararlanacaksın. Ama kaybedersen..." dedi ve kıkırdadı hafifçe. "CESEDİN ORSANİER'İN DUVARLARINI SÜSLEYECEK!!" diye bağırdı ve herkesi gaza getirdi. Haykırışlar, savaş çığlıkları, bağırışlar etrafı kapladı bir anda. Şef getirilen yüksek bir tahta çıkarken kalabalığın arasından eli silahlı onlarca ork, şefin önünde toplanmaya başladı. Kalabalıktan başka kimse gönüllü olmayana kadar beklenildi ve bu süre zarfında bağırtılar hiç susmadı. Ama en sonunda savaş borularının sesi etrafı doldurdu ve herkesi susturdu. Ben bir açılış ya da bir duyuru bekliyordum ama öyle bir şey olmadı. Aniden tüm savaşçılar kükredi ve teker teker koşturmaya başladılar. Etrafımı çevirdiler ve teker teker saldırmaya başladılar. Hiçbirisi benim çok dayanacağımı düşünmüyordu özellikle ilk gelen iri kıyım orcun karşısında. Ama bu orc bilgisayar kontrolündeydi bu yüzden gerçek bir insan gibi savaşamazdı. Sıradan bir orc gibi elindeki kocaman sopayı sallayarak üzerime doğru koşturdu. Tam üzerime doğru savurduğu sopasından sağa doğru hızlı bir takla açarak kaçtım. Ve hızla arkasına geçerken parçaladım. İşimi uzatmaya hiç niyetim olmadığından kılıcımı hızla savurup, kafasını boynundan kurtardım. Birkaç saniyelik o bilindik fırtına önceki sessizlik yaşandı. Bu adamın beni ezeceğini düşünen herkes birkaç saniyeliğine az önce olan şeyi hazmetmeye çalıştılar. Ancak hiç kimsenin böyle bir şeyi midesi kaldırmazdı. Onlarınki de kaldırmadı ve sindiremedikleri öfkelerini teker teker üzerime kusmaya başladılar. Topluca saldırdıklarını söylemeyeceğim. Ama bir tanesini atlattığımda başka birisi silahını savuracak kadar yakınıma gelmiş oluyordu. Ancak ilk silahı karşılamam ile kendimi içgüdülerimin içine bıraktım. İlk baltayı karşıladıktan sonra orcun uyluğuna bir tekme attım ve onu yerde kıvranmaya bıraktım. Bir başka gelen orcun balyozundan kaçtım. Boşta kalan elimle açıkta kalan suratına esaslı bir yumruk indirip, etrafımda bir tur attım. Üzerime zıplayan bir başka orcun kılıcını engelledim ve üzerimden attım. Bu sırada başka bir orc -ancak bu seferkinin daha iyi bir zırhı ve samuray kılıcı vardı- kılıcını saplamaya çalıştı. Göğsüme gelen kılıcı durduramadım aslında ama derimin altındaki zırh beni öldürmesini engelledi. Bende bir adım geri çekilip, duruşumu aldım. Karşımdaki orc gaza gelip, saldırıya geçti. Kılıcım ile saldırısını engelledim ama karşı saldırı yapmama izin vermeden saldırmaya devam etti. Durmadan aralıksız saldırılar yapıyordu ama bu amaçsız saldırıları karşılamakta zorlanmıyordum. Öylesine, bilindik şekillerde sallıyordu kılıcını. Aniden yüzümü sıyırarak geçen bir metal parçası neler olduğunu anlamamı sağladı. Geriye kaçmak istedim ama artık çok geçti. Son bir defa daha saldırdı ve kılıcımı iki parçaya ayırdı. Kötü yapım kılıcımı parçalamaktı demek ki tüm çabası. "Benimsin!" diye bağırıp kılıcını üzerime doğru havadan savurdu. Kılıcımın kabzası ile saldırısını durdurdum ve sol kolumla destek verdim. Bana doğru delice sırıtarak, "Buraya gelirken bu kadar kötü bir kılıç ile ne yapabileceğini sanıyordun ki? Şimdi seni kurbanlık koyun gibi keseceğim!" diyerek iyice baskı yaptı kılıcına. "Bu kadar mı güçlüsün seni fazla gelişmiş ot kafalı serseri!" diyerek iyice kızdırdım adamı. Kendini aniden geriye çekti ve kükreyerek tekrar saldırdı. Ancak bu sefer yanlış yaptı, direk üzerime zıpladı. Aniden kenara çekildim ve suratına yumruğumu oturttum. Ancak hiç hız kesmeden saldırmaya devam ettim. Yumruk üstüne yumruk attım suratına. Kendinden geçene kadar yumruklayınca elinden samuray kılıcını aldım ve ayağa kalktım. Etraftaki tezahüratlar kesilmiş, benim derin derin aldığım nefeslerin sesi kaplamıştı her yeri. Etrafımdaki şaşkın ve öfkeli yüzlere bir göz gezdirdim. En sonunda gözlerim artık daha sert bakan şefin gözleri ile buluştu. Sakin görünmeye çalışıyordu ama gözbebeklerindeki alevin farkındaydım. "Saldırın!" diye bağırdı şef öfkesini gizlemeye çalışarak. Etrafımı çeviren savaşçılar tekrar gaza geldiler ve ileri atıldılar. Bir başka gelenle kılıcım çarpıştı, bir baltanın sapını kavrayıp, kılıcımın bir kavis çizerek onu boğazını deşmesini sağladım. Kılıçlı olanın kafasına yeni aldığım baltayı geçirdim ve bu sırada üzerime zıplayan bir tanesinin havadayken karnına bir tekme indirdim. Baltayı kurtarmam ile koşan birisine fırlatmam bir oldu. Kılıcımı çekip, bana koşarak balyozunu savurmaya çalışan başka bir iri kıyımın karnına sapladım. Ardından koşarak arkasına geçtim ve bacaklarını etkisiz hale getirdim. Ani bir tepki ile kendimi bir kenara fırlattım. Saniyeler içerisinde az önce durduğum yere iki mızrak saplandı. İki uluma meydanın diğer tarafından bana seslendi. Karşımda iki Savaş Çığırtkanı vardı. Sırtlarındaki kefelerde fırlatmalık mızraklar ve bıçaklar taşırlardı. Zincir zırh giymeleri ve bir sırtlan gibi sesler çıkarmalarından anlıyordunuz ne olduklarını. Ellerine birer mızrak daha aldılar ve beni şişlemek için hazırlandılar. Ancak kendimi o kadar kolay satmayacaktım. Hızlıca etrafımızdaki ölülere bir göz gezdirdim. Adamların yanına gitmek istesem bile yoldaki cesetler yüzünden bunu yapamazdım. Ben gideyim diyene kadar en az iki açık atışın hedefi olurdum. O yüzden yeni bir plan yaptım. Atış yapacakları zamanı kolladım ve atış yaptıklarında yere eğildim. Aniden üstümden geçen mızrağın bir tanesi yakaladım ve arkama doğru dönerek gelişine geriye fırlattım. Mızrak doğruca sahibine doğru ilerledi ve omzunu deşerek yere mıhladı. Diğer ikizi öfke ile uluyarak bir mızrak daha çıkardı sırtındaki küfesinden. Ama onu atmaya fırsat bulamadan, yerden alıp fırlattığım balyozu kafasına yedi. Aniden etrafım sakinleşmiş ve sesler kesilmişti. O zaman anladım ki daha fazla savaşçı kalmamıştı. Tüm kendini savaşçı diye çağıranlar ya yerde baygındı ya da ölmüştü. Yeni kılıcımı belindeki kına taktım ama tam oturmadı, biraz sallanıyordu. "Evet, anlaşmanın sana düşen kısmını yerine getirmen gerekiyor büyük şef. Başka savaşçı kalmadı." dedim. Sesimde onu kızdıracak bir ton ya da kelime kullanmamaya dikkat etmiştim. O da zaten bana kızmadı. Deliye döndü. "Hayır..." diye sayıkladı. Dişlerini gıcırdatırken çıkardığı sesi duyabiliyordum. "...hala bir savaşçı ayakta!" dedi bağırarak ve üzerindeki şef elbisesini yere attı. Üzerinde ağır deriden uzun bir kıyafet vardı. Onun üzerine fazladan birde çelik yelek giymişti. Belindeki iki tahtadan sopayı sallayarak ayakta dikilmeye başladı. Tahtadan sopaları salladıkça içlerinden şıkırtılar duyuluyordu. "Meydanı temizleyin!" diye emretmesi üzerine bizi izleyen herkes aniden meydana akın etti. Etraftaki ölüleri ve yaralıları topladılar. Hiçbiri ile göz teması kurmamaya çalışıyordum ama bana attıkları pis bakışları görebiliyordum. Kısa sürede meydanı temizlediler. Geriye sadece yerlere sıçramış kan lekeleri kalmıştı az önceki kargaşadan. "Şimdi seni ezelim!" diyerek bağırdı ve elinde salladığı sopaları aniden birbirine vurdu. Aniden sert rüzgarlar esmeye başladı her bir taraftan. Toprak yavaş yavaş sallanmaya başladı. Adamın ellerindeki sopaların alev aldığını görmem ile beraber bir şamana çattığımı anlamış oldum. Aniden altımdaki toprak beni yakalamak için hamle yaparken, şef üzerime doğru beklenmeyecek bir hızla saldırdı. Son saniyede kendimi bir kenara atıp, ayağa kalktım. Saniyeler içerisinde alevli iki sopa hızla üzerime doğru ilerledi. İlk önce geriye çekilerek kendimi savundum ama kaçmanın bir faydasını görmeyince kılıcım ile karşılık vermeye çalıştım. Ancak kollarını insan üstü bir hızda kullanıyordu. Sopalarını eğer bilindik şekillerde sallamasa böyle birisini durduramazdınız. Ama onun en büyük zayıflığı buydu. Hareketleri görülebiliyordu, basitti ve tekrarlanıyordu. Bir yerden sonra bir sonraki hareketini tahmin edebilecek hale gelmiştim bile. Karşı saldırı yaptım bir iki kere ama sopaları hızla kılıcımı engelledi ve ateşten halkalar çıkarmaya başladı. Derin bir nefes alıp, aniden suratıma doğru alevden bir sütun üfledi. Yüzümü koruduğum için bir şey olmadı ama çıplak kalan kolumun derisi aniden kavruldu ve dökülmeye başladı. Bu sayede altındaki zırh ortaya çıkmış oldu. "Bu da ne böyle?!" diye bağırdı şaşkınlıkla şef. Ortaya çıkan zırhıma bir göz attım. Yüzümü korumak için elimi kaldırdığımda üzerimdeki ceket sıyrılmış ve kolumun bir parçasını açıkta bırakmıştı. Şimdi simsiyah parıldayan zırh bana bakıyordu. Zırhı ceketimin kolunu çekerek gizlerken, kılıcımı kaldırdım. "Senin bilmen gereken bir şey değil." diyerek hızla ileri atıldım. Damarlarımda yeni bulduğum bir güç geziyordu şimdi. Etrafında bir tur attım ve hızlanmasını araştırdım. Anlaşılan sadece kolları fazla hızlıydı. Ayakları o hızı yakalayamıyordu. Aniden ileri atıldım ve bacağına saldırdım. İki sopası ile bunu karşıladı hızlıca ama ben bu kadar kolay pes edecek değildim. Bir daha saldırdım ve bu sefer dizini hedef aldım. Hızla arkasını dönerken bir sopası ile kılıcımı karşıladı. Bu sırada diğer sopasının ucundan ufak bir alev topu fırlattı ama onu atlatmak diğer saldırılardan daha kolaydı. Hızla tekrar ileri çıktım ve tekrar bel altından saldırdım. Artık etrafında hızla koşarak daireler çiziyor ve saldırıyordum. Aniden manevralar yaparak, eğilerek saldırıyordum. Artık ayaklarını korumak için dizlerini kırmak zorunda kaldı. Aniden soldan atıldım ve sağa doğru kaydım. Ne yaptığımı bile anlayamadan arkasına geçmiştim! Hızlıca yanına koşturdum ve kılıcımın yüzeyini boğazına doğru tuttum. Aniden boğazına dayanan kılıç yüzünden şaşkınlıkla kalakaldı. "Anlaşılan ben kazandım." dedim ve kılıcımı geri çektim. Sopalarını kaplayan alevler sönmüştü. Hava tekrar normale dönmeye başlarken şaman kendini geriye attı. Tek kelime etmeden meydanı terk etmesini iyiye yoruyordum. Ancak aniden bana attığı o öfkeli bakışı görünce hiçte iyi bir durumda olmadığımı anladım. "Şefinize onun kellesini getirin!" diye haykırması ile meydandaki herkesin silahını çekmesi neredeyse aynı anda oldu. Ona bağırmak istedim, üzerime doğru gelen adamların arasından. 'Anlaşmamız vardı!' ve ya 'Onurun nerede senin?!' gibi bir şeyler söyleyebilirdim ama buna gerek kalmadı. "Kesin şunu!" diye bir gök gürültüsü herkesi durdurdu. Ses o kadar güçlü ve yoğundu ki, bir fırtınadan fırlamış gibi geliyordu kulağa. Etrafta aniden, "Büyük Patron, Büyük Patron..." fısıltıları duyulmaya başlandı ve herkes istemsiz bir şekilde silahını bırakarak eğildi. "Büyük Patron..." diyerek gelen kişi karşısında yere eğildi şaman. Şef olmasına karşın sesi süt dökmüş bir kedinin miyavlamasını andıracak kadar çaresiz çıkıyordu. Gelen kişi aşırı kaslı ve ortalamadan biraz daha iri bir orctu. Saçları beyazlayacak ve uzun bir sakalı çıkacak kadar yaşlıydı ama. Üzerinde sadece basit bir peştamal vardı. Bir elinde tıpkı benim elimdeki gibi bir samuray kılıcı tutuyordu. Ama onun kılıcı simsiyah cam gibi bir madde ile açık gri bir başka madenden yapılmıştı. Daha önce bu madenleri görmüştüm ama bunları kullanıp, bir silah yapacak bir demirci tanımıyordum. Gerçek Gümüş ve Obsidyen denilen bu madenler mithril gibi işlenmesi çok zordu. Gerçek Gümüş silahları bulabilirdiniz ve oyundaki bir çok canavarın canını yakabilirdiniz bununla. Ama Obsidyen gerçek anlamda imkansızdı. Aktif bir volkan bulsanız bile işlemek ayrı bir işti. Şu anda mithril ile aynı kaliteye sahip olduğu söyleniyordu. Mitril sadece zırh yapımında kullanıldığında iyiydi. Obsidyen ise silahların kralıydı. Yaşlı orc ileri çıktı ve şefi bir çocuk gibi azarlamaya başladı. "Sen ne bok yediğini zannediyorsun?! Anlaşma yapılan birisini öldürecek kadar düştün mü, Zingrua? Bana cevap ver!" diye kükredi. Sesi ciddi anlamda gök gürültüsünü andırıyordu. "Büyük Patron, ben çok pişmanım. Öfkeme kapıldım..." dedi ama Büyük Patron onun konuşmasına izin vermeden yumruğunu suratına oturttu. "Seni şef yapmamın sebebi, aklına güvenmemdi! Eğer öfkesine yenik düşecek bir şef isteseydim, oğlumu başa geçirirdim." dedi ve Zingrua'yı bir kenara savurdu. "Bir dahaki hatanda, oğlun şef olur. Babasının Sonsuz Çayırlara uğurlanmasını beklemeden, başa geçer hem de." dedi ve Zingrua'yı bir kenara bırakarak bana doğru gelmeye başladı. Ellerim ve dizlerim onun karşısında titremeye başlamıştı ama yapacak bir şey yoktu. Karşımdaki kişinin gücünü hissedebiliyordum. "Silahın yabancı..." diyerek elini uzattı. O zaman elimde sallanan samuray kılıcını fark ettim. Silahımı istiyordu. Ona neden verdiğimi bilmiyorum ama silahı ona uzattım. Silahı elinde bir iki kez çevirdikten sonra yanında eğilmiş bir orca verdi. "Bunu benim salak oğluma verin ve bir daha elinden düşürmemesini tembihleyin." dedi. "Sana gelince Orsanier'in Şampiyonu... Benimle gel." dedi ve yürümeye başladı. Aniden kopan gürültü ve tezahürat olmasaydı asla az önce Orcların şampiyonu olduğumu anlamazdım. Şaşkın bir şekilde etrafıma bakındım ve sonra gözden kaybolmaya başlayan Büyük Patronun peşinden koşturdum. Orc kasabasından kısa süre içerisinde çıktık ve kayalıkların içindeki bir mağaranın ağzına geldik. Biz gelirken kapıda orta yaşlı bir orc kadını bizi karşıladı. Bize bir bakış attıktan sonra mağaraya geri döndü. Büyük Patron mağaranın girişine geldi ve ayaklarını altındaki dağa doğru uzatarak oturdu. Yanına oturmamı söylediğinde dediğini yaptım. Bu sırada güneş hafiften batmaya başladığını fark edince ne kadar süredir savaştığımı anladım. "Alın bakalım, midenize bir şeyler girsin." diyerek bir sürahi ile iki bardak getirdi, az önceki orc kadını. "Teşekkürler hayatım..." diyerek sürahiyi hanımının elinden aldı Büyük Patron ve bardağın içine bulanık bir sıvı döktü. Benim bardağımı da doldurduktan sonra tek kelime etmeden sıvıyı yudumlamaya başladı. Bende ayıp olmasın diye sıvıyı içmeye başladım. İlk başta kötü bir şey olduğundan korktum ama bir yudum alınca ballı, şekerli bir su olduğunu anladım. Tatlı ama gazı kaçmış soğuk bir gazoz gibiydi bu şey. İkinci yudumda bardağı boşaltmıştım. "Az önceki olay için üzgünüm. Kasabayı şimdilik eski şamanım Zingrua yönetiyor ve gördüğün gibi pek iyi bir iş çıkardığı söylenemez." dedi ve kendi kendine güldü. Bardağından bir yudum daha alırken düşünceli görünüyordu. "Peki, sen neden buradasın?" diye sordu. "Şey... Yeni bir -yetenek- elde ettim ve onu denemek istedim. Bana burayı tavsiye ettiler. Bende, ne çıkar diyerek kabul ettim." dedim. Konuşmam bitince hafif bir kahkaha atarak, "Yani bir 'yeteneği' test etmek için orc kasabasına dalmanı tavsiye ettiler öyle mi? İşte bu komikti." Bir süre düşünceli bir şekilde oturduktan sonra, "Seni arenaya çıkartırdım, eğer ben başta olsaydım ve bu kadar kaybın yaşanmamasını sağlardım. Ve böyle bir anlaşma asla yapılmazdı. Ancak artık Orsanier'in Şampiyonusun ve bunu elinden alamam." diyerek bardağını bitirdi. "Orsanier'in Şampiyonu olarak bu topraklarda özgürce dolaşabileceksin. Tabi yanında düşmanlar getirmediğin sürece. Bunun dışında az sonra birileri senin onuruna dövülmüş bir kılıç getireceklerdir. Hediye olarak kabul et. Ama sana ufak bir teklim, hayır; ricam olacak. O elindeki altı altın ciddi anlamda bu kasabayı güçlendirebilir. Onun karşılığında sana bir şeyler vermemize izin ver. Bu kasabanın madenleri artık satılmıyor ve para kazanamıyoruz. Saldırı yapacak kadar gelişmiş bir kasaba olmadığımızdan da, oyun saldırmamıza izin vermiyor. Ama o altınlar ile tekrar bu kasabayı canlandırabilirim." dedi. Sesi hafif kırgın ama sakin çıkmıştı. Beni oracıkta öldürebilir ve üzerimdeki her şeyi alabilirdi. Bunu daha öncede yapabilirdi. Ama bunun yerine nazik bir şekilde rica ediyordu. Kafamı sallarken şaşkınlığım suratımdan geçmemişti. "Sizden kılıcınız gibi bir kılıç istiyorum. Obsidyen bir silahı ilk defa görüyorum da." dedim. İstediğim şeye gülerek, "Ama sana bir silah verileceğini söyledim. Buradan iki silahla ayrılman kötü gözükür. Başka bir şey isteyebilirsin." dedi. Ancak aklım fikrim o silahtaydı. Onun gibi bir silah benim olmalıydı. Öyle bir silahla önüme çıkan herkesi yenebilirdim! Hayalet Oyuncuları durdurabilirdim!! Kafamı sallayarak kendime geldim. Artık Hayalet Oyuncular umurumda değildi benim. Onlar nasıl olsa durdurulacaklardı bir şekilde. Ben kendimi geliştirmek derdindeydim ve Obsidyen kılıcım olmasa da olurdu. "Gerçekten aklıma isteyecek hiç bir şey gelmiyor." dedim. Gülümseyerek, "O zaman ben sana bir teklif yapayım. Buraya gelirken kullandığın Dev Kertenkelelerden bir tanesini yanına alabilirsin. Bir tanesi altı altın!" dedi. Düşündüm biraz ama yaptığı teklif çok iyiydi. Eğer istersem Kertenkeleyi başka birisine doksan altına satabilirdim. Ama yapmayacağımı biliyordum. En sonunda oradan ayrılırken yanımda bir matara Orc Tatlı Suyu ve beni hızla geldiğim yoldan geri götüren yeni arkadaşım Lizar vardı. Güçlerimi denemiştim ve Alennia'nın söz verdiği gibi güçlüydüm. Ama güçlerimi başka bir yerde de denemek istiyordum. Bölüm 7: Eski Dostlar ve Yeni Güçler (Sezon Finali) Sesli Not 7 : 13 Kasım 2068 "Her şey 2041 yılında başladı. Bir grup bilim adamı kendi kendine yenilenen, sorunsuz çalışan bir sanal gerçeklik sistemi kurdular. Sistemin özelliği belirli insanların hayallerindeki şeyleri gerçeğe çevirmekti. Gerçekleşen, hayallerin özellikleri yine hayallerinizden alınıyordu ve hayallerinizde yaşıyordunuz. Ama bu sistemi oluşturduktan sonra kontrolü kaybettiler. Sistem o kadar popüler oldu ki, herkes sistemin içinden çıkmak istememeye başladı. Bunun için bir seferberlik başladığını söyleyebiliriz. Kısa sürede kendi kendine yeten ve insanların tüm ihtiyaçlarını otomatik olarak karşılayacak bir Sanal Gerçeklik Modülü oluşturuldu. Netro Gear. Netro Gear'lar kısa sürede hızla yayıldı. Artık her işi robotların yaptığı, sıkıcı bir dünyada yaşamak istemiyordu insanlar. Bunun yerine hayallerini gerçekleştirebilecekleri bir sisteme ve Netro Gear'lara geçtiler. Dünya hızlıca Netro Gear'ların etkisi altına girdi. Bir çok ülkede sırf Netro Gear'lardan oluşan şehirler kuruldu. Yüz binlerce insan sanal dünyayı, gerçek dünyaya tercih etti. Artık makinelerin içinde, rüyalar içinde yaşayan canlılara döndük. İlk başlarda bazıları itiraz etti ve isyan çıkardılar. Ama onlarında sesi çabucak kesildi. Eğer bu mesajı görüyor ve insanların sahte hayaller içinde yitip gitmesini istemiyorsanız, bize kulak verin. Onları durdurmamıza yardım edin. Oyundayken bize vereceğiniz her desteğe ihtiyacımız olacak. Bizi, Hayalet Oyuncuları bulun." dedi karanlık figür ve ince bir cızırtı ile yayın kesildi. Az sonra bir bip sesi ile tekrar başlayacaktı. Bu, bu mesajı ikinci izleyişimdi. Çemberlerden birinde ufak bir depo bulduğumda pek ilgilenmemiştim ilk başta. Bu bulduğum ilk depo değildi ama en ilginciydi. İçeri artık tozlanmıştı ama bir zamanlar buralarda birilerinin yaşadığını anlıyordunuz. Köşede bir yer yatağı, sert bir yastık, bir kaç boş kavanoz ve ufak bir televizyon. Televizyonda sadece bu mesaj vardı. Tüm kanallarda bu mesaj oynuyordu. İlk izlediğimde hiç bir şey anlamamıştım ama şimdi her şey aklımda canlanabiliyordu. Dünya'da neler olduğunu artık biliyordum. Öyle bir dalmıştım ki, Bay Robot'un ısrarlı biplemeleri duyamamıştım. Ona döndüğümde metalik kollarını hızla sallıyordu. Ne olduğunu anlamam biraz zamanımı aldı çünkü halen şaşkındım. Bay Robot'un ekranında bir mesaj işareti vardı. Annemden geliyordu ama bu Bay Robot'un hafızasına kaydettiği ve otomatik oynayan mesajlar gibi değildi. Bu mesajda bir şifre vardı. Harflere bakarak şifrenin ne olması gerektiğini düşündüm. Annemle geçirdiğim zamanlar bunca yıldan sonra artık bulanık bir sudaki siyah balıklar gibiydi. Varlıkları ortadaydı ama neredeyse görünmezdiler. Bilmiyordum! Aklıma hiç bir şey gelmiyordu. Tüm anılarımın kaynağına indim ve annemle konuşmalarımı düşündüm. O çocuk aklımla unuttuğumdan emin olduğum anılar aniden ortaya çıkmaya başladı. Bir gün beraber gezerken, Bay Robot'u oluşturacak bir kaç parça bulmuştu. Yanımızda sürüklediğimiz robot kalıntısı ile o parçaları birleştirdi ve Bay Robot'u oluşturdu. Annem harika bir mühendis ve programcıydı! Bay Robotu kendisi programlamış ve yapmıştı. O gün bana, "Bak senin yeni bir arkadaşın var artık! Adı Bay Robot. Ona iyi bak olur mu? O senin hep yanında olacaktır." demişti. Hızlıca 'Mr. Robot' yazdım ve giriş tuşuna bastım ancak yanlış şifre sesi ile en başa döndüm. Bu sefer iki hakkım kaldığını gösteren ufak bir uyarı kutusu almıştım ama. Eğer iki defa daha şifreyi yanlış girersem bu mesajı açamayacaktım! Kara kara ne olabileceğini düşünmeye başladım. Bay Robot bana doğru endişeli gibi bakıyordu kocaman sarı ışıklar saçan gözleri ile. Düşünmeye ve başka bir anımı hatırlamaya çalıştım. Ve bir başka anı geldi. Okumayı annemden öğrenmiştim. Ama öğrenene kadar bana her gün kitap okurdu. O zamanlar en çok sevdiğim hikaye çocuk bir cadının -Selina'nın- hikayesiydi. O hikayeyi o kadar severdim ki, annemin onu saatlerce anlattığını hatırlayabiliyorum. O kadar okuduktan sonra beni 'Benim küçük Selina'm" diye çağırmaya başlamıştı. Bu sefer her harfine dikkat ederek 'Selina' yazdım ve giriş tuşuna bastım. Ancak yanlış şifre sesi ve son bir hakkımın kaldığını söyleyen ekranla karşı karşıya geldim. Çıldıracağımı hissediyordum. Şifre ne olabilirdi ki!? Televizyondan gelen mesaj yine heyecanlı bölüme gelmişti ve televizyondaki karaltı yine bağırıyordu. "...insanların sahte hayaller içinde yitip gitmesini istemiyorsanız, bize kulak verin. Onları durdurmamıza yardım edin." dediğinde aklımda bir şimşek çaktı. Bu olabilir miydi? Tüm bunların bu şekilde bir araya gelmesi pek mantıklı gelmiyordu. Annemin bu adamlarla ne işi olabilirdi ki. Ama bu şifrenin, mesajı gördükten sonra çıkmasının mantıklı bir açıklaması yoktu. 'Ghost Players' yazdım ve girişe tıkladım. Ekran titredi ilk önce ve açıldığını düşündüm. Ama aniden Bay Robot kapandı. Yanlış mı girmiştim? Şifre bu olması lazımdı ama! Aniden ekran aydınlanırken annemin tanıdık sesi duyuldu. Ama bu sefer bir farklılık vardı sesinde. Bu sefer o artarda çekilmiş, sert ve katı mesajlarındaki gibi konuşmuyordu. Görünüşünde göze çarpan değişiklikler vardı. Bu mesaj sonradan çekilmişti. Beni bıraktıktan sonra çekmişti bu mesajı. "Merhaba hayatım. Eğer bu mesajı dinliyorsan artık bazı şeyleri öğrenmenin zamanı gelmiş demektir. Artık senden daha fazla sır saklamayacağım." dedi annem. *Sesli Mesajın Sonu* Issız bir gecenin ortasında bir grup asker yaktıkları ateşin etrafına kurulmuşlardı. Normalde bu ıssız topraklarda bir çok terörist, kaçak, yağmacı vb pislikler dolanırdı ama oyuna reset atıldıktan sonra bir çok oyuncu bu oyunu bırakmıştı. Bu askerlerde World War III'nin sadık oyuncularındandı. "Çok ileri bir mevzide ve tedbirsiz bir şekilde bekliyoruz. Bir baskın yememiz an meselesi..." dedi içlerinden bir tanesi. Üzerinde diğerlerinden daha teknolojik görülen elbiseler vardı. Büyük ihtimal bir Hacker ya da Spesiyalistti. "Homurdanmayı bırak artık. Bu oyunda daha fazla korkacak bir şey kalmadı." dedi ateşe ayağını uzatmış sakallı adam. Üzerindeki tüm ağırlıkları ve silahları bir kenara bırakacak kadar rahattı. "Buralarda sadece basit serseriler takılıyordu eskiden.Ve serverlar resetlendikten sonra onlar da gitti. Artık sadece Rusya ve Amerika'nın savaştığı cephelerde canlılık var. Diğer yerler Ölü Bölgeler." diyerek elini sigara içen arkadaşına doğru uzattı. "Sen bir tane yakıp, versene şunlardan." Sigarasından derin bir nefes alıp, hafifçe esen rüzgara dumanını boşalttı. "Yarın basacağımız karargah hakkında endişelenin şimdilik. Rusların o teröristler ile anlaşma yaptıklarını duydum. Ortalık karışabilir yani." dedi. "Ruslardan endişelenmiyorum ben ya. Heriflerin botları biraz deli oynuyor ve bombalara bayılıyorlar ama Amerika'nın bir hava desteği yok onlarda." dedi içlerinden bir tanesi. Kafasındaki kaskette Amerikan bayrağının kötü çizilmiş bir hali vardı. "Onları hafife alıyorsunuz..." diye bir ses geldi köşeden. Anında birisi o tarafa elinin altındaki metal bir kabı fırlattı. "Kes sesini seni fazla gelişmiş fare!" diye bağırdı Amerikan kasketli herif. "Elimde olsa kafana bir tane sıkardım ama dua et, bizim general seni canlı istiyor." "Ama sizleri kimse canlı istemiyor." dedi adam yeniden. Arasında durduğu kutulardan kafasını kaldırdı yavaşça. Üstü başı toz, toprak olmuştu. Elleri bağlı öyle bekliyordu. Birisi onu susturmak için ayağa kalktı ve adamın yakasına yapıştı. "Söylesenize... Şu hava almaya çıkan arkadaşınız nerede?" dedi hafiften sırıtarak. "Korkmayın ya. Birazdan çıkıp geli-" dedi ama sözünü bitiremedi sakallı asker. Aniden kafasının ortasından, burnunun hafif üstünden geçen kurşunun suçuydu bu. Sakallı asker aniden oturduğu yerden bir refleks ile fırladı ve yüzü koyun, kanlar içinde yere yığıldı. Birkaç saniye içerisinde oldu her şey. Siyahlar giymiş birisi ortaya fırladı ve köşedeki su dolu kovayı yanan ateşin üzerine döktü. Aniden ortalık karanlığa kapılırken, birkaç el atış sesi duyuldu havadan. Kısık inlemeler çıktı ortaya. Bir boğuşma sesi duyuldu. Yumruk ve tekme sesleri, karanlıkta yankılandı. Aniden bir köşeden silah sesi geldi artarda. Askerler yavaş yavaş kendine gelmeye başlamış olmalıydı. "Geber seni lanet Rus Domuzu!" diye bir bağırtı kapladı ortalığı ve yarı otomatik savaş tüfeğinin rastgele ateş sesleri gelmeye başladı. Aniden bir boyun kırılması ile Amerikan Fanatiğinin silah sesleri ve çığlıkları sustu. Diğer bir köşeden ateş açıldı ve kurşunların insan etini delerken çıkardığı o tok ses duyuldu. Zafer çığlıkları atıldı saniyesinde ancak aniden açılan bir ateş ile bu seslerde kesildi. Bir köşeden, "Bu olamaz! Yalnız olmalıydık... Hayalet Oyuncular gitmişti!" diye haykırışlar duyuldu. O taraftan rastgele ateş açıldı ve birkaç metalik tıkırtı duyuldu. "GEBER!!" diye bağırdı herif ancak aynı haykırışı bir daha atacağı sırada boğazının parçalanma sesi duyuldu. Ve cesedi yere düştü. Derin sessizlik kapladı artık etrafı. Ne derin soluklar, ne cırcır böcekleri vardı. Sessizlik tıpkı yukarda ayı kapatan kara yağmur bulutları gibi her tarafı kaplamıştı artık. Bir süre sessizlik oldu. Bu sırada bir kıpırtı yaşandı. Askerlerin esiri zorlukla ayağa kalktı ve etrafını inceledi. Gözleri karanlığa alışmaya başladığında ellerinin artık bağlı olmadığını fark etti. Bu sırada bulundukları dağ yamacından aşağı inen karanlık bir figürü fark etti. "Dur biraz! Seni bizimkiler gönderdi, değil mi? Beni kurtarmak için gelmedin mi?" diye bağırdı gizemli kurtarıcısına. Adam arkasına döndü yavaşça ve diğer adamın korku ile bir adım geri atmasını izledi. Adamın üzerinde son teknoloji bir zırh ve kask vardı. Kaskın ön yüzeyi bir camla kaplıydı ama adamı korkutan şey bu siyah zırh veya kask değildi. Adamın sol gözünün olduğu taraftan kırmızı bir ışık gelmesiydi. Adam silahını kaldırdı ve mahkumun duyacağı son sözleri söyledi. "Hastala Vista!" ***** Maxemillian kaskını çıkarırken hafiften gülüyordu. Bunun sebebi en sevdiği klasik filmlerden alıntı yapması değildi. Evergreen'deki yeni aldığı gücün tüm oyunlarda etkili olduğunu öğrenmesindendi gülümsemesi. Ana ekrana girdiğinde daha önceki tüm oyun kayıtlarının silinmiş olduğunu görünce şüphelenmişti ama artık bir şüphesi yoktu. Necromongers'da Lich, Spectra'da Ghost Lord ve World War III'de Terminatör tarzı kaçak bir Cyborg olmuştu. Devilbrand denilen bu zırh tüm hesaplarını etkiliyordu. ***** Tekrar Evergreen'e girerken mutluluk ve heyecan içimi doldurmuştu. Belki eski hesaplarımın hepsi silinmişti ama artık oyunlarda güçlüydüm. Evergreen'deki bir gücün, nasıl oluyor da bütün hesabımı etkiliyordu bilmiyordum. Ama bu harika bir şeydi. Oyuna girdiğimde handaki odamın kapısının şiddetle yumruklanma sesi ile uyandım. Artık beni sabahın köründe uyandırmak isteyecek bir arkadaşımın olmadığını bildiğimden kimin beni istediğini merak ederek kapıyı açtım. İki tam teşekküllü asker ile beraber bir büyücü karşıma çıktı. Hepsinin göğsünde Spectral Knights'ın işareti olan mavi bir at vardı. Gelenlerin hiçbirini tanımadığımdan emin olunca gözlerimi devirdim. "Pekala, çocuklar. Nereye gidiyoruz?" diye sordum. "Sizi Spectra Kalesine götürmemiz emredildi." dedi büyücü samimi bir ses tonu ile. Eğer bu çocuk ile başka bir yerde tanışmış olsaydık, iyi anlaşacağımıza eminim. İyi birisine benziyordu. Normalde olsa anında reddederdim ama bugün eşref saatim gelmiş, çok mutluydum. Kendime sordum, neden olmasın? "Peki, atımı hazırlayayım." dedim ama büyücü sözümü keserek, "Hiç gerek yok efendim. Sizi oraya ışınlamak için buradayım. Konuşmanız bitince geri buraya geleceksiniz." dedi. Kafamı sallayarak, "Pekala..." dedim. Bir şeyler döndüğünü düşündüğümden geçen hafta Orsanier'den gelen kılıcı yanıma aldım. Kılıcı gördüklerinde biraz şaşırdıklarını söylemem lazım. Bende ilk gördüğümde şaşırmıştım. Siyah Demir ve Çelik karışımı koyu gri bir kılıç ortaya çıkmıştı. Kılıcın ucu hafifçe kıvrılıyordu. Kılıcın ortasında ufak delikler açmıştı demirci ve bu sayede kılıcı daha hızlı savurabiliyordum. Kabzasında da kükreyen bir orc motifi ile bence harika bir kılıçtı. Büyücü kendini toparlayıp, yere semboller çizmeye başladı. Birkaç dakika içerisinde geniş bir daire ve bolca tuhaf sembol çizmişti yere. Kusursuzca çizilmiş çemberin -ki buradan bir oyunda olduğumuzu anlıyoruz çünkü hiç bir insan evladı tek bir seferde kusursuz bir çember çizemez- etrafına ufak mavi renkli taşlar dizmeye başladı. Tüm bu işleri bitirince küçük bir kitabı sesli bir şekilde okumaya başladı. Yere dizdiği mavi taşlar parıltılar saçarken ufak bir kasırga koptu ortasında. Büyülü sözler söylenmeye devam ederken yavaş yavaş kasırga sakinleşti ve yerde mavi bir daire bıraktı. Dairenin ortasına geçerken selam verdim. "Ben gelene kadar eşyalarımı karıştırmayın yoksa sizi Dev Kertenkeleme yem yaparım!" derken gözümü kapattım. Bu ilk ışınlanmam değildi ve ani görüntü değişikliği gözümü alacağını biliyordum. Gözümü daha açmadan önce hava değişikliğini hissettim. Daha çok soğuk dağların yamaçlarında kurulmuş kasabalarda takıldığım için aniden sıcak rüzgarlar beni boğuyormuş gibi hissettim. Ancak gözümü açınca bunun sebebinin hava olmadığını anladım. Etrafta onlarca fırın, son hızda çalışıyordu. Spectral Knights'ın kalesini daha çok savunulması zor, devasa bir yapı olarak bekliyordum ama bu tamamen farklıydı. Yuvarlak bir şehirdi burası bildiğin! Etrafta onlarca rastgele dağılmış bina vardı. Az ilerde yer altına inen tünelleri görüyordum. Gökyüzüne çıkan dumanlardan anlaşıldığı kadarı ile hararet ile silah yapıyorlardı buralarda. Ama beni asıl şaşırtan bu küçük binacıkların arasından yükselen devasa kule oldu. Kulenin kendisi apayrı bir şeydi. Şehrin ortasında tüm haşmeti ile dikiliyordu ama sıradan bir şey değildi bu kule. Tamamen metalden yapılmıştı! "Eee nasıl buldun?" diye ortaya çıktı mendebur suratlı, eski dostum. "Tüm oyunlarda giriştiğim en büyük savaş hazırlığı burası herhalde." dedi gülerek Will. " Evet, senin için öyle ama benim için Infinite World'de ki savaş hazırlığının yanına bile yaklaşamaz..." diyerek bir fırının yanına yaklaştım. "Sadece çelik silah mı üretiyorsunuz?" diye sordum sahte bir dehşet ve iğrenme ile. "Başka taraflarda Gerçek Gümüş'de kullanılıyor ama Siyah Demir kullanma taraftarı değiliz..." diyerek kılıcımı işaret etti. Gözleri sıkıntı ile devirirken ilerlememi işaret etti. Onu isteksizce takip ederken, "Bugün çok mutluyum ve bu yüzden buradayım. Lütfen beni çağırma sebebini açıklayıp, daha fazla yormasan olur mu?" dedim. Kafasını sallarken, "Bende seninle gerekmedikçe konuşmak istemiyorum. Ama bu konu önemli..." diyerek beni ufak bir eve soktu. Evin içi, dışı gibi kötü durumda değildi. Etrafta boş zırhlar, asılmış kılıçlar, yumuşak bir yatak ve ortada geniş bir masa vardı. Masanın ortasında Evergreen'nin ayrıntılı bir sürü haritası vardı ama Güney Haritası en yukardaydı. Etraftaki sandalyelerde oturan ve biz girince ayağa fırlayan bir çok tanıdık yüz gördüm. "Ağlamayı çabuk bırakmışsın." dedim Violetta'ya yanından geçerken. Herkes rahatsız bir şekilde homurdandı ben masanın yanına girince ama kimse ağzını açmadı. Will'in geniş koltuğunun -çünkü o koca götünü başka bir yere sığdıramazdı- yanına geçtim ve haritaya bir göz attım ama üzerinde bir karalama yoktu. "Bayanlar ve baylar, kısa keseceğim. Bugün havamdayım ve sizi gördükçe canım sıkılıyor. O yüzden hızlıca beni neden buraya çağırdığınız açıklayın ve bende sizin suratınızı görmekten çabucak kurtulayım." dedim elimden geldiğince kaba bir şekilde. "O zaman kısa keseyim. Başımız dertte. Hayalet Oyuncular geldi." dedi sert bir ses tonu ile. İstemsizce yutkundum. Son oyunu çökertmelerinden bu yana fazla zaman geçmemişti. Buraya bu kadar çabuk gelmelerini beklemiyordum. "Bildiğin gibi Felword Ormanlarının en güneyinde Sonsuzluk Çağlayanları ve Deohend Kasabası var. Ancak kasabanın güneyinde ufak bir uçurum yeri var. Evergreen'in en güney noktası orası olduğu için Spectral Knights'a yardım etmek istemeyen ama Hayalet Oyuncuları avlamaya ant içmiş bir grup orayı ablukaya aldı. Planları ise dörtlüyü ellerindeki her şey ile Çağlayanların aşağısına atmak. Aslında harika bir plan ve bende bunu gerçekleştirmek isterim. Çağlayanlardan düşmek kesin ölümdür çünkü. Phantom Hunters denilen bu grubun planı buydu." dedi Will. Beni kızdırmak için hikayeyi bilerek uzatıyordu. "Esasa gel! Hayalet Oyuncular geldi dedin, ne oldu bu çakma Ghost Busters'a?!" diye bağırdım. "Ağzını topla! Phantom Hunters yeteneklerini ve aklını kullanarak, Hayalet Oyuncuları yakalamaya ant içmiş, ciddi bir organizasyondur!" diye ortaya atladı, tanımadığım bir adam. Kıyafetine bakınca neden ilk baştan dikkatimi çekmediğini anladım. En karanlık köşede oturmuştu ve bir dilenci gibi üstü yırtıklarla doluydu. "Kim bu serseri?" diye sordum. Adam bu sefer belindeki balyozu ortaya çıkararak, "Ağzını topla, pislik herif! Ben Phantom Hunters'ın başkanı Sunnie Balster. Eski başkan demek lazım çünkü tek geriye kalan kişi benim." dedi. Yüzü asılmıştı. "Neler oldu!?" diye sordum merakla. Adam tekrar köşesine çekilirken, "Katliam. Olan şey bu. Çıplak bir katliam!" diye bağırdı. "Her şeyi planlamıştım. Tek planlamadığım şey, geliş zamanlarıydı. Ama onun için gözlemcilerim vardı ve hemen saldırı düzeni aldık. Herifleri tam geldikleri an, çırılçıplak yakalamıştık! İçimizdeki tüm okçular ve büyücüler, onları uzaktan çağlayanlara düşürmek için saldırdı. Ama oklar ve ateş topları onları çeviren sarı renkli bir bariyere çarpıp durdu! Bariyer aniden ortaya çıkması yetmiyormuş gibi saldırıldığında ortaya çıkıyordu! Ama bunun içinde bir plan yapmıştım. Daha önce o küçük çıkıntıya bunun gibi bir durum olursa diye, her tarafına patlayıcı depolamıştım. Bu gösterinin ardından pimi çektim ve o küçük toprak parçasını; daha küçük parçalara ayırdım. Ve düşüşlerini zevkle izledim... Ama aniden uçan iri yarı bir kuş gökyüzüne yükselene kadar! İçlerinden bir tanesi devasa bir kuşa dönüşmüş ve iki arkadaşını kurtarmıştı! Pençelerini üssümüzün ortasında serbest bıraktı ve çıplak iki adam yere indi. Ve dediğim Çıplak Katliamı yaşadık. Anında etraflarını çeviren bir düzine herifi yumrukları ile hallettiler. Hem de zırhları olmadan! Adamların şeyini göre göre yenilmenin nasıl bir his olduğunu anlatmam mümkün değil!!" diye bağırdı herif ve balyozunu alıp, öfke ile karşı duvarda bir delik açtı. Uzun bir solumanın ardından, "Normalde Spectral Knights'a katılmazdım ama... Tek umudumuz burası." dedi zorlukla. Bu adamda benim gibi Spectral fikrinden nefret ediyordu ve pes etmişti. Hayalet Oyuncular başka birisini yenmişlerdi işte. "Hayalet Oyuncuların başka bir mağdurunu ve onun açıklı hikayesini dinlediniz. Ancak bundan bana ne!?" dedim dalga geçerek. Sunnie bu karşılığı beklemediği için gözleri şaşkınlıktan kocaman açıldı. "Maxemillian." dedi Will ciddi bir ses tonu ile. Daha kısa süre önce benim adımı bir saygı eki kullanmadan söyleyemeyen birine göre bu iyi bir ilerlemeydi. "Durum sandığımızdan daha ciddi. Dört Oyuncuda Felword Ormanının güneyinden ilerlemeye başladılar. Bu zamanlar saçma kavgalar ile ayrılmanın zamanı değil. Gel, tekrar başımızda ol. High General olmayı benden daha çok hak ediyorsun. Birlikte bu sefer onları durdurabiliriz!" dedi. Açıkçası etkilenmiştim. Ses tonu bir harikaydı! Cesaret verici, ikna edici ve sıcaktı. Onu halen bir dost olarak kabul edeceğime inanıyordu belki de. Ancak anlamadıkları şey benim istediğim şey güç değildi. Ben dürüst ve sadık dostlar istiyordum. Benim dostluğum güç ya da para gibi şeylerle satın alınmamalıydı. Yavaş tonda, dalga geçerek alkışlamaya başlayınca Sunnie'nin az önceki şaşkın ifadesi suratına oturdu. "Tebrik ediyorum Will. Gerçekten harika bir konuşmaydı. Keşke bunun eğitimini almadan, böyle bir konuşma yapacak yeteneğin olsaydı. O zaman gerçekten bu sirki yönetebilecek bir lider olabilirdin." dedim. Eğleniyordum ve bunu ifadelerimle gösterdim. "Sana her oyunda yardım yapıldı. Bunu neden reddediyorsun!?" dedi elinden geldiğince sakinliğini korumaya çalışarak. "Bu yardımı da kabul et!" diyerek dişlerini gıcırdattı. Cık cık ederek kafamı salladım ve masanın etrafında çeyrek daire tur attım. "Yanlışın var. Ben hiç bir oyunda kendim için bir şey almadım. Beni hak etmediğim bir güç sahibi yapacak hiç bir yardımı almadım. Ve almayacağım da. Evet oyunlarda; oyuncu, erzak, silah vb yardımlar aldım. Ama bu yardımım onun gibi bir şey değil. Sıradan bir oyuncunun 3 senede sahip olacakları yeteneklere, iki hafta içince sahip oldunuz. Birisinin 16 sene boyunca çalışması gereken High General unvanına bir anda sahip oldun! Ben bunu yapmayacağım işte." dedim. Tam gitmeye davranacağım sırada Will yumruğunu masaya vurdu. Ve masayı ikiye ayırdı. "Beni aşağılayacak cesareti nereden buluyorsun, Max?!" diye sordu sinirle. Yeni kazandığı güçlere ve seviyesine güveniyordu. "Beni tehdit ediyorsun demek Will? Anlaşılan High General diye anılmak sadece rütbeni değil, götünü de kaldırmış!" diye güldüm. "Beni korkutmuyorsun Will. Sen daha o arkadaşlarınla Pirate Paradise'da -çocuklar için ufak bir oyun- arkadaşların ile hazine avı yaparken, ben bu adamlarla uğraşıyordum. Onların neler yapabildiğini kendi gözlerimle gördüm. Şu koca Evergreen'de, bu adamları Infinite World'den beri tanıyan tek kişi benim. Onlarla boğuşan ben; senin gibi sümüklü bir çömezden mi korkacağımı sanıyorsun? Rütben ve yeni güçlerin bende sökmez aslanım. Benim için sen halen oyunun çökünce ağlayarak beni bulan, o iki yaş küçük çocuksun." dedim. Sözlerimin her biri sert ve aşağılayan bir ses tonu ile çıkmıştı. Will burnundan soluyordu ama onunla daha fazla bok yarıştıracak havamda değildim. "Şimdi izninizi istemeden evime döneceğim. Umarım gönderdiğin adamlar eşyalarıma dokunmamıştır, yoksa Hayalet Oyunculardan önce askerlerin benimle uğraşır." diyerek arkamı döndüm ve geldiğim yerden çıkmaya davrandım. İki adım atmıştım ki, hislerim aniden normalde olduğundan daha keskin bir hal aldı. Kılıcın kından çıkış sesini ve Will'in arkamdan bağırtısını ağır çekimde duymaya başladım. Bana arkamdan kılıç çekecek kadar düşmüştü anlaşılan bu oğlan. Ama karşısında çocuk yoktu. Elimi hızla kılıcıma attım ve kınından sıyırdım. Sağ elimde hızla bir tur atarken, arkamı dönmeden ve bakmadan havaya kaldırdım. Will basit bir insandı. Kafama saldıracağını biliyordum ve sadece kafamı korumam yeterliydi. Arkama bakmadan kafama gelen kılıcını karşılamıştım işte! Kılıcı ile kılıcım çarpıştığında kıvılcımlar fırladı. Will arkamdan böğürme sesini şaşkın bir nefes alış verişe bırakmıştı. Salak gibi tek elimle havaya kaldırıp, kafamın üzerinde tuttuğum kılıcıma bakıyordu. Onun saldırısını engellemiştim! Aniden arkamı döndüm ve saldırdım. Kılıcımı beceriksizce karşılama zahmetine girdi ama beklediğimde buydu. Yetenekleri bilgisayar destekli olduğu için iyi idare edemiyordu. Bu yüzden tekrar saldırdım. Kılıcım ilk olarak çelik zırhına zararsızca çarptı ama bir sonraki çarpışı daha sert oldu. Karşı saldırı yapmaya çalıştı ama kılıcım şimşek gibi onun zayıf saldırılarına karşılık verip, aynı hızla göğsüne çarpıyordu. Her saldırımda bir adım ileri atarak, onu iyice köşeye sıkıştırıyordum. En sonunda zırhını paramparça ettim. Ani bir öfke ile kaçmayı bıraktı ve ileri atıldı. Kılıcını tüm şevkiyle sağ taraftan savurdu ama halen anlamamıştı kimin burada kendini tuttuğunu. Ama ona göstermek benim için büyük bir zevk olacaktı! Tüm öfkem ve gücüm ile karşılık verdim saldırısına. Etrafta bir patlama etkisi kopardı kılıçlar. Etrafımızdaki alevler bir anlık sönerken kılıçlarımız çarpıştı. Kılıçların çarpışmasından daha önce duyulmadık bir vızıltı ve çatırtı sesi duydum. Aniden karşılık koyma hissi ile kayboldu kılıcım havayı yardı. Bunun sebebi onun kılıcını parçalamamdı! Durabilirdim. Kendimi dizginleyebilirdim ama bunu yapmadım. Kılıcımı savurmaya devam ettim. İlk önce parçalanmış zırhında ufak bir yara ile başladım. Ardından kılıcımı çekip, bu sefer doğruca yüzüne hedef aldım. Yanağından başlayıp, burnunu geçerek sağ kaşının ortasında son bulan bir yara açmıştım yüzünde. Devam ettim. Göğsünde karalama yapan bir çocuk gibi artarda darbeler indirdim. Hiçbirisi ölümcül değildi ama izi kalacak ve çok acıyacaktı. Ama hiç beklemediğim bir şey yapıp, kenarda şaşkınlıkla bunu izleyen bir adamının kılıcını çekerek eline aldı ve ileri atıldı. Daha fazla beklemeyecektim hayır... Artık bu işi bitirmenin zamanı gelmişti! Will'in suratında patlayan yumruk, benim bile canımı acıtmıştı görünce. Will bilincini kaybederek, kıç üstü yere kapaklanırken Violetta yumruğu halen attığı gibi havada bekliyordu. "Daha fazla bu saçmalığa izin veremem..." diye fısıldadı ve bana baktı. Tıpkı herkesin baktığı gibi hafif bir korku ve şaşkınlık vardı yüzünde. Herkesin bakışları arasında, "Bana, 'Komutan' demenizin bir sebebi vardı. Bunu çabuk unutmuş gibisiniz." dedim. Arkama doğru dönerken, "Bu kılıca iyice bir bak, Will. Çünkü seninle bir sonraki karşılaşmamda bunu suratına gömeceğim." dedim ve karşımdaki kapıyı tekmeleyerek açtım ve kendimi dışarı attım. Arkamdan beni öldürmek için asker gönderirler sanıyordum ama bunu yapamayacak kadar şaşırmış olmalıydılar. Ben geldiğim yerdeki portala varmadan önce sadece Violetta koşarak yanıma geldi. Yanakları koşmaktan ve sıcaktan dolayı kızarmıştı. Şaşkınlığını halen atamamıştı üzerinden. "Komutan! Komutan Maxemillian..." diyerek bana yetişti ve önümü kesti. Nefesini toplaması için ona birkaç saniye verdim. "Orada ne oldu öyle!?" diye sordu şaşkınlıkla. "Hiç bir şey. Kendini bir şey sanan patronunuza ufak bir söz verdim." dedim sakince. "Hayır, yani... Siz nasıl-?!" dedi ve derin bir nefes alışverişi yaparak kendine geldi. "Siz nasıl o şekilde dövüşebildiniz? Ben nasıl geldiğini görememiştim bile..." dedi ve devam etmek istedi ancak daha fazla izin vermedim buna. "Bu sizi ilgilendiriyor mu, Bayan Violetta?" diye sordum sert bir ses tonu ile. Bu sert sözlerim onu az önceki olaydan daha fazla şaşırtmıştı. Ve üzmüştü. "Sizi ilgilendiren bir mesele yok, Bayan Violetta. Sizin göreviniz yeni gelen haksız güçleriniz ile yeni patronunuza hizmet etmek. Tabi bu ona da ihanet edecek bir teklif alana kadar geçerli değil mi? O zamana kadar size iyi şanslar, Bayan Violetta!" diyerek ilerlemeye başladım. "Sizin hiç bu kadar kırıcı olabileceğinizi bilmiyordum..." dedi ağlamaklı bir ses ile. Durdum olduğum yerde. Birkaç saniye boyunca esen sıcak rüzgarı dinledim. "Siz birde beni nasıl kırdığınızı görebilseydiniz o gece. Hepinize ayrı ayrı güvenmiştim..." dedim kısık bir ses ile. "Ama yanlış yapmışım." diyerek istemsizce eğdiğim kafamı kaldırdım. "Sizi üzebilecek kadar bana değer verdiğin için size daha fazla kızmıyorum. Ama şu andan itibaren patronunuza verilmiş bir yeminim var. Kılıcım ve onun kafası arasındaki bu yemine lütfen diğerlerini ve sizi dahil etmeyin." dedim ve birkaç adım ilerdeki mavi çemberin içine girdim. Odama geri geldiğim her şeyi bıraktığım gibi buldum. Büyücü ve savaşçılar milim yerlerinden kımıldamamış, bekliyorlardı öyle. Gelişim onları şaşırtmış gibi görünüyordu. Onları kapının önüne doğru kovalayıp, kendimi yatağa attım. Artık güçlüydüm ama bu güç ile ne yapacağımı bilmiyordum. Bir amacım olmadan her şey çok boş geliyordu. II.Sezon Bölüm 1: Sıcak Bir Açılış "Hey! Burada harika bir zırh buldum." diye bir ses yankılandı yıkılmış kasabanın içinde. Bir ceset uçarak kasabanın diğer tarafına uçuverdi. "Sağ ol!" yanıtı geldi diğer taraftan. Başka bir taraftan gür bir ses duyuldu. "Abi içinizde üzerimi örtecek bir şeyler gören var mı?" diye sordu gür ses. Yıkıntının başka bir tarafından farklı birisi "Al kardeşim, burada tam senlik bir şey var." dedi ve bir örtü uçarak az önceki sesin geldiği tarafa gitti. "Teşekkürler dostum." dedi az önceki gür ses. Bu sırada bir çift ayak sesi duyuldu yıkık kasabanın içinden. Ortaya ilk sesin sahibi çıktı. İri bir adamdı. Uzun boylu, kısa saçlıydı. Geniş omuzlarını gererek etrafına bir göz gezdirdi. "Hadi be çocuklar çabuk olun!" diye seslendi arkadaşlarına. "Patlama Pyro. Hahaha! Anladınız mı? Hani patlama, Pyro? Pyro adı..." dedi ve sustu diğer bir gelen adam. Diğer arkadaşına göre biraz daha kısa ve cılızdı. Saçları hafif uzundu ama henüz omuzlarına gelmiyordu. Üzerinde beyaz, uzun bir cüppe vardı ve havada süzülüyordu. "Bir daha lütfen -ama lütfen!- espri yapma, Radian." dedi aniden ortaya çıkarken bir başka adam. Bu adam uzun boyluydu ve hafif kaslı bir vücudu vardı. Yakışıklı bir yüzü ve doğal bir şekli olan saçları vardı. O kadar hızlı hareket ederek ortaya gelmişti ki, o konuşana kadar kimse nasıl geldiğini anlamamıştı. "Biraz abartmadın mı, Shuffler?" diye sordu Radian arkadaşını işaret ederken. Shuffler'ın üzerinde yaklaşık otuz tane bıçak vardı! Deri zırhının her kalışına ve bağladığı her kemere birkaç tane bıçak sıkıştırmıştı. Belinde iki kılıcını tutan kemerin dışında sekiz farklı kemer takmıştı. "Eh, biraz abartmış olabilirim tabi... Ama Morgot'un üzerinde hiç bir şey olmadığı gerçeğini atlıyorsunuz gibime geliyor!" diyerek gelen en son arkadaşını işaret etti Shuffler. Morgot içlerindeki en iri adamdı. Pyro'dan daha geniş omuzları vardı, daha uzun boyluydu ve kilosu da bu cüssesi ile uyumluydu. Ve üzerini uzun bir bez parçası ile örtmüştü sadece. "Giyecek hiç kıyafet bulamadım. Ayrıca ilk dönüşümde üzerimdekiler yırtılacaktır, gerek yok başka bir şey giymeye." dedi Morgot. Diğerlerinden onay ve kafa sallamalar geldi. "Sen silah kullanmayacaksın ama Radian silahsız ne yapmayı planlıyorsun acaba?" diye sordu Pyro. "Benim inancım beni koruyacaktır. Ayrıca seninki gibi kocaman bir kalkanı ve baltayı asla kaldıramazdım..." dedi Radian, Pyro'nun yanında getirdiği silahları işaret ederek. Pyro omuz silkerek, "Nasıl istersen..." diyerek sol koluna taktığı kalkanını sağlamlaştırdı. Biraz uzun ve geniş ağızlı baltayı da sırtına aldı. Hep beraber etrafındaki yıkıntılara ve birbirlerine bir göz gezdirdiler. Her biri o savaşta yaşananları kendi bakış açılarından tekrar yaşadı bir anlığına. Pyro çıplak elleri ile bir savaşçının boğazını parçalıyordu. Kemikleri kırarken çıkan çatırtılar ve eklemlerin parçalanırken yankılanan tıkırtıları hala kulağında yankılanıyordu. Shuffler, yerden bulduğu sivri bir odun parçası ile yaptıklarını gördü etrafına bakarken. Bir adamın yanına koşturup, kaskının altından sapladı odunu tekrar. Çenesini ve burnunun içinden geçti odun ve sıcak kan, oluk oluk akmaya başladı. Üzerine saldıran adamın kılıcını savuşturdu ve onunda boğazını deldi hızla. Üzerine sıçrayan kana aldırmadan sopasını çıkardı ve karşındaki yeni düşmana doğru koşturmaya başladı. Karşısında tam takım zırhlı iri bir adam vardı ama bu Shuffler için bir önem teşkil etmiyordu. Kaskının göz aralığından soktuğu sopası onunda canını almıştı. Morgot ise yıkım yapıyordu. Aniden devasa bir kuşa dönüşüp arka taraflardan saldıran büyücülerden birini kapıyor ve yerçekimine bırakıyordu. Ya da aniden bir panter olup, hazırlıksız yakaladığı iki kişiyi sivri pençelerine yem ediyordu. Ya da aniden iri bir mamut olup, önüne katıyordu ortalığı. Bu köyün yıkılmasının sebebi oydu. Radian ise bunları düşünmeyen tek kişiydi. O etrafına bakarken bu evlerin nasıl kurulduğu, buradan nereye ve nasıl gidecekleri gibi konuları düşünüyordu. Savaşta tek yaptığı arkadaşlarını koruyucu bir kalkan ile korumak olmuştu -ki çoğunlukla buna gerek kalmamıştı. "Hadi o zaman... Yola çıkalım!" dedi Radian ayakları sonunda yere basarken. Sesi neşeli ve canlıydı. Diğerleri gülerek kafalarını salladılar ve yürümeye başladılar. Sanılanın aksine yürürken yeri sarsmıyorlardı. Ama ağır ağır yürürken tüm dünyayı karşılarına alabileceklerini hissediyordunuz. ***** "Evergreen'e giriş yaptığınızda karşınıza çıkacak şeyi anlatayım size. İlk olarak kendinizi yeni bir hayatın içinde buluyordunuz. Oyun geçmişiniz hakkında her şeyi aklınıza yerleştirdiği için hiç zorlanmıyordunuz karşınıza çıkan bu yeni dünyada. Biraz ilerliyordunuz, belki bir tarlada çalışıyordunuz ya da bir bodrum katını basmış farelerle uğraşıyordunuz -olay bu değildi. Kendinizi bunun gibi küçük şeylerden kurtardığınızda aniden tüm oyun geçmişinizin silindiğini göreceksiniz. Ya bir yankesici sürüsü onları boğazlamış olacaktır ya da bir grup orc sizin evinizi basmış olacaktır. Ya da bunlardan farklı binlerce hayattan birinde başlıyordunuz! Oyun o kadar dinamik bir şekilde sizi kendisine çekiyordu ki, içinde olduğunuzu unutmanız bile işten değil. Bazen oyunda ki amacınıza o kadar bağlanırdınız ki, kendinizi unuturdunuz. Oyunun başındaki hayat hikayesini tamamladığınız zaman kendinizi oyunun en heyecanlı noktasında buluyordunuz. Yola çıkıyordunuz. İstediğiniz yöne gidebilir ve istediğiniz kişiler ile birlikte devam edebilirdiniz. İşte o zaman ne istediğime karar vermiştim ben. Avcı olacaktım. Ama sıradan bir avcı olmayacaktım, hayır... En iyisi olacaktım! En büyük canavarları avlayacaktım ve herkese kim olduğumu duyuracaktım. Ancak Felword Ormanının girişine geldiğimde yıkıldım. Burası avcı olduğunuzu içinizde hissedebileceğiniz tek yerdi ancak buranın yakınına bile yaklaşamıyordum. İçindeki hayvanlar ve canavarlar o kadar güçlüydü ki, uzaktan bile gücünü hissedebiliyordunuz. Ama yılmadım. Çalıştım, canımı dişime taktım ve savaştım. Her zaman yalnız kaldım ve tüm başarılarıma sadece benim imzam atıldı. Ancak artık en iyi avcı olmaya çalışmıyorum. Çünkü bu unvanı uzun zaman önce kazandım... Şimdi oyundaki en iyi avcıyım. Felword Ormanında tek başına hayatta kalabilecek, hatta burada birkaç gece geçirebilecek tek insanım. Ve onların geldiği haberini daha büyük anons yapılmadan önce gökyüzüne yükselen dumanlardan öğrendim. Yeni avlarım; Hayalet Oyuncular. Şu anda sizde oluşturduğum izlenimin aksine çok sabırlı birisiydim. Avımın başında saatlerce bekleyebilirdim ufacık bir açık için. Bir tanesini anlamak ve zayıf noktalarını öğrenmek için uzun uzun gözlem yapabilirdim. Planım buydu ama bulunduğum yüksek daldan aşağı ineceğim zaman durdum. Etrafımdaki kokular değişmişti. Daha yoğundu tüm kokular. Sanki tüm orman halkı etrafımı sarmış gibiydi. Yüzlerce farklı ağacın kokusunu bir anda hissediyordum. Ya da bir grup kurt ve ayının nefesini aynı taraftan duyuyordum. İlk hareketlerinde sırtımdaki uzun yayı sonuna kadar çektim ama bunun bir faydası olmazdı. Her taraftan etrafımı çevirmişlerdi. Ormandaki her hayvan. Yüzlerce farklı boyutta kurt, ayı, yaban domuzu, kaplan ve daha bir çok vahşi hayvan etrafımı çevirmişti. Bir avcının kazanamayacağı savaşı bilmesi gerekiyordu. Öldüğünü anlaması gerekiyordu. "Demek benim ormanımda hayatta kalan sensin?" diyene kadar onun varlığını bile fark etmemiştim. Az önce tepesinde durduğum ağacın içinden bir çok hareketli sarmaşık ile birlikte ortaya çıkmıştı. Kuru ağaçlardan yapılmış bir zırhı giyiyor ve kafasına altın bir taç takıyordu. Siyah saçları örgü örgü kafasından taşıyor ve birbirine geçmiş iri bir çift çalıya benziyordu. Yeşil gözleri büyük bir vahşet açlığı ve güç ile parlıyordu. Ona neden Ormanların Kralı dedikleri buradan anlaşılıyordu. "Seninle bir gün karşılaşmayı bekliyordum ama bunun bugün olacağını hiç düşünmemiştim." dedim belimdeki ufak bir şişeyi elime alırken yavaşça. Her şeye karşı hazırlıklı sayılırdım ama elimdeki en iyi şey bu küçük şişenin içindeki zehirdi. Bilinen en güçlü zehir buydu ve bunu yapabilmek için bütün diyarı dolaşmıştım. "Mesele seni öldürmek istemem değil, eğer bunu isteseydim şu anda ölü olurdun. O yüzden o elindeki küçük şişeyi bırak derim." dedi kral ciddi bir ses ile. Etraftaki hayvanlardan hırlama sesleri gelmeye başlayınca şişeyi tekrar aldığım yere koydum. "Seni sadece uyarmak için geldim. Az sonra bu gruba saldırırken hiç kimse ile karşılaşmak istemiyorum. O yüzden burayı terk etmek için sana 3 dakika veriyorum." diye devam etti kral. Sesi kendine aşırı güvendiğini söylüyordu. "Peki ya bende izlemek istersem? Hani her gün birileri Hayalet Oyuncuları yenmiyor, bu izlemesi eğlenceli olacak bir şey. Bırak senin nasıl savaştığını izleyeyim. Hem bittiğinde bunu anlatacak ve ne kadar güçlü olduğunu etrafa yayacak birilerine ihtiyacın olacak..." dedim ikna ediciliğimi ve tüm yalakalığımı kullanarak. O kendini beğenmiş suratına ayrı bir gülümseme yerleşti. İstemsizce bir kasıldı ve kaslı vücudunu ortaya çıkardı. "Haklısın ve madem bu kadar çok istiyorsun bunu, istediğin gibi olsun. Yoluma çıkma ve izle." dedi. Ardından etrafından onlarca sarmaşık çıktı. Saniyeler içinde etrafında fırlayan sarmaşıklarla birlikte kaybolmuştu. Tüm hayvanlar onun gidişi ile birlikte hızla ileri atıldılar ve güney tarafına hücum ettiler. Hiç birisi beni umursamıyordu. Bende onların peşinden gittim. Ama kralla yardım etmek ya da Hayalet Oyunculara saldırmak gibi bir huyum hiç olmamıştı. Ben sadece onların neler yapabildiğini anlamak istiyordum. Ve kral bu imkanı bana bedava vermişti! ***** "Bir şeyler yolunda değil." dedi Pyro. Ormana gireli yaklaşık yarım saat olmuştu ve hala yürüyorlardı. "Ne oldu?" diye sordu Radian dalgın dalgın. İçlerinde en rahatı oydu. Islık çalarak yürüyor ve etrafını izliyordu. "Biz ne zamandan beri yarım saat sorunsuz ilerledik bir oyunda?" diye sordu Pyro sırtına keskin tarafını sıkıştırdığı baltayı eline aldı. Sol kolundaki ağır metal kalkanı biraz oynatarak bekledi. "Bir şeyler oluyor buralarda..." dedi duruşunu alırken. "Ah, hadi ama! Bu ormanda tehlikeli bir şeyin olup, olmadığını bile bilmiyoruz. Belki burası zararsız bir yerdir ve hiç düşman yo-" diye söylenmeye başladı Radian ancak başka bir taraftan gelen kahkaha konuşmasını kesti. "Bir şeylerin olup olmadığını anlamak için artık çok geç..." diyerek ortaya çıktı kahkahanın sahibi. Gövdesinden aşağısı bir ağacın içindeydi. Üzerinde kuru ağaç kabuklarından bir zırh vardı, saçlarını örmüştü ve altın bir taç tarafından başında tutuluyordu. Yeşil gözlerinde delice bir parıltı vardı. "Harika. Ben kimse çıkmaz deyince, birisi fırlıyor... Şom ağzıma sıçayım!" diye küfretti Radian. Diğerleri hemen savunma düzeni aldı ve karşıdan gelecek saldırıyı beklemeye başladılar. Ancak karşılarındaki kişi çok rahattı ve her an saldıracakmış gibi gözükmüyordu. "Kim olduğunu bilmiyorum ama bize bulaşmazsan, senin için daha iyi olur..." dedi Shuffler ciddi ve soğukkanlı bir ses tonu ile. Gözleri, karanlık bir odada yakılan çakmak gibi parıldıyor ve ateş saçıyordu. "Ama bana bulaşan sizsiniz! Benim topraklarıma girdiniz." dedi karşılarındaki herif bağırarak. "Ben bu ormanların ve bütün ağaçların efendisiyim! Ben Nemesis, Ormanlar Kralı!!" diye bağırdı. Tam ateşli konuşmasına devam edeceği sırada Radian sözünü kesti gürültü ile. "Beyler! Bu adam öldürmemiz gereken kral bozuntuların bir tanesi!" diye bağırdı. Diğerlerinden şaşkın bir haykırış duyuldu. "Ne şanslıyız be! Daha oyuna gireli bir saat bile olmadı ama bir kralın paçasını aşağı alacağız." dedi Morgot gülerek. "Kesin sesinizi!" diye bağırdı Nemesis öfkeyle. Alaya alınmak anlaşılan hiç hoşuna gitmemişti. "Buradan hiç biriniz sağ çıkamayacaksınız..." dedikten sonra parmaklarını şaklattı. Ve etraf binlerce atlının toynakları yere vuruyormuş gibi sallanmaya başladı. Toprağı çifteleyen onlarca dev yaratığın sesi hiç birini ürkütmemişti ama. Duruşlarını bozmadan ne çıkacağını bekliyorlardı. Çalılar ve ağaçlar sallanırken, başka bir ses duyuldu. Yeri göğü inleten domuz çığlıkları! En küçüğü iki metrelik devasa yaban domuzları çalılardan fırladı ve son sürat Oyuncuların üzerine atladılar! En azından atlamaya çalıştılar çünkü daha ayakları yere değmeden havada parlak sarıdan bir bariyere çarparak durduruldular. "Bize bunun gibi tuzaklar hazırlayarak durdurabileceğini düşünüyorsan, göründüğünden daha fazla salaksın." dedi Radian ciddi bir ses tonu ile. Bir eli havada duruyor ve bariyeri kontrol ediyordu. "Ya da göründüğün kadar kafan iyi." diye ekledi. Domuzlar hızla toparlanırken Nemesis'in yanına doğru koşturdular. Etrafta başka karaltılar da ortaya çıkmaya başladı. Kurtlar ve kaplanlar birkaç adım ileri çıktı. Arkalarını iki iri ayı çevirdi. İkisi de birbirinden kıllı ve aç gözüküyordu. Kükremeler, hırlamalar ve ciyaklamalar etraflarını sardı, Oyuncuların. Artık dik duruyorlar ve etraftaki hayvanları izliyorlardı. Gözlerinde ayrı bir kararlılık ve canlılık vardı her birinin. Silahları ve güçleri hazır düşmanlarını bekliyorlardı. "Bütün orman şu anda karşınızda duruyor. Ve bende buradayım. Bence savaşmaya gerek yok. Sizin için en acısız şekilde bu bitebilir." dedi Nemesis pis bir gülümseme ile. Hayalet Oyuncular birbirlerine baktılar bir anlık. Ardından tekrar Nemesis'e döndüler. "Ondan kimler nefret ediyor?" diye sordu Pyro ve Morgot ile Shuffler kısık sesle öksürdü bunun üzerine. Üçlü anında Radian'a döndüler ama o bir köşede duran yavru bir kaplanı izliyordu. Pyro kafasını sallayarak, "Kim onu çıkartsın?" diye devam etti. "Ben alırım." dedi Morgot kararlı ve ciddi bir ses ile. "Hem benim güçlerim bu ortama daha çok uyuyor..." diye ekledi. Shuffler kabul eder gibi kafasını salladı ve Pyro'da ona katıldı. "Onu çabuk aşağı indir. Bizi yorduğun her dakika başına ceza işleyecek." dedi gülümserken. Morgot başını salladı ve üzerindeki elbiseyi atarken devasa bir kurda dönüştü. Dört ayağının üzerinde tüm heybeti ile dikilince etraftaki tüm kurtlardan daha iri olduğu belli oluyordu. "O senindir ortak. Ama ona ufak bir ders vereceğim!" dedi Shuffler. Ve ortadan kayboldu. Hava aniden gökyüzündeki dev bir el sıkıştırıyormuş gibi basıklaştı. Etrafta hafif bir rüzgar hissedildi. İnce bir dalgalanma yaşandı havada. Nemesis, Shuffler'ın gözünün önünden silinmesini daha kavrayamadan hemen yanında bir nefes hissetti. "Şu andan itibaren ölüsün..." diye fısıldadı Shuffler, Nemesis'in hemen yanından. Nemesis sesi duyması ile birlikte yanında duran domuzların hepsi içlerinde bir bomba varmış gibi patlaması neredeyse eş zamanda oldu. Beyinleri ve bağırsakları olduğu gibi ortaya döküldü. Eğer bu bir oyun olmasaydı arkasında çok büyük bir pislik bırakırdı bu sahne ama oyundaki öldürdüğün canavarlar hızlıca siliniyor ve ufak para torbalarına dönüyordu. Sadece gerçek oyuncular ve insanımsı yaratıklar öldükten sonra cesetleri bir süre daha kalırdı. Nemesis şaşkınlık ve dehşet ile Shuffler'ın durduğu tarafa döndü. Shuffler'ın iki kılıcı elinde duruyordu ve üzerlerinde az önce deştiği domuzların kanları vardı. "Bana bakma, seni öldürecek kişi ben değilim..." dedi Shuffler ve tekrar ortadan kayboldu. Ancak Nemesis bunun nasıl olduğunu düşünmeye başlamadan Morgot devasa pençelerini ve dişlerini ona geçirdi! Nemesis'in acı çığlıkları onun Morgot'dan kurtulmasını sağlamadı ancak. Morgot devasa kurt hali ile tüm ağırlığını, pençelerini ve dişlerini karşısındaki adamın parçalamak için kullanıyordu. Ardı ardına saldırılar yaparken, Nemesis'in tek yaptığı başka bir uzvunu kaybetmemeye çalışmak olacaktı. Aniden ağacın içinden sarmaşıklar fırladı ve Nemesis'i ağacın içine çekti. Morgot elinden kaçmaya başlayan adamın kafasını koparmak için tüm gücü ile uğraştı ancak her saldırısı sanki bir ağacın kalın köküne vuruyormuş etkisi yaratıyordu. Nemesis ağacın içinde kayboldu ancak Morgot bunun peşini bırakmadı. Aniden bir kuşa dönüşerek gökyüzüne fırladı. Boyu her zamanki devasaydı ve diğer duyuları adrenalin etkisi ile tavan yapmıştı. Eğer Nemesis, Morgot'dan kurtulabileceğini düşünüyorsa çok yanılıyordu. Morgot'un burnu, Nemesis'in korkusunun kokusunu bir mil öteden alabiliyordu. Birkaç kanat çırpışta istediği yüksekliğe ulaştı Morgot ve dalışa geçti. Ağaçların içinden hızla uçtu ve saldırdı. Karşısında koşmaya devam eden adamın boğazına yapıştı. Bu sefer devasa tırnakları ile adamın kafasını sıkıca tuttu ve gagasını adamın kafasına geçirdi. Ancak ufak bir plot sesi ile beraber adam yere düştü. Morgot insan haline dönerken, karşısındaki şeyin ne olduğunu anlamaya çalıştı. Bu az önce koşarak kaçan Nemesis değildi. Az önce insan olan şey şimdi ayaklı bir ağaca dönüşmeye başlamıştı. Kaslı vücudu yavaş yavaş sarmaşıklara dönüşmeye ve toprağa geri dönmeye başlamıştı. "Şaşırdın mı?" diye seslendi bulundukları açıklığın diğer ucundan. Bu Nemesis'ti. Az önceki parçalanma hiç yaşanmamış gibi görünüyordu. "Neler oluyor burada..." diye sordu Morgot. Ancak Nemesis cevap vermek yerine güneşte fazla beklemiş bir kafatası gibi sırıtıyordu. Bu sırada ormanın bir başka köşesinde yüzlerce hayvan Shuffler ve Pyro'ya saldırıyorlardı. Ölen bir tanesinin yerini, hemen bir başkası dolduruyor; bir taraftan saldırıldıysa, arkasında hemen birisi fırlıyordu. Shuffler art arda bıçaklar fırlatıyor ve kılıçları ile karşısına çıkacak kadar şansız her hayvanı becerikli bir kasap gibi kesiyordu. Bu sırada Pyro elindeki geniş ağızlı uzun baltayı ve kalkanını ustaca kullanarak etrafı yıkıyordu. Bir anda ileri atılıyor ve kalkanını savurarak önüne çıkan her hayvanı temizliyordu. Baltasını savururken neredeyse bütün hayvanlar birkaç adım geri kaçıyordu. Ama bütün bunların bir faydası olmuyordu. Hayvanların sonu yoktu! Radian içlerinde en rahatıydı. Ona saldıran hiç bir hayvan etrafını kaplayan büyülü bariyeri geçemediği için etrafta sakince dolaşıyor, Shuffler'ın fırlattığı bıçakları topluyor ya da bir arkadaşının üzerine zıplayacak bir hayvanın karşısına çıkıyor ve hayvanın bariyerine çarpmasını gülerek izliyordu. Morgot bu sırada karşısındaki Nemesis'e tekrar saldırdı. Bu sefer işi daha garanti olsun diye devasa bir ayıya dönüşüp, tek bir pençesi ile adamın kafasını bacaklarına geçirmişti ama bu sefer ki de az önceki gibi sarmaşıklardan bir kopyaydı. "Azimlisin. Akıllı değilsin belki yeterince ama yaptığın işte kararlısın." dedi Nemesis. Gördüklerinden hoşlandığı çok aşikardı. "Dövüşemeyen bir kral bana laf atıyor." diyerek aniden ileri fırladı Morgot. Bu sefer kısa bir süreliğine kaplana dönüşmüştü ama yolun yarısında tekrar normal insan halini aldı ve Nemesis'in suratına esaslı bir dirsek attı. "Sana saldırmadan önce çaresizliğini hissetmek istiyorum. Seni direk yerin dibine gömmek hoşuma gitmez hiç." dedi Nemesis başka bir yerden. Morgot saldırdığı adamın başka bir sarmaşık kopya olduğunu anlayarak, yeni çıkan Nemesis'e döndü. Ve aniden ellerini güçlü bir çift el yakaladı! "Asla arkanı dönme düşmanına!" diye bağırdı arkasından Nemesis. Morgot reflekslerini kullanarak bir kurda dönüştü. Dönüşüm esnasında Nemesis'in ellerinden kurtulmuştu ama sırtına sivri bir şeyin battığını hissetmişti. Arkasına kısa bir bakış ne olduğunu anlamasına yetti. Karşısındaki sarmaşık kopyadan sivri bir kazık çıkmış ve onu arkasından yaralamıştı. Yara derin değildi ama sinir bozucuydu. "Çaresiz hissetmen için daha ne kadar uğraştıracaksın beni?" dedi Nemesis. Ama bu sefer sesi sadece bir yerden gelmemişti. Her taraftan yankılanmıştı. Etrafında ondan fazla sarmaşık kopya vardı. Hepsi birbirinin aynısı gözüküyordu ama sallanan vücutları ve dudaklarındaki uçuk gülümsemeleri ile onların kopya olduklarını hissedebiliyordunuz. "Sana demiştim. Kararlısın ama zeki değilsin!" dedi Nemesis. Aynı anda saldırdı tüm Nemesis'ler ve ellerinden çıkardıkları sarmaşıklarla Morgot'u yakalamaya çalıştılar. Ancak Morgot bunun gibi şeyleri atlatacak kadar hızlıydı. Aniden bir pantere dönüştü ve bir zıplayışla sarmaşıkların arasından kaçtı. Ve karşısına ilk çıkan Nemesis'in kafasını parçaladı. Kopya patlarken, ileri atılmaya devam etti Morgot. Bu sefer küçük bir kuş oldu ve başka bir Nemesis'in üzerine gelene kadar kanat çırptı. Ardından dev bir ayıya dönüşüp, o kopyayı da halletti. Yanlarından ona saldırmaya çalışan iki kopyaya pençeleri ile cevap verirken, bir tanesini de kocaman dişleri ile parçalayarak cevap verdi. Aniden onlarca yerinden etine saplanan sivri odun parçaları ile bir kükreme attı. Tekrar küçük bir kuşa dönüşüp, açık bir alana geçti. İnsan haline geçtiğinde yaralarının ne kadar kötü olduğu açık bir şekilde görülüyordu. Vücudunun bir çok yerinden ince kanlar sızıyordu. Göğsünden, bacaklarından, ayaklarından ve kollarından... "Çaresizliğin kokusu... Beni yenemeyeceğini anlamışsındır umarım. Ne kadar uğraşırsan uğraş, benim gerçek halimi bulamayacaksın ve sarmaşık adamlarıma yem olacaksın." dedi Nemesis başka bir kopyasının ağzından. Morgot bir sarsıldı ancak bu yıkılacağının bir işareti değildi. Alnındaki ve boynundaki bir damar kalbiyle uyumlu bir şekilde atmaya başladı. Ellerini yere koydu ve avının üzerine atlamaya hazırlanan bir kedi gibi yere yaklaştı. Köpek dişleri uzamaya başlamıştı. "Daha hiç bir şey görmedin..." dedi bir fısıltı ile ve ileri atıldı. Yarı yolda aniden bir kurt oldu ve saldırdı. Sarmaşık adamlar ona doğru sivri dallar çıkarttılar ama bu Morgot'u durdurmadı. Vahşi bir uluma ile Nemesis'lerin üzerine atladı. Uluma sesi o kadar yüksekti ki, diğer savaşan Hayalet Oyuncularda duymuştu bunu. Uluma sesinin yankılanması ile tüm savaş birkaç saniyeliğine durdu. Ses yankılanırken, tüm hayvanlar birkaç adım geriye gitti. "Ona yardım edeyim..." dedi Radian, daha önce duyulmamış bir ciddiyetle. Ancak Shuffler onu durdurdu. "O az önceki şaklabana yenilmeyecektir. Bırak bu işi o bitirsin." dedi. Yüzü gülüyordu ama Pyro'nun suratındaki gibi delice bir gülümseme değildi bu. "Hadi burayı halledelim!" dedi Pyro ve saldırdı. Önüne çıkan ilk üç gorilin bağırsaklarını deşti, ondan sonra bir başka kaplanın kafasına geçirdi baltasını. Bu sırada Shuffler gözlerden kaybolmuş, önüne gelen hayvanı sonuyla buluşturuyordu. Bazı yerlerde soluklanmak için durmasa onu takip edemiyordunuz. Ama Radian onlar kadar gaza gelmiş görünmüyordu. Yüzünde hafif bir endişe vardı. Ağaçların arasına baktı ve gözlerini kapattı. Arkadaşına şans dilemekten başka yapabileceği hiç bir şey yoktu. Bir ağacın kütüğüne oturdu ve beklemeye başladı. Bu savaşların çabucak sonuçlanmasını bekliyordu. Bu sıralarda Morgot kurt hali ile önüne çıkan her şeyi parçalıyordu. Eğer karşısındaki tüm adamlar sadece sarmaşıktan oluşan cansız figürler olmasaydı bir orduyu dağıtmış olurdu şimdiye kadar. Ne yaptığını düşünmeden, ayrı bir kanasusamışlık ve açlık ile saldırdı karşısındaki düşmanlara Morgot. Bazen yara alıyordu ama ona zarar veren şey çok yaşamıyordu. Saldırdı, atıldı, parçaladı ve dişledi. Karşısına çıkan her saldırganı yok etti. Vahşiliği geçmek bilmiyordu ve kanasusamışlığı her saldırısında tekrar yenileniyordu. Ama bir yerden sonra artık daha fazla sarmaşık adamlar çıkmadı ve Morgot saldıracak bir şey bulamadığından yavaş yavaş kendine geldi. Yaraları artık herhangi bir sayı verilemeyecek kadar çok ve ciddiydi. İnsan haline geçmeden bile durumun kötü olduğunu anlıyordunuz ama insan haline geçince zararın ciddiyeti gözler önüne seriliyordu. Yüzünden oluk oluk kan boşalmıştı. Sol gözünden boynuna doğru geniş bir kan çizgisi vardı. Kafasının arkasındaki saçlar birbirine yapıştı kan yüzünden. Göğsünün tamamı kırmızıya boyanmıştı ve ayağa kalkmak istediğinde sol ayağı yalpalıyor ve sağ eli ağrıyordu. Ama başarmıştı! Etrafta herhangi bir sarmaşık kopya görünmüyordu ki, bu Nemesis'i yendiğinin göstergesiydi. Hafif bir gülümseme ile başlayan şey, bir süre sonra kahkahaya dönüştü. Başarmıştı ve bunun verdiği zevk içini dolduruyordu. Zorlu bir mücadele olmuştu ama o şerefsize dersini vermişti! "Umarım yeterince mutlu olmuşsundur." dedi o sinir bozucu ses. Morgot'un gülümsemesi anında solarken, "Görüyorsun ya, umut ve güven ile doldun bir an için. Ve şimdi o umut elinden alındığında gerçek çaresizliği hissettin." dedi Nemesis gülerek. Açık alanda, Morgot'un karşısında duruyordu öylece. "Çaresizliğin kokusunu ilk duyduğumda burnumu yakmıştı ama şimdi kendini güçlü zanneden birilerinin çaresizlik kokusu burnumu gıdıklıyor." dedi zevkle ve derin bir nefes çekmeye hazırlandı. "Tıpkı bu koku gi-" dedi ama cümlesinin sonunu getiremedi. Aniden öksürmeye başladı. "Bu koku..." dedi nefesini kazanabildiğinde. Koku tuhaf bir şekilde tanıdık ama beklediği kokudan tamamen bağımsızdı. Çaresizliğin kokusu burnunuzu gıdıklayan karabiber ve tatlı bir acı sos gibi gelirdi. Ama bu koku zift gibi yoğun ve sülfür gibi burnu yakıcıydı. Kokunun ne olduğunu hatırlamıyordu ama tanıdık bir kokuydu bu koku. "Ne oldu..." diye sordu Morgot. Sesi yüksek çıkmıştı ama görünüşü hala zavallı görünüyordu. "Farklı bir koku mu aldın? Daha önce duymadığın bir koku muydu, aldığın koku?!" diye sordu bağırarak ve kafasını kaldırdı. O suratı görünce Nemesis bile korkuyla bir adım geri attı. Gözleri kocaman açılmış ve delilik ışıkları ile parlıyordu. Burun delikleri daha fazla havayı sömürmek için büyümüştü. Dudaklarında karşısındaki düşmanı hafife alan bir gülümseme vardı. Zorlukla doğrulurken bedeni kontrolsüzce sallandı. Ve hafiften korkmuş Nemesis bu fırsatı değerlendirdi. Başka bir sivri dal fırladı ve Morgot'un göğsünde başka bir delik açmak için ileri atıldı. Ancak Morgot'un herhangi görsel teması olmadan üzerine gelen dalın ucunu yakaladı ve çıplak elleri ile parçalayıverdi. Kafasını toparlayıp, Nemesis ile göz göze geldi. Bakışları onu korkutuyordu. "Ne oldu, büyük kral? Dilini bir kedicik mi yuttu!?" diye sordu Morgot dalga geçerek. Nemesis bu kendini bilmişliğe daha fazla tahammül edemedi ve ellerini kaldırdı. "Bundan sonra benimle bu şekilde konuşabilecek misin göreceğiz!" diye bir tehdit fırlattı. Ellerini havaya kaldırırken, "Binbir Gül Bahçesi!" diye bağırdı. Aniden toprak sallanmaya ve kabarmaya başladı ama Morgot'un umurunda değildi. Nemesis'e doğru tehditkar şekilde bakmaya devam ediyordu. Yerden yüzlerce dal fırladı ve saniyeler içerisinde Morgot'un etrafını sıkı bir duvar gibi ördü. Morgot çıkmak için herhangi bir çaba sarf etmeden dalların arasında kayboldu. "Kendini beğenmiş pislik. Bunlar kutsanmış dallar." diyerek parmağını şıklattı Nemesis ve yerden yine onlarca sivri dallar fışkırttı. "Bu dallar sırf hayvanları öldürmek için kutsanmıştır. Ve sende hayvanlara dönüşebildiğine göre, sende de işe yaramalı..." dedi ve işaret verdi Nemesis. Gereksiz yere beklemeden onlarca sivri dal, kapana kısılmış Morgot'un kafesine dalmaya başladı. Durmadan içeri girdiler ve içeriden kimsenin sağ çıkamayacağını Nemesis'e garanti verdiler. "Hayvanlara dönüşebiliyorsun ama basit taktikleri bilmiyorsun. Seni grubundan ayırıp, tek başına avladım. Ve şimdi senden kurtulduğuma göre diğer arkadaşlarını halletmem gerekiyor..." dedi Nemesis kendini bilmiş bir ses tonu ile. "Buraya kadar iyi savaştın ama beni yenmenin bir ihtimali yoktu." diye ekledi. Ardından onlarca sivri dalın deşmiş olduğu kalın sarmaşıktan kafesin yanına geldi. "Burası sana yakışan bir mezar." dedi dalları ovuştururken. "Hadi ya? Bence bu mezar bana hiç yakışmadı..." dedi tanıdık ses. Nemesis'in gözleri yerlerinden çıkacakmış gibi büyüdü. Aniden dallar sallanmaya başladı. Kafesin içinden kırılma sesleri duyulmaya, kafes sert darbelerin etkisi ile sallanmaya başladı. "Bu-Bu mümkün olamaz! O-oradan sağ çıkamazsın!?" diye bağırdı Nemesis sahip olduğunu yeni keşfettiği yeni bir dehşet ile. Kafes birkaç vuruştan sonra sallanmayı kesti ama bu sadece fırtınanın son sessiz çığlıklarıydı. Aniden sarmaşıklar parçalandı ve kafesten Morgot çıktı. Görünüşü daha önce görülen değişimlerinden çok farklıydı ama! İnsan formundaydı ancak artık derisi lacivertti. Vücudunun önemli parçalarını kalın plakalar koruyordu. Kafasındaki saçlar bile değişmiş, hareketli kısa kamçılara dönüşmüştü. Yumruk yaptığı ellerini açtığında sivri tırnaklar ortaya çıktı. Morgot değişmişti ama en büyük değişiklik yüzündeydi. Yüzündeki ifadenin bir tarifi yoktu. Ciddi bir durumda oğlundan utanan ve hayal kırıklığına uğrayan bir ebeveyn ile sakinleşmeye çalışan bir dövüşçünün ifadeleri birbirine girmiş gibiydi. Ciddi ve sakin görünüşlü ama patlamaya hazır bir bombaydı adeta. "Nasıl bir ucube oldun bilmiyorum ama bu bir şeyi değiştirmez! Ölene kadar seni deleceğim..." diyerek elini kaldırdı Nemesis. Yerden tekrar sarmaşıklar fırladı ve onlarca Sarmaşık Adam ortaya çıktı. Ancak daha bir saldırı olmadan Morgot'un sırtından bir kan sütunu fırladı. Aniden fırlayan fazladan birkaç kemik şekil alarak, devasa kanatlara dönüştüler. Birkaç saniye içerisinde Morgot'un sırtında dört metrelik bir çift kartal kanadı oluşmuştu. Kanatlar tüm ihtişamı ile birkaç kez çırpındı. "Seninle daha uğraşamam. Sen Doğal Düzene karşı geliyorsun ve dürüst savaşmıyorsun." dedi Morgot soğukkanlı bir ses ile. Ardından tiz bir ses çıkmaya başladı. Kulak tırmalayan bir şeydi ama sesin kaynağı açık bir şekilde belli oluyordu. Kartal kanatlarından esen havanın çıkardığı sesti bu. Kanatlarını çırptı birkaç kere daha Morgot tüm gücüyle. Tiz ses güçlenmeye başladı ve etrafı dalga dalga hava akımları kapladı. Bu kanatlar Morgot'u havada zar zor tutabilirdi ama amaçları onu havada tutmak değildi zaten. Ses yükselmeye başlarken artık ne ses olduğu belli olmaya başladı. Bu bir çığlıktı. Kartal çığlığı. Çığlık aniden bir kükremeyi aldı ve bir hava patlaması oldu. Morgot havada süzülmeye başlarken, "Bir kartal çığlığına benziyor olabilir ama bir Griffon Çığlığı her zaman aslan kükremesi ile biter. Ve kükreme olduktan sonra tüm büyüsel olaylar bir süreliğine bozulur." dedi. Ve dediği gibi oldu. Aslan kükremesi etrafı kapladı ve kulakları sağır etti. Nemesis'in tüm sarmaşık adamları anında parçalanıverdi. Nemesis şaşkınlıkla dururken kendisi bir anlığına sallandı. Ona etki eden güç çok fazlaydı ama dayanmalıydı. Bu şekilde bitemezdi. O yenilmezdi! Aniden boğazını kaplayan pençelerin varlığı ile dehşete kapıldı. Bu seferki korkusu sahte olamayacak kadar güçlüydü. "Eğer gerçek bir savaş ortaya koysaydın bunu yapmama gerek kalmazdı. Üzgünüm." dedi Morgot. Sesi daha önceki tüm konuşmalarından daha tuhaf çıkıyordu. Sanki Morgot yerine başka birisi konuşuyordu. Daha güçlü, soğukkanlı ve duygusuz birisi... Morgot'un ayaklarının altındaki topraktan tıslama sesleri çıkmaya başladı. Vücudunun üstünden çıkmaya başlayan buharlar iyi bir işaret değildi. "Doğa'daki bozukluklar iki şekilde temizlenir. Parçalanır ya da yakılır. Seni parçalayarak toprağa karıştırmış olmak istedim ama bana bunun dışında başka bir çare bırakmadın." derken vücudundan hafif bir kırmızı ışık süzülmeye başlıyordu. Etrafını kaplayan plakaların arasındaki deri çatlamaya başladı ancak kan çıkmadı. Bunun yerine sıcak lav boşalmaya başladı! Vücudunun her yerini hızla çevirdi bu sıcak, akışkan sıvılar. Morgot çektiği acılar yüzünden derinden ve ağır nefesler alıyor, gözünü kapatıyordu. Ama en sonunda açtığında karşınıza Morgot'un hayat dolu gözleri çıkmadı. Alev çukuru bir çift göz vardı onların yerinde. Ağzını açtı ve tüm gücüyle kükredi Morgot. Ağzından bir alev fırtınası fırladı ve çaresiz Nemesis'i ele geçirdi. Nemesis'in cızırdayan eti ve haykırışlarına aldırmadı ama. Ellerinden ve ağzından çıkarttığı alevler ile fazla kavrulmuş bir ceset ortaya çıkana kadar onu alevlere boydu. En sonunda durduğunda Nemesis'in eski halinde bir şey kalmamıştı Sadece dumanlar çıkan, kömür olmuş bir adam vardı önünde. Cesedi bir kenara attı Morgot ve etrafını incelemeye başladı. Sanki buraya ilk defa geliyormuş gibi görünüyordu. "AHHHHHH!" diye aniden bir çığlık kopardı Morgot. "Hayır... Hayır! Şu anda değil. Şimdi değil!" diye bağırmaya devam etti. Vücudu çıldırmış gibi değişimler geçirmeye başladı. İlk önce lavlar geri çekildi. Derisi bir kabarıyor, aniden kıllanıyor ve daha ne oluyor demeden pullarla kaplanıyordu. Sadece acı çeken yüzü sabit duruyordu. Bir çığlık daha attıktan sonra tüm değişimler kesildi ve Morgot hızla insan haline geri döndü. Boğulacakken yüzeye çıkmış dalgıçlar gibi nefes alıyordu. Etrafın sessizleştiğini sonradan fark etti ama ayağa kalktığında yerde ilk saldırdığında üzerinden düşen uzun örtü vardı. "Kendine geldin mi?" diye sordu Radian. Sesi anlayışla doluydu. Kafasını salladı boş boş Morgot ve örtü ile vücudunu örttü. "Bu duruma geleceğimi hiç zannetmiyordum." dedi fısıltıyla. Radian kafasını salladı. "Önemli olan şu anda kendinde olman. Hadi şimdi gel. Nemesis'i hallettikten sonra hayvanlar dağılmaya başladı ama Pyro hızını alamadı daha. Dev bir ayıyı kovalıyordu en son." dedi Radian ve gülümseyerek işaret etti. "Çabuk olmazsak ayı için çok geç olacak!" İki arkadaş şakalaşarak ve gülerek ormanın farklı bir yerine doğru ilerlediler. Onlar giderlerken bir çift göz dehşet, korku, hırs ve şaşkınlıkla arkalarından bakıyordu. Kendisine en iyi avcı unvanı verildiğinden beri rahata alışmıştı ve şimdi ne büyük bir hata yaptığını anlıyordu. Bu canavarları avlayacaksa daha çok güçlenmesi lazımdı. Ve bunu hızla yapmalıydı! Bunları düşünerek çantasından iri bir kristal çıkardı ve odaklandı. Kyle birkaç dakika içerisinde Cornhill kasabasındaki evine gittiğinde planlamasını yapmıştı. Davetiye aldığı ama zavallı olarak gördüğü bir gruptan yardım isteyecekti. Yalnız avlanmaya devam edecekti elbette ama daha güçlenmezse, avlanacak bir şey kalmayacaktı onun için.
  3. Hikayenin Başladığı Yer (Spoiler içinde o ana kadar ölen karakterlerin ismi yazmaktadır.) Hikaye animenin 18. bölümünden sonrasında geçmektedir. -Night Raid- Tatsumi: Canlı Bulat: Ölü Sheele: Ölü Chelsea: Canlı Najenda: Canlı Akame: Canlı Leona: Canlı Mine: Canlı Lubbock: Canlı Susanoo: Canlı -Jaegers- Bols:Ölü Dr. Stylish: Ölü Wave: Canlı Esdeath: Canlı Kurome: Canlı Run: Canlı Seryu: Canlı Bu Hayran Kurgusu hikayede okumak için iki yoldan birini seçmelisiniz. Olaylar başladıktan sonra seçeceğiniz yolu takip ederek aynı başlangıçtan bambaşka bir son elde edeceksiniz. Aşağıdaki bilgilerden hangi hikayenin ilginizi daha fazla çekeceğine karar verebilirsiniz. Akame Ga Kill savaş odaklı bir anime olduğundan iki hikayede de aksiyon bulunmaktadır*. *Bu FF'i daha önce okumuş olanlar doğrudan 2. hikaye, yani "Dördüncü Yaprak Düştüğünde"yi seçmelidir. ;) Aynı zamanda isterse birinci hikayenin düzenlenmiş ve içerik açısından zenginleştirilmiş versiyonunu da okuyabilirler. Ay Kanamaya Başladığında | Dördüncü Yaprak Düştüğünde Tür: Romantizm, Aksiyon, Fantazi | Aksiyon, Trajedi, Dram, Psikolojik Odaklanılan Karakter: Akame | Chelsea Yaş sınırı: +13 | +18 (Yarışmaya Dahil Değildir!) Tema Müziği* : X | X *God Eater adlı oyundan alınmıştır. "AKB Yolu" Ay Kanamaya Başladığında Bütün Sorunlar Çözülecek. Geceleri Avlananları, Gecenin Kendisi Avlayacak. "DYD Yolu" Dördüncü Yaprak Düştüğünde Eğer Çığlıklar Son Bulursa, Kızıl Ateşin İçinde, Huzur Bulunabilir mi? AKB (Ay Kanamaya Başladığında) Rotası Tamamlanmıştır. PDF halini ister tarayıcıdan, isterseniz indirerek okuyabilirsiniz. :) https://drive.google.com/file/d/0B2a7i75FpsaVUWVwdUlJLVQtc2c/view?usp=sharing BİRİNCİ KISIM (Giriş ve 1. Bölüm iki hikayede de aynıdır.) -Prolog- -Buraya nasıl girdin? -… -Sana, burayı nasıl bulduğunu sordum. -Najenda’yla konuşmam gerek... Çekil önümden. -Üssümüze gizlice girip konuşmaya geldiğini söylüyorsun. Çocuk mu kandırıyorsun sen?! Karşımda bana nefretle bakan pembe kıyafetli bir kız… Yüzüme doğrultulmuş bir silah… Görmekten nefret ettiğim bir yüz ifadesi… -Sadece konuşmaya geldim. Sadece— -Sana inanmıyorum. Herkesi alarma geçirdim bile. Yakalama ilanlarında birkaç kez gördüğüm kız, Mine, gardını indirmeden beni tartıyordu. Birkaç metre uzağımda olmasına rağmen elindeki koca tüfeği tereddüt etmeden bana doğrultmuştu. Bir yandan da göz ucuyla kemerime bakıyordu. -Bana başka bir seçenek bırakmıyorsun. Ben kendi yolumu bulurum. -Hah. Zaten silahla gelen birinin sözüne güvenmemi beklemeyemezsin. Ancak ölün beni geçebilir, Pumpkin! Cümlesini bitirdiği anda silahını ateşlemişti. Büyük bir ateş bulutu saliseler içinde silahından çıkarken hemen kılıcıma davranmış ve önümdeki silaha doğru çekmiştim. Eğer saldırıyı bloklamayı ya da kaçırtmayı denersem geç kalırdım. O yüzden kılıcımın ucuyla Pumpkin’in namlusunu arkamdaki cama doğrultmuştum. Büyük bir patlamayla beraber kattaki bütün camlar kırılmış ve etrafı duman kaplamıştı. Yüzünde şaşkın bir ifade olan Mine bir saniyeliğine açık vermiş ve dumanı da fırsat bilerek arkasına geçmiştim. -Neden?! Neden bu kadar güçlü patladın Pumpkin?! Avantajlı durumda olan bendim! Mine silahının özelliğinin aktif olmasına şaşırmış bir şekilde etrafına bakınıyordu. Dumanın içinde beni arıyor bir yandan cama doğru yaklaşıp temiz hava almaya çalışıyordu. Dediği son laf sayesinde yüzümde küçük bir tebessüm belirmişti. Benden önce ateş ederse avantajlı olacağını zannetmişti kız. Halbuki Pumpkin gerçeği ondan önce farketmiş olmalıydı. Şanslıydı ki dediklerim yalan değildi. Gerçekten de, Night Raid’in üssüne konuşmaya, en azından bazı şeyleri değiştirmeye gelmiştim. Önümdeki ilk engeli kolay şekilde aştıktan sonra doğruca hedefime gidiyordum. Bölüm 1. İmkansızı Yok Et. (DYD ve AKB rotası) Her gece, o kabusu tekrardan görüyorum... Yanık barut kokusu, yer yer oluşan kan gölleri, sisten önümü bile göremezken uzakta havaya saçılan uzuvlar... Her yerde... Ama her yerde, çığlık sesleri... Ben ise, ayakta, hareketsiz bir şekilde duruyordum. Bir kabustu bu. Hemde geçmişte gerçekten yaşadığım bir kabus... İnsanların birbirlerini acımadan öldürmelerini izlediğim, oluşan ceset kulelerinin yıkıldığına şahit olduğum, yanındakileri kurtarmaya çalışmak yerine acılarına son vermek için öldürdüklerini gördüğüm bir kabustu. Orada neden bulunduğumu hatırlamıyordum. Nasıl hayatta kaldığım, ondan sonra ne yaptığım şokun etkisiyle zihnimden silinmişti. Tek bir kişi hariç... “Talsen, ayağa kalk!” Gözlerimi açtığım anda refleks olarak sağa doğru atılmıştım. Kafamın önünden geçen uzun kılıç kayaya çarpmış ama anında yön değiştirip tekrar üstüme geliyordu. Kendime gelmiştim. Ben... Ben, tekrar savaşıyordum... Kılıcı sağ elimdeki silahla hızlı bir şekilde blokladım ve mümkün olduğunca arkaya zıpladım. Durumumu tekrar gözden geçirmek için kendime birkaç saniyelik vakit yaratmak istemiştim. Karşımda bir kız vardı. Uzun, siyah saçları gözlerinin önüne düşmüş, kırmızı gözleri bedenimi delercesine bakıyordu. Giydiği siyah kıyafet toz, toprak olmuş, elindeki katana ise doğrudan boğazımı gösteriyordu. Bu kızı tanıyordum, “arananlar” listesindeki adı dudaklarımdan bir anda çıkmıştı: -Akame.. Katana tekrardan yüzüme geliyordu. “Yeter artık...” Üzerime gelen katanayı tüm gücümle sola ittim ve boşta kalan elimi açıp avucumla karnına vurdum. Bu ani darbeyi beklemeyen Akame darbenin etkisiyle öksürmüş ve savunmaya geçmeye çalışmıştı. Bu vuruşum onu bir saniyeliğine nefessiz bırakmıştı. Şu an istesem ona hasar verebilir hatta birazcık şansla beraber öldürebilirdim. Ama bitirici vuruşu yapmadım. “Sonuçta bütün amacım bunu engellemek değil miydi?” Yerde takla attıktan sora nefes almak içi geri çekilmişti. Gözlerindeki nefret gittikçe derinleşiyor, ruhumu yaralıyordu. Neden onunla savaşıyordum? Aynı tarafta değil miydik? Daha iyi bir gelecek için, insanların acı çekmesini önlemek için uğraşmıyor muyduk? Hayır, onunla aynı tarafta değildim. Çünkü onu da yok etmeye çalışıyordum. Aynı Kapitol’e ve Jeager’lara yapacağım gibi... Bundan 2 saat önce bir karar vermiştim. Bu savaş, devrimcilerin ve Kapitol’ün arasındaki bu yıkım... Asla iyi sonuçlanmayacaktı. Yozlaştığını bildikleri bir sistemi çökertmek için aynı yönteme başvurmaları sadece daha fazla yıkım gerekirdi. Komik olan tarafı ise, devrimcilerin gerçekten yapabilecekleri başka bir şey yoktu. “Katilleri öldürerek, yerlerine başkalarını düşünen yöneticiler getirmek..” Çok doğru bir amaç gibi geliyordu, değil mi? Doğru olan şey uğruna savaşmak, değişim için fedakarlık ettiğini görerek ölmek.. “Yeter artık..” Yanlış seçimler, yanlış kararlar... Kendini feda ettiğinde başkalarının da çökeceğini bilsen bile, yine de senden öncekilerin fedakarlıkları için savaşmak.. Akamenin yaptığı buydu, Night Raid’in yaptığı buydu. Onlarda biliyorlardı. Bu savaşın nasıl sonuçlanacağını, yanındakileri nasıl kaybedeceklerini.. Benden iyi biliyorlardı.. Bu yüzden, onları yok edecektim. Ve bunu en kısa şekilde yapacaktım: Önce, Akame’yi yok ederek. Çünkü onları kanatmanın en kolay yolu buydu. Ay kanamaya başladığında, Hepsi teker teker düşecekti. Peki, ben kim miydim? Bu soruyu bende kendime soruyorum... Kılıcımı tekrardan sımsıkı tuttum. Elimdeki rapier, belkide bu kararı verirken güvendiğim tek şey olmuştu. Sonuçta onun sayesinde bu gücü dengeli bir şekilde kullanabiliyordum. Artık zamanı gelmişti, savaşı bitirip adımı duyurmalıydım. Geri çekildim. Saçlarımın ve ellerimin elektriklenmesine izin vererek, öne doğru atılmak için yaylandım. Raiperin ucu doğrudan Akame’yi gösteriyordu. Akame ise hazır bir şekilde bekliyordu. Harekete geçtiğim anda bunun bir daha geri dönüşü olmayacaktı. Ya o, ya da ben bu savaşı kaybedecektik. Tüylerim diken dikendi, rapierin ucundan küçük kıvılcımlar çıkıyor, sadece sağ ayağım yere tam olarak basıyor, havadaki sol topuğum ise yere kıvılcımlar gönderiyordu. İki elimle rapieri kavradım. Ve hiçbir şeyi düşünmeyerek doğrudan Akame’nin üstüne atıldım. Akame gözlerimin içine bakıyordu. İlk kılıç saldırımı bloklamış ve aramızdaki mesafeyi açmak yerine daha da yakınlaşmıştı. İkinci saldırımı kılıcı tutan sağ eline yapmıştım. Rapier hızlı bir şekilde eline gelirken vücudunun sağ kısmını geriye çekmiş ve kafama tekme atmak için arkasını dönmüştü. Bunu fark etmemle eğilmiştim ve yeni saldırıyı karnına yapmak için tekrar yakınlaştım. Tehlikeyi fark eden Akame hareketi yarıda kesip kılıcımı bloklamıştı. İki kılıç arasında kıvılcımlar çıkıyordu. Sağ, sol derken sürekli birbirlerine çarpıyorlardı. Artık geri çekilmek gibi bir seçenek yoktu. Bunu ikimizde bildiğimizden durmadan saldırıyorduk. Onun kılıcının özelliğini çok iyi biliyordum; eğer bir kez bile derimi keserse beni öldürebilirdi. Bu yüzden ona saldırmak için yakınına gelmem aslında benim aleyhimeydi. Ama bunu ben istemiştim. Çünkü... Son saldırıyı Akame yapmıştı. Rapieri sert bir kılıç darbesiyle aşağıya çekerek omzumda yara açmak için kendi kılıcını uzatmıştı. Hemde kendisini çok kısa bir süre için savunmasız bırakarak... Amacı belliydi. Beni başka türlü yenemeyeceğini anladığından bu yolu seçmişti. Bu saldırı bana değdiğinde birkaç dakika içinde ölecektim. Ama eğer bu anı değerlendirirsem onu da benimle beraber mezara sokabilirdim. Gerçekten... Anlamadıkları tek şey buydu. Night Raid’in üssünü basıp, onları ikna etmeye çalıştığım konu buydu. Yozlaşmış bir krallığı, kan dökerek düşüremezlerdi. Yine de bana karşı çıkmışlardı. Ne olursa olsun, bu amaç uğruna fedakarlık etmeye hazırlardı. Ve bende, bu yüzden onlara savaş ilan etmiştim. “Yeter artık...” Omzuma gelen kılıcı büyük bir hışımla sol elimin içine almıştım. Şans eseri düz kısmını tutmayı başardığımdan elimin kesilmesini önlemiştim. Bütün vücudum bir anda titremişti. Rapieri yere bıraktığım anda sağ elimi Akame’nin göğsüne koydum. Ve karşımda, bana şaşırarak bakan kıza şu sözü söyledim. -Artık bitti... Gözlerimi kapattım. Tekrar açtığım anda ise varlığını hissettiğim kuvvetin elimden Akame’ye akmasına izin verdim. Çıkan ilk kıvılcımla beraber Akame’nin bütün vücudunu elektrik kaplamıştı. Masmavi parlayan elektrik bedenini sarmasıyla beraber Akame çığlık atmaya ve acı içinde kıvranmaya başlamıştı. Yaklaşık 5 saniye boyunca onun acı çekişini izlemiştim. Bu görüntüye dayanmak tahmin ettiğimden daha zordu. Ama, ama yapabilecek başka bir şeyim yoktu. Avcumun içinde tuttuğum kılıç kısa bir süre sonra kırılmış Akame ise acının etkisiyle bilincini kaybetmişti. Bedeni tam düşecekken onu tutmuş, kollarımın arasına almıştım. Ama biraz önce yaptığım şeyin etkisiyle dengemi kaybetmiş ve Akame kucağımdayken dizlerimin üstüne çökmüştüm. Bedenim titriyordu. Göz pınarlarım ona yaptığım şey yüzünden boşalmış, yanağıma gelen timsah gözyaşları kendime olan nefretimi arttırmıştı. -Başka yolu yoktu Akame... Ben... Özür dilerim. Akamenin teigusu parçalara dağılmış, rapier ise toprağa saplanmıştı. Kucağımda Akame’nin kalp atışlarını duyabiliyordum. Güçlü ama bir o kadar da kırılgan olan bedeni ellerimin arasında sakin bir şekilde duruyordu. Uyanması biraz zaman alacaktı ve benimde yaptığım saldırı yüzünden ayağa kalkabilecek gücüm yoktu. Yükselmeye başlayan aya bakıyordum. Sanki ne yaptığımı biliyormuş gibi kızıl rengiyle bana bakıyordu. Bu ıssız alanda, yaptığım ilk savaşı ben kazanmıştım. 2. Bölümün en başı iki hikayede de aynıdır. Bölüm 2. Birinci Yaprak (DYD Rotası) 1 gün sonra... *Night Raid’in Üssü* Öğleden sonra, yavaş ve temkinli adımlarla bir hafta önce bastığım üsse tekrar giriyordum. Ama bu sefer gizlice değil, doğruca ön kapıdan, belki bir tuzağın içine doğru... Kemerimde beni dizginleyen kılıcım, kucağımda ise baygın ve güçsüz düşmüş bir bedenle... Kapının önünde ise, “o” bana bakıyordu. Acımsayarak, küçümseyerek, üzülerek, şaşırarak---- ----Chelsea’nin yüz ifadesini anlamak mümkün değildi. Beni gördüğü gibi koşmaya başlamıştı. Ama gardımı indirmeme rağmen savaşmak istediğini hiç düşünmüyordum. Çünkü baktığı tek şey Akame’nin savunmasız bedeniydi. Yanıma geldiğinde dizlerinin üzerine çökmüştü. Ağlamaklı yüz ifadesi başımı ağrıtıyor, göğsümde ince bir acıya sebebiyet veriyordu. Kucağımdaki kızı nazikçe ona devretmiştim. Eline aldığında ise ağlamaya başlamıştı. -Akame! Akame!!!! Chelsea’nin gözyaşları yanağından akarken ağzımdaki iğrenç tadı unutup daha fazla ağlatmadan gerçeği söylemiştim. -O yaşıyor... Ağlamayı bir anda kesip kulağını Akame’nin göğsüne koymuştu. Yüzünde oluşan küçük bir tebessüm ve rahatlamadan sonra konuşmaya devam ettim. -Ama artık Teigusunu kullanamaz. Yüzündeki ifade yerini nefrete bırakmıştı. Gözlerimin içine bakarken ağlamak istiyordum. -Sen?! Planımı uygulamaya devam ettim. -Evet, ben... Birebir çarpıştık, ve o kaybetti. -... Sinirliydi. Belki de buraya ilk gelişimde dediklerim ona ulaşmamıştı. -Şimdi, ne kadar ciddi olduğumu anlıyor musun, Chelsea? -Keşke... Keşke karşıma hiç çıkmasaydın! Bunca zaman sonra... -Bunca zaman sonra... tam 12 yıl olmuştu, değil mi? Yüz ifadesi bir anda değişmişti. Artık beni görmüyor, boş bakıyordu. -Eğer o gün ölseydin.. -Eğer o gün ölseydim, seni bu savaştan sağ şekilde kurtaramazdım. -Sana katıldığımı kim söyledi?! Sen... sen Akame’yi ..! -Onu öldürmedim. Ama artık eski Akame değil, savaşması kesin ölümü olur. Chelsea gözlerini yere devirmişti. Akame’nin göğsünde oluşan yanık izine bakıyor, bir yandan da düşünüyordu. -Hey... Talsen, Seni öldürücekler... Biliyorsun, değil mi? -O gün geldiğinde, ne yapacağımı çok iyi biliyorsun. Seni, arkadaşlarını, benimle savaşmak isteyen herkesi yok edeceğim. Gözleri dediğim son şeyden sonra gövdeme dikilmişti. Büyük ihtimalle belimin sol tarafındaki kılıca bakıyordu. -... O elindeki şey, seni ele geçirecek... O zaman, istediğin kadar pişman olabilirsin, ama sonucu değiştiremeyeceksin. - Hayır Chelsea, yanlış düşünüyorsun. O şey beni ele geçiremezdi. Ama----- -Eğer bu şey beni kontrol edemezse... İşte o zaman her şey yok olucaktı.. Bugün savaşmak için gelmemiştim. Sadece Akame’yi güvenli bir yere bırakmak ve uzun süredir görmediğim Chelsea’yi tekrardan görmek istemiştim. Bundan 12 yıl önce, ben ve Chelsea, aynı kasabada yaşıyorduk. Diğer çocuklardan şanslı olarak, barışçıl ve sakin bir bölgedeydik. Avlanmak için basit eğitimler alırken, genelde birbirimizle oynuyor ve büyüklerimizi gözlemliyorduk. Ta ki, o güne kadar. O kanlı günde, kendimi savaşın ortasında bulduğumda, Chelsea artık yanımda değildi. Çünkü onu kaçırmışlardı. Hatırladığım sadece bu kadardı. Kendime ne olduğunu bilmediğimden, onu aramaya gidip gitmediğimi hatırlamıyordum. O zaman istesem de kurtaramazdım zaten. Ama beni hâlâ hatırlaması... Bunu beklemiyordum. Belki de planımı değiştirmeliydim. Aslında... Değiştirmem gerekiyordu. Çünkü arkamı döndüğümde, yüzüme doğru gelen buz parçası beni savaşmaya zorlayacaktı. Kılıcımı çıkardığım anda buz parçasını ortadan ikiye delmiştim. Küçük kristaller yanımdan geçerken, önümdeki manzarayı tam olarak algılamak için tekrar bakıyordum. -Bizi buldular! Chelsea titreyerek ayağa kalkmıştı. Bu benim suçu olmalıydı. Tam önümde, üsse yaklaşık 500 metre uzaklıkta, kapitol’ün ölümcül ekiplerinden birisi duruyordu. 5 kişilerdi, sayıları az görünse de yaydıkları ölümcül aura beni bile tedirgin ediyordu. -Chelsea. Akame’yi çabuk buradan uzaklaştır! Ayakta sakin şekilde durmaya çalışan Chelsea bir çıkış yolu arıyordu. Dediğimi pek duymuşa benzemiyordu. -Takım arkadaşların burada değil bunu biliyorum. Artık gizli üssünüz bulunduğuna göre burada kalamayacağını da biliyorum. -... -Ama beni iyi dinle! Akame’nin hayatı senin ellerinde, onu buradan götürmelisin! -Ama sen---- -Bu benim suçum. Onları buraya ben getirmiş olmalıyım. -Talsen ama sen----- -Chelsea yeter! Sizi yok edeceğimi söyledim ama ölmenize izin veremem! Senin ölmene izin veremem. Chelsea’ye konuşması için fırsat bırakmamıştım. Onu bir an önce uzaklaştırıp zaman kazanmalıydım. Bunları düşünürken, yüzümde bir gülümseme belirdi. Kafamı son kez arkaya çevirip Chelsea’ye şunu dedim. -Son olarak, mümkünse yalıtkan bir yerde saklanın. Sonrasında ise kılıcımı sımsıkı tutarak önümdeki ekibe doğru koşmaya başladım. Zorlu ama tek taraflı bir savaş olacaktı. Söylediğim... Tabiki onlar için geçerliydi... Bölüm 3. İkinci Yaprak (DYD Rotası) Neden? Neden olaylar istediğim gibi gitmiyordu? Böyle olmaması gerekirdi... Böyle olmaması gerekirdi.... Böyle olmaması---- ----lazımdı. Bir saldırıyı daha bloklamıştım. Wave kılıcını bütün kuvvetiyle omzuma itmiş ve rapierle bloklanmıştı. O anda sağ tarafıma gelen buz kütlesini engellemek için kılıcını itip geriye takla atmıştım. Savaş beklediğim gibi gitmiyordu. Onları ciddiye almamam beni sistematik şekilde zayıflatmayı başarmalarına neden olmuştu. Tek istediğim Chelsea ve Akame için biraz zaman kazanmaktı. Asıl planım onlar güvenli bir yerde saklandıktan sonra Jaeger ekibini püskürtmekti. Ama şu an planımı gözden geçirmem gerekiyordu. Hepsini teker teker takip edemiyordum.Kurome 7 kuklasını da yönetiyordu. Run uzaktan destek ateşi açarken Esdeath takımı yönetiyor ve boş anımı yakaladıkça buz kristalleriyle beni dürtüyordu. Wave ise birebir çarpışarak diğerlerine ulaşmamı engelliyordu. Beni daha önceden tanıyor olmaları imkansızdı. Gücümü, kim olduğumu daha onlara göstermemiştim. Eğer bugün buraya gelmeselerdi birkaç gün sonra onları teker teker avlayacaktım. İçimi bir anda büyük bir korku kapladı. Bir kişi eksiklerdi! Wave’in kılıcını rapierle tekrar blokladıktan sonra eğilmiştim. Solumdan yaklaşan kukla saldırdığı anda altından geçip sağ tarafımdan gelen kuklaya tekmeledim. Kazandığım birkaç saniyede herkesi tekrar saydım. Wave, Run, Esdeath, Kurome... SERYU EKSİKTİ! Nerde neRDE NERDEYDİ Bu KIZ?! Bir hışımla arkama bakmıştım. Benden 500 metre uzaktaki kapıda kocaman bir delik vardı. Hayır! Hayır Hayır!! Onun ve tiksinç köpeğinin Chelsea’ye yaklaşmalarına izin veremezdim. Akame gücünü yitirmişti, Chelsea’de onun gibi bir manyağa karşı kendini savunamazdı. Dikkatimin dağıldığını anlayan Esdeath yolladığı ince buz kristallerini göğsüme saplamayı başarmıştı. Acı içinde göğsümü tutarak geri çekildikten sonra Esdeath elini kaldırmış, diğerleri saldırmayı kesmişti. Bana doğru yürürken bir yandan da konuşmaya başlamıştı. -Kişisel olarak algılama sakın. İmparator seni öldürmemi emretti. Yoksa, sana teşekkür bile etmemiz gerekli, sayende seni takip ederek Night Raid’in saklandıkları yeri bulduk. Belki bunun hatrına imparatoru seni hayvanım yapmaya ikna edebilirim. Hem bizim karşımızda 5 dakika dayanabilecek kadar güçlüsün. Esdeath eğleniyor gibiydi. Ama konuşma tarzı beni zerre kadar irrite etmiyordu. Şu an tek düşündüğüm şey Akame ve Chelsea’nin nasıl olduğuydu. ‘’Bu benim suçum” “Eğer onun güçlerini elinden almasaydım böyle olmazdı. Ceketimden yere kan akıyordu. Bütün vücudum göğüs kafesime giren kristallerin etkisiyle titriyordu. Belki de titremelerini sebebi bu değildi. Belki de bana haber veriyorlardı. Artık ciddi olmam için... -Demek öyle, Esdeath. Artık saklayacak bir şeyim yoktu. Önümdeki grubu durdurduğum anda üsse geri dönmem gerekiyordu. Hepsini teker teker alt etmem çok zamanımı alırdı. Bu yüzden tek bir saldırıda bunu başarmaya çalışacaktım. Eldivenlerimi tek tek çıkarttım. Yere düşerlerken ise, göğsüm acımayı kesmişti. Vücudum kıvılcımlar çıkartırken rapierin kabzasını iki elimin arasına aldım. Ve Esdeath’in gözlerinin içine bakarak şunu söyledim. Esdeath kılıcı havaya kaldırmamla beraber durmuştu. Gözbebekleri bir anda küçülmüştü. -Eğer onlara bir şey olursa: Kork benden Esdeath! -Herkes geri çekilsin! Bütün gücümle rapieri yere soktum. Ve gizli saldırılarımdan biri olan yeteneğin adını bağırdım. -Eşsiz alan! Bölüm 4. Üçüncü Yaprak (DYD Rotası) Önce önüme bir yıldırım düştü. Sonra bir metre uzağıma... 10 metre uzağıma... Kısa süre içinde bir kilometrelik alana rastgele yıldırımlar düşmeye başlamıştı. Kararan gökyüzünde şimşekler çakıyorken kılıcı yerden çıkarmış ve arkama bile bakmadan koşmaya başlamıştım. Onları bulmalıydım. Seryu’dan önce, onları bulmalıydım! Üsse girdiğimde nefes nefeseydim. Yarattığım alan şu an üsse girilen yeri de etkisi altına almış olmalıydı. Eğer buraya girmesem, yarattığım o alanda hepsini öldürebilirdim. En azından... Etrafta kaçışmalarını izlerdim. Bana yaklaşık 10 dakikalık bir zaman kazandıracaktı, tabi buraya başka bir giriş bulamazlarsa... Üst katta değillerdi. Bu kısımdan gelen tek ses binanın üstüne düşen yıldırımlardı. Onlara yalıtkan bir yere gitmelerini söylemiştim. O zaman yer altında olma ihtimalleri daha yüksekti. Nefes nefese indiğim mahzende her yerde Chelsea’yi arıyordum. Bütün bunlar 15 dakikada gerçekleştiğinden binada olmayan Night Raid üyelerinin durumdan haberi yoktu. Bunlar tamamen benim suçumdu. Onları kurtarabileceğime inanmıştım. Kurtarmalıydım. Doğruluğuna inandığım amaç uğruna, Önüme çıkan herkesi yok etmeli, ama kurtarmalıydım. Duyduğum bir kükreme sesi üzerine bütün tüylerim diken diken olmuştu. Tahta kapının arkasından gelen sese doğru koşmuş ve tekmeyle kapıyı yerle bir etmiştim. Gördüğüm manzara karşısında ise... Ellerim bütün gücünü kaybetmişti. Rapier yere düşerken- --Gözlerimden gelen yaşlar yanağıma akarken. İçimde bir şeyler değişmişti. “Bu BENİM SUÇUMDU...” Yerde, kendi kanının içinde yüzen birisi vardı. Gövdesinden bölünmüş... Bağırsakları dışarı dökülmüş... Bacakları canavarın dişlerinin arasında kırılmış... Kendini bile savunamadan--- ‘benim yüzümden’ Haksız şekilde ölen Bir *ceset* duruyordu. -Akame... -Akame Akame--- ---Akame!!!! -Hahaha. Hahaha. Hahaha!!!!!! Sonunda ‘adalet’ yerini buldu! Cesetin yanında dizleri üzerine çöküp canavarın beslenmesini izleyen birisi vardı. Aklım durmuştu. “benim suçumdu” Gözlerim yere bakıyor, Ağzımdan kan geliyordu. İçimdeki nefret... Kendime doğrulmuştu. Yapabildiğim tek şey İleri doğru bir adım atmaktı. Çıkan sesten dolayı turuncu saçlı kız bana bakıyordu. Gözleri kararmış... Ağzı aldığı zevkten dolayı büzülmüştü. -Ahahahhahahahah. Akame’yi öldürdüm! Onu öldürdüm! Öldürdüm!!! Bir adım daha attım. Planında --- Yapmaya çalıştıklarımın da --- İçine sıçıyım. Eğer onların seviyesinde davranmam için beni zorluyorlarsa Bende öyle yaparım. Bölüm 5. Dördüncü Yaprak (DYD Rotası) 15 dakika önce -Lanet olsun! Arkama bakmadan koşarken olayların nasıl geliştiğine lanet okuyordum. Kucağımda baygın takım arkadaşımın silueti ve arkamda ise can düşmanlarımız vardı. Üste sadece ben ve baygın Akame varken baskına uğramıştık. Ama burayı nasıl bulmuşlardı? Talsen’i takip ederek mi... Hayır.. Lütfen onun yüzünden olmasın! Kapıyı tekmeyle kırmış ve hızlıca ana koridora girmiştim. Binanın yapısını düşünüyor, saklanacak bir yer arıyordum. En üst kat en uygun yerdi. Birbirine geçit olan onlarca oda varken şekil değiştirip gizlice içeri gelenleri haklayabilirdim. Yine de yalıtkan bir yer bulmam gerekiyordu. Bunu Talsen söylemiş olsa da, onun ne kadar tehlikeli olduğunu bilsem de bu dediğini görmezden gelemezdim. Belki gerçekten bizi bulmalarının sorumlusu oydu, Yine de şu an zaman kazanmaya çalışıyor olması bize yardım ettiğini gösteriyordu. Onu anlayamasam da, Ondan nefret etsem de, İçimdeki ses ona birazcık da olsa güvenmem gerektiğini söylüyordu. Üst kat seçeneğini eledikten sonra mahzene gitmeye karar kıldım. Uygun bir hücreye vardığımda, yanındaki gardiyan odasına Akame ile beraber girmiştim. Nefes nefese kalmamla, Akame’yi koltuklardan birine yatırdım. Bu tehlikeli durumda onu uyandırsam bile yardım edemezdi. Çünkü kılıcını Talsen kırmıştı. Bunu fark ettiğimde, içimde bir şeylerin yandığını hissettim. Bu nefretti. Bu kindi. Bu pişmanlıktı. Kelimelere dökmeye çalışmam sadece boşunaydı. 11 sene önce yaşanılanlardan sonra onu ilk kez gördüğümde hissettiğimle aynı duyguydu. O gün, büyük salonda herkesi karşısına alarak kılıcını Najenda’ya doğrultması... Titreyen sesiyle konuşurken ciddi gözükmeye çalışması. Bize savaşmayı bırakmamızı, yoksa bizi yok edeceğini söylemesi, Najenda reddettikten sonra ise ilk Akame’yi yok edeceğini söyleyip bir anda yok olması. O an herkesin duyduğu hislerle benimki farklıydı. Evet, öyle bir durumda ondan nefret ediyordum. Ama, ona karşı duyduğum nefret çok daha geçmişe dayanıyordu... Gereken hazırlıklıkları tamamlamış, eğer biri gelirse diye tetikte bekliyordum. Yaklaşık 10 dakika geçmişti, Akame’nin üstünü örttükten sonra örümcek formuna girmiş ve kapının üstünde saklanmıştım. Eğer biri gelirse saldırmak için sadece bir şansım vardı. Zaten, her şey o andan sonra gerçekleşmişti. Üst katlardan yıldırım sesleri geliyordu. Bir canavar kükrüyor, mahzene doğru yürüyordu. Duyduğum sesle atağa hazırlandığımda içeri giren kişi tahmin ettiğim şey olmuştu. Seryuu önce küçük hale dönüşen köpeğini içeri sokmuş, sonra kendi girmişti. Kıkırdıyarak çıkardığı seslerden bir şey anlamasamda ensesini görebildiğim anı bekliyordum. Korkuyordum, yine de ölüm-kalım için sadece tek bir hamle hakkım vardı. Eğer onu öldüremezsem köpeği hem beni, hem de Akame’yi öldürürdü. “Şimdi.” Ensesini gördüğüm anda kendimi aşağıya bırakmış ve o anda insan formuna geri dönmüştüm. Ağzımdaki iğneyi elime aldığımda ise, Köpeği havlamıştı. Ve Seryuu’nun kolundan çıkan iğrenç silah beni karnımdan vurarak odanın diğer tarafına yollamıştı. -Hahaha seni salak suçlu! Koro’nun yapabileceklerini hafife aldın. Böyle olacağı belliydi. -Ahahahaha. Ağzımdan kan geliyordu. Burada ölecektim. -Seninle biraz sonra ilgileneceğim. Ön aperatif olarak Akame’yi yemem lazım! Koro! Diğer suçluyu bul! Görüşüm zayıflıyordu, Düşüncelerim bulanıktı. Yüzüme sıcak kan sıçramıştı. Arkadaşım, gözlerimin önünde ölmüş, ben ise ölümü bekliyordum. -Aferin Koro! Aferin! Neden peki? Neden hiçbir şey hissetmiyordum? Neden ölürken, İçim huzurla dolmuştu?.. Bölüm 5. Şansın Bittiği Yerde... Bir saniyede... Sadece bir saniyede.. İçimi kaplayan nefrete beni ele geçirmesine izin vermiştim. -Koro! Öldür Onu! Akame’nin vücudunu yere tüküren “Koro” bana doğru geliyordu. Şu an aklımdaki tek şey- Seryuu’yu öldürmekti. Canavar dev halinde ağzını açmış ve doğruca üstüme gelmişti. Yaptığım tek şey ise, bana yaklaşmasını izlemekti. Dişlerini ve aralarından akan kan damlalarını görebiliyordum. Eldiveni çıkarttığım elimi Koro’ya doğrulttum. Elimde bir anda oluşan küçük manyetik alan avuç içimi kapayıp açmamla yaratığın üzerine gitmişti. Aramızda yaklaşık bir metre varken yaptığım saldırı yüzünden Koro bir anda durmuş- Daha doğrusu durmaya zorlanmıştı. Tek adımda kapattığım boşluğu canavarın altına girerek tamamlamıştım. Elektriklenen elimi karnına sokmamla beraber canavarın kükremesi bir olmuştu. Saniyeler sonra canavar sarı renkte çakan kıvılcımlarla beraber tamamen küle dönmüştü. Seryu 10 saniye içinde gerçekleşen olayların etkisindeydi. Bu zamanı fırsat bilerek diğer eldivenimi çıkarmıştım. -Sen onu öldürdün! -Aynı sana yapacağım gibi.. Çığlık atan Seryu vücudundan çıkan silahların hepsini bana doğrultmuştu. Geber! Diye bağırmasıyla beraber tüm mermileri üstüme boşaltıyordu. Ama yaptığı boştu. -Seni öldüreceğimi söylemiştim değil mi? -Geber! Attığı mermilerden hiçbiri isabet etmiyordu. Sol elimi yumruk yapmamla beraber tüm mermileri elektrik alanı yaratarak üstüme yolluyordum. Gözlerinden yaş gelmeye başlayan Seryu aklını kaybetmişti. Bu binayı yıkmadan önce onu durdurmalıydım. -Kes şunu! Sağ elimi yüzüne doğru sallayarak bütün vücudunu elektrik kaplayacak bir saldırı yaptım. -Ahhhhh!!! Elimde rapier olmadığından saldırılarımın gücünü ayarlamıyordum. Şu an sinir hücreleri yanıyor olmalıydı. Vücudu acı içinde yerde titrerken yanına gelip diz çökmüştüm. Saçlarından havaya kaldırarak yüzüme bakmasını sağladım. -Yaptığın şeyin anlamını biliyor musun? -ıııııı. Elektrik vermeye devam ediyordum. Şu an hem bilinci yerindeydi hem de acılar içinde kıvranıyor olmalıydı. Ama bu yetmezdi. Sol elimi kulağına götürdüm, ve işaret parmağımı kulağının içini gösterecek şekilde tuttum. -AHHHHHHHHHHHHHHHH! AHHHHHHHHH!!!!! Bütün beynini yavaş yavaş yakıyordum. Paralize olmuş vücudu hala titriyor, deminki acıdan kat be kat fazlasını çekiyordu. Sol elimi çekerek saçını tuttuğum elimden güç alarak odanın arkasına attım. Bilincini açık tutması için yolladığım dalga gözlerini kapatmasını engelliyordu. Yerden kılıcımı tekrar almıştım. İçimdeki nefret geçmemiş, yerine daha da artmıştı. Rapier elektriklendikçe adımlarım hızlanıyordu. İlk olarak, tek hamlede kalbine kılıcı saplamıştım. Kalbi patladığı için yüzüme sıçrayan kanla beraber son hamle olarak kılıcın ince ucuyla kafasını kestim. Artık ölmüş olsada elektriğin etkisiyle vücudunun alt kısmı hala titriyordu. İçimde en ufak bir duygu değişikliği yoktu. Sadece nefret ve kin, Kendime olan nefretim Ve bütün dünyaya duyduğum kin. Planım artık başarısız olmakla kalmamış, Chelsea ve Akame’yi kaybetmiştim. Tüylerim diken diken olmuştu. Evet Akame’yi ölürken görmüştüm ama- -Chelsea nerdeydi?!
  4. :TÜR: Aksiyon, Romantizm, Dram, Bilim-Kurgu, Süperzeka :KONU: Emir adındaki bir Türk gencinin, Japonyada yaşayacakları anlatılıyor. Gencimiz süper zekalı bir çocuk. Geliştirdiği yapay zeka algoritması ile dünyaya meydan okuyor. Ancak bunun ağır bedelleri olacak... :OPENING: http://www.youtube.com/watch?v=jUvIh6eePQw *************************** İkinci ve üçüncü sayfalardaki yorumlar spoiler içerebilir. Dikkat edin :) Görüşlerinizi de esirgemeyin arkadaşlar. Onlar bizim için çok önemli :) 1.SEZON 1. Bölüm (Queen-Emir-Kurumi): Yıl 2023 "Nerdeyim ben? Herkes nerede? Queen, Queen Neredesin?" Dıt-dıt-dıt-dıt... Hastahanede gözlerimi açarken duyuyorum kalp atışını ölçen o makinanın sesini. Bana ne olmuştu? Demin ne yapıyordum? Bir sağıma bir soluma baktım. Odada kimse yoktu. Camdan dışarı baktığımda güneşin yavaştan kaybolduğunu gördüm. Sonra kapı çaldı ve odaya küçük kardeşim girdi. -Abii! Uyanmıssın! Abim uyanmıs Heyyy! Diyerek üzerime atladı. Küçük İlaydam, sevgili kardeşim. İlayda demeye üşendiğimden kendisine Maviş diyorum. 10 yaşında sarı saçlı, mavimsi yeşilimsi değişken göz rengi ve peltek konuşması ile çok sevimli biri. -Hani, abim yok mu? -Tuvalete gitmişti, gelir şimdi. Abim, 28 yaşında. Ailemizi kaybettiğimizden beri bütün yük onun üzerinde. bir bilgisayar firmasında mühendis olarak çalışıyor. Benim bilgisayar Merakımda aslında oradan geliyor. 1.92 boyunda, 94 kilo, hafiften kendini salmış bir göbek ve dağınık turuncu saçlar. Kendiside tipi gibi ilginç biri. -Ah doğru ya, Maviş, Queen Nerede? -Queen mi? Ehmm şeyy.. Korkmuş, çaresiz görünüyordu. Heralde koyduğum okuma engeli onu korkutmuştu. -Sen getir, kırılmadı korkma. -Sen nerden... tamam getiriyorum! Dedi kocaman bir gülümsemeyle. Queen yani benim mini bilgisayarım, telefonda diyebilirim aslında, tamamen benim tasarladığım bir sistem üzerinde çalışan sanal zeka algoritması. Bir çeşit SKYnet. Aslında onu yeşil gezengen ve sayılardan oluşan tam bir hack arayüzü ile donatmıştım ama şuan arayüzde beni mavi saçlı, kocaman turkuaz gözleri, kırmızı dövüş kıyafetleri ve güzelmi güzel vücuduyla karşılıyor. Açıkcası bunu çizdiğim için biraz utanıyorum. Ama gerçekte böyle bir kızla çıkmanın hayal olduğunu da var sayarsam... -Queen orada mısın? -Emir! seni adi birden bire düşüp bayılmakta ne demek! Vücudunun her şeyini izliyorum ancak hiçbir şeyi anlayamadım. Bir daha beni böyle korkutma! -A-ah, çok özür dilerim. -Hıh. Ben onu aslında bana arkadaş olsun diye tasarlamıştım. İlk başta konuşmayı bile bilmezken, şimdi korkmayı, hayal etmeyi yada sevinmeyi öğrenmiş durumda. Açıkcası böyle birşeyi hiç beklemiyordum. Her gün beni şaşırtmaya devam ediyor. -Toparlan işimiz var. -Ne işi Emir? Dinlenmen gerek. -Queen, hazırlan. Sadece küçük bir baygınlık o kadar. Üstümü giyinirken abim odaya girdi. Adı Kazım, ama japonyaya geldiğinde Kazuto olarak değiştirdi. iyi mi yaptı kötümü bilemeyeceğim ama komik olduğu açık. Kapıyı kapatacaktı ki gerisin geri açtı. Sadece bakarak ne yaptığımı anlamıştı. Kafasıyla onay verdi. Ve odadan çıktı. Doktorun dediklerini söylemedi. Gerçi o gün söyleseydi, muhtemelen yaşama isteğimi kaybederdim... --------------------------------- Şuan Japonya'da yaşıyorum. Abimin işi dolayısıyla. Buradaki tek arkadaşım, Kurumi-chan, ancak ben ona sadece Kurumi diyorum. İlk başlarda biraz rahatsız da olsa, beni anlayıp sesini çıkarmadı. Bana göre saçma. Sevgilim değil sonuçta. Ama keşke olsaydı... Uzun siyah saçları, kırmızı lensli gözleri, hatta bir gözüne bazen saat şeklinde bir lens takar, ki ona çok yakışır, orta boylu, erkekleri etkileyen inanılmaz tatlı konuşması ile tam bir fıstık! -Hey Emir, seni sapık yine Kurumi'yi düşünüyorsun değil mi? Yüzünden belli yamuluverdin :) -Beynime doğrudan bağlısın zaten. Yüzümden anlamışmış. -Evet bağlıyım. Bu yüzden bir daha sapıklık yapacaksan daha dikkatli ol. -Tamam tamam... İkimizde Karasuno lisesinin sınavlarına girdik ancak kendisi sınav çıkışında ağlamaya başladı. Saçma sapan yanlışlar yaptığını söyledi. Kazanamayacağından korkuyormuş. Ben hallederim dedim. Şimdi ise oraya gidip birkaç kayıt yapmak istiyorum :) okulun çok gelişmiş kablosuz ağ sistemleri var. Oradan sızacaktım. Kim beklerki sadece 2 kişilik yer kaydı için koca sistemin hacklenmesini. Queen aklımı okuyup, işe başlamıştı bile. Kendi işlemcisi dışında, benim beynimin işlem gücünü de kullanıyor.Bu sayede işlem gücü günümüz bilgisayarlarının yüzlerce kat üstünde. Bunu sağlayan algoritmayı ben tasarladım. Başkasının eline geçmesi, dünyanın sonunu getirebilir. ... -Alo, Kurumi? -Emir-kun? -Sana kaç defa şu eki ekleme dedim. Sevmiyorum. -Ta-tamam, Emir. -Kayıt işi tamam. Haftaya beraber Karasuno Lisesindeyiz. Sınıf 1-1 de en arkada cam kenarı 2'li sıra bizim. -S-s-sen ciddisin! Emir seni seviyorum diyeceğim nerdeyse! Çok teşekkürler! -Ah keşke desen... -Anlamadım. -Önemli bişey demedim canım heh he. Ayrıca hemen sevinme. Ceza olarak 3 sene katlanacaksın bana. -tamam :) 2.Bölüm(Kötü Haberler Dizisi): -Emir, uyan! Kurumi seni bekliyor! -Tamam tamam, anladık dur. -Bak bu senin için bir şans olabilir! -Bana sapık diyenede bir bak... Ama Queen haklıydı. Kendisini dışarı çağıracak cesaretim pek yoktu. Bu alışveriş olayı imdadıma yetişti doğrusu. Yataktan kalktım. İnce, mavi bir kısa kollu ve ona uygun mavimtırak capri pantolon giydim. Artık hazırdım. kapıyı açtığımda güneşten gözlerim mayıştı. Yavaş yavaş görmeye başlarken, ağzımda diğer taraftan açılıyordu. Kurumi, kırmızı elbisesi, iki yandan toplu uzun saçları ve o çok yakışan sarı, saat şeklindeki lensi ile karşımda duruyordu. Dünkü yağmurdan ıslanan asfaltın parıltısıyla büyüleyiciydi. Ne oldu diye sorana kadar da öyle kaldım. -Çok şey olmuşsun... Ee, Güzel! -Ah teşekkür ederim Emir-kun! Ay özür dilerim, Emir. -Önemi yok, yavaştan gidelim bari. -tamam Alışveriş merkezine ulaştık. Ama gözüm dünyayı görmüyordu. Neredeyiz, ne yapıyoruz umursamıyordum. Sadece ona bakıyordum. Alışverişi tamamlayıp bir kafeye oturduk. O çilekli-muzlu dondurmasını yerken, bende çayımı yudumluyordum. -Aman ya. Herşey iyi hoşta, memleketin çayını özledim. -Yapacak birşey yok Emir. Ama sana kokteil önerebilirim, çok lezzetlidir. -Yok. Çayın yerini tutmaz. -İyi sen bilirsin... Hey, dondurma ister misin? -O-olur. Diyebildim ancak. Kendi yediği kaşıkla ağzıma dondurma tutuyordu. Çok mutlu olmuştum. Bir iki kaşık yedirildikten sonra, hepsini bana yedirirsen sana ne kalacak diye şaka yollu azarladım kendisini. Saat geç olmaya başlamıştı. kalkmaya karar verip yola koyulduk. Kırmızı ışıkta beklerken önümüzden geçen motorsikletli kişi bir anda Kuruminin çantasını kaptı. -Queen! -Anlaşıldı! Queen'in ismini söylememle beraber barikatların kalkıp motorsikletli şahsı devirmesi bir oldu. Tam çantaya doğru yönelmiştimki, gözlerim karardı, sendeledim. Ama hemen kendime geldim. Neler oluyordu bana böyle? Neyse, sakin kalmalıyım. Kurumi ile ilk randevum ve bunun batmasını istemiyorum. Gidip çantayı aldık. Hırsızı da polise teslim ettikten sonra Kurumi'nin evine doğru yola çıktık. -Emir, pek iyi görünmüyorsun? -Yok bir şey iyiyim. -Emin misin? Hırsızla uğraşırken sendelediğini gördüm. -Biraz başım döndü. O kadar önemli birşey değil. -Ah, işte burası benim evim. 2 katlı gepgeniş bir apartman gördüm. Üst katta Ailesi oturuyormuş. Alt kat ise kendlerine aitmiş. Nedenini sorduğumda ise oranın kendi kursları söyledi. Babası dövüş sanatları, annesi ise resim eğitmenliği yapıyormuş. Kendisininde karakuşak karateci olduğunu o an öğrendim. Tanıdıkça daha çok aşık oldum doğrusu... Daha fazla sabredemedim. Söyleyecektim. -Şeyy kurumi! -evet? -Seni seviyorum! Ne olursa olsun seni seviyorum! Şaşkındı. hiç beklemiyordu. Hayır dedi. Seninle olamam dedi. Sebebini sorduğumda ağlayarak evine doğru koştu. Hiç bir şey diyemedim ardından. Yanlış ne yapmıştım? ------------------------------------------------- Eve vardığımda direk odama gidip üstümü değiştirdim. Bu gün olan şeyde neydi? Sanki o an düşünce yetimi kaybetmiştim. Neler olduğunu bulmalıydım. Birde Kurumi sorunum vardı tabi... -Queen, hırsızlık anındaki bedenimin durumunu kontrol etmeni istiyorum. -Peki. Vücut verilerine ulaşılıyor... -Küçük bir kalp atışı hızı artması dışında bir anormallik yok. Oda hırsızlıktan dolayı sanırım -Anlıyorum. Kesinlikle anormal birşeyler vardı. Abim evde olmadığından ona soramadım. Ayrıca çok yorulmuştum. Yatağa uzandığım gibi uyumuşum. -Emir! Kalk lan, sabah oldu. -Off abi tamam ya. Aşağı indiğimde birisi kahvaltı hazırlıyordu. Mutfağa girdiğimde şok oldum. Yarı çıplak bir kadın vardı. Burnumu saklayarak geri kaçtım. Abimse bana gülmekle meşguldü. Kız arkadaşıymış meğer. Ulan Japonya'da da olsak kazım kazımdır diye geçirdim aklımdan. Doğru ya. Neler olduğunu öğrenmem lazımdı. Abime sorayım dedim. -O gün hastanede doktor ne dedi abi? yüzündeki gülümseme yerini ciddi bir ifadeye bıraktı. Geç otur dedi. -O gün bayılmanın nedeni, beynindeki bir sorunmuş. Beyninin düşünmeyi sağlayan kısmı normal insanlara oranla yüzde yüz faalmiş. Ancak daha fazla dayanamazmış. Senin anlayacağın, Queen, seni öldürüyor. ... Uzun bir sessizlik çöktü odaya. Hiç bir şey diyemedim. Kendi yarattığım sistem, beni zehirlemişti. Ardından abim anlatmaya devam etti. -Bağlantıyı her kullandığında senden yıllarını çalıyor. Bu yüzden dikkat et. Çok gerekmedikçe algoritmayı aktif etme. Ne yapacağımı düşünürken, Queen çığlığı bastı. Haykıra haykıra ağlıyordu. -Benim yüzümden! Benim yüzümden ölüyorsun emir! -Yeter! Henüz ölmem için çok erken. Ne kurumi'yi kazanabildim, ne de amacıma ulaşabilmiştim. Burada böyle bir sebepten dolayı duracağımı mı sanıyorlar? Hayır! -Ölüm, gel! Senden korkmuyorum! 3.Bölüm(Seni Seviyorum): -Emir Dur! Daha fazla algoritmayı kullanmak istemiyorum. Seni öldürecek! -Yapmak zorundasın Queen! -Yapamam! -En azından duygularımı incele. Ondan sonrada yapamam diyorsan tamam! Queen: İyi tamam deyip verileri incelemeye başladım. Bu değerlerde neydi böyle! Korkuyordu, ama öleceğinden değil... ------------------------------ Kurumi'yi aramaya karar verdim. Neden öyle tepki verdiğini öğrenmem lazımdı. Aradığımda telefonu annesi açtı. -İyi günler Hanım efendi, Kurumi ile görüşebilir miyim? Dememle kadının ağlamaya başlaması bir oldu. Dediklerinden hiç birşey anlayamadım. O sırada babası kadını sakinleştirmeye geldi. Telefonu eline aldı. -Alo? Siz kimsiniz? -Ben Emir, okuldan bir arkadaşıyım. -He sen şu okula girmesini sağlayan çocuksun. -evet, şey, Kurumi'yi verebilirmisiniz telefona? ... -İstesemde olmaz. -Neden? -Gerçekten bilmiyor musun? Demekki seni üzmek istememiş. Kendisi şuan hastanede, yoğun bakımda. -Ne dediniz! Nerede! Adresi verin! Telefonu fırlatıp koşa koşa alt kata indim. Bisiklete atlayıp yola çıktım.Yolda bisikletin lastiği patladı. Yeter be deyip kenara fırlatıp koşmaya başladım. annesi ağladığına göre küçük bir şey olamazdı! -Tokisaki Kurumi'nin odası hangisi. Çabuk! -T-tamam, 320 nolu oda ama ziyaret saatinde değiliz beyefendi! -Sokarım saatine be! Koşa koşa yukarı çıktım. 300-301-302.. Koridorun sonundaki 320 nolu odaya daldım. Kurumi orada öylece yatıyordu. Komadaydı. Peşimden koşan kadına ona ne olduğunu sordum. Beyninde tedavisi bulunmayan bir hastalığı olduğunu, yapacak hiç bir şeyleri olmadığını söyledi. Yıkıldım. O ölecekse ben neden yaşayacaktım ki... -Queen! Bağlantıyı başlat! Kurumi'nin beynini kullanacaksın. (en üsteki diyaloğu okuruz tekrardan) -İyi be tamam, ama ölürsen suçlusu sensin. -Hadi! Kurumi'nin boynunun arkasındaki sinirlerin olduğu kısma elimi koydum. Kurumi'nin beynini hackliyordum. Önce bir kararsızlık yaşadım ama yapmak zorundaydım. O an doğruyu yanlışı değil, sadece onu kurtarmayı düşünüyordum. Sinirler aracılığı ile Queen kendini kurumiye açık bir hale getirdi. Durumu incelemeye başladı. Dediğine göre, Yapısal olarak hiçbir hasar yoktu. sadece beyni yapması gerekeni yapmıyor, adeta intihar ediyordu. Yapabileceğimiz tek şey, bendeki nöral altyapı bilgisini kurumiye aktarmaktı. Zaten durum dahada kötüleşemezdi. işleme başladık. Buraya kadarını hatırlıyorum. Sonra yine bayılmışım. Uyandığımda hemen karşıdaki odada yatıyordum. Tavandaki floresan'ı görmemle fırlamam bir oldu. Queen'in odasına daldım. Gözlerime inanamadım. İşe yaramıştı! Uyanmıştı! Gülümseyerek bana bakıyordu! -Emir, hoşgeldin. Queen'le konuştum. Bana herşeyi anlattı. -... -Konuşsana, hadi bir şeyler söyle. Seni seviyorum falan de mesela. -A-Anla-madım. - Nesini anlamadın şapşal. Hastalığımdan dolayı sana hayır dedim. -Yani... -Evet evet ondan. Yaklaş hadi. Gel otur yanıma. Kafam durdu adeta. Sadece denileni yapabildim. Yanına oturmamla sarılması bir oldu. Teşekkür etti. Sonra yüzünü bana döndü ve ufak bir öpücük kondurdu. Bununla idare et şimdilik diyede küçük bir espiri yaptı. ... Tamam onu kurtarmıştım. ama kendimi ne yapacaktım? Daha amacıma ulaşamamıştım. Burda durmalımıydım? yoksa devam mı etmeliydim? 4.Bölüm(Süper zeka): -Aa, Kurumi! Hoşgeldin! -Şşşt, sessiz ol Queen. -Ah, afedersin. Taburcu olduğumuz gecenin sabahı, kurumi bize beni uyandırmaya geldi. Yanağıma küçük bir öpücük kondurdu. Yavaştan gözlerimi aralarken kuruminin sesini duydum. -Kalk artık uykucu tembel! -Tamam tamam. Derken elinden tutup yatağa çektim. Üzerime düştüğünde göz göze geldik. aramızda sadece santimler vardı. Dayanamadım, yine öpüştük. Dakikalarca hiç bırakmadan... Sonra üste ben çıktım. -Pekala Kurumi-chan! Bir erkeğin odasına bu saatte geldiğine göre iyi cesaretin varmış. Sonuçlarınada katlanırsın artık! -D-Du-Dur! Ne yapıyorsun Emir-kun! -Ah, yasak kelimeleri kullanıyorsun. Bak dahada kızdırdın beni. -Bırak beni sapıklık yapma, daha yeni çıktın hastaneden! -Olabilir. Sessiz ol yoksa duyacaklar! Dedikten sonra sustu, yüzü kızardı, ellerini yana saldı, gözlerini kapattı. "İyi be" diyebildi ancak. O an o kadar sevimli bir yüz ifadesi vardı ki... Kıyamadım. Şaka yapmaktı amacım ama Kurumi'nin beni ne kadar sevdiğini görmeme sebep olmuştu. Kendini bana bırakmış, bana güveniyordu. Küçük bir öpücük kondurup yanına uzandım. -Sanki öyle birşey yapabilirimde! -Yapamayacaksan öyle şeylere zorlama. Aptal! (Kısa bir sessizliğin ardından) -Hey, sence elimdeki bu güçle ne yapmalıyım? -Nasıl yani? -Quuen' i diyorum. Şuan herhangi bir ülkenin güvenlik ağını çökertebilir, herhangi bir uydunun iletişimini kesebilirim. Ve daha fazlası... Ayrıca ölümcül hastalıklarıda tedavi edebiliyorum. Açıkcası korkmaya başladım. -Bu işlerden anlamam Emir. Ancak bildiğim tek şey sana güvendiğim ve ne yaparsan yap arkanda olacağımdır. Bu yüzden korkma tamam mı? -Ben deli sen benden deli... Şöyle şeyler söylemesen olmaz demi? -Olmaz, sonuçta seni seviyorum ve bunu söylemekten de zevk duyuyorum. -A-Aptal... ------------------------------------------------------------------------------- -Pekala Queen, işlemi başlat. -Anlaşıldı! İnsan beynini yüzde 100 kullanırsa neler olur? Dünyanın en merak edilen sorularından biri. Çılgın bilim adamları uğraşadursun, ben Queen ile bunu başarabilirim. Onu kendi Beynime entegre edeceğim. Tek beyinde iki kişilik olacak. Böylece hem Queen beni anında anlayacak, hemde arayüzle uğraşmadığımız için daha fazla baygınlık vb. sıkıntılar olmayacak. Hem bu sayede onu kimse bulamayacak. Ancak bunu yaparsam, Queen ebediyen orda kalacak ve geri dönüşü olmayacak. Ama bu riske girmeliydim. İşlem ben uyurken, yani beynin en az kullanıldığı zamanda olacak.Sabah kalktığımda herşey belli olacak. **Sabah olur** Bir ses duyuyorum. Yankılanıyor..."Emir, Emir uyan." diyor. Gözümü açıp etrafa baktığımda kimseyi göremedim. Sonra sesi tekrar duyunca herşeyi anladım. İşlem tamamlanmıştı. -Pekala queen, şimdilik beyin kullanımını 2 katına çıkar. Bakalım neler olacak. -Tamam ama yatağa uzan ve rahatla. İşlem 10 dakika kadar sürecek. Birden yaparsam neler olacağını kestiremem. -Sana bırakıyorum. 10 dakika sonrasında uyandım. Hiç bir farklılık hissetmiyordum. Neyse, vakit daralıyor. Kurumi ile randevuma gitmeliyim dedim kendi kendime. Buluşacağımız kafeye doğru yola çıktım. Yoldan geçen arabaları izlerken bir şeyi keşfettim. Hissedebiliyordum. Evet. "Minibüsün frenleri patlayacak ve yoldan geçen çocuğa çarpacak" Hissettiğim anda fırladım. Son anda atlayarak onu kurtardım. Küçük cocuk çok kormuştu. Annesi şoku atlatıp çocuğun yanına gelene kadar sarıldım... Ulan dedim kendi kendime. Daha sadece iki katını, yüzde 15 ini kullanırken sonuç çıkarma yetim tavan yapmıştı. Randevu yerine vardığımda Kurumi çoktan oraya varmıştı. Çok beklettim mi diye klasik bir soru sordum. "Hiçte bile, yeni geldim bende" dedi. -"Hmm, ilk kelime, hiçte bile demeden önce 0.27 saniyelik bir duraksama yaşadın. Kafanı yana eğerek sevimli yüz ifadeni takındın. dur bakayım(kalbine dokundum), kalp hızın normalin çok ötesinde, Sanki koşarak gelmişsin. Ve yüzündeki şaşkınlık ifadesi bunları nasıl anladın der gibi. Ya gecikicem düşüncesiyle deliler gibi koştun. Yada o çılgın yavru köpek yine seni kovaladı. -Sen, Nasıl?? -Bundan sonra ben hem Emir, hemde Queen'im. Kısacası senden sonra kendi beynimide Hackledim.... -------------------------------- -Hey, kim bu? -Adı emir komutanım. -Emir mi? Sanırım türk. Her neyse, onu buraya geitirin. Kendisiyle konuşmak istiyorum. -Emredersiniz! 5.Bölüm(İçeriye Giriş): (Klavye tıkırtıları duyulur) "Şunuda şöyle kodladık mı, işte oldu. Sanırım bununla ordunun dikkatini çekebilirim." Az önce bulduğum bir savunma açığını orduya açık bir şekilde ilettim. Yer bilgilerimi bulmaları an meselesi olsa gerek. 1 saat kadar olmuştu. Kendi kendime sayıklamaya başladım. Ulan dedim, gerçekten saldırsam heralde koca askeri sistemi silerim haa. Aslında öylemi yapsam? Ama o zmn bir anlamı kalmaz. Kenpachi ile yüz yüze konuşmalıyım... ben bunları söylerken, bir grup asker evimin önünde toplanmaya başladı. Kapıyı kıracaklardı ki açıverdim. -Kıpırdama! -Tamam tamam, geleceğinizi biliyordum zaten. Hadi acele edinde beni üstlerinize götürün... Beni o filmlerde çok çıkan askeri jiplerden birine bindirdiler. Ellerimdeki kelepçeler de hiç rahat değildi doğrusu. Ben umursamaz tavırlarımı sergilerken yavaş yavaş harakete geçmiştik. -Efendim! Emiri bulduk! -Buldunuz mu? Salak mısın be? Herif adresini verdi. Böyle bir açığı keşvedebilecek olan adam, bu şekilde kolay bulunabilir mi? Neyse, hadi getirin. Beni klasik askeri sert tavırla zorla odaya götürdüler. İçeri girdiğimde, taht gibi bir koltuğa kurulmuş, hafif yaşlıca, bir gözü korsan misali bantlı olan bir herif vardı. Hiç kale almıyormuş gibi davrandım. -Kelepçeleri açmayı unuttular sanırım...Ah ahh, çok can sıkıcı. -Demek o sensin ha? Emir denen velet? -Sende Kenpachi denen general bozuntusu olmalısın. -Hey sözlerine dikkat etsen iyi edersin. Nerede olduğunu unutma. -Kod adı Dragneel, 0215 nolu karargah, özel komando bölüğü nexlerin tutulduğu o çok özel yer. Ayrıca tam yetkiye sahip japon donanması lideri olan Zaraki Kenpachi efendininde ini. -Seni nalet velet! Bunları nerden biliyorsun! -Buraya geltirildiğimde öğrendim. -Ne dedin!? İşte an geldi. Arayüzü son kez kullanışım. Queen'i serbest bırakmanın zamanı geldi... Üzgünüm Kurumi, eğer geri dönemezsem, üzgünüm... -Tamam, oyun zamanı bitti. Queen! Gerisini sana bırakıyorum. -Ne yapıyorsun Sen velet! -Sisteminizi hackliyorum? Bir sorun mu var? Silahını bana doğrultarak: -Hemen dur! Yoksa seni gebertirim! -Durma, ama bunu yaparsan o çok sevdiğiniz Uridium bombalarını tüm dünya öğrenecek. Nükleer sızıntıyıda unutma sakın. ----------------------------------------------- Aynı saatlerde Kurumi'nin evi: "Bir yeni video mesajınız var" "Bir yeni video mesajınız var" "Bir yeni video mesajınız var" "Bir yeni vid"... -Bu saatte kimden gelmiş olabilir ki? Ah, Emirden mi? -Kurimi. Bunları sana anlattığım için üzgünüm. Ancak geri dönemezsem, bilmen gerekecek. Seni çok seviyorum ancak, tüm dünyada savaşı durdurmak adına, bunları yapmalıyım. Lütfen beni bağışla... Kurumi gözlerinden yaşlar süzülürken, sadece tamam diyebildi. Onu destekleyeceğini söylemişti. Her ne kadar bu kadar manyakca şeyler beklemesede. 6.Bölüm(Emirin Mesajı & Skynet 2.0): "Queen'i aslında babam tasarladı. Temelini en azından. Ancak bunu duyan süper güçler adı altındaki şerefsizler, Türkiye bu gücü elde edemesin diye, babamı ve annemi trafik kazasında harcadılar. Şerefsizler... İntikam ateşiyle yanıp tutuşurken, Queen'i tamamladım. Şimdi sıra intikam almaya gelmişti. Ancak o sırada seni tanıdım. Hayatımda ilk defa yaşamak için bir sebebim olmuştu. Sonuna kadar çabaladım ve sonunda seni yakaladım. Ancak bu şerefsizler durmayacak ve başıma gelenlerden sonra başkasının canının yanmasına göz yumamam. Belki dönemem diye, sana Queen'i burakıyorum. Seni zorlayamam ama, dönemezsem eğer, kontrolü senin almanı istiyorum. Bu güç başkasının eline geçmemeli. Yok edip etmemek sana kalmış ancak Queen'in bir canlı olduğunu unutma... Şuan japonyanın Askeri Merkez Üssüne dalıyorum. Muhtemelen dönemeyeceğim ve henüz doyamadım sana. Doya doya seni seviyorum diyemedim. Çok üzgünüm, gerçekten çok üzgünüm! Ancak bunu yapmak zorundayım. Hoşcakal Sevgilim..." Mesajın her saniyesinde, kalbi dahada çılgın atmaya başlıyordu. Sevdiği adam, kendini hiçe sayarak ölüme gidiyordu. Elinden ağlamaktan başka hiçbir şey gelmiyordu. Hıçkıra hıçkıra, bağıra bağıra... Ama onun için yaşamalıydı. Kararını verdi. Geri gelmezse, Queen ile onun başlattığı işi bitirecekti. Yada bu yolda... ----------------------------------------------------- -Pekala General bey, Siz hariç bütün personeli tahliye et bakalım. -Asla! Seni nalet velet! Kim olduğunu sanıyorsun! -Sadece kızgın bir Türk... Dememle füzelerden birini harakete geçirmem bir oldu. Amerikaya doğru gidiyordu. -Pekala general efendi, ne diyorduk? -tamam tamam! Durdur şunu! ... Personelin tahliyesi tamamlanmıştı. Geriye bir tek general ve ben kalmıştım.Neden diyebildi sadece, neden. Neden mi? Daha fazla masum insan ölmesin diye... Daha fazla O***pu Çocukluğu yapan, daha fazla Bebek Katili! olmasın diye! Birde soruyordu utanmadan. Klasik asker mantığı. Hepsi böyle... -Hey general efendi, uzayda kaç tane uydunuz var? -Sana hiçbir şey söylemeyeceğim! -Keyfin bilir. -Queen, sisteme erişim sağladınmı? -Herşey hizmetinde Emir. Bu işi dışardan yapmaya kalksam muhtemelen beynimi yakardım. Onca işlem gücü ile sistemi hacklemek ne kadar kolay olsada, hayatımı çalıyor olması dehşet verici. -Japonya uzaya toplam kaç uydu göndermiş? -73 tane. 13'ü tam aktif. 50 tanesi ömrünü tamamlamak üzere. 10 tanesi izse uzayda boş geziniyor. Sadece 13 tane aktif uydu mu? Yetmez, imkanı yok! yirmi tane lazım, en az yirmi. Hiçbir şeyin kolay olmasını beklemiyordum ama, ölümdeki bilinmezliğe ne kadar karşı çıksamda, korkutuyordu. Buraya kadar gelmişken yılamazdım. -Pekala Azrail, meydan okumanı kabul ediyorum. arayüzü tam kapasite kullanacağım. Queen! Tam kapasite, hayatım pahasına! Hiç durmadan, Rus uydularına sahip olacaksın! Buraya kadar gelmişken, geri duramayız, Anladın mı! -Emir... (Quuenin düşünceleri) Benden hayatını almamı istiyor. Korkmuyor mu? Nasıl bu kadar cesur olabiliyor? Nasıl ölüme bu kadar hazır? -Hey, burda dünyayı kurtarıyoruz. Çekinme tamam? :) -T-tamam! -Pekala, SKYNET 2.0 Programı, başlasın! 7.Bölüm(Film Şeridi): -Iıaahh!! -Emir durmalıyız! -Bu kadar acıyı bir hiç için çekmiş olmayacağım! Durmayacaksın! Ölsem bile durmayacaksın! Queen'in hareketleri beynimi kavururken, hayatım yavaş yavaş gözlerimin önünden geçmeye başladı. Kurumi ile tanıştığım an geldi aklıma... Orta okulun son senesi transfer olmuştu. Çok güzeldi. O zamanda tarzı aynıydı. Tek gözünü kapatan uzun siyah saçları ve gözündeki kırmızı lensleriyle çok hoş duruyordu.Ondan çok hoşlanmıştım ama ne kadar çabaladıysamda hiç bir zaman ona açılma fırsatı bulamadım. Ta ki mezuniyet gecesine kadar. Ben yine sap gibi evime doğru yürüyordum. Yanlız başımaydım çünkü akşama kadar arkadaşlarla oyun salonunda eğlenmemize baktık. hoş bütün oyunları Queen saolsun ben kazanıyordum ama :) Karanlıkta yürümeye devam ediyorken, kenarda duran bi kız gördüm. Tek başına, kaldırımın ucunda oturmuş, hüngür hüngür ağlıyordu. Yanına yaklaştım. Aman Allah'ım, yoksa bu o muydu? -Gecenin bu saatinde burada ne arıyorsunuz? Bir şey mi oldu? -Yok önemli bişey değil. Dedi gözlerinin yaşını silerken ve kafasını yukarı kaldırdı. İnanamıyordum, bu Kurumi'ydi. Sokak lambasının ışığında parlayan gözlerinden süzülen yaşlar çenesinde birleşip yere düşüyorlardı.O anki yüz ifadesi büyüleyiciydi. Kendimden birazcık utandım. O an ne düşünüyordum öyle. Kendimi toparlayıp söze girdim. -Kurumi-san? -Emir-kun? Senin ne işin var burda? -Burası benim evime giden yol, asıl sen ne yapıyorsun kız başına? Dedim, demez olaydım. Deliler gibi ağlamaya başladı yine. Erkek arkadaşı onu aldattığını itiraf etmiş, artık ayrılmak istediğini söylemiş. Biraz teselli etmek, birazda kendimi tutamadığımdan, sarılıverdim kendisine. Oda bana sarıldı ve tekrar ağlamaya başladı. Dakikalarca öyle kaldık. Sonra kendine geldiğinde yüzüme baktı. yanakları biraz kızarmıştı. Ne oldu kızardın, hasta falan mısın diye soruncada, soğuktan, dedi sadece. Bende üstelemedim doğrusu. Ne yani benim gibi birini sevecek hali yoktu ya... O an nereden bilebilirdim hasta olduğunu, sevdiği kişi olan bana açılamayacak kadar hasta olduğunu hemde... Günler ayları kovaladı. Çok görüşmeye fırsatımız olmasada, her imkan bulduğumda yanına gittim. Yaptıklarım çokta birşeye yaramıyordu. Yakınlaşamıyordum ona. Bir gün onu zorla buluşmaya ikna ettim. Kararımı vermiştim. Geldiği gibi konuya girecek, onu sevdiğimi söyleyecektim. Buluşma yeri olarak ayarladığımız kafeye ilk ben geldim. yaklaşık beş dakika kadar sonra camdan koşarak geldiğini gördüm. Bir iki adım daha attı. Ardından yavaşça yere düştü, bayılmış olmalıydı. Başının yere deydiğini gördüğüm an, fırlayıverdim dışarıya. Yanına vardığımda yerde haraketsiz yatıyordu. Nefes alışverişini dinlemek için ağzına doğru eğildim. Sanki normal gibiydi. Kucağıma aldığım gibi, arkadaki hastaneye koştum. Şimdi düşünüyorumda, buluştuğumuz her yerde, yakında bir hastane vardı. Gözüm kurumiden başkasını görmüyordu ki fark edeyim. Neyse yetiştirdim hastaneye. Önemli bişey olmadığını, sadece yorgunluktan olan bir baygınlık olduğunu söylediler. Hem rahatladım, hem kendimi suçlu hissettim. Yorgun argın benimle buluşmaya gelmişti. Odasına girip yanına oturdum. Kafamı yorgana yaslayıp ağlamaya başladım. Bir yandanda durmadan özür diliyordum. -Gerçekten çok üzgünüm, ne olur kusuruma bakma, çok çok çok üzgünüm! -Sen neden bahsediyorsun. Senin bir suçun yokki. Gelmeyi kendim istedim ben. Dedi ve bana sarıldı,teselli etti. Hiç bir şey yokmuş gibi davranıyordu. Sanki ölmekte olan kendi değilde, başkasıymış gibi... --------- Kız kardeşim geldi gözlerimin önüne. İlaydacığım. Kendisi aslında bir akrabamızın kızı. Daha bebekken ailesini kaybedince, ona bakma işini biz üstlendik. Kendisine hiçbir zaman gerçeği söyleyemedik. Daha çocuktu zaten, üzemedik. Otobüslerde kucağımda uyuya kalırdı. Sürekli başıma bela açardı.hiç unutmam, ilk okul ikiye giden çocuklar mavişimin bir arkadaşının zorla parasını almışlar. buda dayanamayıp yerden aldığı sopayla ikisine birden girmiş. Sonuçsa felaket. Bebelerin eli yüzü kan içinde, bizim5 yaşındaki sıpadan kaçmaya çalışıyorlar. :) He birde abim var. ama onunla ne anım nede yakın bir bağım var. Sanki kan bağı yokmuş gibi. Hatta aslında kardeş değiliz dese hiç tepki göstermem. Ama seviyorum onuda, bana o baktı sonuçta. ----------------------------------------------------------------------- -Emir, biraz daha dayan! Bu son uydu! Başarabilirsin Emir! Queen'in bişeyler dediğini duyuyordum ama, ne dediğini anlayamıyordum. Gözlerim hiç bir şeyi seçemez olmuştu. Sadece bulanık, beyaz şeyler dalgalanıyor gibiydi. Bir kaç uğultudan başka birşey de duyulmuyordu. Değil kıpırdamak, vücudumun zerresini hissedemez olmuştum. Galiba ben yavaş yavaş, ölüyordum... 8.Bölüm(Son Dilek): Pekala yedek Queen, yolu bildiğini biliyorum, Bağlantımızı sağladığımıza göre sende neler hissettiğimi çok iyi biliyorsun. Beni Emir'e götür. En azından son bi kez görmek istiyorum onu! -P-peki. --------------------------- -Skynet 2.0 başlatıldı. Skynet 2.0 programı... Adını efsane film serisi terminatördeki süper bilgisayardan alan, çok gelişmiş bir yapay zeka Algoritması. filmdeki kadar güçlü değil ancak, yinede insanları dize getirebilecek bir yapı. 20 tane uyduyu dünyanın etrafına yayıp aradaki bütün diğer uyduları manipüle etmek suretiyle devreye giren bir sistem. Bu neyi değiştirecek? Tüm küresel iletişim araçları, internet, uydu telefonları... Hepsini aynı anda kullanılamaz hale getirecek.Kısacası insanlığı 150 yıl geriletecek. Kötü birşey gibi durabilir, ancak sağlık sektörüne baktığımızda, tıp alanındaki gelişmeler fazlasıyla yeterli olacak. Savaş alanları Queen tarafından canlı izlenip tüm dünyaya yayınlanacak. Kimsenin pis işleri artık silinip kaybolmayacak. En azından Planım böyle. --------------------------- Uydu sistemleri devrede. Füze savunma sistemleri devrede. Küresel iletişim engellemesi başlatıldı. Queen, kendini uyduların hafızasına transfer ediyordu. Bu sayede dünyadan yapılan hiç bir müdahele planı bozamayacaktı. Herhangi bir tehtitde ise japonların uridium bombaları çok iyi bir koz olacaktı. dııt dıııtt dııııııı.... Emirden gelen yaşam sinyalleri sıfırı gösteriyorken, Queen'in gözlerinden piksel piksel yaşlar akmaya başlamıştı. Yerde yatan cansız bedende kaldı gözleri. Yapmasaydı yaşayabilirdi. Durabilirdi, hepsi kendi suçuydu. Sanalmış gerçekmiş kimin umrunda! O acıyı hissediyordu. O yok oluşu farkediyordu... -Queen! Kendine gel. Sana bırakılan son görevide layıkıyla yerine getireceksin! -K-Ku-Kurumi san! Sen buraya nasıl geldin! -Emir seni bana emanet etti. Bir kopyanda bende vardı. Onu kullanarak geldim. Ayrıca burada sana özel bir mesaj daha var. Benim kopyamla senkronize ol. Hem mesajı al, hemde benimle bağlantıya geç, hadi. -T-Tamam. Kurumi koşarak emirin yanına gitti. Vücudu buz kesmiş, ten rengi solmuştu. Başını kucağına aldı ve tekrar "neden?" diyebildi sadece. Ancak bu seferki soru, neden onuda yanında götürmediğiydi. Cevabını bilsede, acı geliyordu kaybetme duygusu. Emirin yaptığını bencillik olarak yargıladı. "Güvenebileceği tek kişi ben olsamda, bu acıyla geride bırakılmak hiç adil değil" diye konuşmaya çalıştı, ağlamaklı bir dille, göz yaşlarını tutamazken... ----------------------------- Emirin bıraktığı bir video mesajdı. Kurumiye hazırlanan mesajla aynı zamanda yapılmış gibi duruyordu. Ciddi bir ifadeyle söze girdi: -Queen, sen benim en iyi arkadaşımdın. Sen benim can yoldaşımdın. Seni sen olman için tasarladım. Ve biliyordum ki, beni öldürecek şeyleri ne olursa olsun yapmayacaktın. O yüzden araya küçük bir program yazdım. Bundan sana bahsetmeli miydim bilemedim. Eğer öğrenirsen benden uzaklaşabilirdin belki. O yüzden de sessiz kaldım. Ancak bunları konuşmak için artık çok geç. Şimdi senden tek isteyebileceğim, ne kadar ciddi olduğumu anlaman ve sana bıraktığım son görevi layıkıyla yerine getirmen. Yoksa kendimi boş yere öldürtmüş olurum, değil mi? Video kapanırken, Emirin suratında güven dolu kocaman bir gülümseme vardı. Queen son bir çığılık daha attı. Gözündeki yaşları sildi. Bundan sonra ne ağlayacak, nede üzülecekti. Sadece ama sadece görevine odaklanacaktı. Emirden aldığı son görevine... Kurumi bile olan biteni kabullenmişken, kendisi bu şekilde duramazdı. -Pekala Kurumi san! Emirin son dileğini, onu en çok sevenler olarak bizler gerçekleştireceğiz! 9.Bölüm(Yeni Dünya): --------------------------- "Skynet 2.0 programı başlayalı 5 sene olmuştu. Hiç bir ülke uydulara erişememiş, hatta füzelerle yada uzay gemileriyle bile vuramamışlardı. Çünkü uyduların yaydığı frekanslar tüm füze ve mekiklerin navigasyon sistemini alt üst ediyor, asla hedefe varamıyorlardı. Hal böyle olunca internetin değeri kat ve kat arttı. Ülkeler artık silah, mermi, füze yerine, hackerlar yetiştirmeye başlamıştı. Aksi halde internet bağlantılarını kesmeleri gerekiyordu ki dünyanın en kapsamlı iletişim aracını bu şekilde engellemek düşünülemezdi bile." --------------------------- Bir gökdelenin tepesinde, hafif esen ılık rüzgar saçlarını dalgalandırırken, Kurumi ufka doğru bakıp, derin düşüncelere dalıyordu. Geçen 5 yıl boyunca ne yapmıştı? Hayatında neler olmuştu? tek bildiği, tek hissettiği yanlızlık duygusuydu. Kapkaranlık... Sonra Queen'in sesini duydu. Oda değişmişti. Yaşananlardan sonra Kurumi'ye anne demeye başlamıştı. Emir'i de bir nevi babası olarak görüyordu zaten. -Anne, bende aynı şeyleri hissediyorum. Bende yanlızlık çekiyorum. Ama ne kadar çirkin bir düşünce de olsa, insan alışıyor... Hem, Babam cennette seni bekliyor, unuttun mu? Hiç olmazsa senin öyle bir şansın var. Peki ya ben ne yapayım? Benim tesellim ne olacak! Bunu düşündükçe... Derken gözlerinden yaş akacak gibi oldu. Ancak söz vermişti. bir daha ağlamayacaktı. Kendini tuttu, tuttu... Kurumi gözlerini ufuktan ayırmadan konuşmaya başladı. -Queen, sen iyi bir programsın. Ayrıca her insan gibi duyguların, düşünce gücün, hislerin, Kişiliğin var. Umuyorum ki Allah buna kayıtsız kalmayacaktır. Diyebildi ama içinde hiçte buna inanası gelmiyordu. Ama böyle birşey daha önce yaşanmadığına göre, belki de olabilirdi. bu konu çok karışık olduğundan düşünmeyi bıraktı. Bir ara ufak bir gülümseme geldi yüzüne. Queen merakını gizleyememiş olacak ki, sebebini sordu. Kendi de az çok tahmin ediyordu gerçi. -Gayet açık kızım, kendi kurduğumuz uydu ağını kırmaya çalışan ekibe başkanlık ediyorum, ondan. Küresel İletişim Merkezleri (K.İ.M.)' nin en önemli yerleşkesi olan Japonya'daki ofisin başındaydı. Queen sayesinde artan zekası onu insan üstü bir güce kavuşturmuştu. Bu kurum için biçilmiş kaftandı. Onun içinde bundan daha iyi bir fırsat olamazdı. Tepesinde durduğu göktelende o binaydı. Kurumi, kurumdaki herkesle adeta dost olmuştu. Yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi. Hepsininde Queen'den haberi vardı. Pek tabii sadece yapay zeka olarak bilinen küçük şirin bir oyuncaktı. Tüm dünyayı etkisi altına alan program olacağı kimin aklına gelirki? ------------------------ K.İ.M.'in ikinci ve bir o kadar önemli bir görevi daha vardı. Ülkeyi, dış güçlerin hacker saldırılarından korumak. Bunun için sıradan bilgisayarlar kullanmak zorunda olması biraz sıkıntı versede, Queen'in sağladığı süperzeka fonksiyonları işini biraz daha kolaylaştırıyordu. Zaten japonyanın bir numaralı merkez olmasının sebebi, Kurumi'nin yazdığı değişken algoritmalı 8 katmandan oluşan güvenlik duvarıydı. Bir duvarı kırsalar bile ikinciyi kırmaları için 2 kat daha fazla sistem gücüne ihtiyaç duyuluyordu. Çünkü 1. katmandaki değişen algoritmanın gözden kaybolmaması için, anlık kontrol altında tutulması zorunluydu. Dönemin teknolojisi onu atlatılamaz kılıyordu. Ancak bu koruma tedbir amaçlı sadece merkez binasında bulunuyor, diğer hiç bir merkeze yada kuruma sağlanmıyordu. Ne polislerde nede askerlerde bu denli güçlü korumalar vardı. Sebebi ise çalınmasını engellemekti. Göktelenin tepesinde rüzgarın hazzını yaşarken, kendisini çağıran bir anons duydu. Ardından alarmlar çalmaya başladı. Anlaşılan biri yine katmanlara kafa atıyordu. "Bıkmadılar şundan, geçemeyeceksiniz anlayın artık" diye iç geçirdi. Yavaş adımlarla kontrol odasına inerken, içerdeki personelin bağırışlarını duydu. -Tanrı aşkına başkan nerde kaldı! -2. katman düştü! -3. katman yüzde 80-70-60... Duyar duymaz içeriye doğru koştu. Queen'in yüklü olduğu aracı, paneldeki porta aceleyle yerleştirdi. Klavyeden gerekli kombinasyonları yazdı ve seslendi: -Queen! Senin sıran! -Peki anne! Queen bütün kontrolü eline aldı. Gereksiz bütün sistemleri kapatıp tüm işlem gücünü kendinde topladı. Güvenlik duvarını onarmaya başladı. ancak yenileme hızı çok yetersizdi. Onardığı her %3'lük dilime karşılık duvarın %10'u düşüyordu. Geriye yapılacak tek bir şey kalmıştı. Arayüzü kullanmak. Biran için tereddütte kaldıysada, Kurumi'nin de izniyle hemen işleme başladı. Aradan geçen 5 yılda arayüzü daha çok geliştirmişlerdi. Ancak ağrı hala çok şiddetliydi. Queen gücü yavaş yavaş arttırarak saldırıyı durdurdu. Acıdan dizlerinin üstüne çökmüş olan Kurumi, işlemin sonlanmasıyla gelen rahatlamanın etkisiyle büyük bir oh çekti. Ancak başları beladaydı. Saldıranın sıradan bir bilgisayar olması imkansızdı. Yoksa, yoksa başkası da arayüzü keşfetmiş olabilirmiydi? Hem de bu kadar güçlüsünü yapmış olabilirmiydi? Bu saçmalıktı. Dahası, yardımcıları Daniel ve Tohka'ya birşeyler açıklamaları gerekiyordu. Neler oluyordu Allah aşkına... Revire doğru yola çıkarken, Daniel ve Tohka'ya gelmelerini işaret etti. Onlara birşeyler söylemeliydi. 10.Bölüm(Daniel&Tohka): -Daniel, Tohka... Az sonra söyleyeceklerim sizin hayatınızdan daha değerli. Yani bunu kimse bilmemeli. Anlaşıldı mı? Daniel ve Tohka önce birbirlerinin yüzüne kısaca baktılar, sonra evet dercesine kafalarını bir aşağı bir yukarı salladılar. Kurumi Queen hakkındaki gerçeği anlatırken, ikisininde gözleri her duydukları kelimeye karşılık dahada büyüyordu. En son Skynet 2.0'ın aslında Queen ve çok sevdiği Emir'in eseri olduğunu duyduklarında, Korkudan yere çökmüş bir vaziyetteydiler. Daniel söze girdi: -Yani sen bizim düşmanımız mısın? -Hayır, ama eğer bana engel olmaya çalışırsanız acıma beklemeyin. Arayüz'ün neler yapabileceğini bilmiyorsunuz... -Neden bu kadar ileri gidiyorsun? İnsanların suçu ney! -İnsanların mı? O nalet yaratıkları umursamıyorum bile. Kendinden başka kimseyi düşünmeyen, aciz birer pislik torbası her biri. Tek dertleri savaş. Ben sadece Sevdiğim adamın son dileğini yerine getiriyorum. Öldükten sonra bana bıraktığı son dileği... Tohka şoku yeni atlatmış olacakki, titremesini kesip konuşmaya başladı: -Yani biz şimdi ne yapacağız? -İstedğinizi yapmakta özgürsünüz. Bu kadar büyük bir şeye sizi zorla bulaştıramam. -Ben, Ben seninle kalacağım. Ben son iç savaşta ailemi kaybettim. Daha fazla insanın ölmesini, daha fazlasının acı çekmesini izlemek istemiyorum. Daniel, sen ne diyorsun bu konuya? -Ben mi? Sizi çılgın kadınlar. Peki tamam. Tohka varsa bende varım. -Nasıl yani anlamadım? Cebinden çıkardığı sigarayı yakarken düşünüyordu Daniel. Ya bu çılgınca plandan uzak duracak, ya da sevdiği kadına, Tohka'ya bişey olmaması için elinden geleni yapacaktı. Derin bir nefes çekti ve: -Hay ben böyle işin ta... Bi kıza aşık ol, oda dünya çapında bir planın peşinden koşsun. Sokayım böyle şansa. -Daniel... Sen, doğru mu söylüyorsun? -E heralde. Böyle manyakca bişeyi başka niye kabul edeyim. -Daniel! Bende seni... Gözlerindeki mutluluk yaşları konuşmasını engelliyordu.Ayağa kalktı ve Daniel'in kucağına atladı. Öyle sıkı sarılıyordu ki... Kurumi ikisine uzun uzun baktı. Sonra dayanamadı, o da ağlamaya başladı. Yine emiri özlemişti. Burada, yanında olsa, ona nasıl sarılır, nasıl koklardı... Kafasını hafiften sağa-sola salladı. Şimdi bunların sırası değil diye düşündü. Kafasını toplayıp yanındakilere seslendi. -Pekala, şu bize saldıran şeyin ne olduğunu çözmemiz lazım. ------------------------------- Ertesi günün sabahı masasında uyuyakalmış Kurumi'yi Tohka aceleyle uyandırdı. Saldırının yapıldığı yerin alanını daraltmayı başarmışlardı.Hemen kontrol odasına koştular. Kurumi gördüğü yer karşısında şaşkına dönmüştü. Belirledikleri sınırların içinde o askeri üste bulunmaktaydı. Şaşkınlıktan eli ayağına dolaştı. Ne yapacağını düşünürken aklına uydu telefonları geldi. Doğrudan bağlantılı olduklarından direk generale ulaşabilirlerdi. 2 adamını telefonu iletmeleri için görevlendirdi. -------- (telefon çalar) -Ne istiyorsun. -Kenpachi... -Sende kimsin nalet olası. -Sus ve sadece soruma cevap ver. Arayüzü nerden buldun? -Ha! Sen o pisikopat veledin sevgilisi misin yoksa? -... -Hah hah ha! Biliyordum. Pekala genç bayan. Şimdi kulaklarını dört aç ve beni iyi dinle. Uydu ağının arkasında sen olduğunu biliyorum.Geliyorum, hazır olsan iyi edersin. Ayrıca bana bıraktığın o hediye içinde teşekkürler. Çok işime yaradı.Hah hah Ha! Dedi ve telefonu kapadı.Kurumi olayı anlamıştı... (Emir'in Öldüğü gün) "Dikkat, kendi kendini yok etmeye 1 dakika, Dikkat, kendi kendini yok etmeye 1 dakika..." -Kurumi! Buradan hemen çıkmalısın! Acele et. -Ama Emir ne olacak! -Biliyorum! ama o öldü! Sen yaşamak zorundasın. Acele et! ----- O an Queen'i tam olarak kontrol edemiyordum. O yüzden oradan kaçmak zorunda kalmıştık. Emirin bedenini de, orada bırakmıştık. Sonraki zamanlarda oradan çaldığımız kayıtları incelerken, klonlama ile ilgili birşeyler okumuştuk. Yoksa...Hayır olamaz! Olmamalı! Seni general bozuntusu! Sevgilimi rahat bırak! Bedenini rahat bırak!!! 11.Bölüm:(Olamaz!): -Queen herşey hazır mı? -Anne, bunu yapmak istediğine emin misin? -Duygularımı okuyabildiğin halde, bunları bana soruyor musun? -Öyle ama... Babam ne yapmanı isterdi? -Queen, sana bir gerçeği hatırlatayım. O burda değil! Nalet olsun yok işte yok! Yapmaya çalıştıkları şey, emirin yaptığı gibi Queen'i kuruminin beynine almaktı. Bu sayede beyninin tamamını, en azından teoride, kullanabilme şansına sahipti. Emir sadece yüzde 15'e çıkabilmişti. Daha yükseğini denemeye fırsatı olmamıştı. Kurumi ise sonuna kadar gitmeyi planlıyodu. O Generali ve bu işe bulaşan herkesi öldürecekti. Hali hazırda kullandığı kırmızı lensler yüzünden zaten oldukça ürkütücüyken, aklını kan hırsı bürümüş halini görünce korkmamak elde değildi. -Kızım, işleme başla... -Tamam anne! --------------------- (Generalin Üssünde) -Efendim, elimizden geleni yapıyoruz ancak, onu şimdi uyandıramayız. Aksi halde çok yaşayamaz. -Uzatma lan, dediğimi yap. Ölüm ölmemesi umrumda değil. Elimizde daha çok var. Geleceğini biliyorum Emir'in sevgilisi. Eğer o manyak ile sevgiliysen, sende en az onun kadar manyaksındır. Ama ben senin gibi değilim. Hatta sana güzel bir sürpriz de hazırladım. Hah hah ha! Uyandırılma işlemi başlıyor. Kalp atışları, normal. Kan basıncı, normal. Beyin fonksiyonları, normal. Kabin açılıyor... Dumanların arasında bir gölge gözüktü... -Pekala millet, burayı boşaltın. Birazdan ortalık çok karışacak. Ayrıca tüm uyduları onlar kontrol ediyor. Herhangi bir askeri hareket yapmaya kalkarsak işimiz biter. Burada olanlardan kimsenin haberi olmayacak. Pekala manyak kadın, gel bakalım, sen mi kazanacaksın yoksa sevgilin mi, göreceğiz! Haaahh Haaa! 5 dakika kadar sonra, Kurumi askeri üsse gelmişti. Etrafta kimsenin olmaması biraz ürkütücü olsada, sebebini o da biliyordu. Şimdi yapması gereken generali bulup onun işini bitirmekti. Yapmak istediği şeyi az çok anlamıştı. Emiri yada en azından beynini klonlamaya çalışıyordu. Bunu tam olarak başarırsa, hiç bir şekilde durdurulamazdı. Klon oldukları için beyinlerinin tamamını kullandırabilirdi. Ölmeleri çokda mühim değildi general bozması için... -Kenpachi Şerefsizi, neredesin çık ortaya! -Hey hey, sakin ol. Hem niye onu çağırıyorsun. Yoksa beni özlemedin mi? Kurumi sesi duyar duymaz titremeye başladı. Yavaşça arkasını döndü. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Dili tutulmuş, doğru düzgün nefes alamıyordu. Karşısında cansız bedenini kucağına aldığı, sevgilisi olan Emir'in tıpatıp aynısı olan biri duruyordu. Klon... -S-sen, sen Emir değilsin. Biliyorum ama... -Benim ondan ne farkım var? A dur bir dakika, ben seni ondan daha çok istiyorum. -Ne demek istiyorsun? -Senin ölmeni ondan çok istiyorum!! ... 12.Bölüm(Yeter Artık!): ----------------- Üzerime doğru geliyordu. Elindeki bıçakla koştura koştura... Elimi belimdeki tabancaya götürdüm ama, çekemedim. Dayanamıyordum artık. Yanlız başına 5 yıl yarı ölü yaşarken hep onu düşünüyordum. Cansız bedeninin soğukluğunu kucağımda hissettiğim Emir'im, klonda olsa şuan karşımda duruyordu. Yeter! Daha fazla bu acılara katlanmak istemiyorum! Kurumi kollarını açtı ve üzerine doğru koşan, emirin klonuna bakarak gülümsedi. Emir bir an sendeledi, ancak koşmaya devam etti. Tam Kurumi'nin yanına gelmişti ki, bıçağı yere attı, kuruminin elinden tutup onu kaçırdı. Kurumi hala şoktaydı. Emir konuşmaya başaldı. -Kenpachi benim beynimi kontrol altına almak için beynime bir çip koymuş. Ama beynimi olduğu gibi kopyaladıklarından Queen'de beraberinde geldi. Uyandırıldığımda otomatikman harakete geçti. Çipi devredışı bırakması biraz zaman aldı ancak gördüğüm kadarıyla tam vaktinde yetişti. -Yani sen şimdi gerçek Emir misin? -Hayır, sadece kopyasıyım. Bu yüzden sevinme. Zaten bir kaç dakikalık ömrüm var. General beni daha tamamlanmadan makinadan çıkardı. -Ölümünü bir daha mı göstereceksin bana? Tam bastırdım anılarını derken, birdaha mı buz kesmiş bedenini hissedeceğim? İstemiyorum, hayır! ... Hiç birşey diyemedi Emir. Gözleri doldu . Elinden birşey gelmiyordu. Sadece onu da bu işe bulaştırdığı için pişmandı. Koşmaya devam ettiler. General peşlerinden geliyordu. Sinirden deliye dönmüştü. Artık hiçbir şeyi umursamıyordu. Onları yakalayacak ve ikisinide oracıkta öldürecekti. Klonun zaten çok fazla ömrü kalmamıştı gerçi, ama olsun. Kurumi'nin önünde bir kez daha öldüreceğim onu! diye geçirdi içinden... ------------------ -Tanrı aşkına Kurumi-san nereye kayboldun! - En son nereye bakıyordu? Askeri üs değil miydi? Oraya gitmiş olmasın sakın? Queen, sen birşey biliyor musun? Queen kararsız kaldı. Emiri öldürenin general olduğunu söylese, sebebini bilmek isteyeceklerdi. Kurumi'yi bu kadar kızdıracak birşey küçük olamaz diye düşüneceklerdi. ama yinede anlatacaktı. geriye bir tek annesi kalmıştı. Onuda bu şekilde kaybetmek istemiyordu... -Sebebini sormayın ve sadece dinleyin. Aslında orası... ---------------- Askeri üssün etrafı dışarı çıkarılan personel ile çevriliydi. Bazılarıda generale katılmış, Kurumi ve Emiri arıyorlardı. Artık sınırına gelen Kurumi, üzüntüden patladı. -Yeter! Dur diyorum Emir. Artık yaşamak istemiyorum. Senide son kez gördüm dünya gözüyle. Her ne kadar klonda olsan... Hiç bir pişmanlığım kalmadı geride. Daha fazla dayanamıyorum. -Kurumi... Ordalar! Koşun! Sonunda general ve ekibi onları bulmuştu. Köşeye sıkışmışlardı.General o çirkin sırıtışını gösterdikten sonra, tetiği çekti. Emir refleks olarak kuruminin önüne atladı. Sırtından vurulmuştu. Tam kalbine denk gelen yerden... Ve kuruminin kucağına düştü. "Yaşamalısın" diyebildi sadece. ağzının kenarından akan kanlar, zemine yayılmış kanlara karışırken... Kurumi bir kez daha Emir'in cansız bedenini kucağında tutuyordu. Bu sefer hayatı ellerinden kayıp gitmişti. Dondu ve öylece kalakaldı... 13.Bölüm Sezon Finali(Değişim başlasın!): Daniel ve Tohka ekip ile beraber üsse vardıklarında, Kurumi'yi kucağındaki cesetle ağlarken bulmuşlardı. Onun emir olduğunu öğrendiklerinde buz kestiler. Sadece birbirlerine bakakaldılar. Yanına gidecek yüz bulamıyorlardı. Gidipte ne diyeceklerdi ki zaten... -Anne!Anne iyi misin? Ses Queen'in sesiydi. Daniel'e onu yakına götürmesini söyledi. Daha yeni yakınlaşmaya başlamışken, Queen karşısında 5 yıl önceki portreyi tekrar gördü. Her adım ilerleyişinde, duyguları daha çok yoğunlaştı. En son yanlarına geldiklerindeyse çığlığı bastı. -hayır! Yine olmasın hayır! ------- Biraz sakinleştikten sonra devam etti. Beni babamın eline koy. Neler olduğunu o bana söyleyebilir. Klon da olsa o Emir, henüz tamamen ölmemiş olmalı. Daniel söyleneni yaptı. Queen sinir uçlarından beyne ulaştı. Hafıza bölümünü tararken birden durdu. "Emir'den mesaj mı var?" Dur bi saniye, neler oluyor böyle? Emir'den mesaj mı var? Muhtemelen beyninde kalan son şeylerden biriydi. Otomatik gönderilecek bir mesaj. Açtı, okumaya başladı. "Size yaşattığım acılar için gerçekten üzgünüm, ama kurtardığınız hayatlar için buna değer. Her ne kadar hal böyle olsa da, sizi daha fazla zorlamak istemiyorum. Bu yüzden son olarak bu kodları bıraktım. Bunlar hem senin acı çekme duygunu, hemde Kurumi'nin benle ilgili anılarını hatırlamasını engelleyecek. Tamamen silecek kadar ileri gidecek cesaretim yok malesef. Şimdi iş sana kalıyor, yapacak mısın? Yoksa bu şekilde kalmak iyi mi?" Queen kafasını kaldırıp annesine baktı. Gözleri sönmüş, ölü gibi duruyordu. Dokunsan devrilecek kadar zayıftı. Onun duyguları yapaydı sonuçta. Ne kadar hissedebilme yeteneği olsada gerçekteki kadar şiddetli olamıyordu. Bir kendi yaşadıklarına baktı, birde annesinin yüz ifadesine. Düşünecek bir şey yoktu. Anıları silecekti. Daniel'den Kurumi'ye uzanmak için yardım istedi. Kurumi onu eline aldı ve söze girdi. -Bu manyağı senden iyi tanıyorum Queen. Aşağı yukarı aklından neler geçiyor biliyorum. Ama yapma. Eğer son dileğinide unutursak, yaşadığımız bunca şeyin ne anlamı kalacak? Hadi eve gidelim, bu sefer katılmamız gereken gerçek bir cenaze töreni var... Queen gözyaşlarını daha fazla tutamadı. Saldı kendini. Küçücük bir ekranda mavi-beyaz süzülen piksel taneleri. Acının ne demek olduğunu öğrenmiş gibi manalı manalı süzülen gözyaşları... ---------------------- Generalin takımı dağıtılmıştı. Kendisi ise görevden alınmıştı. Tabi halka duyurulan kısım buydu. Gerçekte dünyanın en önemli güvenlik noktası haline gelmiş bir merkezin başkanına saldırmak açıklanamaz birşeydi. Hem işin arkasında gerçekten kimin olduğunun da bulunması gerekiyordu. Bu yüzden Kenpachi'yi sorgulamak üzere yanlarında getirdiler. Klasik asker bozması, ağzını bile açmadı. En son Kurumi yanına geldi. Başına silahı dayadı. "Söyleyecek bir şeyin var mı?" dedi. Generalin hayır demesinin üzerine hiç ikiletmedi. Çekti tetiği. O anki soğuk kanlılığını gören Queen içinde garip bir korku hissetti. Sanki tanıdığı annesi başkasına dönüşmüş gibiydi. Kurumi arkasını döndü ve giderken "toplayın şunu" dedi. Hala olanlara anlam verememiş olan sorgulama ekibi denileni yaptı. Kurumi kendi kendine konuşmaya başladı. Bundan sonra kötülere merhamet olmayacak. Bundan sonra acıma olmayacak. Bundan sonra kimseyi kurban vermeyeceğim hiç bir şerefsize! Sonra Queen'e döndü ve: -Kızım, bundan sonra hiç bir kötüye acıyarak bakma. Ayrıca unutma, asıl düşmanı daha bulamadık. Hiç bir yumuşaklık belirtisi göstermeyeceğiz. Ben yaşadığım sürece skynet 2.0 programı devam edecek. Küresel İletişim Merkezleri (K.İ.M.)'de emrimde. Generale o desteği veren o***'yu bulup canına okuyacağım. -Anne... Queen yaşananları tekrar düşündü. Belkide doğru olan buydu, yada yapması gereken. Annesine destek olmaya karar verdi. Her ne kadar korkuyor olsada... 2.SEZON Notlar: Konu ilk bölümden saçmalanmışa benziyor ancak yeni bölümler geldikçe ortaya güzel şeyler çıkacak. Her hafta en az bir bölüm ekleyeceğim. Keyifli okumalar. 1-1.Bölüm(uyanış): Kurumi'yi kurtarmak için beynini hacklediğimden beri 5 yıl geçti. Bu yaptıklarım sanki hiç birşeyi değiştirmemişti. Hala komadaydı, hala dışarıya tepki vermiyordu. Ne yapacağımı bilmeksizin öylece dolanıyordum. 5 yıl boyunca hiç birşey yapmadan... O gün hastaneye gitmedim. Gidemedim. Belkide benim yüzümden hiç uyanamayacaktı. Ne yaptığımı sanıyordumki? Öylece bir insanın beynini hackleyemezdim. Ama onu kaybetmekten korktum. Şu nalet dünyada bana ait olduğunu düşündüğüm tek şeyi. Bu korkum, belkide onun sonu olmuştu. Ben bunları düşünürken çalan telefonun sesiyle irkildim. Cebimden çıkarıp baktığımda hastaneden aradıklarını gördüm. Acaba... Hayır hayır. Aklıma kötü şeyler gelmemeliydi. Yinede korkarak telefonu açtım. -Alo, emir-san'la mı görüşüyorum? -Buyrun benim. -Gözünüz aydın, hastanız uyandı. -Ne! hemen geliyorum! Montumu aldığım gibi kapıdan dışarı fırladım. Bisikletim arızalıydı. 3km yolu koşmam gerekiyordu. Olsun, şuan 30km bile koşarım. O gözlerini açtıya, gerisinin bir önemi yok... 301-302... Koridorun sonundaki 320 nolu odaya kelimenin tam anlamıyla kafa attım. Evet kafa attım. Kapı arızalıydı ve açmak için biraz uğraşmam gerekiyordu. O kadar acele edincede direk kafayı vurdum.Kapıyı açtığımda kurumi yataktan doğrulmuş, şaşkınlıkla bana bakıyordu. Gözlerimden gelen yaş durmak bilmiyordu. Hemen koşarak yanına vardım. -Kurumi, sonunda uyandın! -Uyanmak mı? -Evet, tam 5 yıldır komadaydın. -Be-beş yıl mı? Sen gerçekten Emir misin? Kesin bu bir rüya olmalı... -Hayır gerçek! Burdayım, hiç gitmedim! -Senin 2 defa ölümünü gördüm Emir, 2! Hepsi sahtemiydi! Tüm yaşadıklarım, hepsi bir rüyadan mı ibaretti! Hayır bu gerçek olamaz! -Kurumi... Neler olduğunu idrak edemedim ilk başta. Ondan biraz daha anlatmasını istedim. Tüm detaylarıyla, sanki bir ömür yaşamış gibi anlatıyordu. Onu daha fazla yormamak ve dinlenmesine izin vermek için, biraz yanlız bıraktım. Sonra Queen ile irtibata geçtim. Çekilen beyin tomografisini incelemeye başladık. Sonuçta beynindeki hücrelerin sayısında aşırı bir artış olduğunu gördük. Neredeyse 5 yıl yaşamış kadar veri birikmişti. Bunun 2 tane mantıksız ama mantıklı olması gereken açıklaması vardı. Ya Kurumi komadayken, benim yaptıklarım yüzünden uzun bir rüyaya dalmıştı, yada geleceği görmüştü. Beyin hakkında bilmediğimiz tonla şey varken pek hala her ikiside mümkün. Şimdi düşünmem gereken bunlar değil, Kurumi'nin bedensel ve ruhsal sağlığı. Zira eski Kurumi gitmiş, yerine sert ve asker havasında bir Kurumi gelmişti. 1-2.Bölüm(Uyanış-2): Kurumi hastaneden taburcu oldu. Bir kaç gün yanlız kalmak istediğini söyledi. Bu boşlukta bende kendimi olanları anlamaya çalışmaya verdim. Herşeyden önce beynimi daha iyi anlamam gerekiyor. Bunun için daha zeki olmalıyım ve bunu başarmanın yoluda Queen'den geçiyor. Onu doğrudan beynimin içine erişibileceği şekilde yeniden yazdım. Bundan böyle benim rızam olmaksızın bütün kontrolleri elinde tutabilecekti. Peki bu ne işe yarayacaktı? Queen insanoğlunun bildiği tüm bilgileri idrak etme yeteneğine sahip bir varlık. Beyin üzerine bilinen herşeyi öğrenecek, benim beynimi kullanarak öğrenme gücünü arttıracak ve olanları çözmeye çalışacak. Pekala çözmesi yıllar bile sürebilir. Aslında Queen'i doğrudan bedenime aktarabilirim ancak bu işlem çok riskli ve geri dönüşü olmayan birşey. Böyle birşey'e kalkışmadan önce bunu denemeliyim. Ayrıca Kuruminin Bana anlattıklarının gerçekliğinide kontrol etmem gerekiyor. Eğer gerçekten söylediklerinde doğruluk payı varsa... Geçen bir haftanın ardından daha fazla sabredemeyip kurumiyi görmeye gittim. -hey, benim, içeri girebilirmiyim? -Emin değilim. -Ne demek emin değilim, geleyimmi gelmeyeyimmi? -Onu kastetmedim. Neyse, gel. Seni çok özledim... Odaya girdiğimde pencerenin yanında dikiliyordu. Belliki dışarıyı izliyordu. Sonra yavaştan bana doğru yaklaştı. Elini yanağıma koydu. Yüzünden tarif edilemeyecek duygular yansıyordu. Korku, mutluluk, sevinç, hüzün... Hepsi bir arada... "Gerçekten senmisin?" diye tekrar sordu. Hiç bir şey demedim. İyice yaklaşıp dudağına küçük bir öpücük kondurduktan sonra, "hepsi geçti, her ne yaşadıysan hiç biri gerçek değildi. Bu durumdan kurtulmalısın ve ancak sen kendini kurtarabilirsin. Sana yeni bir şans verilmiş gibi düşün. Herşeye yeniden başlama şansı." Kafasını göğsüme yasladı. Bir an ağlayacağını sandım. Hatta eski Kurumi olsaydı çoktan seller yağdırmaya başlamıştı. Şu an karşımda duran kişi ise bambaşka hissettiriyordu. Uyanmadan önce en son ne hatırladığını sordum. -Başımıza bela olmuş pisliğin tekini idam ettim. Bir kaç gün sonra ölmüş olması gereken o Kenpachi o.ç'undan bir mesaj aldım. Tahminimce kendini klonlamıştı. Şerefsiz. Nasıl yada nerde yaptığını bilmiyorum. Manyak herif, Eski usül atam bombası yaptırmış, sırf beni öldürebilmek için bütün şehri havaya uçurdu. Aslında birazda mutluydum. Sonunda gerçek senin yanına geliyordum. Sonunda tüm bunlar son buluyordu. Biraz şaşırmıştım. Bir asker gibi konuşuyor, küfürler yağdırıyordu. Yaşadıklarını göz önüne alırsak, daha azını bekleyemezdim zaten. "Sonuç olarak haklı olduğunu düşünüyorum" dedim ve tekrar sarıldım. Bu sefer yumuşadı, ağlayacak gibiydi ama yine kendini tuttu. -Peki şimdi ne olacak? Normale mi döneceğiz? -Aslında, biraz araştırma yaptım. Kenpachi denen adam gerçekten var. Gerçekten gizli bir üssün kumandanı. -Dur bir dakika, geçen sefer oraya tek başına gidiyordun. Queen'i kullanarak sistemlerini hacklemekti amacın. Bu sayede uyduları kontrol altına alıp dünyaya barış getirmeye çalışıyordun. Kısaca böyle birşeyler yapıyordun. -Güzel planmış aslında. Bir kaç saniye sessizlik oldu. Kurumi birşeyler düşündüğümü anlamış olacaktı ki, bana bakarak şeytanvari bir gülümseme gösterdi. Çok ürkütücüydü. Sonra tek rar konuşmaya başladı. -Hey, birdaha böyle bir çılgınlık yapmayı düşünürsen, benide yanında götür. Ve evet, birde şu var. Queen'i kullanarak otomatik nişan alan bir silah üzerinde çalışıyordum. Sanırım seninle birlikte bunu yapabiliriz. Bir daha seni kaybetmek istemiyorum ve oraya birdaha hayatta dönmem. Ama seni tanıyorum, bunu yapacağını adım gibi biliyorum. İntikam için... -İntikam için... Haklıydı. Planı beğenmiştim. Yapacaktım. Ama dediği gibi bu sefer yanlız değil, kurumi ile beraber gideceğim. Onu kişisel intikamım için kullanmayı hiç istemiyorum ama, bir daha yanlız bırakmayacağıma dair ona söz verdim. Bir şekilde sözümü tutmam gerek. Ölmeden, geri dönmemiz gerek. Bunun içinde çok sağlam bir plan yapmam gerek. Peki Kurumi'nin anıları ne kadar gerçek? Geleceğimi gördü? Hepsini oraya gidince anlayacağız. ********** Arkadaşlar açık konuşmak gerekirse konuyu çok dağıtıp aşırı hızlı giderek bir hata yaptım. Şimdi hikayeyi en baştan yazıyorum. Bu sefer bazı karakterler olmayacak, olanların kişilikleri farklı olacak, bu yazdıklarımda gördüğüm hatalar ve eksiklerde giderilecek. Şuan whatpad üzerinden yayınlamaya başladım ki böylesi çok daha uygun benim için. Benim yazdıklarıma ilgi duyan arkadaşları bekliyorum. Eski yazdıklarımı silmeyeceğim. Zira ikisinide okuyup karşılaştırma yapabilecek insanlar var. Belki yeni halini kimse sevmez, eskiye döneriz vs vs. İpler sizin elinizde yani. => http://w.tt/1JqYdxy ---5.Bölüm'e buradan ulaşabilirsiniz
  5. YukkiPan

    Garip Adam

    スクリューボール (Strange Man/Garip adam) İlk olarak merhaba.Umarım severek okursunuz ^^ İyi okumalar ~ Tür: Romantizm, Dram, One-shot Kapak: Hikaye: Evin kapısını kilitledi ve tekrar arkasını döndü. Evet, hala kendini Kamin olarak tanıtan garip insan oradaydı. Sorun şu ki kendi ismi de Kamin'di... "Lütfen beni görmemezlikten gelme Kamin-chan." Okul çantasının kolunu sıkıca sıkan Kız Kamin derin bir nefes aldı. "İlk olarak bir anda odamın ortasında beliriyorsun, sonra seni bir tanrının gönderdiğini söylüyorsun ve sana aşık olmamı istiyorsun. Affedersin ama polisi çağırmadığıma pişman etmeyip buradan kaybolur musun?" Erkek Kamin, Kız Kamin'e kolunu attı ve onu apartmandan çıkardı. "Üzgünüm ama hayır, kaybolamam." Kolunu genç kızdan çektikten sonra yüzünü kıza dönerek geri geri yürümeye başladı. "Hem polisi çağırsan bile senin deli olduğunu düşünüp tımarhaneye atarlar." "Bence polisler kimin deli olduğunun farkına varacak kadar zekiler." "Beni sadece sen görebilirsin Kamin-chan. Bu yüzden bence baştan düşün." Genç kız tek kaşını kaldırdı. Şu an polisi aramadığı için cidden pişmandı. "Pekala..." dedi Kız Kamin ve elinde süpürgesi bulunan orta yaşlarda bir adamı gösterdi. "Eğer seni sadece ben görebiliyorsam şu adamı dürt ve orada bekle. Eğer adam seni fark etmezse sana inanacağım." "İnanmak dışında bugününü bana ayırıp neden burada olduğumu tam olarak dinleyecek misin?" Genç kız omuz silkti. Her türlü kendi kazanacağını düşündüğü için hiç düşünmeden teklifi kabul etti. "Tabi neden olmasın. Eğer seni sadece ben görebiliyorsam (!) benle okula gelirsin ve orada tartışırız." Erkek Kamin'in gözleri ışıldı. "Harika! İlk defa insan okuluna gideceğim!" Genç kız, oğlana garip bakışlar attı. Acaba oğlana kendisininde bir insan olduğunu söylemesine gerek var mıydı? Varsa bile önemli değildi. Sadece bu iş hızlı bir şekilde bitsin istiyordu o kadar. Erkek Kamin zıplayarak yaşlı adamın yanına gitti ve adamı omuzundan nazikçe dürttü. Yaşlı adam genç oğlanın olduğu tarafa döndü ama Erkek Kamin'i sanki görmemiş gibi işini yapmaya devam etti. Genç Oğlan bağırarak kıza sordu, "Tekrar denememi ister misin?" Kız kafasını olumlu anlamda salladı. Bunun üzerine oğlan yaşlı adamı baştan dürttü. Yaşlı adam yine arkasına baktı. Bu sefer sinirlenmiş olacak ki kendi kendine mırıldanmaya başladı. Genç kız korkmaya başlamıştı. Geri geri adım atarken oğlan onun yanına gelmişti bile. "Artık bana inanıyor musun Kamin-chan?" "KES SESİNİ!" Bu yüksek bağırışından dolayı sokakta bulunan herkes genç kıza baktı. Herkesin ağzından farklı cümleler çıkıyordu. "Yazık annesini kaybettikten sonra delirdi..." "Sokakta kendi kendine bağırıyor." "Polisi mi çağırsak?" "Zavallı kız..." Kız etrafında dönerken sanki tüm bu seslerin kulağında durmadan yankılandığını ve ses şiddetinin arttığını hissetti. O delirmiş olamazdı. Genç oğlan onu kolundan tuttu, "Kamin-chan... Sakin ol ve okula gide-" "BENDEN UZAK DUR!" Kız, oğlanın kolundan kurtulup okula doğru koşmaya başladı. Kulağında durmadan insanların ona zavallı ve buna benzer acıma duyguları içeren kelimeler söylediğini işitiyordu. Hayır, Kamin delirmemişti. Delirmiş olamazdı. Tuvaletin kapısını hızlıca açtı ve aynanın önüne geçti. Şanslıydı ki tuvalette ondan başka kimse yoktu. Zaten olması gibi bir şans çok azdı. Bu tuvalet okulun tenha köşesinde olduğu için genç kız kendi dışında başka kimseyi burada görmezdi. Aynaya, kendisine baktı. Şaşkınlık ve korkunun verdiği etkiden yüzü sararmıştı. "Benden neden kaçıyorsun Kamin-chan?" Kız aynada arkasında beliren oğlana baktı ve tam çığlık atacaktı ki genç oğlan eliylen kızı susturdu. "Daha ne kadar deli damgası yemek istiyorsun? Biraz sakin olup beni dinlesen?" Kız Kamin aldığı derin ve hızlı nefesleri normal haline getirtti. "Güzel... şimdi elimi çekeceğim ama bağırmak kesinlikle yok. Tamam mı?" Kız kafası ile onayladıktan sonra oğlan elini ağzından çekti ve mermerin üstüne oturdu. "Şimdi daha iyi misin Kamin-chan?" Kız eli ile gözleri ovuşturduktan sonra oğlana döndü. "Sen kimsin?" "Bunu sana odanda da söyledim... Ben, sizin tanrınız tarafından gönderildim. Bana aşık olman için." "Sana neden aşık olmam gerekiyor?" "Çünkü sen insansın!" Kız gözlerini büyülttü. "Ahh evet, gerçekten mi?" "Hayır, yani sadece biyolojik olarak değil ruhen de insansın." "Daha da açmanı istiyorum." "O zaman sana bir adet soru yönlendireceğim." Oğlan işaret parmağını kaldırdı ve kıza doğru yöneltti. "İnsanı insan yapan maddeler nelerdir?" Kız yüzünü buruşturarak cevap verdi, "Konuşmak? İrade sahibi olmak? Düşünmek?" Oğlan sanki istediği cevaplar bunlar değilmiş gibi elini sağa sola salladı. "Daha soyut şeyler istiyorum." "İrade ve düşünmek somut mu?" "Hayır değil ama ben duyguları baz almanı istiyorum. İnsanı insan yapan en büyük faktör duygulardır. Sevgidir." "Tamam... Evet sevgi de insanı insan yapan faktörlerden ama hala bunun senin kim olduğun ile alakasını anlamadım?" "Bu benim kim olduğum ile alakalı değil. Neden burada olduğum ile alakalı. Sana sevgiyi tattırmak için buradayım." "Teşekkürler ama bence benim buna ihtiyacım yok." "Annen öyle düşünmüyor." Kız annesi ile alakalı bir cümle duyunca duraksadı. Bunun onunla ne alakası olabilirdi? "Anlamadım?" "Annen, tanrınıza istekte bulundu. Senin eskisi gibi gülmeni ve sevgi dolu olmanı istedi. İnsanların arasına katılmanı görmek için can attığını belirtti. Yoksa annenin seni izlemediğini mi düşünüyordun?" Oğlanın dedikleri doğruydu. Genç kız annesi öldüğünden beri gülmüyor veya iletişimde bulunmuyordu. Yaşıtları gibi birilerine aşık olmuyor veya arkadaşlık kurmuyordu. Çünkü gerek duymuyordu. Birilerini sevmek çok külfetli ve acı doluydu. Elinde sonunda seni bırakıyorlardı. Kendi istekleri içersin de olsun veya olmasın. "Ben şu an bulunduğum halimden gayet memnunum." "O zaman neden gülümsemiyorsun?" "Gerek duymuyorum." Oğlan gözlerini kıstı. "Üzgünüm ama insansan biraz bunun hakkını verir misin? Eğer böyle yaşaman uygun görülseydi çim olarak yaratılırdın." Genç kız kaşlarını yukarı kaldırıp bilmiş bakışlar yolladı. "Üzgünüm ama nasıl yaşayacağım seni ilgilendirmiyor. Şimdi geldiğin yere geri gider misin?" "Hayır." "Neden?" "Bana aşık olman lazım." "Sana ne dedim benim öyle duygu-" "En azından benden kurtulmak istiyorsan öyle duygulara ihtiyacın var Kamin!" Oğlanın bağırması üzerine bir adım geriledi. "Anlamadım?" "Sen bana aşık olana kadar yanındayım. Özeti bu. Kurtuluşun yok." "Tipim bile değilsin! Nasıl sana aşık olmamı beklersin ki?" Oğlan yüzüne küçümseyici bir bakış ekledi. "Küçükken günlüğüne yazdığın ideal karakter tanıtımı öyle demiyor ama..." "Dediğin gibi küçükken..." Tamam, hala ideal tipi öyleydi ve eğer cidden annesi tanrıdan bunu istemiş ise annesi ideal tipinin gayet farkındaydı. "Eğer sana aşık olmazsam?" "Olacaksın." "Farz etki olmadım?" "Sen ölene kadar senleyim. Senle yaşlanıp senle bu dünyadan gideceğim." Kız şaka yapıyorsun bakışları gönderirken oğlan gayet ciddi olduğunu belli eden sinyaller gönderiyordu. "Peki, beni kendine nasıl aşık etmeyi düşünüyorsun?" Oğlan kafasını yana yasladı. "Siz insanlar farkında olmadan aşık olmuyor musunuz?" "Bu milyonda bir olan bir şey! Farkında olmadan hoşlanmaya başlarız... Yani çevremdeki gözlemlerim öyle... Bilemiyorum... Daha önce hiç aşık olmadım..." Oğlan yüzüne aptalca bir gülümseme ekleyip kahkaha atmaya başladı. Gülüşü o kadar sevimliydi ki kalbinin buzdan yapıldığını düşünen genç kızın içi ısındı. "Aslında senin de aşık olmak ilgini çekiyor değil mi Kamin-chan?" Genç kız karşılık vermedi.Onun yerine çantasını sırtlanıp tuvaletin kapısına yöneldi. "Her neyse... Derse geç kalıyorum. Geliyor musun?" Oğlan mermerden atladı genç kızın burnunu sıktı. "İstesem de istemesem de geliyorum." ♦ Kamin yüzünü ellerinin arasına aldı ve dizlerine yaslandı. Oğlanı izlerken aradan tam bir ay geçtiğini ve bir ay içersin de hala oğlana aşık olmadığını, oğlanın da genç kızı kendine aşık etmek için herhangi bir çabaya girmediğini düşünmeye başladı. "Hey... Tanrı Tarafından Gönderilidiğini İddia Eden Kamin-kun." "Bunu söylerken cidden üşenmiyor musun?" "Hala beni kendine aşık etmedin. Seni artık bana masraf amaçlı gönderildiğini düşünmeye başladım..." "O amaçla gönderilseydim kız olarak gelirdim." "Neden burada laf yemiş gibi hissediyorum..?" Oğlan kıza döndü ve yine o gülüşlerinden birini attı. Genç kız yalan söylemişti. Aslında oğlanın ilk gülüşünü gördüğünden beri ona karşı garip duygular hissediyordu. Buna aşk denir mi bilmiyordu ama ders sırasında onu düşünüyor veya yemek hazırlarken oğlanın sevdiği yemekleri hazırlıyordu. Birine aşık olunca böyle mi oluyordu? Ama eğer Kamin-kun'a aşık olsaydı... Kamin-kun'un kaybolması gerekmez miydi? "Hey Kamin-Kun?" "Efendim?" "Bir insan bir insana aşık olduğunu nasıl anlar?" Oğlan uğraştığı kitabı bıraktı ve kıza döndü. "Humm... Hep onu düşünürsün? Onu etkilemeye çalışırsın..? Aslında bunlar hoşlanmak veya ilgi duymaya girer. Eğer aşık olmuşsan onu kaybetmekten ölesiye korkarsın." "Bunları nasıl biliyorsun? Özellikle daha 1 aylık bir insanken?" "Çünkü ben sana aşığım Kamin-chan!" Bu lafın üzerine oğlan yüzüne yine o gülümsemelerinden ekleyince genç kızın kalbi hızla çarpmaya başlamıştı. Biri ilk defa onu sevdiği hatta sevmeyi geçin aşık olduğunu söylüyordu. "O zaman neden beni kendine aşık etmeye çalışıyorsun? Eğer sana aşık olursam ayrılmaz mıyız?" "Evet, ayrılırız. Ama aşık olmanın verdiği bir etki daha vardır ki sana söylediğim ilk maddeyi bile hiçe sayar. Eğer birine aşıksan ucunda onu kaybetmek olsa bile mutlu etmeye çalışırsın. Ben senin eskisi gibi gülümsemen için seni kaybetmeye hazırım." Genç kız dizlerini kendine doğru çekti ve gözleri görünecek şekilde yüzünü dizlerine gömdü. "A-Anlıyorum. Ama bunun sonuncunda ikimizde acı çekeceksek bana yararını tam çözemedim..." "Bunu öyle bir şey olduğunda anlayacağız. Ve bunun bize çok büyük bir yararı olacağına eminim. Acı dolu olsa da." Oğlan ayağa kalktı ve kızı kolundan tuttuğu gibi dışarı çıkardı. "Hadi biraz bana Tokyo'yu gezidir!" "17 yıldır burada yaşıyorum ve inan ki tek bildiğim yerler okul ile ev arasında bulunan yerler." Genç oğlan kıza boş gözlerle baktı. "Ciddi misin?" "Asosyol ve duygusuz olduğumu kendin söyledin! Ne bekliyordun ki?" "Yani öyle olduğunu kabul ediyorsun?" Oğlan yüzüne kazanmışım bakışlarını ekleyince genç kız gözlerini kırpıştırıp anahtarı eline aldı. "Dışarı çık Kamin, kapıyı kilitleyeceğim. "Hey kapıyı ben kilitliyim mi?" Kızın elinden anahtarı aldı ve kapıya ilerledi. "Hayır. Hayatında hiç kapı kilitlemeyen birine evimi kilitletmek istemiyorum. Ver anahtarı." "Ama hiç denemezsem öğrenemen!" "Umurumda değil. Ver anahtarı." "Kilitlemek istiyorum." Birbirlerinden anahtar kapmaca oynarken genç kız kahkahalar atıyordu. Oğlan böyle bir gülüşü sahip olan birisinin gülmemesini garip buldu. Bir yandan heyecanlanmıştı da. Anahtarı kıza verdi ve merdiven başına geçti. "Bu kadar güzel gülümserken somurtmak niye ki?" Genç kız yine gözlerini kırpıştırıp kapıyı eli titreyerek kilitledi. "O kadar da güzel değil." Oğlan omuz silkti. "Bir de benim gözümden bak." Genç kız bu lafın üzerine yanaklarının kızarmasına engel olmadı ve gözlerini oğlana çevirdi. "Utanmış bir adet Kamin-chan! Kawaii!" Oğlanı sırtından iterek dışarı çıkardı. Cidden bugün bu oğlan haddini fazla mı aşıyordu yoksa genç kıza mı öyle geliyordu? Yüzüne esen hafif soğuk rüzgar genç kızın domates gibi kızaran yüzünü eski haline getirdi. Bu tarz duygularını dışarı vurmaması lazımdı çünkü Kamin-kun bu tarz durumlardan çok güzel faydalanıyordu. Kız dediğin biraz nazlı olurdu. Bir dakika... Niye şimdi kafayı Kamin-kun'a naz yapmaya takmıştı ki..? Kafasını sağa sola salladı. Düşünmemeliydi düşünmemeliydi. Ama neden düşünmemeliydi ki? Zaten Kamin-kun'dan kurtulmak istiyordu? O zaman ona hemen aşık olup kurtulmalıydı! Ama neden olmuyordu. "Kamin-chan... Neden kendini tokatlıyorsun..?" Genç kız kafasındaki karışık sorular yüzünden kendini tokatladığını yeni fark etmişti. "S-Seni ilgilendirmez..." "Dehşet yakışıklı halime hayran kalıp dalmamak için mi yoksa!" Oğlan elini yumruk yapıp göğsüne vurdu. "İnan karşımda dehşet yakışıklı birini değil, dehşet egoist birini görüyorum." Zaten kafası karışıkken bir de bu çılgınla uğraşamazdı. Gerçi kafasını karıştıran bu çılgındı ama neyse... "Bak bu canımı acıttı işte." "Daha bir aylık bir insanın canı yanabiliyor muydu?" Genç kız bunu şaka anlamında demiş olsa da oğlanın canı cidden acımış olmalı ki olduğu yerde durmuştu. Kamin-chan buna anlam verememişti. Dediği doğruydu zaten değil mi? "Kamin-chan... Senin gözünde ben neyim?" Hala kafası karışık olduğu için sinirli olan kız elini gereksiz gereksiz konuşma dermiş gibi salladı. "Biliyorsun zaten. İnsan olduğunu sanan ama insan olmayan bir varlık." Aslında öyle görmüyordu ama o an ağzından öyle çıkıvermişti. "Anlıyorum." Genç kız arkasını dönüp nereye gidelim diye soracakken oğlanı görememişti. "Kamin-kun?" Etrafına baktı ama hala oğlan gözükmüyordu. Heyecanlanmaya başlamıştı. "Kamin-kun!" Etraf da hızlıca koşmaya ve önüne gelen herkese oğlanı tarif ediyordu. Kamin-kun'a daha aşık olmamıştı. Buna emindi. Tamam, aşık olmaya yaklaşmıştı ama değildi! Etraf da çılgınlarca oğlanın ismini yankılatırken kendini şehrin ortasında bulunan bir tepenin üstünde buldu. Şehrin mazarası buradan o kadar güzel gözüküyordu ki bir an duraksadı. Manzaraya bakan Kamin-kun'ı gördü. Hızlıca ona doğru koştu ve sırtına uçan tekme geçirdi. "Neredeydin?!" Yere devrilen Kamin-kun doğrulup çimenlere yattı. "Aslında hep senin yanındaydım sadece senin baktığın taraflardan düzenli olarak ışınlanıp kaçıyordum." Genç kız derin nefes alırken sordu, "Neden böyle bir şey yaptın?" "Yalan söylediğin için." "Ben yalan söylemem!" "Ama söyledin." Genç kız yumruklarını sıktı. Yine sinirleniyordu ama bu sefer kendini tuttu ve sıktığı yumrukları bıraktı. Kafası ile yalan söylediğini onayladı ve oğlanın yanına yattı. "Sana aşık olabilirim." "Evet. Olmama olasılığın olsaydı zaten yollanmazdım." "Ama eğer sana aşık olursam seni bırakmak istemiyorum..." Oğlan kıza doğru döndü ve yanağına bir öpücük kondurdu. "Zaten olmadın mı?" Genç kızın gözleri büyüdü. Evet, şu saliseler içersin de olmuştu. O öpücüğü aldığı andan itibaren Kamin-kun yeşil ışıklar saçmaya, Kamin-chan'da aşık olmaya başlamıştı. Kız hızlıca oğlana döndü ve sıkıca sarıldı. O kadar çok sıkıyordu ki Kamin-kun'ın ondan uzaklaşmasını istemiyordu. "Gitme..." Genç kızın göz yaşları akarken oğlan gülümseyerek ve gözlerini kapatarak sarılmasına karşılık verdi. "Hep gülümse, mutlu ol, geçmişi deneyim edin ve ilerle. Unutma bu dünya da ne yaşadıysan... İyi veya kötü, hepsi senin güçlenmem ve insan olduğunu hatırlaman içindir. Seni seviyorum." Genç kız bu sözlerden sonra boşluğa sarılmaya başlamıştı. Doğruldu ve bağırarak ağlamaya başladı. O kadar çok bağırıyordu ki büyük ihtimal bir hafta sesi kısık gezecekti. Önemli değildi. Artık her şeyi daha iyi anlıyordu. Duygular insanı insan yapan , ilerlememizi ve hayatı tanımamızı sağlayan en büyük faktördü. Bu yüzden üzülün, ağlayın, gülün, eğlenin, yaşlanın ve hayatın tadını çıkarın. ~SON~
  6. Yo Minnaaa!!! Yine bir Türk Anime Forum etkinliği ile yayındayız :whistling: Ufak bir yarışmamız var açıklamalar ve kurallar aşağıda katılımlarınızı bekliyor şimdiden bol şans diliyorum :head2: FF Nedir? Fanfiction, veya fan-fiction, veya kısaca fanfic, Türkçeleştirilmiş haliyle Hayran Kurgu, hayranların, bir dizi, bir film veya bir kitap gibi, hakları kendilerine ait olmayan orijinal eserler/karakterler üzerinde, herhangi bir kazanç beklentisi olmadan, eğlence amaçlı yazdıkları kurgu hikayelerdir. Bu kurgu hikayeler, tıpatıp orijinal yaratıcılarının kurdukları dünyalar üzerinde de gidebildikleri gibi, tamamen bambaşka dünyalar da yaratabilirler. Kurallar: 1) Konusu size ait olacak veya bitmiş bir Animenin kurgusunu devam ettireceksiniz (bitmemiş bir animenin kurgusunu devam ettiremezsiniz çünkü zaten devam ediyor anca kurgusunu değiştirebilirsiniz oda Fan Fictiona girmez.) 2) Yazarken duyguyu yansıtmalısınız. (sinir, üzüntü, sevinç vb.) 3) Fan Fictionun konusu eğer bitmiş bir Animeye aitse onu tamamen değiştiremezsiniz. (mesela dövüş Animesinden dövüşü kaldırıp romantizm koyamazsınız.) 4) +18 içerik koymamalısınız. (hentai FF veya cinsel bir konu yazamazsınız.) 5) Siyasi içerik koymamalısınız. (örneğin x partisini Fan Fictiona koyamazsınız.) 6) Dini içerikler koyamazsınız. (şöyle ki aslında koyabilirsiniz ama x dinini eleştirecek biçimde olmamalı.) 7) Fan Fiction da sadece anlatım olmamalı diyalog ağırlıklı olmalı. 8) Bu özelikleri taşımayan FF ler dikkate alınmayacaktır. 9) Gerek görüldüğü takdirde FF in sizin tarafınızdan yazıldığını kanıtlamanız istenebilir. 10) Yarışmaya katılmak isteyen üyeler başlığına [ FF yarışması ] ibaresini koyarak FanFiction bölümüne konu açıp yazılarını yayımlayabilirler. FF Konu Linki FF gönderim süresi en son 18 Eylül 2015 Cuma günüdür. Oylama anket usulü olacaktır, yayınlanan FFler kurallara uygun olup olmadığı denetlendikten sonra oylamaya sunulacaktır. En faz 3 (üç) FF için oy kullanabilirsiniz, oylama konusunda usulsüzlük tespit edildiğinde ilgili FF kaldırılacak ve sahibi forumdan uzaklaştırılacaktır, şimdiden katılan arkadaşlara başarılar dilerim, klavyenize kuvvet :D Haa ödül mü, biri ödül ne olacak diye mi sordu Puket adalarına 15 günlük gidiş -dönüş uçak bileti ve konaklama masrafları dahil tatilllll :head2: Ödül burada bakmak isteyenler :LTkJN9u: Okuyan, katılan, katılmayan arkadaşlara şimdiden teşekkürler Olur da yetkililerden biri ödülü kazanırsa kazana düşenlere ödül yok belirteyim dedim :smile_oleyo: Lütfen açıklamaları ve diğer mesajları okuduktan sonra aklınıza takılan şeyleri sorunuz!!!
  7. Taruken'nin Hikayesi Türü : Aksiyon,Fantastik,Romatizim,Komedi,Shounen,Dram,Korku,Doğa üstü Güçler Konusu : 2019. Yılın sonlarında Dünyadaki Ulusal ilişkilerin bozulması sonuçundaHer Bölgede Bir Nükiyer Faliyet Gerçekleştirildi. Bu Nükliyer Kıyamet olarak adlandırdımız olay Dünya Nifusu'nun %70'ini Yok etti %20 sini Mutantlaştı Geriye kalan %10 luk bir kısma şans eseri birşey olmamıştı. Nükliyer sızıtılar giderildikten sorna Yiyecek Ve su sıkıntısı çekmeye başlayan Mutant insanlar Nükliyer kıyametten zarar görmemiş insanları vahşice Parçalayarak Yiyeme başladılar Hikayemezin ana Karakteri Taruken bir Türk, babasını ailesi Japon Kütürünü Taşıdığından ona bu isim verilmiş . Japonya da Halasını ziyaret ederken nükliyer kıyamet sornası türkiye'ye geri dönemedi. 14 yaşındaki genç Türk Ve ailesi Zarar Görülmediği ön görüldü Mutant olarak sayılmayan Taruken aslında Nükliyer Kıyamet'den nasibini almıştı, Kıtlık başlayınca ve mutantlar insanları yemeye başlayınca Taruken'nin ailesi Dev bir Mutant Tarafından zalimce gözünün önünde parçalandı. Çılgına dönen Genç Mutant Güçlerini Kullanarak Titanı yok etti gücü ise muhteşem birşeydi Yıldırım Elementi !. Gencimiz Lucy adlı Güzel bir kızla tanışıcak ve Hikaye Dahada sürükleyici olucaktır. Tanıtım Videosu : '' Kendim yaptım iyi seyirler '' NOT : Yaptığım İlk FF Yazım hataları ve kamaşık cümleler için Şimdiden özür dilerim * Karakterler * Taruken Genç,yakışıklı,Hızlı,Kızlar Konusunda Hasas,Cesur,Güler yüzlü,bazen Çok ciddi,( Kızlar konusunda hassas derken aşırı utangaç olabiliryor demek için kulandım. ) Lucy Genç,Güzel,Kibar ama bazen Kibirli,İlizyonist ------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- Bölüm 1 ( İsimsiz Prenses ) Taruken İçinden Konuşuyor - İnsanlar... Çok aciz yaratılmış... Hh! O günü düşündükçe Sanki Bir kağbusdan uyanmışım gibiHissediyorum...hayır... sağdice o Gün değil... Tokyo'ya Geldiğim günde bu şekilde Hissediyordum...Kıyamet günü Ha... Ne kadar acınası... Taruken 15 yaşındadır ailesini kaybettikten sorna Gücünü Kulanmayı öğrenmek içinSürekli anteraman yapmıştır Taruken - anne...baba... Merak etmeyin...Muklaka Titan Mutantların soyunu kazıyıçağım... (Cümle arası Noktalar aralıklı konuştuğunu belirmektedir) Yabancı ses + Hayır! yardım edin!! Korkuyorum !!! Taruken Koşarak sesin Geldiği yere Gider. - Bu da ne böyle Bir sivilmi? burada ne işi var!. Nalet olsun Şu dev aynı ailemin sonunu Getiren şerefsize Benziyor! ( Öfkelenmeye başlar ) ( Kız Korkudan donmuş sadice bacakları ve elleri titremektedir.)(Dev Kafasını kıza yakınlaştımış salyaları akar bir şeliklde kıza bakmaktadır) - napalım artık Kızı öylece bırakamam... pekala başlıyoruz!.. ( parmaklarını şıklatı. ve Anında yer değiştirdi. Kızı kucaında tutarDev ise yanmış bir şekilde yere Yığılır ) Taruken -Tanrım! bu biraz acıtdı... Birazdaha dikkatli olmalıyım... - Hey! sen Cosplay yapan Kız! Derdin ne niye kaçmadın ?.... Hey! Kız + Vay canına Kar yağıyor... Ne kadarda Güzel... Keşke bende Kar tanesi olsamda havada süzülsem...+ Sen Kimsin ? Taruken - Hmm Bir düşünelim Hayatını Kurtaran Fakir bir oğlana ne dersin prenses Kız + Dalgamı Geçiyorsun sen! Prenses Tamamda Cosplay yapmıyorum!. Taruken - Tamam Tamam Birşeydemedik burda yeniyim Ne kadar kız Gördüysem Göreyim senin GibiGeyineni Görmedim açıkcası Bu arada Bunları söyledimi nasıl duydun ?yarı ölüydün be. Kız + Gizli bilgi. ( Kollarını birleştirerek ve somurtarak başka tarafa bakar. ) Taruken - Heyy. sen. biraz fazla kibirli oldunu düşünmüyormusun ?Ha bide Şu kar olayına Gelelim sen delirdinmi 1 yıldır kar yağıyorBu kadar sıcak olmasına ramen Dünyanın dengesini bozan Radio aktifFaliyeler Bu gibi garip olaylara sebep oluyor sakın azını açıpta yutayım deme... Kız + a-a-aptalmısın sen niye öyle birşey yaparmışım gibi sorguluyosun. Taruken - Ciddi misin?.. Gerçekten Yaptınmı ?.. Kız + S-sadice birazcık. Taruken -Of Of Kurtardığım kız ölebilir ve Sorumlusu kendisi! ( Kendi Kendine Konuşur ) Kız + Ne demek istiyorsun -Dünya radiasyondan temizlendi dediler değilmi... bu yalan sadice topraktakiRadiasyon'u Yok ettiler. havadakini elbet Yok edemiyeceklerdiDenizlerdeki radiasyon buharlaşma ile Havaya karıştı ve sen de onu dilinde eritekek kendi vicuduna davet ediyorsunYaptığın tam bir budala işi... +.... -BU arada senin adın ne? Nerden Geldin ? Burada ne yapıyorsun ? + Eyer beni iğleştirebiliyorsan Sorularını cevaplarım ( kız korkku içinde) -Sen temizmisin ? + D-daha sabah banyo yapmıştım. ( Yüzü kızarır ) - Onu sormuyorum Radiasyondan etkilendinmi !? sen beni ne sandın sapık filenmi ben senin Banyo yapmannı napıcam ?.. Bir dakikaSen banyoyu nerde buldun ya ? +Çok soru soruyorsun! evet bende bir mutantım... ya sen ? -Sözde temizdim tabi 1,5 yıl önce Mutant bir devi öldürürken benimde yakalandımıfarkettim. + ığy... Korkunç... ( Tiksinerek söyler ) -Neyse ne Şimdi Güvenli bir yer bulup senİn Karnını doyuralım + Radiasyona ne oldu ! - eyer bir mutantsan etkisi olmuyacaktır sana afiyet olsun kar yiyebilirsin. ( arkasını döner ve yürümeye başlar ) + B-bekle Dalga geçme! H-Heyy Beklesene ! ( Tarukenin Peşine düşer. ) Bölüm 2 ( Prensesin İsmi ) Taruken ve İsmini daha Söylememiş Güzel Kız Birlikte Yiyicek ve içecek aramaya Giderler Bir dükkana Zorla Girerler Taruken Birşeyler ararken Kız beklemektedir... Kız - Of Neden Bu adamın Peşine düştüm ki.Ya bana zarar vermeye kalkarsa ne yapıçağım?. ( İçinden düşünür ) Taruken gelir ve elindeki birkaç Çikolata ile.. + Al bunu Açlıktan ölmeni istemiyorum. - Bu da ne böyle bununla karın doyarmı ? Dalgamı geçiyorsun sen! + Kullanım tarihi Geçmemiş sadice bunlar vardı... Tabi sen istersen dişarıda kar da yiyebilirsin. - Dalga geçme demiştim değilmi? hayatımı kurtaran fakir oğlan! + ..... - ..... + Sanırım sana ismimi söyleyebilirim artık.. Ben taruken benden zarar görüceğini sanmam. Sen Kimsin? - Lucy... Senden zarar görmiyeceğime emin olabilirsin seni anında yere sererim!. + Peki nasıl olucak bu Hızıma yetişebilicekmisin ? - Benim gücüm Hız veya güç ile alakalı değil. Sistematik bir Güç. + Sistamatikmi? Nasıl yanı nasıl kaçıçağınımı hesaplıyorsun? hahah :D - Sanırım uygulamalı olarak göstermek daha iyi olucak! Gözlerimin içine bak Lütfen... + Peki Küçük hanım... ( Birbirlerine bakarken Taruken Birden kendini bir kafesin içinde Dino devrinde görür Güçlerini çalıştımıyordur tam T-rex onu avlıyacakken Uyanır kendini yere düşmüş şekilde başı ağrır bulur.. ) + Bu da ne böyle?.. Ne oldu bana ? - ( Kız atıştırıyordur.. ) - Söylemiştim gücüm sistematik. Seni Rüyalar Diyarına Gönederdim. Gördüğün Hiçbirşey gerçek değildi ama O an herşeyi hisedersin. Seni T-rex yemeden önce uyandırdım yoksa bedenini Kaybetiğini hissederdin Piskolojik olarak Yok olurdun. + Etkilileyici ama yeterli değil hadi Tekrar dene. - Eminmisin? bu sefer seni yok etireçeğim. + Yolla bakalım. ( Tekrardan aynı sahne gelir ama taruken O rüyadan saniyesinde kurtulur.) - Ne oldu bu kadar çobuk uyanmaman lazımdı ! ( lucy şaşırır ) + Ben ilk başta beni paraler bir dünyaya yoladığını düşünüp beynimi kullanadım Bu tür oyunlar bana işlemez.Lucy eyer düşmanına yem olmak istemiyorsan Bu gücü sadice 1 kere kullan. Düşmanda benim kadar zeki olabilir. - Az önce yok etiğin devde bir kere bile işe yaramadı! + Daha önceden böyle bir şeyle karşılaşmış olmalı neyse Şimdi buradan uzaklaşalım Yiyecek kokusu onları çekmeye başladı... - O zaman beni Korumalısın Taruken. Bunu yaparmısın ? + Böyle Rica edersen neden olmasın. Bak kibarda olabiliyormuşsun işte. - Ben hep Kibarımdır. + Hadi oyalanma gidiyoruz. - Nereye gidiceğiz ? + Boklu dereye. ßen ne bilyim güvenli bir yer buluruz elbet. ( İkiside Dükkandan stok alarak yola koyulurlar... onlar Gittikten birkaç dakkika sorna Dükkan havaya uçar sebebi mutantların oradaki yiyicekler yüzünden kavga etmesidir.) Bölüm 3 (Hiç bitmeyen Yolculuk.) -Hey daha ne kadar yürüceğiz? ( Yürümekten yorulmuş bir vaziyette sordu lucy ) + Sabırlı ol, biraz daha yürümeliyiz... - Off... Yoruldum ama... + Vicudunu geliştirmessen olucağı budur. - Heh ? ( Birden durup Taruken'e baktı ) + Ne oldu ? - ( iç çekerek ) Boşver. Dedi Bir mütten yürüdükten sorna Büyük bir arazi gördüler en yakın binanın En üst katıca cıkıp kamp kurdular. Hava git gide kararıyordu Ve lucy uykuluydu. + Lucy, Uyumalısın. - Sen ne yapıcaksın. + Nöbet tutuçağım. Uyu sen. - Ama uyumazsan güçten düşersin. + Uyu. Lucy daha fazla tartışamayarak uyumaya karar verdi. O uyurken Taruken Nöbet Tutuyordu. Etrafa bakmak yerine direk Lucy'e bakıyordu. Yaınındakileri hisetiği için Rahattı. Lucy uykulu bir şekilde uzandığı yerden kalktı. Üstünde bir jeket vardı. bu Taruken'nin jeketiydi. Gözleri etrafta onu arıyordu ayağı kalkıp vadiye baktı. Ordaydı üstünde beyaz bir Tişört ve altında her zaman giydiği eşortman vardı. Kesik bir kütükle anteraman yapan Taruken e baka kaldı. Çok fazla yumruk atıyordu Kütüğe. Sonunda sinirlenip Kütüğü Elinde elektirik topalayarak vurup Parçaladı.. Daha sorna Lucy Onun yanına giti - Ne yapıyorsun ? + Antereman. zinde kalmak için. - hmm analadım. ( parçalanmış ve bu karlı havada yanan kütüğe bakıyordu.) + Sıra sende. - Ne ? + Antereman yapıcaksın. - Neden ? + Yürümek istemiyorsun değilmi ? O zaman bizde yürümeyiz... Işınlanırız..... - Ne ? Işınlanmakmı ? nasıl ? dalgamı geçiyorsun ? + hayır Cidden ışınlamak bunun için Tehlikeli bir şey yapmamız gerekiyor. - N-Ne gibi ? + Senin vicuduna elektirik yükleyeceğim. Lucy şaşkındı Ne yapıcağını kestirememişti. Nasıl ? nasıl elektirik yüklemesi yapıcaktı ? - Bunu nasıl yapıcaksın? ya bana birşey olursa ? + olmuyacak Yüksek voltaj vermiyeceğim. - P-peki am- Birden Taruken yaklaştı onun cenesini tutarak yüzüne baktı ve onu Öptü! yanlış okumadınız onu Öptü! Ayrıldıklarında ikiside kızarmakta yarış halindeydiler... - Neden bunu yaptın ! aptal! + anteraman biti.. ( arkasını dönerek söyledi bunu ) - Ne ne neden öptün beni sapıkmısın sen ! ( utanarak söylüyordu ) + Elektirik yükledim sadice ( yüzü görünmesede taruken utancından yerin dibindeydi.) - Başka yolu yokmuydu! + Diğer yollar tehlikeli en iyisi Fiziksel bir bağlantıydı dilimle senin Dilin. ( Taruken'in sesi titriyordu İlk defa.) - aptal, sapık, Cinsel eşşek! kahrolası! + daha Kötüsünüde yapabilirdim!!! - Ne gibi ? + Fiziksel bağlantı dedim. ( sesi iyice kısılmıştı ) Lucy ne dediğini anlayınca susup kaldı....
  8. talhad

    FF denemesi "O"

    "O" Bölüm 1 Soğuk...Bedenimde umutsuzca bir titreyiş...ensemde soğuk bir rüzgar ayaklarımın altındaki soğuk karın,botlarla birlikte çıkardığı o gıcık ses... rüzgarla birlikte dans eden kar taneleri...Önümü görmeden dansın arasından geçiyorum.Sanki onların dansını bozmuşum gibi yüzüme vuran o kar taneleri...belkide ben öyle düşünüyorum.Belkide elimdeki soğuk metal silah huzursuzluğun sebebi ya da gitmeye çalıştığımız o uğursuz yer,Tanrıların yukardan izlemeye korktuğu "O" yaratık E..evet,evet sebebi bu olmalı avlamaya çalıştığım "O" yaratık -20 Mart 2060- -Bakın bu yaratık artık avlanmalı diğer bölgelerle iletişim kurmak zorundayız yoksa... diye söylenen ağzı leş gibi kokan bir ihtiyar -yoksa ne,onu avlayacak olan kişi sen değilsin zaten Kurtarma ekibine olanları biliyoruz tam 15 kişilerdi sen sıcak yatağında uzanırken ben "O"nu avlamaya gidemem. Akıllı gibi görünsede korkağın teki olan bir kişiden başkası değildi.Bunları söyleyen genç -15 kişi haa...Onların silahları yoktu.Böyle giderse daha fazla dayanamayız. Yaratığın uğursuzluğu hızlıca köye hakim olmuştu.İlk olay köyün biraz uzağında yaşayan oduncu evinin birden yağmalanması ve şimdide kurtarma ekibinin ortadan kaybolması. Geride karın üzerinde resim çizer gibi kan izleri ve bunların sonucu olarak kimse köyden adım atamaz durumdaydılar. Köylüler konuşmak yerine tartışıyor ağızlarına ne geliyorsa söylüyorlardı.İki el silah sesi duyulana kadar. Köylülerin sesi kesildi.Masanın ortasındaki ateş soğuk bir rüzgarla birlikte söndü.Hızlıca gelen adım sesleri ve kapı açıldı gelen dışarıda Nöbet bekleyen Bob'du.Nefes nefeseydi -O....o...o burda ağaçların arasında o kırmızı...kırmızı gözler Köylüler korkuyla titrediler erkekler istemesede eline silah olarak ne kullanabilirse alıp hızlıca dışarı çıktılar kadınlar sönen ateşi tekrar alevlendirdiler ve bir köşeye çekilip dua etmeye başladılar. Bob hızlıca "O"nu gördükleri yere getirdi.Orda tek başına bekleyen David -Lanet herif hızlıca gelicem demedin mi burda tek başınayım. diyerek Bob'u iteledi. Köy çam ağaçlarıyla dolu ormanın tek düzlük alanı olan yerde kuruluydu ve Onlar için Orman "ölüm" demekti.Köylüler birbirlerine olabildiğince yakın bir şekilde durarak silahlarını kaldırdılar ormana doğru tutuyorlardı.Ve o beyaz dansın arasından o lanetli gözler...gördüğün anda içine işleyen o kırmızı gözler köylülerin üzerindeydi. Köylüler birden ateş etmeye başladılar kırmızı gözler Beyazlığın içinde kayboldu. yaklaşık bir buçuk saat sonra geri döndüler. Kimseden ses çıkmıyordu. Kasaba yaşlısı dua etmeye başlamış gençler ise dışarıdaki hava gibi soğuk ve derin bir düşünceye dalmışlardı. en sonunda Avcı'nın tek oğlu olan eldwin ayağa kalktı. -Onu avlıcam köylülerin hepsi küçümser bir şekilde eldwin bakıyorlardı. -Onu durdurabileceğine mi inanıyorsun? silah kullanabilmen veya avcı olman "O" nu avlıyacağın anlamına gelmez. Eldwin gayet ciddi bir şekilde -yarın şafakta yola çıkıcam.Ve size onun gözlerini söküp bu alevlerin arasına yakıcam. köylüler ne kadar başarcağına inanmasada eldwin cesareti karşısında hayrete düşmüşlerdi. Eldwin çantasına gerekli olan birkaç malzeme ve 4 güne yetecek kadar yiyecek aldı.Elinde ailesinden kalma bir tüfek ile evin kapısından çıktı. Köylüler Camdan eldwin izliyorlardı.Köyün yaşlısı evinden çıplak ayaklarıyla dışarı çıkıp -Evlat,Cesaretine hayranım ama orda sana gerekli olacak şey cesaret değil onu öldürmek için şansa ihtiyacın olacak. Eldwin -Köyden Dışarı adım attığım an zaten o şansa sahip olacağım. Yürümeye başladı.Köyün açık arazisi ile ormanın sınırındaydı.Köye son bir kez baktı ve ormanın derinliklerinde kayboldu.
  9. Merlin'i izlediğiniz mi bilmiyorum. Aslında konunun başlangıcı oraya dayanıyor onu izleyince böyle değişik bir şey aklıma geldi. Düşünürken yazayım bari dedim ve karşınızda. Büyücü Utao. Utao Japonca şarkı demektir. Seçilen Japonca isimlerin alsında hepsinin bir anlamı bulunmaktadır. Bunları zamanla devam edersem açıklayacağım hikaye içerisinde. İlk defa böyle bir şey deniyorum ne kadar iyi oldu veya en azından okunur bir seviye mi bilmiyorum :D Utao şarkı söyleyek anlamını da barındırmaktadır bunu gözden kaçırmayalım yazmamak benim hatamdı kusura bakmayın :D İyi veya kötü olduğuna dair en küçük bir yorum dahi yaparsanız sevinirim. Eleştirilere tamamen açığım her türlüsüne :D Bölüm: 1 Utao Reşit! 歌お は 未成年! Hiçbir kimse kaderini bilemez. Hiçbir kimse kaderinin dışına çıkamaz. ''O'' gelene kadar bu çürümüşlük asla yok olmayacak. Onun gelişi dillere destan, şarkılara söz olacak! Onun gelişi Old Religion'u diriltecek... Bunlar Old Religion ailesinin ortadan kaybolmadan önce ki son sözleriydi. Büyünün dünyasının merkezinde olduğu zamanlar hiç bir insanoğlu büyücülere karşı gelemiyor ve yozlaşmayı durduramıyordu. Büyücülerden nefret edilen çağın ortasındabüyünün ismini bile zikretmeyen bir aile Shihan. Büyücüleri asla hoş karşılamayan bu aile çağın en güçlü ailesi ve ata erkil geleneklere tamamen bağlı birsistem içerisinde kendi hayatlarını büyücüleri avlamaya adamış bir aile. Fakat aile bir gün şok edici bir şey ile karşılaşır. 4. Nesil'in çocuğu olmamaktadır.Ailenin yeni başı olmayacaktı bu gidişle.Ta ki o haber gelene kadar. 4. Nesil'in karısı hamileydi. Fakat çocukla beraber büyük bir sırda doğar.Doğan çocuk bir büyücüydü. Çocuk büyücü olmasının yanı sıra tamamen özel güçlere sahipti fakat bundan kimsenin haberi yoktu. Çocuğun doğumu ile aile büyük kutlamalar yaparak eğlenceler düzenleyerek günlerce gecelerce kutlamıştılar. Ama nedense annesi çocuğunu bir türlü kucağına almıyordu.Buna kimse anlam verememişti. Bu olaylar olurken aslında bütün Shihan ailesi bir şeyi gözden kaçırdı. Eski Din tekrardan hareketlenmeye başlamıştı. Utao'nun doğumu ile aile tamamen katliam yapmaya başlamıştı. Bulduğu her büyücü çocuk, yaşlı, kadın, erkek demeden katlediyordu. Aynı zamanda insanlar içinbir umut olduklarını göstermeye çalışıyordu. Gün geçtikçe aileye yeni aileler katılıyor gücüne güç katıyordu. Bölgedeki en güçlü aile sıfatını yer yüzündekien güçlü aile olarak yükseltmiştiler bir nevi. Utao 15 yaşına geldiğinde güçlerinin tamamen farkındaydı. Ama büyücülerden bu kadar nefret eden babasına nasıl açıklayacağını bilmiyordu. Ondan bu denli korkanama ondan asla vazgeçmeyi düşünmeyen annesini kaybetmesinin üzerinden 12 sene geçmişti. Utao 18 yaşına basmasına 1 gün kala babası, ailenin reisi onunlakonuşmak istediğini söyledi. Bu konuşmanın ne olacağını Utao çok iyi biliyordu ondan yeni reis olmasını ve bunu yapabilecek kadar güçlü olduğunu kanıtlamasınıisteyecekti. Utao bunun farkında olmasına rağmen küçük bir ayrıntıyı kaçırmıştı. Aile reisi olacak kişi ile Shihan kabilesine bağlı ailelerinin ritüelini farklılığını. Shihan ailesinde 18 yaşına basan her genç, bir büyücü öldürerek kendisinin reşitliğini kanıtlardı. Bu öldürülen büyücü hemen hemen her zaman yaşıt seçilirdi. Ama aile reisinin daha güçlü ve ailesi için gaddar olması gerektiğini fark edememiş olan Utao ritüel anı gelince her şeyin farkına vardı. Karşısında kendisi ile yaşıt neredeyse hiç büyü gücüne sahip olmayan 3 kadını buldu. Şok geçiren Utao bir an babasına doğru bakmaya yeltendi o an babası bütün kudretiile şu sözleri söyledi. ''Ey Shihan reisinin oğlu! Eğer gerçekten güçlü olduğunu kanıtlamak istiyorsan bu senin şansındır. Karşındaki bu 3 canavar, lanetli kana sahiptir!Eğer onların başlarını önüme koyarsan seninde gerçek bir Shihan olduğun su götürmez bir gerçektir. Bunu şimdi buradaki herkese gösterki bir Shihan'ın gücünden şüpheduyulmayacağını tekrar akıllarına kazısınlar!'' Utao öldürmek için eğitilmişti. Yaşayan herhangi bir canlıyı tek seferde nasıl öldüreceğini çok iyi biliyordu. Eğitimini bizzat babasından almıştı bir ölüm makinasıyaratmak düşüncesi ile eğitmişti babası, bununda farkındaydı. Babasının uzattığı yadigarı yavaşça aldı. Korkudan elleri titremeye başlamak üzereydi, bunun farkındaydı.Ama orada göstereceği en küçük bir güçsüzlük babasına, hayattaki tek akrabasına kara leke olarak yazılacaktı. Utao'nun içi içini yiyordu. Büyücü olduğu içinkarşısındaki kişilerini büyücü olduğunun farkındaydı ama tek bir büyüyü bile zorla yapabilecek tamamen güçsüz kaçmaktan telef olmuş kimseye zarar dahi vermemiş3 genç kız ile karşı karşıyaydı. Utao bir şeyler fısıldayarak küçük adımlarla büyücülere yaklaşıyordu. Ve o anda bir ışık hüzmesi belirdi. Herkesi kör edebilecekkadar parlak bir ışık Utao korku içerisinde geriye doğru adımladı ve babasına doğru baktı. Babası hiçbir şey olmamışçasına yerinde oturuyordu. O an kafasınıniçinde şu sözler yankılanmaya başladı. ''Kirameki! Kirameki! Kirameki! Kirameki!'' Kendinden başkası bunları duyamıyor ve göremiyordu. Ve sözler şöyle devam etti.''Yeni bir gelecek için yapılan fedakarlıklar ne yazık ki gereklidir. Bunu en iyi senin anlaman gerekir Kirameki!'' Utao ne olduğunu farkına varamadan hüzme kayboldu. Utao kafasını kaldırarak karşısındaki üç genç kıza baktı. Kızların yüzünde hüzünlü bir gülümse vardı. Ve şunları duydu. ''Doğduğun için teşekkürler Kirameki!'' Ne olduğunu anlamıyordu. ''Özür dilemene gerek yok, bunun gerekli olduğunu biliyoruz ama bu dünyayı yaşanacak bir yer haline getireceğine söz ver!''Utao kendinden nefret ediyordu. Üç masum insanın canını almıştı. Ailesi için olsa bile bunu yapmaması gerektiğini düşünüyordu. Ve o ses tekrardan belirdi.''Yeni bir gelecek için yapılan fedakarlıklar ne yazık ki gereklidir. Bunu en iyi senin anlaman gerekir Kirameki!'' Bölüm 2: O gülüyor mu? 彼 は 笑っていますか(Kare ha waratte imasuka) Utao: Lanet olsun bu ses beni uyutmuyor! Kirameki de neyin nesi! Utao: Delirmeye mi başlıyorum yoksa büyümle mi alakalı merak ediyorum. -2 Saat sonra-Senjou: Hey. Utao uyan artık baban seni çağırıyor. Utao: Geliyorum. (fısıldayarak) Bütün gece uyuyamadım zaten... (Babası)Shoku: Utao hazırlan ava çıkıyoruz. Utao: Peki hemen hazırlanıyorum. Bir şey sorabilir miyim? Shoku: Söyle aslanım. Utao: Dün yapılan tören için zaten evvelsi gün topluca ava çıkılmamış mıydı? Ne kadar büyük eğlence olursa olsun çok daha fazlasını yakaladığımızı düşünüyorum baba. Shoku: Av derken bir şeyi yanlış anladığını var sayıyorum. Yiyecek stoklarımız ağzına kadar dolu zaten. Yakın bölgede gezgin Druid'lerin kamp yaptığını bildirdiler.Onları avlamaya gidiyoruz!(Kahkaha atar) Utao: Baba Druidler büyücü değil ama onlar- Shoku: DEDİĞİNİ DUYMADIM VARSAY! Mucizevi olan şeyi yapabilmeleri onların lanetli kana sahip olduklarının kanıtı! Utao: Ama onlar sadece-- Shoku: Benim kararlarımı mı sorgulamaya başladın!? Dünkü olayı gözünde çok büyütme istersen bu ailenin reisi hala benim! Utao: Anlaşıldı baba. Shoku: Senjou git Utao'nun düzgünce hazırlanmasını sağla. Anlaşılan dünkü tören onun tam bir erkek olması için yeterli değilmiş. Senjou: Peki efendim. Hemen ilgileniyorum. -Senjou Utao'nun odasına girer. Senjou: Hala ayılamadın mı aptal herif! Ne düşünüyordun ki aile reisine karşı gelerek! Utao: Anlamıyor musun? Onlar sadece iyileştirme gücüne sahipler. İnsanlara hiçbir zararları yok. Masum insanları katletmek mi bizim işimiz yoksa topraklarımızıbüyücülerden korumak mı? 1 saat kadar süre geçtikten sonra. Senjou: Reis Shoku. Onları bulduk. Shoku: Yanına Utao ile 3 adam daha alıp Batı tarafa geçin. Siz 4'ünüz benimle gelin. Aile üyeleri: Peki efendim. Utao: Ne yapacaksın Senjou? Beni masum insanları öldüren bir cani olmamı mı istiyorsun? Senjou: Bu ailenin bir ferdi hele de reisin oğlu olarak işlerin böyle yürüdüğünü bilmiyormuş gibi davranma. Büyücülerin düşmanımız olduğunu, onların lanetlikana sahip olduğunu biliyorsun. Utao: Masum bir ırkı habersiz katletmek ile büyücüleri öldürmek arasında çok fark var! Senjou: Köşene geçip bir kız gibi ağlayacak mısın? Dün geceki yaptığın şeyden sonra masum biri gibi konuşma!!! Utao: Ne yapmamı bekliyordun! O kadar insan içinde aile adımıza, tek akrabam babama leke mi getirseydim!! Senjou: Reisten işaret geldi! Saldırın!!! 10 Dakika sonra etraf kan gölüne dönmüştü. Utao kusmamak için kendini zor tutuyordu. Çocuk, yaşlı demeden yapılan katliamı ilk defa gözleri ile görüyordu... Utao iç ses: Shihan ailesi bu mu?! Biz ne yapıyoruz? Masum, büyülerini insanlar için kullanan insanları vahşice öldürmek nedir? Onlardan ne farkımız var bizim!!! --''Utao! Kirameki! Ve bir çok isme sahip olan! Bunları düzeltebilecek olan sensin! Dünyanın yozlaşmışlığına kendi gözlerinle tanıklık ediyorsun! Ne sizin türünüz ne de bizim türümüz farksız! Kaderinde yazan şey bunları düzeltebilecek kişi olman. Seçtiğin yolların hepsini özenle seçmelisin ki bu çürümeyi sonlandırabilesin.Bu iki ırkın ortasında olan! Sabırlı ol ve doğru zamanı bekle! Zaman sana yol gösterecektir!'' -Ayak sesleri- Utao: Kim var orada? Senjou sen misin? Çık ortaya kimsen! -Utao ayak seslerinin geldiği yere doğru gider ver görür. Utao: Buda neyin nesi!? Bu kan lekeleri ne? Ne yapıyorsun sen burada, ailenin yanında olman gerekmiyor mu senin? Çocuk: Babam beni korururken sırtından okla vuruldu. Beni bulamasınlar diye üstüme kapandı, onun kanı. Vahşiler gidince kaçmamı söyledi. Utao iç ses: Vahşiler mi dedi!? Bizleri Vahşi olarak mı görüyorlar!? Utao: Sen de Druid misin? Çocuk kafası ile onaylar. Utao: Şimdi beni iyi dinle. Güney tarafına tüm gücünle koş. Koşabildiğin kadar hızlı koş, kaç. Çocuk: Teşekkürler Kirameki. Utao: Kirameki mi? Benim adım Utao, Kirameki değil. Çocuk: Sen adına şarkılar yazılacak olansın. Çocuk koşarak uzaklaşır. Senjou: Hey Utao. Daha demin konuştuğun çocuk kimdi? Yanılmıyorum değil mi onun bir genç bir Druid olması hakkında? Utao: Ne yapacaksın babama mı söyleyeceksin? Daha küçücük bir çocuğu öldürecek kadar canileşmedim! Senjou: Köyün girişinde sallanan kellenin seninki olması yerine çocuk bile olsa onunkini tercih ederim...Babanın senin için ayrım yapmayacağının farkındasın değil mi? Daha önce çocuk diye öldürmekte tereddüt edenlerin tekrar söylüyorum tereddüt bile edenlerinkafasının ders olsun diye sallandığını gördün. Hele ki birini serbest bırakmak... Utao seninle beraber büyüdük, seni korkumak için elimden geleni yapacağımı biliyorsun değil mi? Bu yaptığın ile seni kimsenin koruyamayacağının farkında olmalısın. Utao: Teşekkürler Senjou. Ayrılan iki grup toplanır ve köye doğru yola koyulurlar. Köye vardıkları zaman Shoku herkesin duyacağı şekilde bağırarak geri döndüklerini bildirir. Aile reislerini toplayarak, tertemiz bir iş çıkardıklarını onlara oğlunun yara dahi almadığını onunla gurur duyduğunu yaptıkları katliamı zafer sarhoşuve gururu tavan yapmış şekilde anlatır. Utao daha önce gözleri önünde defalarca idam edilen büyücüler görmüştü fakat böyle bir olayın ilk defa içerisinde yer alıyordu. Ailesinin yaptıkları bildiğibir ailenin tamamen dışında bir şey olduğunu fark etmişti. Çocuğun ifadesi hala kulaklarında çınlıyordu. ''Vahşiler'' Bu dünya üzerinde her zaman büyücülerinlanetli kana sahip ve temizlenmesi gerektiği anlatılan Utao tamamen şok içerisindeydi. Ne yapacağını bilemiyordu. Babasının emirlerine karşı gelemezdiaynı zamanda bunu yapmakta istemiyordu. Babasının gün içi anlatımları bittikten sonra odasına çekilmek için izin istedi. Odasına vardığında bütün gün yaşadıklarının şokunu yaşıyordu hala. Gün içinde yaşananlar onu mental olarak hayli zorlamıştı.Bomboş gözlerle odasının kapısına bakıyordu. Shoku oğlunda bir farklılık olduğunu kimselere belli etmemek istesede hissetmişti. Bunun için en güvendiği arkadaşıSenjou'nun da babası olan Nobukata'yı, Utao'ya bakması için yollamıştı. Nobukata, Utao'nun odasına gelir ve kapıyı hafif aralık görür. Her zaman yaptığı gibi Utao'yu korkutarak onunla dalga geçmeyi düşünür ve o aralıktan baktığı sıradaUtao'nun gözlerini görür. Nobukata donar kalır. Kendisine geldiğinde belki 10 dakika kadar zaman geçmiştir. Utao'nun gözlerindeki alevi görür, nefret dolu bakışlarıonun bile içinin titremesine sebep olur. Utao'yu daha önce hiç böyle görmemiştir. Öyle bir eğitim alan kişinin gözleri bile bu kadar korkutucu olabilir miydi?Ama anlayamadığı bir şey daha vardır. Utao neden gülümsemektedir!? Eklenti: Shihan geçmişi ve Shihan kanunları Shihan geçmişi. Shihan ailesi 5 nesil öncesine kadar bu kurulmuş ailelerin bir üyesidir sadece. Ama her zaman en güçlü aile olmuşturlar. Ana aile aralarında çatışmalar olsa bileettikleri yeminden asla vazgeçmeyen bu aileye ve insanları bir araya toplayıp korumalarına saygı duymuşturlar. Ancak 5 nesil önce bir olay patlak verir.O zamanın reisi genç bir büyücüyü öldürmez. 13 yaşındaki bu büyücünün daha çocuk olduğunu ve artık çocuklara dokunulmayacağına emir buyur. Lakin o zaman ki Shihan büyüğü bu duruma karşı gelir. Ve meydan okur. Birbirine kenetlenmiş olan aileler şoka uğrar. Birlik arasındaki böyle bir mücadelenin herkese zarar vereceğini düşünür.O zaman için Shihan ailesinin, ailelerin başına geçmek gibi bir niyeti yoktur sadece memnuyitesizliklerini dile getirdiklerinde aldıkları cevaba baş kaldırırdır bu.O zamanın aile reisi meydan okumayı kabul eder ve Shihan ailesinin reisi ile yapılacak olan savaşı kabul eder. Ancak Shihan reisi çok ilginç bir fikir ortaya atar.Kendisinin günahkar olduğunu aile reisine meydan okduğunu ve ceza olarak reisin seçeceği en güçlü 9 savaşçıyı yanına olmasına ister. Reis bunu yanlış yorumlayarakkendisine hakaret edildiğini düşünür ve fikri kabul eder ama bir şartla meydan okuyan kişi kaybederse çekirdek ailesi idam edilecektir. Shihan reisi bunu kabul ederve düello gerçekleşir. Herkes Shihanların güçlü olduğunun farkındadır ama buna ihtimal vermiyordur. Ana aile'nin en güçlü 10 savaşçısının rakibi oluyor sonuçta. Ne kadar güçlü olursa olsun bir şeyin değişmeyeceğini düşünürler. Ancak işler tam tersi şekilde gerçekleşir. Üstün bir zafer kazanır Shihan reisi. 10 kişi ile savaşmasınarağmen aldığı yaraların hiç biri ölümcül değildir. Ve Shihan ailesi yeni aile mevkisine getirilir. Shihan kanunları. 1-) Büyücü olan kişinin yaşı, cinsiyeti fark etmeksizin idam edilir. 2-) Büyücülere merhamet gösteren kişiler aile içerisinde söz yetkilerini kaybederler. 3-) Kara büyücü amblemi taşıyanlar sorgulama için yakalanmadan direk öldürülür. 4-) Ana aileye meydan okuma hakkı her aile reisine verilir. 5-) Ana aileye meydan okuyan kişi aile reisinin de bulunduğu 10 kişiye karşı tek başına savaşır. Bunlar Shihan ailesinin kayduğu mutlak kanunlardır. Bunlara uymayanlar ana aile mensubu olsa dahi ölümle cezalandırılacaktır. Bölüm 3: Hangi yol? (Dochira no michi?) どちら の 道? Nobukata şoka uğraşmış bir şekilde içeri girer. Nobukata: Bu halin ne Utao? Utao: Yok bir şey. Sadece bugün yaşananlar biraz ağır geldi onun şokunu yaşıyorum. Nobukata: Şok yaşıyorsun demek? İnsan genelde şok yaşarken korkar Utao. Utao: Zaten korkuyorum. Bunda anlayamayacak ne var? Nobukata: Korkuyor musun? Daha çok bana gördüklerinden zevk alıyormuşun gibi geldi de. Utao: Öyle bir canilikten kim zevk alabilir bunu söylesene bana! Nobukata: Bunu gördüklerinden zevk almış gibi gülen birinden duymak istemiyorum!! Utao: Gülüyor muyum dedin? Nobukata: Evet. Sorun ne Utao bana anlatabilirsin biliyorsun değil mi? Utao: Sorun ne mi? Gerçekten bunu sorabiliyor musun Nobukata amca? Anlam veremiyorum, büyücüler bizleri katletmeye çalıştı ve sonunda güçlendik bunları anlıyorum amagerçekten günahsız olan insanları öldürmenin neresi kendi ırkımızı korumaya giriyor bunu anlayamıyorum. Nobukata: Günahsız olup olmadıklarını bilemezsin Utao. Hepsi aynı kanı taşıyor sonuçta, evet bazen baban aşırıya kaçabiliyor ama bunu bizleri korumak için yaptığınıbiliyor olmasın. Çok acılar çekti atalarımız. Hatta biz bile bunlara şahit olduk. Siz sadece şanslı bir nesil olarak doğdunuz. Utao: Sana bir soru sorabilir miyim? Nobukata: Tabii. Ne istersen sorabileceğini biliyor olmalısın, seni de Senjou kadar sevdiğimi biliyorsun değil mi? Utao: Senjou büyücü olarak doğmuş olsa ne yapardın? Nobukata: Öyle bir şeyin olmayacağını bilmen gerekiyor. Onların nasıl normal çocukları olmuyorsa, bizim de büyücü çocuklarımız olamaz. Aile bu kanı taşır ve çocukona göre dünyaya gelir. Utao: Peki Old Religion'un bahsettiği ''o'' kişi Senjou olsaydı? Onun için özel bir durum olacağını biliyorsun değil mi? En güçlülerin geri çekilmesinin bir sebebiolması gerekiyor. Anlatılan hikayeler bile onun kim olacağının belli olmadığı yönünde. Belki o kana ihtiyaç duymuyordur? Nobukata: Bahsettiğin hikayeler onun mitolojik bir canavar olacağından bahsediyor farkındasın değil mi? Senjou'nun neresi hayvana benziyor?(Güler.)Gerçi bu yaşına gelmesine rağmen kızlarla nasıl konuşulacağını bilmiyor bir bakıma onu da hayvan katagorisine koyabiliriz.( Öküz sesi çıkarır ve güler.) Utao: Hahahaha. O konu hakkında yorum yapamam dediğin gibi biraz yeteneksiz böyle şeylerde. Nobukata: Beraber büyüdüğünüzü unutma. Ne demek istediğimi anlıyor musun? Hahahaha. Utao: Ayıp oluyor ama böyle yapman Nobukata amca.(Gülümser) Teşekkür ederim. Artık kendimi daha rahat hissediyorum. Nobukata: Ne demek. Ne zaman konuşmak istersen yanıma gel. Utao: Son bir şey daha sorabilir miyim? Nobukata: Tabii. Utao: Babam niye bu kadar güçlü olmam konusunda takıntılı? Nobukata: Aile geçmişinizi biliyorsun değil mi? Ve büyük büyük dedenin koyduğu kanundan haberdarsın değil mi? Utao: Evet. Ama ne önemi var ki? Nobukata: Baban senin yaşlarında başa geçtiği zaman babana meydan okudular. Ve meydan okuma koşullarımızı biliyorsun değil mi? Utao: Babama meydan mı okudular? Nobukata: Evet. Onun için çok erken olduğunu başa geçmemesi gerektiği konusunda. Utao: Bunu bilmiyordum ama sanırım sorun olmamıştır babam için. 10'a karşı 1 şekilde sonuçta ki onun için 1-1 olması da fark etmezdi diye düşünüyorum. Nobukata: Baban o meydan okuma hakkı için bir ayrıcalık tanıdı. 10'a karşı 1 şeklindeki savaş tam tersi yapıldı. Utao: Nasıl yani? Öyle bir şey mümkün mü? Nobukata: Baban güçlü olduğunu ve bir daha sorun yaşamak istemediğini tek seferde kanıtladı. Utao: Ama yasamız gerekleri başa geçmek isteyen kişi en güçlü 9 aile üyesi ve aile reisine karşı tek başına savaşması gerekir. Nobukata: Baban onun tam tersini yaptı. Tek başına, meydan okuyan aile'nin reisi ve en güçlü 9 üyesine karşı savaştı. Utao: Yaşadığına göre sonuç ne oldu diye sormam gerekmiyor ama bu kadar güçlü olduğunu bilmiyordum babamın. Nobukata: Baban şuan yaşayan en güçlü insan. Onunla kimse boy ölçüşemez. Utao: Bu kadar emin olmazdım. Sonuçta beni o eğitti ve onun kanını taşıyorum. (Sırıtır.) Nobukata: Kulak boynuzu geçer diyorsun yani? Utao: Bensem eğer neden olmasın. Nobukata: Bunu hem babanın duymasını hem de duymamasını istiyorum. (Sırıtır.) Ve konuşma bu şekilde biter. Nobukata odadan çıkarak kendi ailesinin yanına doğru gider ama anlayamadığı bir şey vardır. Neden Utao ''o'' kişiyi sormuştur.Onun konuşulmasının yasak olduğunu bilmesine rağmen. Ama sadece bir çocuğun merak etmesi diyerek umursamaz. Bundan kısa bir süre sonra devriye ekipleribir büyücü yanlarında olarak geri dönerler. Büyücünün boynunda bulunan amblem kara büyücülerin kullandığı amblemdir. Normal koşullar altında bulunduğuyerde infaz edilmesi gerekir ama neden köye getirilmiştir anlayamaz. Gecenin geç saatlerinde herkese haber salınır ve idam ediliceği bildirilir. Cellat olarak ise ilginç bir şekilde Utao bildirilmiştir. Bunların arkadasındakiasıl sebebin ne olduğunu sadece 4 kişi fark eder. Utao, Senjou, Nobukata ve Shoku. Babası hala Utao'nun kaygıları olduğu için bunu emretmiştir. Sabahın ilk ışıkları ile herkes idam yerine toplanmaya başlamıştır ve büyücü de oraya getirilir. Büyücü durmaksızın tehditler savuruyor. Oradaki insanları korkutmayaçalışıyordur. Hepsini aşağılayarak lanet yaratıkları olduğunu söylüyordur. En ufak bir pişmanlık dahi gözükmüyordur hareketlerinde. Ve babası Utao'ya idamıgerçekleştirmesi için emri vermiştir. Ama herkes bir anda şoka düşer. Ne olduğunu anlayamamıştır. Babası kahkahalar atarak gülmeye başlar. Evet. Utao babasının emri vermesinden saniyeler sonra hiç bir tereddüt dahi göstermeksizin büyücünün kellesini almıştır. Ve kimsenin ondan beklemeyeceği ikinci hareket ise kellesini kazığa oturtup babasına götürmüştür. Herkes şok içinde bakarken aile reisinden emir gelir. Kazığın derhal köyün girişine dikilmesiniemreder. Büyücülere olan nefret için toplanan bu halktan büyük bir yaygara kopar ve sanki bütün savaş kazanılmış gibi sevinirler. Sevinç çığlıklarına ortakolmayan iki kişi mevcuttur. Senjou ve babası. Dün konuştukları kişi ile karşılarındaki kişinin aynı kişi olup olmadığını sorguluyordurlar. Nobukata için bir yandan bu olay dünkü şeylerin sadece merak olduğunu destekliyordur. Acaba sorunu düşünmek istemeyen Nobukata için sanki bir cevaptır.Ama Senjou için ise beraber büyüdüğü çocukluk arkadaşı için ise başka bir soru oluşturur. Tanıdığı nazik, iyi kalpli çocuk nerededir? İnfaz gerçekleştirildikten bir süre sonra babası Utao'yu yanına çağırır. Shoku: Aslanım benim. Benim evladım olduğunu bugün çok iyi kanıtladın. Dün yaşanan olayların sadece ilk korkusu olduğunu farkına vardım. Endişelenmek ile hata yaptığımı bana kanıtladın. Seninle gurur duyuyorum. Utao: Teşekkürler baba. Ama dün söylediklerimin hala arkadasındayım. Shoku: Bu ne demek oluyor şimdi? Utao: Boynundaki amblemin ne anlama geldiğini ikimizde biliyoruz baba. O büyücü bizleri düşmanı olarak gören, insanlarımıza saldıran kara büyücülerdendi.Onlan için elbette ki merhamet göstermem ama Druid veya Priest ırkı için benim düşüncem hala seninkinden farklı. Onların bu gücü seçtiklerini düşünmüyorum. Her ne kadar lanetli kan desen bile masum insanlar olduklarını düşünüyorum. Shoku: Yani hala daha benim emirlerimi ve fikirlerimi sorguluyorsun demek mi oluyor bu? Utao: Hayır. Verdiğin emirler bende dahil herkes için mutlaktır. Lakin bu emirlerini beğenmediğimi söylüyorum. Shoku: Kendi gözlerinle görmeden inanmayacaksan sen bilirsin ama bunu canın yanmadan önce fark etmen senin iyiliğin için. Ama bu düşüncen zamanla değişicekve bana hak vereceksin. Bugün yaptıkların en azından güçsüz olmadığının ve ailemizi koruyabileceğin anlamına geldiği için susuyorum. Shoku oğlunun düşüncelerine saygı göstermeye mi başlıyor? Yoksa Utao babası gibi biri olmak üzere bir yola mı giriyor?
  10. Bölüm - 01 İlk Tanışma Bölüm 02 - İlk Yıkılış Bölüm 03 - Geçmişin İzleri
  11. Herkese Merhaba, TürkFanfiction takip ettiğim fansublardan biri olan Heterophobia da dolaşırken adının geçmesi üzerine keşfettiğim bir site,kendileri Türkiye 'nin ilk ve tek fanfiction arşivini bizlere sunuyorlar. Forumumuz da FF ler ile ilgilenen, bu yönde çalışmaları olan ve oldukça güzel paylaşımlarda bulanan üyelerimiz olduğunu biliyorum. Siteden bahsetme amacım içimizden belki yazdıkları hikayeleri nerede yayınlayabilecekleri, profesyonel olarak fikir alabilecekleri, diğer türler ile ilgili fikir edinebilecekleri bir kaynak olarak sunmak. Benim gibi bu siteden geç haberi olan veya hiç olmayan forumdaşlarımızı birazda olsa bilgilendirmek. Tabi tek amaç bu değil, sitede 16 Kasım 2014 tarihine kadar katılımı devam eden bir FF yarışması var. ilgilenen forumdaşlar yarışma ile ilgili detaylara http://www.turkfanfiction.net/arsiv/modules/challenges/challenges.php?chalid=42 adresinden ulaşabilirler. İlgilenen farumdaşlar için sitenin linkini http://www.turkfanfiction.net/arsiv/index.php Katılacak forumdaşlara şimdiden başarılar dilerim.
×